Medine’nin sessiz sokaklarında, küçük bir çocuk… Adı Râfi b. Amr. Elinde sapanı, hurma ağaçlarına yönelen taşlarıyla yakalanmış, korku ile mahcubiyetin aynı yüz çizgisine karıştığı bir hâlde getirilmişti Sevgili Peygamberimizin (s.a.s) huzuruna. Onu getirenler, bir cezanın verilmesini beklerken; Allah Resûlü (s.a.s), acele etmedi. Bir tebessüm belirdi mübarek yüzünde, merhametle eğildi çocuğa ve sordu sakince: “Yavrucuğum, hurmaları neden taşlıyorsun?”

Başını yere eğdi küçük yavru… Utangaç bir sesle, “Yemek için yâ Resûlallah” dediğinde; bir öfke değil, bir rahmet dokundu onun başına. Şefkatle okşandı saçları ve yumuşak bir sesle buyurdu Efendimiz: “Hurmaları taşlama; altına düşenlerden ye.” Ardından göğe yükselen bir dua kaldı geriye: “Allah’ım, onun karnını doyur.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 85)

İnsanı insan yapanın merhamet olduğunu en güzel şekilde âlemlere rahmet olarak Muhammed Mustafa (s.a.s) gösterdi. Çocukları yalnızca korunan küçük varlıklar olarak değil, anlaşılması gereken birer emanet olarak gördü. Kalplerine dokunmayı, onları incitmeden eğitmeyi öğretti insanlığa. Nezaketiyle bir eş, şefkatiyle bir baba, sıcaklığıyla bir dede oldu.

Değer vermişti çocuklara Allah Resûlü (s.a.s); küçük görmeden, yarının büyükleri bilerek… Bir emanet gibi bakmıştı her birine, geleceğin filizlenen umudu gibi. Görmüş ve korumuştu haklarını, incitmeden, eksiltmeden.

Onların gözlerinde yalnız bugünü değil, yarını gördü. Bir çocuğun kalbine dokunmanın, bir toplumu inşa etmek olduğunu bildirdi bizlere. “Hiçbir anne baba, çocuğuna güzel terbiyeden daha kıymetli bir bağışta bulunmamıştır.” (Tirmizî, Birr, 33; İbn Hanbel, IV, 77) sözü, bu yaklaşımın en özlü ifadesi gibi kaldı geriye. Ahlakın en büyük miras olduğunu ilan etti asırlar öncesinden bizlere. Terbiyeyi bir baskı değil, bir zarafet ve nezaket işi olarak gördü. Sertliğin, kabalığın değil, şefkatin dilini öğretti vicdan sahibi gönüllere.

Çocuk… Aileye bahşedilmiş ilahî bir lütuf, evin bereketi, hayatın taze nefesi, yarınların en masum ve en saf umudu… Bir annenin kalp sevinci, bir babanın geleceğe bıraktığı en temiz ve nadide izi. Bazen göz aydınlığı, bazen bir imtihan… Ama her hâliyle korunması gereken bir can, geleceğe uzanan bir köprü. Kırılganlığıyla korunmayı, masumiyetiyle, tertemiz fıtratlarıyla anlaşılmayı hak eden kutsal bir sorumluluk.

Hem en güzel nimettir çocuk, hem de ağır bir sınav… Başlar sorumluluk daha ilk andan; verilecek isimden, sağlıklı büyümesine kadar. Uzayıp gider bu yol; eğitiminden karakterine, ahlakına kadar.

Küçücük bir adım gibi görünür bazen; oysa büyük yükler taşır her kararın içinde… Dikkat ister, özen ister. Saklanır adeta gözlerden; öyle kıymetlidir ki… Hazırlamak onu geleceğe; ister sabır, ister emek… İster şefkatle yoğrulmuş derin bir merhamet.

Paha biçilmez bir değerdir bize yavrularımız; hem de en azizinden… Gözümüzle değil, yüreğimizle sakınırız çocuklarımızı. Sevgiyle büyürler, merhametle güç bulur, sabırla şekillenir onların yarınları. Daha ilk nefesleriyle birlikte başlar o ince uhde; bir dokunuşta şefkati, bir bakışta güveni öğretmek düşer bize. Bilmek gerekir haklarını, anlamak gerekir sessiz dillerini, incitmeden yol göstermek, kırmadan terbiye etmek gerekir.

Korunması gereken bir cevherdir o narin kalpler; kimi zaman hayatın sert rüzgârlarından kimi zaman görünmeyen tehlikelerden. Çünkü bir toplumun yarını, bugünün çocuklarının yüreğinde saklıdır.

Her çocuk, yalnız bir ailenin değil; bütün bir toplumun sorumluluğudur aslında. Onların varlığıyla şekillenir yarınlar, onların ihmalinde ise karanlık büyür sessizce. Bu yüzden çocuklara harcanan her emek, geleceğe düşülen en değerli nottur; bir milletin kaderine atılan en derin imzadır.

Ama bugün…

Zamanın ağırlaştığı, vicdanların yorulduğu bir dünyada nice çocuk; açlığın, savaşın, şiddetin ve ihmalin gölgesinde büyümeye mahkûm edilmektedir. İnsanlığın yarınını taşıyan o masum yüzler, zulmün ve vahşetin karanlığı içinde yavaşça silinmektedir. Kimi kalem tutması gerekirken körpe zihni karartılarak silaha yönlendirilmiş, kimi çocukluğunu yaşayamadan yetişkinliğin yüküne sürüklenmiştir. Kimi ekranların aldatıcı ışığında kaybolmuş, eğlence diye sunulan bağımlılıkların esiri olmuş; kimi ise sokakların sessiz, soğuk yalnızlığına terk edilmiştir.

Ve çoğu zaman gözden kaçan hakikat şudur: Karşımızda “suçlu bir çocuk” değil; sevgiden uzak kalmış, yalnızlığa bırakılmış, ihmalin sessizliğinde yolunu kaybetmiş bir küçük yürek vardır. Çünkü bir çocuğun istikametini çoğu zaman kötülük değil, ilgisizlik belirler; en derin yaralar ise kimsenin görmediği, kimsenin eğilmediği sessizliklerde açılır.

Sağlıklı bir toplum, çocuklarına gösterdiği merhamet kadar güçlüdür. Gelecek, onlara uzatılan elin sıcaklığında şekillenir. Bu yüzden her çocuğa bir anne şefkatiyle, bir baba sorumluluğuyla yaklaşmak gerekir; yalnız bedenlerini değil, kalplerini, zihinlerini ve ruhlarını da beslemek… Onların hem dünyasını hem iç dünyasını imar etmek gerekir.

Çünkü çocuk…
Sadece bugünün değil, yarının da emanetidir.

Ve bir çocuğu korumak, aslında bir geleceği ayakta tutmaktır.