İnsanın kalbinde bazen tarifsiz bir hasret uyanır; hiçbir şeyle dinmeyen bir özlem… Sanki ruh, ait olduğu yere dönmek ister gibi… Rabbine yaklaşmak için çıktığı en saf, en duru, en mukaddes bir yolculuk. Bu yolculukta insan, mesafeleri ve kendi içindeki perdeleri de birer birer aşar.

İşte hac, kalpte filizlenen bu derin hasretin Rabbine doğru attığı en hakiki adımıdır.
Dünyanın ağırlığını omuzlarından indirip gönlünü yalnızca Allah’a teslim ettiği o kutlu sefer… Bir gidiştir bu; eşyadan, ünvandan, hırstan ve nefsin kuytu dehlizlerinden uzaklaşarak özüne, Rabbine doğru…

İnsan bu yolculuğa sadece valizini değil, yüklerini de alarak çıkar. Ama kutlu ve bereketli topraklara vardığında anlar ki, bu ağır yüklerle yürünmez. Mukaddes topraklara adım atarken Hz. Musa gibi ayakkabılarını çıkarır insan. Ama aslında çıkardığı sadece ayakkabılar değildir. Üzerine sinmiş öfkeyi, kırgınlığı, kini ve hasedi de geride bırakır. Üzerine aldığı ihram, bir kumaş parçası değil, adeta bir kefendir; kulun dünyaya ait her şeyi geride bırakıp Rabbine yönelişinin sessiz şahididir. İhram, bir kefen gibi sarar bedeni; ölmeden önce ölmeyi öğretir insana. Artık ne zenginlik anlam taşır ne makam, ne mevki ne de isminin önündeki ünvanlar… Geriye sadece kalbin halis hakikati ve ulaşabildiyse samimiyeti ve ihlası kalır…

Hac, asırlardır süregelen bir vuslatın yankısıdır. Hz. Âdem’in gözyaşlarında başlayan, Hz. İbrahim’in teslimiyetinde yükselen, Hz. Hacer’in sabrında çoğalan, Hz. İsmail’in boyun eğişinde kemale eren ve Peygamber Efendimizin (sas) izleriyle bereketlenen bir çağrıdır bu. Her adımında o izleri takip eder hacı; mübarek nefesin değdiği topraklarda, kaybettiği kalbin inceliğini ve gönlünde taşıdığı o derin sızının izini arar.

Telbiyeler yükselir semaya…
“Lebbeyk Allahümme lebbeyk…”

Bu, sadece dudaklardan dökülen bir söz değildir; bir kulun Rabbine, “Sen çağırdın ya Rabbi… Ben de ömrümce içimde büyüttüğüm hasretle, günahların yorduğu ruhumla, mahcubiyetimi secdeye saklayan kalbimle kapına düştüm. Nice yollar aştım ama anladım ki insan, en çok sana uzak kaldığında yoruluyormuş… İşte şimdi, bütün eksiklerimle, bütün noksanlarımla geldim kapındayım… Affının gölgesine sığınan bir garip gibi, merhametine muhtaç bir kul gibi…” diye sessizce yakarışıdır.

Kâbe…

Yeryüzünün kalbi… Mekke’nin ortasında, siyah örtüsüne bürünen sessiz bir ihtişam… Beytullah; asırlardır milyonlarca kalbin aynı hasrette buluştuğu kutlu makam… Ne bir saltanatın simgesi ne de bir milletin mülkü…
O, kulun Rabbine yönelişinin yeryüzündeki en derin izidir. Güven, hidayet, bereket, birlik ve daha nice değerin simgesi… İlk duaların yankısını taşıyan, rahmetin ve kardeşliğin merkezine dönüşen ilahi emanet…

Kâbe ile ilk karşılaşma… İnsan ruhunun en derin yerine dokunan tarifsiz bir andır. Sanki yıllarca süren bir özlem, tek bir bakışta sona erer. Yolculuk bitmiştir artık; kalp, aradığı huzurun tam karşısında duruyordur. Başını kaldırıp onu gördüğü an, insanın iç dünyasında bambaşka bir sessizlik doğar. Ne kalabalığın uğultusu duyulur ne de zamanın akışı hissedilir. Her şey silinir; geriye yalnızca o kutsal buluşmanın vakarı ve duygusallığı kalır.

İnsan konuşmak ister ama kelimeler yetersiz kalır. Çünkü bazı duygular anlatılmaz, sadece yaşanır. Gözlerden süzülen yaşlar, dudaklardan dökülmeyen dualara dönüşür. Kalbin derinliklerinde saklanan bütün hasretler, kaygılar, umutlar ve yakarışlar bir anda Rabbine yönelir.

Ve insanlar…

Dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın… Vakit geldiğinde herkes aynı yöne döner. Her dönüşte biraz daha arınır, biraz daha yaklaşır. Tavaf, bir yürüyüşten ziyade teslimiyetin çağrısıdır. Sonsuzluğa doğru atılan adımların habercisidir.


Safa ile Merve arasında koşarken, Hz. Hacer’in çaresizliğini, yalnızlığını ve yoğrulmuş umudun izini hisseder yüreğinde. Her adımda bir dua, her nefeste bir yakarış vardır. İnsan, kendisiyle birlikte bütün bir ümmet için ister rahmeti, merhameti. Özellikle de çocuklar için… Masumiyetin korunması, istikametin kaybolmaması için… Sabır yeniden öğrenilir, tevekkül yeniden filizlenir o kutlu yürüyüşte…

Zemzem…

İsmâil’lere hayat bahşeden o ıssız vadiyi dirilten, Cebrail’in Kâbe’nin yanı başından fışkırttığı ilâhî bir ikram… Susuzluğun kalbinde açılmış bir rahmet kapısı, toprağın bağrından yükselen bir âb-ı hayat…

O gün, çölün yakıcı sessizliğinde bir annenin çaresizliğiyle göğe yükselen dua, yerin derinliklerinden karşılık bulmuştu. İsmâil’in nefesine karışan o su, can veren, bereket yayan, hayatı yeniden kuran mübarek bir emanetti.

Arafat…
Orası sıradan bir mekân değil, bir hakikat aynasıdır. İnsan orada kendisiyle yüzleşir. Sanki mahşer provasıdır; kalabalıklar içinde yapayalnız, eller semada, gözler yaşlı… Ne getirdim Rabbime? Ne götüreceğim? İşte o an, dünyanın bütün süsleri, cazibesi, o şaşalı görüntüsü anlamını yitirir. Geriye sadece iman, amel ve samimiyet kalır.

Müzdelife’de bekleyiş ve sükûnet… Mina’da teslimiyet…


Ve şeytan taşlama…
Aslında taşlanan dışarıdaki şeytan değil, içimizdeki karanlıktır. Her taş, bir hataya, bir zaafa, bir günaha atılır. İnsan o an anlar: Asıl mücadele her an kendi nefsiyledir.

Oradan dönen insan artık aynı değildir; çünkü kalbi başka bir iklimde soluklanır. Hz. İbrâhim’in vefasını, Hz. İsmâil’in teslimiyetini, Hz. Hacer’in sabrı sinmiştir yüreğine. Düşte de olsa, gönlünde salihlerle ve sıddîklerle kurulmuş bir yol arkadaşlığının sükûtu ve huzuru kalır; an be an…

Ve nihayet hac…

Kalbin en derin yerinde şu müjdeyi yaşamaktır:
“Allah tarafından kabul edilmiş bir haccın karşılığı ancak cennettir.” (Buhârî, Umre, 1)