Vefa varsa güven vardır. Güven varsa da huzur...

Vefadan söz ediyoruz bugün…

Belki de hayatımızın içinde çokça kullandığımız ama anlamını yeterince düşünmediğimiz bir kelimeden… İyiliği unutmamaktan, verilen sözü tutmaktan, gönülden gönle uzanan o görünmez bağı koparmamaktan söz ediyoruz.

Hiç şüphesiz vefanın en yücesi, Rabbimize karşı olandır.

Bizi yoktan var eden Rabbimize... Sayısız nimetler veren Rabbimize... Her nefeste bize hayatı yeniden bahşeden Rabbimize...

Vefa, her şeyden önce Yüce Allah’a gönülden bağlanmaktır. Hiçbir şeyi O’na ortak koşmadan, muhabbetle, samimiyetle ve marifetle O’na yönelmektir. Her adımda O’nu hatırlamak, her nefeste O’na biraz daha yaklaşmaya çalışmaktır.

Kişinin Rabbine karşı vefası, kulluğunu yerine getirmektir. Şükretmektir. O’nun nimetlerini bilmek, kıymetini unutmamaktır. Gönlünü O’ndan uzaklaştırmamaktır. Allah katında gerçek vefa, O’na verilen sözü unutmamak, ne pahasına olursa olsun ahdine ve misakına sadakat göstermektir.

Sonrasında vefa, insanın sözü ile özünün bir olmasıdır. Verdiği sözün ağırlığını bilmesi, sözünden dönmemesi, ne pahasına olursa olsun sözüne sadık kalmasıdır.

Dostlukta sebat etmektir vefa. Zaman geçse de, yollar ayrı düşse de unutmamaktır. Ailesini, akrabasını, dostlarını, arkadaşlarını… Kendisini sevenleri, kendisine bir iyiliği dokunanları gönlünde yaşatmaktır.

Bazen bir hatırlayışta saklıdır vefa, bazen içten bir teşekkürde. Yıllar sonra edilen bir duada. Kimi zaman telefondaki bir sevgi sözcüğünde. Vefa, iyiliğe karşılık vermek, en ufak iyiliği dahi unutmayıp şükranla anmaktır.

Vefa, sadece dilde söylenen bir söz değildir. Yürekte taşınan bir emanettir. İster bir kula verilmiş olsun o söz, ister Rabbimize karşı verilmiş bir ahit…

Samimiyettir…

Sadakattir…

Tevazudur…

Peki, vefayı kimden öğreneceğiz? Kime bakacağız da göreceğiz vefanın en güzel hâlini? Elbette, âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili Peygamberimizden (sas). Çünkü o, bir vefa peygamberiydi. Yetim doğdu, küçücük yaşta öksüz kaldı. Yıllar geçti... O küçük yetim büyüdü. Allah’ın sevgili peygamberi oldu. Küçükken kendisine şefkat kanatlarını açanları hiç unutmadı. Dedesini, amcasını, yengesini, sütannesini ve nicelerini, yıllar geçse de unutmadı. Yengesi Fâtıma vefat ettiğinde, Efendimizin (sas) gönlüne derin bir hüzün düştü. Dedi ki: "Annem öldü." Çünkü annelik etmişti ona Fâtıma. Karnını doyurmuştu. Başını okşamıştı. Yetimliğini unutturmuştu. Efendimiz (sas) kendi gömleğini üzerine örttü. Bizzat kabre indirdi. Ashâb-ı kiram merak etti. "Ya Resûlallah, neden böyle yaptınız?" diye sordular. "O, adeta benim annemdi. Kendi çocuklarından önce benim karnımı doyurur, benimle ilgilenirdi." (Taberani, Mucemul Kebir, XXIV, 351) buruydu Allah Resulü (sas).

Yıllar geçse de unutmamak. Bugün imkân sahibi olup dün elinden tutanı unutmamak. Güçlendiğinde, zayıfken yanında olanı hatırlamak. Küçük bir iyiliği bile... Bir tebessümü bile... Bir güzel sözü bile... Bir yudum su vereni bile... Sevgili Peygamberimiz (sas) bize bunu öğretti.

Vefayı öğretene vefa göstermek vazifedir üzerimize. Hayatımıza ışık olan, yolumuzu aydınlatan, merhametiyle gönüllerimize dokunan, bize Rabbimizi anlatan Allah Resulü’ne (sas) vefa, onun rahmet yüklü mesajlarına sımsıkı sarılmaktır. Sünnetini hayatımıza taşımaktır. Onun güzel ahlakını kuşanmaktır. Onun sevdiğini sevmek, sakındırdığından sakınmaktır.

Ve sonra...

Bizi dünyaya getiren, gecesini gündüzüne katan, bir lokmayı bizimle paylaşan anne babalarımıza karşı vefa...

Onların emeğini unutmamak, gönüllerini incitmemek, yaşlandıklarında yanlarında olmak... Bir tebessüme, bir duaya muhtaç olduklarında onları yalnız bırakmamak...

Eşimize vefadır sonra...

Hayatın yükünü birlikte omuzladığımız, sevincimizi ve hüznümüzü paylaştığımız eşimize... İyi gününde olduğu gibi zor gününde de yanında olmaktır. Bir ömür, verilen sözün arkasında durmaktır.

Akrabalarımıza, komşularımıza, dostlarımıza, arkadaşlarımıza da vefa...

Bazen bir telefonla, bazen bir hâl hatır sormayla, bazen de sessizce edilen bir duayla gösterilir vefa.

Hayatımız boyunca bize dokunan insanlara vefa…

Elimizden tutan büyüklerimiz…

Bize bir harf öğreten öğretmenlerimiz…

Yolumuzu aydınlatan rehberlerimiz…

Düştüğümüzde kaldıran dostlarımız…

Onların emeğini hatırlamaktır vefa.

Hayatta olmasalar bile onları hayırla yâd etmek, geride bıraktıkları güzel mirasa sahip çıkmak.

İşte budur vefa.

Vefa, fert için kıymet ve değer; toplum için huzur ve saadettir. İnsanları birbirine bağlayan, gönüller arasında görünmez bir köprü kurandır. Toplumsal hayatın temelinde, verilen sözlerde, yapılan akitlerde, kurulan dostluklarda hep vefa vardır.

Vefa varsa güven vardır. Güven varsa da huzur...

Ve bugün, her zamankinden daha fazla ihtiyacımız vardır vefaya. Hatırlamaya muhtacız Rabbimizle olan akdimizi; yeniden kurmaya muhtacız insanla, tabiatla ve bütün kâinatla aramızdaki gönül bağını.

Değerlerin altüst olduğu, ahlaki ölçülerin giderek zayıfladığı bu çağda, büyük bir sorumluluk düşmektedir biz müminlere. İnsanlık için en hayırlı ümmet olmanın şuuruyla hareket etmek, vefayı hayatında en güzel şekilde yaşayan, sadakatin ve vefanın muallimi olan Hz. Peygamber’in izinden yürümeye her zamankinden daha çok muhtacız.

Yeniden diriltmek vefayı gönüllerimizde, yeniden yaşatmak hayatımızda ve yeniden inşa etmek vefa toplumunu...