Bir ev düşünün… Kapısında sessizlik asılı, duvarlarında hüzün yankılı. Mûte’nin kızgın kumları üzerinde rüzgâr esmiş, bir yiğidin sesi duyulmuştu.

Peygamberimiz (sas)’in amcası Ebû Tâlib’in oğlu Cafer (ra), düşmanla göğüs göğüse çarpışarak şehadet şerbetini içmişti. Ardında bu evde üç küçük yürek bırakmıştı; üç yetim… Üç emanetti…

Yetimlerin gözlerinde babalarının son bakışı, eşinin kalbinde sessiz bir vedanın sızısı vardı. Hayatın imtihanı devam ediyordu, ama o imtihanın en ağır yükü, geride kalanların omzundaydı.

Kendisi de bir yetim olan o Kutlu Nebi, bu manzaraya daha fazla dayanamadı ve bir gün, kapı usulca aralandı. İçeri giren, kalpleri onaran bir el, gözyaşını merhamete dönüştüren bir yüzdür: Allah Resûlü (sas)…

“Bugünden sonra kardeşime ağlamak yok.” dedi Resûlullah (sas).

“Getirin bana kardeşimin çocuklarını.” Sesi, hem bir rica, hem bir merhamet duası.

Üç küçük yavru gelir önüne. Annelerini kaybetmiş kuş yavruları gibi Efendimiz’in önüne dizilirler. Ürkek, sessiz, ama umut dolu gözlerle bakarlar O’na. Allah Resûlü (sas) onları kucağına alır; birini bağrına basar, diğerinin başını okşar, bir diğerinin gözyaşını siler. O anda sanki gökyüzü ağlamayı bırakır, dünya susar. Çünkü bir yetimin başı, merhametin sultanının dizine dayanmıştır. O günden sonra Allah Rüesûlü (sas), Cafer’in yetimlerine kol kanat gerer. Onlar için her fırsatta dua eder. Yalnız değildir artık onlar. Çünkü onları, yetimlerin hâlini en iyi bilen, bir zamanlar kendisi de yetim olan Peygamber koruyacaktır. (Nesâî, Zînet, 57.)

Resûlullah’ın kalbi o kadar geniştir ki, oraya sadece Cafer (ra)’ın çocukları değil, bütün yetimler sığınır. Enes’in tebessümü, Beşir’in duaları, Ebû Ümame’nin yetimleri… Hepsi o kalpte yer bulur. Hepsi aynı muhabbetin gölgesinde büyür. Hz. Âişe anne şefkatiyle sarılır o minik bedenlere. Peygamber’in baba sıcaklığını hisseder o küçük gözler. O’nun elleriyle hayata tutunur.

Yetimler, hayatın sessiz şahitleri…

Bir sokak başında, bir yetimhanede, bir mülteci kampında, ya da kalabalık bir şehrin unutulmuş köşesinde yaşarlar. Kimileri şehit çocuğu, kimileri anne ve babalarını depremde veya kazada kaybetmiş. Kimileri de daha çocukluklarını yaşayamadan ellerindeki kırık dökük oyuncaklarıyla şehirleri yıktığı kadar ruhları ve yarınları da yıkan savaşın soğuk yüzüyle karşılaşmış… Yerlerinden, yurtlarından, aile sıcaklığından mahrum kalmışlar… Anneleri, babaları artık yanlarında değildir…

Tıpkı Gazzeli, Sudanlı küçük bedenler gibi… Küçük elleriyle büyük acılara dokunurlar. Bir bakışlarıyla bin kelimenin yerine geçerler. Çünkü onların gözlerinde hem kaybedilmiş bir masumiyet hem de sönmemiş bir umut vardır.

Yetimler, Cenâb-ı Hakk’ın hepimize emanet ettiği masum kullar…

Sevgili Peygamberimiz (sas), bir hadis-i şeriflerinde bu gerçeğe şöyle işaret eder: “Müslümanların evleri arasında en hayırlı ev, içinde kendisine iyi davranılan bir yetimin bulunduğu evdir.” (İbn Mâce, Edeb, 6.)

Bu söz, yalnızca bir müjde değildir; bir davettir, gönülden gönüle bir köprüdür.

Peygamberimiz bizlere “Şefkatle yetimin başını okşayan kimseye, elinin değdiği saçlar sayısınca sevap yazılacağını” belirtti. (İbn Hanbel, V, 250.) “Yetime kol kanat geren, cennette benimle yan yana olacaktır.” (Buhârî, Talâk, 25.) müjdesini verdi.

Çünkü Allah, Kur’an’da “Rabbin seni yetim bulup barındırmadı mı?” (Duhâ, 93/6.) diye önce yetimliği hatırlattı. Ardından “Sakın yetime kötü davranma.” buyurarak kulluğun özüne nasıl ulaşılacağını gösterdi. Yetimin hakkını gasp edip malına el uzatanların da aslında karınlarını ateşle doldurduklarını” bildirdi. (Bk. Nisa, 4/10.)

Uhud savaşı sona ermiş, Müslümanlar Medine’ye dönmüştü. Küçük bir çocuk Peygamberimize yaklaşarak “Babama ne oldu?” diye sordu. Allah Resûlü (sas)’in ağzından “Baban şehit oldu, Allah ona rahmet etsin” sözleri dökülüverdi. Bunun üzerine çocuk hüngür hüngür ağlamaya başladı. Rahmet Elçisi (sas) bu duruma dayanamadı, çocuğu bağrına basıp “Ağlama” diye teselli etti. Sonra da “Ben senin baban olayım, Âişe de senin annen olsun istemez misin?” buyurdu. O anda çocuğun yüzünde güller açmıştı. Sevinçle “Evet! Çok isterim” dedi. Allah Resûlü (sas), şehidin emanetini kucaklamış, ona yalnızlığını ve yetim olduğunu unutturmuştu. (İbn Hacer, İsâbe, I, 302.)

Ve zaman geçse de, yetimlerin hikâyesi hiç bitmez.

Bir yerde bir çocuk hâlâ sessizce bekler; bir el uzansın, bir ses “korkma” desin ister.

Çünkü yetimlik, sadece babasızlık değil, bazen merhametsiz bir dünyanın ortasında kalmaktır.

Ama her dokunuş, her tebessüm, her sahip çıkış; karanlığa yakılan bir kandil gibidir.

Kim bilir…
Belki o küçük başı okşarken, farkında olmadan cennetin kapısını aralarsın.
Belki bir yetimin duası, kalbini aydınlatır.
Ve belki de o küçücük kalp, seni Allah’a en yakın eden vesile olur.

Çünkü bir yetimin kalbine dokunmak, aslında kendi insanlığımıza ve vicdanımıza dokunmaktır.

Yetimin başını okşayan bir kul, âdeta bir avuç rahmete dokunur.

Belki de insan, en çok bir yetimin tebessümünde bulur kaybettiği merhameti…

Yetim gönüllere uzanan mümin, aslında kendi duâlarının icâbetine uzanır.

Vesselâm…