Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Veda Haccı'ndaki bir konuşmasında şöyle buyurdu: “Bu Kurban Bayramı gününüz, bu Zilhicce ayınız, bu Mekke şehriniz nasıl saygın ise kanlarınız, mallarınız, şeref ve haysiyetiniz de aynı şekilde saygındır, dokunulmazdır… Dikkat edin! Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Müslümana, gönül rızası olmadan kardeşinin malı helâl olmaz…” (Buhari, İlim, 9; Müslim, Kasâme, 29-30, Hac, 147, Tirmizi, Tefsiru’l-Kur’an, 9)

Asırlar öncesinden sesleniyordu insanlığa Allah Resûlü (s.a.s.). İnsanın değerini, haysiyetini ve onurunu özetliyordu bu kutlu sözlerle. Yetmiyordu yalnızca sözleri, insan onurunu yücelten ve koruyan uygulamalarıyla da ışık tutuyordu insanlığa. Bir medeniyet inşa ediyordu insanın izzeti üzerine; gönüllere merhameti, vicdanlara adaleti nakşediyordu. O’nun öğrettikleri, insanlığın karanlık dünyasını aydınlatıyordu.

İslam'a göre insandır eşref-i mahlûkat. Varlıkların en değerlisi, en onurlusu ve imkân bakımından en donanımlısıdır o. Yaratılmışların en mükerremi olarak vasıflandırılmıştır. Üstün meziyetlerle donatılmıştır insan. Hem Allah'a kul olma şerefini yüklenmiştir hem de yeryüzünü imar etme görevini.

“Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tîn, 95/4) buyurmuştur Rabbimiz. “Andolsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık…” (İsrâ, 17/70) hitabıyla taltif etmiştir insanı. Ne büyük bir lütuftur bu; ne yüce bir ikramdır. Yaratılışına nakşedilmiştir şerefi insanın. Rabbinin ikramıyla anlam bulmuştur değeri. Hatırlatır bize ilâhî kelâm, sıradan bir varlık değildir insan; izzetle yaratılmış, emanetle yüceltilmiş bir yolcudur.

Evet zübde-i âlem olmak, güçlü-zayıf, âlim-câhil, zengin-fakir, büyük-küçük demeden herkesi saygın, onurlu ve değerli görebilmektir. Zübde-i âlem olmak, kırık ve mahzun gönüllerin yaralarını sarmaktır. Onlara sahip çıkmaktır, zedelenen onurlarını onarmak için el uzatmaktır, gönül açmaktır, güzel ahlaka, fazilet ve erdeme kanat çırpmaktır. Hayatı paylaşırken insanlara karşı hoşgörülü olmaktır, hüsnü zan beslemektir.

Arar insan... Aradıkça yaklaşır hakikate. Yaklaştıkça kalkar gönlünün perdeleri; aydınlanır zihni, sükûna erer kalbi. Bir ayette, bir nefeste, bir çiçeğin sessizliğinde buluverir Rabbinin sonsuz rahmetini.

Seyreder insan... Seyrettikçe hayreti çoğalır. Göklerde, yerde, kendi öz benliğinde ilâhî kudretin nakışlarını okur. Büyür hayranlığı; derinleşir edebi, artar bağlılığı. Eğilir kibri, doğrulur kulluğu.

Olgunlaşır insan... Her imtihanda biraz daha pişer; her tövbeyle biraz daha arınır. Ardında bırakır hatalarını, hakikate çevirir yönünü. Güzelleştikçe gönlü, güzelleşir sözü; güzelleştikçe sözü, dokunduğu hayatlara da sirayet eder güzelliği. Mamur ettikçe kendi gönlünü, imar eder yeryüzünü.

Uzaklaşır insan. Çaresizlikten de yalnızlıktan da. Sığınır o ilâhî kapıya; ve orada bulur aradığını, arayışlarının en derin cevabını. Sessiz bir liman olur o kapı ona; fırtınalarının dindiği, kalbinin sükûna erdiği bir hakikat eşiği…

Rabbinin dostluğunda bulur insan aradığını… İslâm’ın inceliğinde soluklanır yüreği; kulluğun izzetinde yeniden ayağa kalkar. Dağılmış ne varsa toplanır; kaybolmuş ne varsa bulunur.

Öyle insanlar vardır ki hayrın anahtarları, şerrin ise kilitleri gibidir. Öyleleri de vardır ki şerrin anahtarlarını taşır ellerinde; hayra kapanır onların ardından nice kapılar. Ne mutlu o kimselere ki Yüce Allah, hayrın anahtarlarını emanet etmiştir ellerine; şerri onların eliyle kapatmış, hayrı onların eliyle açmıştır.

İnsan, bıraktığı iz kadar insandır. Kiminin ardından bir dua yükselir göklere, bir ferahlık dolar gönüllere; kiminin ardından kırık bir sükût çöker yüreklere, ağırlaşır ömürler. Kimi rahmete açılır bir kapı olur; kimi sessizce karanlığa aralar bir eşiği. Ve gün gelir, kalkar bütün perdeler. Kalır geriye ne söylenen sözler ne de taşınan ünvanlar... Kalır yalnızca insanın kendi eliyle yazdığı hakikat. Ya açılmış bir iyilik kapısıdır ardında bıraktığı, ya da kilitlenmiş bir hesap...

İslam’a göre; ırkı, rengi, inancı, coğrafyası ne olursa olsun saygındır her insan, değerlidir. Siyahı da değerlidir, beyazı da. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), “Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem'in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Araba, beyaz tenlinin siyaha, siyah tenlinin de beyaza takva dışında bir üstünlüğü yoktur.” (Ahmed b. Hanbel, V, 411) buyurarak, geçici ve izafî değerlere göre yapılan bütün sınıflandırmalara adeta ders vermiştir.

Yaratılıştan gelen hakları vardır insanın; mukaddestir onlar, dokunulmazdır. Hem hakkıdır insanın onurlu yaşamak hem de vazifesidir. Bu itibarla kaçınması gerekir insanın, hem kendi onurunu hem de başkalarının onurunu zedeleyen, kıran her türlü sözden ve eylemden. Çünkü yitirmiştir başkasının haysiyetine saygısını da, kendi onurunu zedelediği gibi, bu bilinçten yoksun olan kimse.

Ne var ki idrak edemedi insanlık, asıl onurun ve gerçek şerefin; âlemlerin Rabbine kul, Habîb-i Ekrem’e ümmet kılınmakta olduğunu. Böylesine değer vermişken insana Rabbimiz; makamla, mevkiyle, ünvanla, servetle ölçer oldu insan, onuru. Uzak düştükçe Mevlâsından, uzaklaştı kendinden; yabancılaştı kardeşine de. Ve kendi elleriyle sürükledi kendini nice tehlikenin eşiğine.

Uzaklaşmaktayız her geçen gün yaratılış gayemizden, kulluğun huzurundan, samimi imanın güzelliğinden ve ahlâkın diriltici nefesinden. Hapsoluyoruz farkına varmadan bencilliğin, hırsın ve açgözlülüğün karanlık zindanlarına. Kuşatıyor dört bir yanımızı ayrımcılık, ırkçılık, sömürgecilik, şiddet, terör, savaş, istismar ve açlık. Ağır bir imtihandan geçiyor insanlık, yeryüzünün bütün sakinleriyle birlikte.

Ve ne hazindir ki…

İndirgenmeye çalışılıyor insan, bir emanet olmaktan çıkarılıp sıradan bir metaya. Örseleniyor onur, gölgeleniyor haysiyet; sessizce yıpranıyor insanlık. Her gün biraz daha itibarsızlaştırılıyor insan; değersizleştiriliyor hayat, susturuluyor vicdan.

Kuşatıyor yeryüzünü ötekileştirme.

Büyüyor nefret; çoğalıyor ayrımcılık. Derinleşiyor zulüm; ağırlaşıyor savaşlar. Kanıyor insanlık; susuyor vicdanlar. Çöküyor yeryüzünün üzerine, karanlık bir gölge gibi, şiddet, terör, işkence ve merhametsizlik.

Oysa unutulmamalıdır…

Ortak imtihanıdır insanlığın, yaşanan her acı. Uzakta değildir mazlumun feryadı; bizim yüreğimizdedir yankısı. Doğu Türkistan'da, Myanmar'da, Arakan'da, Somali'de, Mali'de, Filistin'de, Gazze'de ve dünyanın neresinde olursa olsun çiğnenen her onur, aslında bizim onurumuzdur. İncinen her haysiyet, bizim haysiyetimiz; dökülen her masum gözyaşı, bizim vicdanımızın imtihanıdır.

İnsanlığın izzetinin yeniden yüceldiği, onurun ve haysiyetin hak ettiği değeri bulduğu bir dünya ümidi ve niyazıyla. Vesselam…