Yazımız "Hiçbir içerik masum değildir!" diye başlasa tüm içerikleri zan altında mı bırakmış olur?

İnsanoğlu yalnızca yediğiyle içtiğiyle değil, izlediğiyle, dinlediğiyle de beslenir. Bedenini lokmalar büyütürken zihnini görüntüler, cümleler ve fikirler inşa eder.

Her gün defalarca kaydırdığımız dijital içerikler, yalnızca vaktimizi tüketmez, karakterimize dair geride birtakım dijital izler de bırakır.

Ve belki de çağımızın en büyük yanılgısı, içerikleri sadece "eğlence" unsuru olarak görürken onların aynı zamanda birer eğitim aracı olduğunu fark edemeyişimizdir.

Eskiden bir çocuğun terbiyesinden aile, okul ve çevre sorumluydu. Bugün bunlara görünmeyen ama son derece etkili bir öğretmen daha eklendi: Dijital/Sosyal medya...

Üstelik bu öğretmen yedi yirmi dört görev başında…

Konuşuyor.

Gösteriyor.

Özendiriyor.

Bıkmadan tekrar ediyor.

Ve tekrar edilen her şey, zamanla normalleşiyor.

İnsan yaratılışı gereği, sürekli maruz kaldığı şeye alışır.

Ve bu yüzden insan toplulukları tarih boyunca Allah tarafından hep uyarılmıştır.

Dijital dünyada üretilen her içerik, aslında yalnızca birkaç saniyelik bir videodan, bir kaç kare foto veya posttan ibaret değildir.

O, yeni bir alışkanlığın, yeni bir bakış açısının, yeni kabullerin ve yeni bir toplumun (dijital toplum) temel taşıdır.

Bugün "akım" adı verilen dijital kültür bunun en belirgin örneklerinden biridir. Milyonlarca insan aynı müziğin eşliğinde aynı hareketleri yapıyor, aynı cümleleri kuruyor, aynı şakaları tekrar ediyor.

Düşünmeden katılıyor, sorgulamadan paylaşıyor ve neden yaptığını bilmeden aslında o içeriği çoğaltıyor. Yani izlese bile dijital içerik üretiyor.

Oysa insanı diğer varlıklardan ayıran en büyük özellik, taklit edebilmesi değil, hakikatı ayırt edebilmesi, doğruyu seçebilmesi ve tercih edebilmesidir.

En başında da işaret ettiğimiz gibi her akımın, her içeriğin bir hedefi vardır ve bu yönüyle mutlaka sorgulanmalıdır.

Çünkü bazı akımlar cesareti değil pervasızlığı, özgürlüğü değil teşhirciliği, mizahı değil aşağılamayı, eğlenceyi değil israfı, cesur olmayı değil sınır tanımamayı ve hadsizliği özendiriyor. Sonra öyle bir hale geliyor ki bir süre sonra insanlar o kötülüğü yapmaktan değil, ona tepki göstermekten bile utanır hâle geliyor.

İşte dijital dünyanın en sessiz tehlikelerinden biri budur.

Yanlışı normalleştirmek...

Yanlışı masumlaştırmak...

Kur'an-ı Kerim bu konuda asırlar öncesinden dikkat çekici bir uyarı yapmıştır:

"Müminler arasında ahlâksızlığın yaygınlaşmasını isteyenlere dünyada ve âhirette can yakıcı bir ceza vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz." (Nûr, 24/19)

Ayet, yalnızca kötülüğü işleyeni değil, onun yayılmasını isteyen, görünür olmasına katkı sağlayan ve insanlar arasında dolaşıma sokan anlayışı sarsıcı bir ifadeyle uyarıyor.

Dijital çağda bu ayetin anlamı daha da derinleşiyor. Çünkü artık bir kötülük, yapıldığı oratamda veya tek bir mahallede kalmıyor, tek bir dokunuşla milyonlarca ekrana oradan da zihinlere aktarılabiliyor.

Beğen tuşuna basmak bir tercihtir.

Paylaşmak bir destektir.

Yorum yapmak görünürlüğünü artırmaktır.

Sessiz kalmak ise kötülüğün sıradanlaşmasına seyirci kalmaktır.

İşte bu yüzden dijital dünyada hiçbir etkileşim (beğeni, paylaşım, hikaye, durum vs) önemsiz değildir.

Kur'an'ın bir başka çağrısı da bu sorumluluğu şöyle hatırlatır:

"...İyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın." (Mâide, 5/2)

Eskiden iyilikler bir köyde ve mahallede yayılırdı. Bugün artık saniyeler içinde kıtaları aşabiliyor. Aynı şekilde kötülük de...

İşte bunun için dijital/sosyal medya, tarihin en büyük iyilik aracına da dönüşebilir, en büyük kötülük taşıyıcısına da.

Bu tercih ise teknolojinin değil, insanın kendi tercihidir.

Ne yazık ki günümüzde birçok içerik üreticisi algoritmayı vicdandan daha iyi tanıyor.

"Vicdan" diyorum çünkü;

Maalesef üreticilerin birçoğu izlenme sürelerini hesaplıyor ama sözkonusu içeriklerin yüreklerde, zihinlerde bıraktığı etkiyi hesaplamıyor.

Gündeme girmeyi hedefliyor ama gönüllere dokunmayı...

Viral olmayı başarı sayıyor ancak faydalı olmayı...

Dijital içerik üreticisi, yalnızca görüntü üreten kişi değil, davranış, dil, kültür üreten ve mefkûre inşa edendir.

Buradan baktığımızda bugün bir çocuğun konuşma biçiminde, bir gencin hayallerinde, bir ailenin önceliklerinde ve bir toplumun ahlâk anlayışında bahsettiğimiz dijital içeriklerin olumlu ya da olumsuz izlerini görmek mümkündür.

Çünkü ekranlar onlarca yıldır yalnızca görüntü taşımadı, değer de taşıdı.

Bu yüzden dijital içerik üreticiliğine artık teknik bir meslek olarak yaklaşmak yerine ahlâkî bir emanet olarak da yaklaşmak gerekir.

Her içerik üreticisi kendine şu soruları sormalıdır:

Ürettiğim bu video bir insanın vaktini mi alacak, yoksa hayatına bir değer mi katacak?

Bu paylaşımım yalnızca dikkat mi çekecek, yoksa düşünce mi uyandıracak?

Bu içeriğim insanların zaaflarını mı besleyecek, yoksa faziletlerini mi güçlendirecek?

Dijital dünyada başarı milyonlarca kişiye ulaşmak değil, ulaşılan insanların kalbinde ve zihninde iyiliğe de yer açabilmektir.

İnsan öldüğünde bedeni gibi sesi de soğur ve susar. Fakat ardında bıraktığı eserleri konuşmaya devam eder. Dijital içerikler de böyledir. Yıllar sonra bile tekrar ekrana çıkabilir, bir çocuğun zihnine girebilir ve bir gencin kararını etkileyebilir.

Öyleyse şu soruları sormak gerekir:

Bugün ürettiğimiz içerikler, biz sustuktan sonra neyi konuşacak?

İçeriklerimiz iyiliği mi yoksa kötülüğü mü çoğaltacak?

Değer üretmeyen içerik, sadece zamanı tüketmez.

Vicdanları köreltir.

Hakikati gölgeler.

Kötülüğü sıradanlaştırır.

Fakat değer üreten her içerik insanı ayağa kaldırır, bilinçli bir toplum inşa eder ve hayatın akışını değiştirir.