“Akıma kapılma” ifadesi önceleri sadece elektrik akımına kapılıp çarpılanlar ya da ölenler için kullanılırken bugün farklı alanlarda da kullanılır oldu. Çünkü akım da akıma kapıldı ve büyüdü...

Bu yazımızda insanı; farkına varmadan bir o tarafa bir bu tarafa sürükleyen "dijital ve sosyal medya akımları"nı konuşalım istiyorum. Akımları deniz ve okyanus tabanında kıtalar arası dolaşan devasa su akıntıları gibi düşünmek de mümkün tabi.

Bizim, üzerinde duracağımız akıntı konusunun enerji bağlamında elektrikle bağlantısı olsa da aslında ne elektirik ne de su akıntısı.

Saniyeler içinde milyonlarca ekrana ulaşan görüntülerle meydana gelen akıntıdan bahsetmek istiyorum.

***

Bugün avuçlarımızın içine düşen bir video, birkaç saat sonra dünyanın öbür ucunda milyonlarca insan tarafından izlenip taklit edilebiliyor ve insan çoğu zaman dijital evrende neyi neden yaptığını düşünmeye bile fırsat bulamadan kendisini o kalabalığın içinde buluveriyor.

Çünkü dijital dünyanın en güçlü manşeti artık “Doğru olan budur.” değil, “Herkes bunu yapıyor.” cümlesi olmuş.

Akıma kapılma dediğimiz bir nevi ahlaki kırılma da tam burada başlıyor.

Sosyal medyada ortaya çıkan pek çok akım ilk bakışta oldukça masum gibi görünüyor.

Eğlence diye başlıyor, mizah diye yayılıyor. “Alt tarafı bir video…” denilip geçilmiyor defalarca izleniyor, paylaşılıyor ardından milyonlarca insan aynı hareketi yapmaya, aynı kelimeleri kullanmaya ve aynı davranışları tekrar etmeye başlıyor.

Bir süre sonra dün yadırgadığımız bir şeyi bugün sıradan, yarın da normal kabul edebiliyoruz.

Oysa dijital dünyada bir davranışın milyonlarca kez izlenmesi veya herkes tarafından tekrarlanması onu doğru yapmıyor. Zaten "doğru"nun kriteri de bu değil.

Dijital dünyanın insan benliğine yönelttiği en ciddi tehditlerden biri de yine burada ortaya çıkıyor: Ahlaki dezenformasyon...

Yanlış olan bir davranış doğrudan “Bu doğrudur.” denilerek önümüze getirilmiyor. Önce adı değiştiriliyor, sonra görüntüsü güzelleştiriliyor, ardından da sürekli tekrar edilerek gözümüz ona alıştırılıyor.

Bir kötülük “özgürlük”, edepsizlik “cesaret”, teşhir “kendini ifade etme”, mahremiyet ihlali “trend”, israf “yaşam tarzı”, gösteriş ise “motivasyon” ambalajıyla önümüze getiriliyor.

Böyle olduğunda manipüle edilen sadece bilgimiz değil, vicdanımız ve ahlak anlayışımız da oluyor.

Üstelik kimse çıkıp bize “Ahlaksızlaşın.” da demiyor. Zaten böyle dense de kimse kabul etmez...

Fakat değişim daha sessiz ve sinsice gerçekleşiyor.

Önce bazı görüntülere alışıyoruz. Bir süre sonra "Nasıl olsa herkes paylaşıyor" diyerek, daha önce mahrem gördüğümüz şeyleri paylaşmaya başlıyoruz.

Peki ne oluyor?

İnsanı insan yapan hayâ ve edep giderek hayatın dışına itiliyor. Sonunda bunları hatırlatan insanlar “geri kafalı”, “çağın dışında” ya da “fazla abartılı” bulunuyor.

İnsan büyük yanlışlara çoğu zaman bir günde düşmüyor. Kötülüğe kapılma bağlamında büyük değişimler, küçük tavizlerin birikmesiyle meydana geliyor.

Bugün sosyal medyada bunun pek çok örneğini görüyoruz.

Aile mahremiyetini eğlence malzemesine dönüştüren eş şakaları var mesela.

Anne babayı küçümsemeyi mizah diye sunan içerikler...

Çocukların mahrem anlarını milyonların önüne seren paylaşımlar, tüketimi mutluluğun ölçüsü gibi gösteren paylaşımlar, lüksü, savurganlığı "başarı"yla eşitleyen hayatlar var.

Bir de nereden geldiğini, hangi kültüre, hangi inanca ait olduğunu, hangi anlamı taşıdığını hiç düşünmeden benimsediğimiz kutlamalar, ritüeller ve “challenge”lar…

Tek başına bakıldığında her biri kaydırılıp geçilen önemsiz içerikler olarak görülebilir. Fakat fotoğrafın tamamına baktığımızda toplumun ahlak ve kültür hafızasında bıraktıkları hasar hiç de küçük değildir.

Bugün kullandığımız kelimelerden sevinme biçimimize, mizah anlayışımızdan giyim tarzımıza kadar hayatımızın pek çok alanı dijital dünyanın etkisi altında.

Buradaki mesele başka kültürlerden hiçbir şey almamak değil elbette. İnsanlık tarih boyunca birbirinden öğrenmiştir. Gerçek böyledir.

Sorun, "neyi" "neden?" aldığımızı düşünmeden başkasına benzemeyi ilerleme sanmaktır.

Resûlullah’ın (sas) “Kim bir kavme benzerse o da onlardandır.” (Ebû Dâvûd, Libâs, 4) uyarısını da bugün bu hassasiyetle yeniden düşünmek gerekiyor.

Buradaki bakış açısı farklı toplumlarla ilişki kurmamak veya onlardan faydalı şeyler öğrenmemek değil; başka hayat tarzlarını sorgulamadan taklit ederken kendi kimliğimizi ve değer ölçülerimizi kaybetmemektir.

Kur’an’ın şu uyarısı dijital çağın insanına sanki doğrudan sesleniyor:

“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsrâ, 17/36)

***

Peki bu kadar güçlü akım ve akıntıların içinde akıma kapılmamak mümkün mü?

Evet mümkün.

Öncelikle her trendi takip etmek zorunda olmadığımızı kabul etmemiz gerekiyor.

Bir önceki yazımızda da değindiğimiz gibi, ekranımıza düşen bir içeriğin ne kadar popüler olduğundan çok hangi değeri ürettiğine bakmalıyız.

Hatta o içeriği paylaşmadan önce “Bu bana ne kazandırıyor?” diye sormalı bununla da yetinmeyip “Benden ne götürüyor?” diye de irdelemeliyiz.

Çocuğumuzun izlediği içerikleri denetlediğimiz kadar kendi izlediklerimizi de sorgulamalıyız.

Çünkü çocuklarımıza “Bunu izleme!” derken bizim elimizden telefon düşmüyorsa sözümüzün de etkisi olmayacaktır.

Beğeni sayısını değil, ahlakın sınırlarını ölçü kabul etmeliyiz.

***

Dijital dünyada görünür olmaktan önce, o dünyanın içinde kendimiz olarak kalabilmeyi önemsemeliyiz.

Çünkü algoritmalar değişir, trendler birkaç gün yaşar, akımlar gelir ve geçer.

Ama insanın karakterinde bıraktıkları izler onlardan çok daha uzun yaşar.

Bence çağımızın en cesur davranışlarından biri şu olmalıdır:

Herkesin koştuğu yöne koşmak zorunda olmadığını bilmek.

Herkes alkışlarken gerektiğinde durabilmek.

Herkes taklit ederken orijinal kalıp ahlakını ve şahsiyetini koruyabilmek...

Unutmayalım!

Akıma kapılanlar çarpılır, sürüklenir ve kalabalığın içinde kaybolur.