Bir gün, hayatın bütün telaşı içinde koştururken henüz söyleyecek sözlerimiz, yapacak işlerimiz, kuracak hayallerimiz varken bir kapı kapanacak ve dünya ile aramızdaki bağ sessizce kopacak.
Bir gün, hiç beklemediğimiz bir anda bu dünyaya veda edeceğiz. Ne “Biraz daha kalayım.” diyebileceğiz ne yarım kalan işlerimizi tamamlayabileceğiz. Belki de en çok sevdiklerimize son bir kez sarılamadan, eşimiz, dostumuz ve sevdiklerimizle helalleşemeden ayrılacağız. Bir gün, hayatın bütün telaşı içinde koştururken henüz söyleyecek sözlerimiz, yapacak işlerimiz, kuracak hayallerimiz varken bir kapı kapanacak ve dünya ile aramızdaki bağ sessizce kopacak.
İşte bu hayatta varlığını bildiğimiz, hep yüz yüze olduğumuz ve fakat çoğu zaman kendimizden uzak tuttuğumuz bir gerçeklik var. Her nefeste biraz daha yaklaştığımız ve her geçen gün bizi kendisine biraz daha yaklaştıran fakat dünyanın telaşı içinde çoğu zaman hatırlamaktan kaçındığımız bir hakikat. Ölüm…
Ölüm, hayatın uzağında değil; her an yanı başımızda duran ve vakti geldiğinde bütün perdeleri kaldıran kaçınılmaz bir sondur. İnsan nereye giderse gitsin, hangi kalabalığın içinde kaybolursa kaybolsun, hangi çarenin ardına sığınırsa sığınsın, ölümden kaçamaz. Çünkü ölüm, insanın kaçtığı değil; zamanı geldiğinde kendisine döndüğü kaçınılmaz bir yazgıdır.
Ananın sıcaklığından, babanın gölgesinden, eşin sevgisinden, evladın tebessümünden ve dostların muhabbetinden ayrılmaktır. Bir evin sessizliğe bürünmesi, bir sofradaki yerin boş kalması, bir sesin artık duyulmamasıdır. İnsan ardında nice hatıra, söylenmemiş onca söz ve yarım kalmış cümleler bırakarak bu dünyadan çekilir.
Evet, ölümün çaresi yoktur fakat iman, bu gerçek karşısında insana şifadır. Zira iman, ölümün görünen yüzünün ardındaki hakikati insana gösterir. Mümin için ölüm, bir yok oluş değil; asıl hayata doğuştur. Bir kapının kapanması değil, ebediyete açılan başka bir kapının aralanmasıdır. Fâni dünyadan ebedî yurda, geçici sevdalardan sonsuz muhabbete, ayrılıktan kavuşmaya doğru atılan bir adımdır. Yokluğa açılan karanlık bir kapı değil; ebedî hayata açılan bir geçittir. Dünyada birbirinden ayrılan gönüllerin, Cenab-ı Hakk’ın huzurunda yeniden buluşacağı kutlu bir kavuşmanın başlangıcıdır. Geçici telaşlardan ebediyetin huzuruna doğru bir varıştır. Dünyada sabırla taşınan yüklerin, çekilen sıkıntıların ve gerçekleşmeyen kavuşmaların nihayet bulduğu, huzur ve saadetle dolu ebedî bir hayatın kapısının aralandığı andır.
Peygamberimiz (sas) şöyle buyuruyor: “Ağız tadını kaçıran, lezzetleri yok eden ölümü çokça hatırlayın.” (Nesâî, Cenâiz, 3)
Her gün bir sevdiğimizi uğurlarken, her geçen gün biraz daha yıpranan bedenimize, ağaran saçlarımıza bakarken aslında ölümün bize ne kadar yakın olduğunu görüyoruz. Zamanın elimizden sessizce kayıp gittiğine şahit oluyoruz. Buna rağmen çoğu zaman ölmeyecekmiş gibi yaşamaya devam ediyoruz. Ölümü hatırlamak, dünyadan el çekmek değil; dünyaya geliş gayemizi yeniden hatırlamaktır.
Hayatın gerçek anlamını kavramaktır. Çünkü ölümün farkında olan insan, hayatın kıymetini bilir; elindeki nimetleri, sahip olduğu imkânları ve sevdiklerini daha derinden hisseder.
Şöyle geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki, zengin-fakir, genç-yaşlı, iyi-kötü, zalim-mazlum nice insanlar bu dünyadan gelip geçtiler.
Dün bizimle aynı sofrayı paylaşanlar bugün toprağın altında.
Dün sesini duyduğumuz insanlar bugün sessiz.
Dün yanımızda yürüyenler bugün aramızda yok.
Her geçen gün bir sevdiğimiz bizi bırakıp gidiyor. Biz de bir gün sevdiklerimizi bırakıp gitmek için, her an gelmesi muhtemel ecelimizi bekliyoruz.
Ne sağlam ve güçlendirilmiş kaleler, ne zenginlik, ne makam, ne güç, ne de şöhret insanı ölümden koruyabilmiştir. Her geçen gün yıpranan bedene, ağaran saça dur demek mümkün değildir. İstesek de istemesek de doğumla geldiğimiz bu dünyadan ölümle ayrılıp gideceğiz.
Yüce Rabbimiz bu gerçeği şöyle bildiriyor:
“Nerede olursanız olun, sağlam ve güçlendirilmiş kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşacaktır.” (Nisâ Suresi, 4/78)
Ne kadar açık, ne kadar kesin bir gerçek…
İşte tam da burada insanın kendisine sorması gereken sorular vardır:
Neden dünyamızda kötülükler, zulümler, haksızlıklar, katliamlar, savaşlar, cinayetler ve suçlar bir türlü sona ermiyor?
Neden hırsızlık, arsızlık, edepsizlik, fuhuş, zina, taciz, uyuşturucu, alkol ve kumar hiç azalmıyor?
Neden yalan, dolan, gıybet ve iftira hiç eksik olmuyor?
Neden insanlar tabiata, çevreye ve diğer canlılara sürekli zarar veriyor?
Neden daha çok kazanma, daha çok tüketme, daha çok sömürme ve daha çok eğlenme hırsı bir türlü sona ermiyor?
Neden ikiyüzlülük, bencillik, haset, intikam, kin ve öfke insan kalbinden bir türlü silinmiyor?
Bu sorulara verilebilecek birçok cevap var fakat belki de en basit cevap şudur: Ölüm, ahiret ve hesap çoğu zaman aklımıza gelmiyor.
Ölmeyecekmiş gibi yaşıyoruz. Oysa ölümü ve hesabı hatırlamak, insanı istikamette tutar. Günah ve haramlardan uzaklaşıp sevaplara, hayırlara ve iyiliklere yönelmeye vesile olur. Gönül kırmaktan, haksızlık etmekten ve kul hakkına girmekten sakındırır.
Öyleyse daha vakit varken; daha nefes alıyorken, daha sevdiklerimizin yüzünü görebiliyorken gönül alalım ve iyiliği yarına bırakmayalım.
Çünkü bize ait olduğunu sandığımız yarın, aslında bizden çok uzak. Bize verilen şimdilik yalnızca bugün.
Ve o gün mal, makam, güç, şöhret susarken insana yalnızca imanı, ameli ve Rabbinin merhameti kalacak.
O gün geriye ne kadar yaşadığımız değil, nasıl yaşadığımız…
Ne kadar kazandığımız değil, ne uğruna kazandığımız…
Ne kadar konuştuğumuz değil, hangi gönle dokunduğumuz…
Ne kadar sahip olduğumuz değil, ne kadar iyilik taşıdığımız kalacak.
Hiç hatırımızdan çıkarmayalım ki, bu handan bir gün sessizce göçüp giderken, geriye yalnızca gönlümüzde biriktirdiğimiz dualar, kimsenin görmediği iyilikler ve ardımızdan semaya yükselen güzel niyazlar kalacak.
Next