Çocuğumuzun eline telefon verdiğimizde ona yalnızca bir cihaz teslim etmiş olmuyoruz. Kimi zaman tanımadığımız insanların, bilmediğimiz alışkanlıkların ve nasıl çalıştığını anlamadığımız algoritmaların etkisine açık bir dünyanın kapısını da aralıyoruz.
Üstelik çocuklarımız bu dünyanın içine bizden çok daha erken yaşlarda giriyor. Henüz hayatı tanımadan insanları takip ediyor, dostluğun ne olduğunu öğrenmeden takipçi topluyor, kendisini keşfetmeye fırsat bulamadan başkalarının hayatlarıyla karşılaştırıyor.
Anne babalar olarak çoğumuz çocuklarımızın hangi okula gittiğini, kimlerle arkadaşlık ettiğini, akşam eve kaçta döneceğini bilmek isteriz. Okulun kapısında bekler, arkadaşlarını tanımaya çalışır, gerektiğinde öğretmenleriyle görüşürüz. Fakat aynı hassasiyeti dijital dünyada ne kadar gösterebiliyoruz?
Çocuğumuzun sokağa çıktığında karşılaşabileceği tehlikelerden endişelenirken odasında, gözümüzün önünde, elindeki telefonla kimlerle karşılaştığını çoğu zaman bilmiyoruz bile.
Oysa artık çocukların hayatındaki sokakların bir kısmı ekranların içinde.
Çocuklarımızı bu dijital sokaklarda korumak, çağımızın en önemli ebeveynlik sorumluluklarından biri hâline geldi.
Bu bakımdan 10 Ekim 2026 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan Sosyal Ağ Sağlayıcı Tarafından Çocuklara Özgü Ayrıştırılmış Hizmet Sunulmasına ve Yaş Doğrulamaya İlişkin Yönetmelik, çocukların dijital güvenliği açısından dikkatle değerlendirilmesi gereken bir düzenleme.
1 Kasım 2026'da yürürlüğe girecek yönetmelik, sosyal ağ sağlayıcıların 15 yaşını doldurmamış çocuklara hizmet sunmasını yasaklıyor. 15 yaşını doldurmuş ancak henüz 18 yaşına ulaşmamış çocuklar için ise gelişim özelliklerine uygun, özel güvenlik tedbirleri içeren bir sosyal medya ortamı öngörüyor.
Bu düzenlemenin en kıymetli taraflarından biri, çocukları koruma sorumluluğunu yalnızca anne babaların omuzlarına bırakmaması. Sosyal medya şirketlerine de açık yükümlülükler getiriyor.
Çünkü karşımızda çocuğun ilgisini sürekli canlı tutmak üzere tasarlanmış güçlü teknolojiler bulunuyor. Bir yetişkinin bile saatlerce kendisini alamadığı ekranlar karşısında, henüz iradesi ve muhakeme yeteneği gelişmekte olan bir çocuktan her zaman bilinçli davranmasını beklemek ne kadar gerçekçi olabilir?
Bir çocuğa sürekli önüne gelen videoları izlememesini söylemek kolay. Fakat onu durmadan yeni içeriklere yönlendiren bir sistemin karşısında yalnız bırakmak ne kadar adil?
Yönetmelik tam da bu noktada dikkate değer hükümler içeriyor.
15-17 yaş grubundaki çocukların sosyal medya hesaplarının gizli olması, başka kullanıcılara takip için önerilmemesi, yabancıların çocuklara kolaylıkla mesaj gönderememesi, canlı yayın özelliğinin kapatılması ve bağımlılık geliştirebilecek tasarımların kullanılmaması öngörülüyor. Ayrıca çocukların davranışlarına göre kişiselleştirilmiş ticari reklamlar sunulması da engelleniyor.
Bu tedbirlerin her biri, dijital dünyanın çoğu zaman farkına varmadığımız bir riskine karşılık geliyor aslında.
Mesela bir çocuğun sosyal medya hesabının herkese açık olması ne anlama geliyor?
Paylaştığı fotoğrafların, gittiği yerlerin, arkadaş çevresinin ve günlük alışkanlıklarının tanımadığı insanlar tarafından takip edilebilmesi anlamına gelebiliyor.
Tanımadığı kişilerden mesaj alabilmesi?
Bu durum, kendisini arkadaş gibi tanıtan kötü niyetli kişilerin çocukla iletişim kurmasına, güvenini kazanmasına ve onu istismar etmeye çalışmasına zemin hazırlayabiliyor.
Bir başka mesele de bitmek bilmeyen videolar.
Çocuk bir video izliyor, ardından bir başkası geliyor. Merak ettiği bir konuya bakmak için girdiği platformda saatlerini geçirebiliyor. Zamanla kitap okumak, ders çalışmak, ailesiyle sohbet etmek, hatta kendi düşünceleriyle baş başa kalmak bile ona sıkıcı gelebiliyor.
Çünkü sürekli uyarılan bir dikkat, zamanla sessizliğe tahammül etmekte zorlanabiliyor.
Bu nedenle yönetmeliğin çocuk hesaplarında ardışık içerik sunan kaydırma sistemlerini ve bağımlılık geliştirebilecek özellikleri sınırlandırması, üzerinde özellikle durulması gereken bir yaklaşım.
Ancak bütün bunlar bize çok daha temel bir sorumluluğumuzu hatırlatıyor.
Kanunlar ve yönetmelikler çocuklarımızı korumak için bir güvenlik çerçevesi oluşturabilir. Fakat hiçbir düzenleme anne babanın ilgisinin, sevgisinin ve rehberliğinin yerini alamaz.
Çocuklarımızı dijital dünyanın risklerinden korumak istiyorsak önce onların dijital dünyasını tanımamız gerekiyor.
Hangi uygulamaları kullanıyorlar? Kimleri takip ediyorlar? Ne tür videolar izliyorlar? İnternette karşılaştıkları hangi olaylar onları sevindiriyor, hangileri korkutuyor? Hiç tanımadıkları biri kendilerine mesaj gönderdiğinde nasıl davranacaklarını biliyorlar mı?
Bu soruların cevaplarını öğrenmenin yolu her zaman telefonu ellerinden alıp incelemekten geçmiyor elbette.
Çocuğumuzla konuşabilmek, onu dinleyebilmek ve karşılaştığı bir sorunu korkmadan bizimle paylaşabileceği güven ortamını oluşturmak çok daha değerli.
Çünkü dijital dünyada çocuklarımızı bekleyen tehlikelerden biri de yaşadıkları olumsuzlukları anne babalarından gizlemek zorunda hissetmeleri.
Yanlışlıkla uygunsuz bir görüntüyle karşılaşan, tanımadığı birinden rahatsız edici mesaj alan veya arkadaşları tarafından dijital ortamda dışlanan bir çocuk, ailesinin kendisini suçlayacağını düşünüyorsa susmayı tercih edebilir.
Ve tehlike burada başlıyor.
Çocuklarımız, karşılaştıkları her sorunda ilk başvuracakları güvenli yerin aileleri olduğunu bilmeliler.
Yönetmeliğin ebeveyn kontrol araçlarına ilişkin hükümleri de bu açıdan önemli. Anne babalara çocuklarının ekran sürelerini belirleme, hesap ayarlarını yönetme, ücretli işlemleri sınırlandırma ve bazı kullanım özelliklerini kontrol etme imkânı tanınması öngörülüyor.
Üstelik düzenleme, bu araçların çocuğun mahremiyetini orantısız biçimde ortadan kaldırmamasını, gözetimden çok iletişim ve öğrenmeyi esas almasını istiyor.
Bu yaklaşımın üzerinde düşünmeliyiz.
Çocuğumuzun telefonunu kontrol etmekle ona dijital dünyada doğru kararlar verebilmeyi öğretmek arasında ciddi bir fark var.
Bugün bizim belirlediğimiz sınırlarla korunan çocuk, yarın kendi sınırlarını belirleyebilecek bir bilinç kazanmalı.
Bu yüzden anne babalar olarak evlerimizde bazı alışkanlıkları yeniden değerlendirmeliyiz.
Sofrada telefonların bulunmadığı, aile bireylerinin birbirini dinlediği zamanlar oluşturabiliriz. Çocuklarımızın uyku saatlerinde ekran kullanımını sınırlandırabilir, sosyal medya hesaplarının gizlilik ayarlarını birlikte inceleyebiliriz. Paylaştıkları fotoğrafların yıllar sonra karşılarına çıkabileceğini, internette tanıştıkları herkesin söylediği kişi olmayabileceğini anlatabiliriz.
Fakat bunları yaparken kendi davranışlarımızı da gözden geçirmeliyiz.
Çocuğuna sürekli telefonla ilgilenmemesini söyleyen bir anne veya babanın, bütün akşamını ekran karşısında geçirmesi ne kadar ikna edici olabilir?
Akşamları evlerde yeni iletişim modelleri geliştirebiliriz. Birlikte okuma saati mesela. Ama anne baba okuyup çocukların dinlediği bir okuma saati değil. Herkesin sırayla sevdiği alanla ilgili kitaplardan 15-20 dakika bir bölümü aile bireylerine sesli bir şekilde okuması mesela. Böylece anne baba ve diğer kardeşler tarafından dinlenen çocuk veya genç kendisini değerli hissedecektir. Evin en küçüğünü bu programın sekreteri yaptığınızda görün o zaman şenliği.
Çocuklarımız söylediklerimiz kadar yaptıklarımızı da öğreniyor.
Bir başka sorumluluğumuz ise onların fotoğraf ve videolarını paylaşırken gösterdiğimiz hassasiyet.
Henüz kendi mahremiyetini koruyabilecek yaşta olmayan çocuklarımızın her başarısını, her sevincini, her özel anını sosyal medyada yayımlamak zorunda değiliz.
Bugün bize sevimli gelen bir görüntü, yıllar sonra çocuğumuzun başkaları tarafından görülmesini istemediği bir hatıraya dönüşebilir.
Üstelik çocuklarımızın dijital dünyadaki güvenliği, yalnızca onların yaptıkları paylaşımlarla sınırlı değil. Bizim onlar hakkında paylaştığımız bilgiler de bu güvenliğin bir parçası.
Bir çocuğun mahremiyeti, anne babasının paylaşma isteğinden daha değerlidir.
Bütün bu değerlendirmeler ışığında yeni yönetmeliği, çocuklarımızın dijital dünyada korunması adına atılmış olumlu bir adım olarak görüyorum.
Elbette başarı, düzenlemenin hükümlerinin sosyal medya platformlarında etkili biçimde uygulanması ve ailelerin bu imkânlardan bilinçli şekilde yararlanmasıyla sağlanacak.
Çocuklarımızın teknolojiyi öğrenmesini, dijital dünyanın sunduğu eğitim ve gelişim imkânlarından faydalanmasını istiyoruz. Ancak bunu yaparken çocukluklarını kaybetmelerini, dikkatlerinin sürekli tüketilmesini, mahremiyetlerinin zedelenmesini ve kişiliklerinin beğeni sayıları üzerinden şekillenmesini istemiyoruz.
Unutmamalıyız ki çocukluk, insan hayatında geri getirilemeyen bir dönemdir.
Bir çocuğun ekran başında geçirdiği zamanı takvimden silemeyiz. Fakat o saatlerin yerine birlikte geçirilen güzel zamanlar, kurulan dostluklar, okunan kitaplar, oynanan oyunlar ve aile içinde biriken hatıraları koyabiliriz.
Devletin düzenleyici sorumluluğu, sosyal medya şirketlerinin hukuki yükümlülükleri ve ailelerin bilinçli rehberliği aynı noktada buluştuğunda çocuklarımız için daha güvenli bir dijital hayat mümkün olabilir.
Çünkü çocuklarımızın geleceğini korumak, onların bugününü korumakla başlıyor.
Ve belki de bir çocuğa verebileceğimiz en kıymetli dijital eğitim, ekranı ne zaman açacağını öğretmek kadar, ne zaman kapatması gerektiğini de öğretebilmektir.
İnşallah okullarda "Dijital Okurluk Yazarlık" derslerinin gelmesi temennisiyle, darısı yapay zekaya...
Next