Gündelik yaşamak, yarına dair her hangi bir endişe taşımamak, bir kenara bir şeyler koymamak fıtrat-ı selime sahibi hiç kimsenin kabul edebileceği bir durum değildir. Kredi kartlarının yaygınlık kazanmasıyla birlikte bırakın bir şeyler biriktirebilmeyi, bir sonraki ayın maaşını önden tüketmeye alışmış kuşak olarak belki bize garip geliyor ama, eskilerimiz “başımıza ne zaman, ne geleceği belli olmaz” diyerek iktisatlı yaşarlar, para olsun, zahire olsun mutlaka bir kenara bir şeyler koyarlardı. Hatta aniden ölürsem elde hazır bulunsun, diyerekten kefenlerini de kendileri hazırlayanlar olurdu. Belki halen de mevcuttur. Çok daraldığımız bir anda hiç ummadığımız yerden, ta önceden koyup da unuttuğumuz bir miktar parayı bulduğumuzda ne büyük bir sürprizle karşılaşırız da yüzümüz gülüverir.

Diğer canlılara baktığımızda aynı şeyin içgüdüsel olarak onlarda da mevcut olduğunu görürüz. Örneğin şu günlerde karıncalar kışlık yiyeceklerini yuvalarına depolamanın telaşı içerisindedirler. Bu adetâ bir sünnetullahtır.

“Gerçek yaşam ahiret yaşamıdır” (Buhârî, Cihad; 33) buyuran Muhammed (s.a.s)’in ümmeti olarak sadece dünyadaki yarınlarımız için değil en hakikatli yarın için bir şeyler hazırlamak zorundayız. Evet, insan hak ve hakikat namına bir şeyler yapmalı. Rabbinin huzuruna yüz akıyla götürebileceği bir şeyleri olmalı her birimizin. Yapıp unuttuğumuz, ama dalından düşen kuru yapraklardan dahi haberdar olan Rabbimizin (En’âm: 6/59), yarın karşımıza çıkıverdiğinde göz aydınlığımız olacak sürprizlerimiz olmalı. Secde sûresindeki şu ayet-i kerimeler bizi böylesine sürprizlerle karşılaşabilme adına teşvik etmektedir. “Âyetlerimize yürekten inananlar ancak o kimselerdir ki, bunlarla kendilerine öğüt verildiğinde büyüklük taslamadan secdeye kapanırlar ve rablerini hamd ile tesbih ederler. Korkuyla ve umutla Rablerine yalvarmak üzere (ibadet ettikleri için), vücutları yataklardan uzak kalır ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar. Hiç kimse, yapmakta olduklarına karşılık olarak, onlar için saklanan göz aydınlıklarını bilemez.” (Secde: 32/15-17.)

Yukarıdaki ayet-i kerimelerden anlıyoruz ki ahiretin karanlıklarını aydınlatmak için gece karanlıklarında tatlı uykuyu terk etmek ve Allah için bir şeyler harcamak gerekiyor.  Geceleyin uykusunu terk eden kendi yüreğini inşa eder, Allah için harcayan da toplumu imar eder. Allah (c.c), bir yandan yüreğini inşa edip diğer yandan toplumu imar edenin yüzünü güldürecek sürprizlerle mükâfatlandıracaktır.

Maalesef toplum olarak aşınmayı tek boyutlu yaşamıyoruz. Kredi kartları sayesinde gelirimizi bir ay önceden harcamaya alıştığımız gibi, mükâfatını ahiret yurdunda Rabbimizden beklemek üzere yapmamız, hatta yapıp da unutmamız gereken bir takım çalışmalarımızın karşılığını daha dünyadayken almaya çabalıyoruz. İyilik adına her yapıp ettiğimizi olabildiğince görünür kılarak dünyevi çıktısını almanın yarışı içerisindeyiz. Fe eyne tezhebûn (nereye gidiyorsunuz?) (Tekvîr:8/26) sorusunu bu açıdan kendimize sormalı, en küçük gayretin somut çıktısını almaya çabalamak yerine, ilâhi kameraların kadrajına girmenin telaşı içerisinde olmalıyız. Allah korusun yarın; “Size ait iyi ve güzel şeyleri dünya hayatınızda tükettiniz ve onlardan yararlandınız” (Ahkâf:46/20) şeklinde yıkıcı bir hitaba muhatap olmak ne kötü bir hüsrandır.

Hz. Ömer (r.a) bir gün Cabir bin Abdullah ile konuşurken bu ayeti okur ve ardından; her istediğinize ulaşarak tüm lezzetleri bu dünyada tattığınızda bu ayetin kapsamına girmekten korkmuyor musunuz, der. Bir defasında da Şam bölgesine gittiğinde hazırlanan sofradaki yemekleri görünce, eğer bize bunlar düştüyse, daha önce buğday ekmeği şöyle dursun arpa ekmeğine bile doyamadan cihad meydanlarında şehit olup gidenlerin payına ne düştü der. Sofrada bulunanlardan Hâlid bin Velid; onların mükâfatı Cennettir, deyince Hz. Ömer de; eğer onlara Cennet düştü, bize de bunlar düştüyse aramızda uzak mesafeler var, onlar bir vadide biz başka bir vadideyiz der. (İbn-i Atıyye, el-Muharraru’l Vecîz). Burada Hz. Ömer’in bu tavrından; onlar İslâm davasının çilesini çekti ve Cenneti kazandılar. Biz ise sefasını sürüyoruz dercesine kendi kendini sorguladığını görmekteyiz.

Ahkâf suresindeki bu ayet-i kerime hitap üslubu itibariyle kâfirlere seslendiği halde Hz. Ömer’in ayetin muhataplarına değil de içeriğine yoğunlaşması ve kendisine bir mesaj çıkarması, Kur’an karşısında bir irkilme halini, kalp titreyişini ve iman derinliğini de göstermektedir. Mümine yaraşan nemelâzımcı ve lâkayt davranmak değil, tıpkı Hz. Ömer’in bu tavrında olduğu gibi kayma risklerini görerek kendini kontrol altında tutmaktır.

Saff sûresi 10-11. ayet-i kerimelerde kâr ettiren ticaretten haber verilirken, Kehf sûresi 103-105. ayet-i kerimelerde de iyilik için çalışıyorum zannıyla tüm çabalarının karşılığını bu dünyada tüketenlere dikkat çekilmektedir. Allah Rasûlü (s.a.s) de; “Allah'ım! Musibetimizi dinimizde kılma. Dünyâyı en büyük gayemiz ve ilmimizin maksadı eyleme” (Tirmizî, Deavât; 80) diye dua ederken bize bir ruh aşılamakta, niçin ve kim için yaşanması gerektiğini zihinlerimize nakşetmektedir. Değer ölçülerinin alt üst olduğu bir dünyada biz de aynı dua ile Rabbimize iltica ediyoruz.

Allah'ım! Musibetimizi dinimizde kılma.

Dünyâyı en büyük gayemiz ve ilmimizin maksadı eyleme.

Âmin.