banner258

banner250

Modern Silahlara Karşı Sapanla Atılan Taşlar

Elbise vesaireden tozu gidermek için silkelemek manasına gelen Arapça “nefeda” fiilinden türetilmiş olan “intifada” daha sonra Filistin halkının sömürgeci İsrail’e karşı direnişinin ismi olmuştur.

Aylık Dergi 09.09.2021, 11:38
Modern Silahlara Karşı Sapanla Atılan Taşlar
© Diyanet Haber

Doç. Dr. Raşit GÜNDOĞDU
Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hamidiye Sağlık Hizmetleri MYO

Elbise vesaireden tozu gidermek için silkelemek manasına gelen Arapça “nefeda” fiilinden türetilmiş olan “intifada” daha sonra Filistin halkının sömürgeci İsrail’e karşı direnişinin ismi olmuştur. 

I. Dünya Savaşı’nın ardından İngilizler, 1920’de kurdukları manda yönetimiyle Filistin’de başarılı olamadıklarını, bu toprakların geleceği yönünde önerdikleri planların sonuç vermediğini ve Yahudi terörünün artık kendilerini de hedef almaya başladığını görmeleri üzerine konuyu Birleşmiş Milletlere götürdü (Şubat 1947). Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda 2 Nisan 1947’de Filistin için hükümetsiz olmalarına rağmen Yahudilere de söz hakkı tanınan özel bir oturum yapıldı. Ardından 15 Mayıs 1947 tarihinde 106 sayılı kararla Birleşmiş Milletler Filistin Özel Komitesi kuruldu. Bu komite bir rapor hazırladı. Hazırlanan rapor 29 Kasım 1947’de genel kurulda on üçe karşı otuz üç oyla kabul edildi ve böylece meşhur “Taksim Kararı” alınmış oldu. Filistin’in Gelecekteki Yönetimi adını taşıyan 181 (II) sayılı bu karar, tavsiye niteliği taşımakla birlikte müstakbel İsrail Devleti için meşruiyet zemini oluşturmuş ve bu sebeple İngiliz manda idaresi döneminde kurulan ve bir kamu kurumu olarak Yahudileri temsil eden Siyonist örgüt Yahudi Ajansı tarafından desteklenirken Arap ülkelerince reddedilmiştir. Kararın çıkmasından sonra İngiltere 15 Mayıs 1948’de manda yönetimine son vereceğini açıkladı (1 Ocak 1948). Bunun üzerine Siyonist terör örgütleri (Irgun, Stern) kararda Yahudilere ayrılan toprakları ve mümkün olduğu kadar daha fazlasını belirlenen gün gelmeden ele geçirmek için harekete geçtiler ve özellikle Nisan 1948’de iyice şiddetlenen çatışmalarda Arap halkını yok etmeye yöneldiler. Deir Yassin katliamında (9 Nisan 1948) çoğu kadın ve çocuk 254 kişi öldürüldü. 14 Mayıs’a kadar Siyonistler Taberiye, Safed, Samakh, Hayfa ve Yafa’ya hâkim oldular. İngiltere’nin Filistin’den çekilmesinden birkaç saat önce Tel Aviv’de toplanan Yahudi Millî Konseyi (Vaad Leumi) yayımladığı deklarasyonla İsrail Devleti’nin kurulduğunu ilan etti. (Davut Dursun, DİA, c.23, s.184.)
İsrail, kuruluşunun ardından devlet olarak devamını hep işgallerle sürdürmeye başladı. Bu işgallere Ürdün, Lübnan, Mısır gibi Arap ülkeleri karşı çıkmış olsalar da hatta savaşsalar da İsrail hep kazanan ve toprağını genişleten taraf olmuştur. Bu savaşların durdurulması için Birleşmiş Milletler nezdinde ve başka devletlerin de katılımıyla çeşitli barış görüşmeleri olmuş ancak bütün girişimler sonuçsuz kalmıştır. En sonunda Reagan Planı ve Fas Planı diye bildiğimiz planlarla, Araplarla ABD arasında yeni bir diyalog başlatılmıştır. Tabii bu diyalogda da Filistin konusunda somut bir netice alınamamıştı; bunun en önemli sebebi ise İsrail’in uzlaşmaz tutumu idi. İsrail’in 16-17 Eylül 1982 gecesi Beyrut’un güneyindeki Sabra ve Şatilla Filistin mülteci kamplarında giriştiği katliam Ortadoğu’yu yeniden gerginlik ortamına sürükledi. Ayrıca Lübnan’da kalan Filistinli gerillalar Mayıs 1983’te Bekaa Vadisi’nde Arafat’a karşı ayaklandılar. Tunus’ta bulunan Arafat örgüt içindeki bölünmeleri önleyemedi. Suriye ve Libya’nın da kışkırtmalarıyla örgüt içinde Arafat’a karşı Ebu Musa liderliğinde yeni bir grup ortaya çıktı. Bu arada Suriye’nin Arafat’a karşı cephe alması Ürdün’ün ona yaklaşmasına sebep oldu. Ürdün Kralı Hüseyin ile Arafat arasında 11 Şubat 1985’te bir antlaşma imzalandı. Buna göre toprağa karşılık barış ilkesi tatbik edilecekti; yani Batı Şeria ve Gazze’de bir Filistin varlığının kabul edilmesi karşılığında İsrail ile barış imzalanacaktı. Filistin varlığı ile Ürdün arasında da bir konfederal ilişki kurulacaktı; ancak beliren görüş ayrılıkları yüzünden Kral Hüseyin antlaşmayı 19 Şubat 1986’da feshetti. Fakat daha sonra 1 Ağustos 1988’de aldığı bir kararla Batı Şeria ve Gazze’de bağımsız bir Filistin devletinin kuruluşuna doğru ilk adımı attı. Batı Şeria ile bütün idari ve hukuki bağların koparıldığı bu karara göre 1.300.000 nüfusu bulunan bölge halkının yegâne temsilcisinin Filistin Kurtuluş Örgütü olduğu, Batı Şeria halkının bundan böyle Ürdün pasaportu taşımayacağı ve parlamentoda temsil edilmeyeceği açıklanıyordu. Arafat, Ürdün’ün bu kararından sonra Filistin meselesini milletlerarası bir konferansta çözmek için diplomatik faaliyetlere girişti. Bir taraftan da Batı Şeria ve Gazze’de Aralık 1987’den itibaren İsrail askerlerine karşı silah olarak yalnız taşın kullanıldığı bir mücadele (İntifada) başlattı. Fakat Birleşmiş Milletlerin 242 sayılı kararı gereğince İsrail’in varlığını tanımaya ve “terörden vazgeçtiğini açıklamaya yanaşmaması” yüzünden ABD ve İsrail Filistin Kurtuluş Örgütü’nü muhatap kabul etmemekte direndiler. Bunun üzerine milletlerarası bir konferans toplama girişimi başarısız kalan Arafat, ABD’nin örgütü tanımasını sağlamak için yeni bir yola başvurdu ve Filistin Millî Konseyi 15 Kasım 1988’de Cezayir’de yaptığı toplantıda sürgünde bağımsız Filistin Devleti’nin kurulduğunu ilan etti. Yeni devleti kırk kadar ülkenin hemen tanımasına rağmen ABD tanımadı. Bu durum karşısında Arafat, 14 Aralık 1988’de 242 sayılı kararı kabul ettiğini, İsrail’in varlığını tanıdığını ve terörizmden tamamen vazgeçtiğini açıkladı; ardından da ABD ile Filistin Kurtuluş Örgütü arasında Tunus’ta görüşmeler başladı (16 Aralık 1988); ancak ABD bağımsız Filistin Devleti’ni tanıdığını yine açıklamadı. Bunun üzerine el-Fetih örgütü de köklü bir politika değişikliğine gitti ve Ağustos 1989’da Tunus’ta yaptığı beşinci kongresinde daha önce kabul edilen İsrail’in ortadan kaldırılması kararından vazgeçildiğini ve Arafat’ın politikasının desteklendiğini açıkladı. Böylece İsrail’in bağımsız Filistin kavramını reddetmesi yüzünden mesele çözüme kavuşturulamadıysa da Filistin sorunu yeni bir döneme girmiş oldu. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 6 Aralık 1989’da 44/42 sayılı kararı aldı. Bu kararda, Filistin halkının kendi geleceğini belirleme dâhil meşru haklarına dayalı olarak Birleşmiş Milletlerin himayesinde ve ilgili tarafların katılımıyla milletlerarası bir barış konferansının toplanması çağrısı yapılıyordu. Konferans tartışmalarının devam ettiği bir sırada Irak’ın 2 Ağustos 1990 günü Kuveyt’i işgal etmesi Ortadoğu’daki bütün dengeleri değiştirdi. ABD’nin öncülüğünde bir milletlerarası güç 17 Ocak-28 Şubat 1991 tarihleri arasında Irak’ın Kuveyt’teki işgaline son verdi. Bu sırada Sovyetler Birliği’nin dağılması ABD’yi Ortadoğu’da tek güç hâline getirdi. Bölgede istikrarın gerekliliğine inanan Amerika, Filistin meselesini çözmek için taraflara karşı baskılarını arttırdı. Yoğun diplomatik çabalar sonunda 30 Ekim 1991 günü konferans Madrid’de toplanabildi. Ancak Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Ürdün delegasyonu ile birlikte katıldığı konferans İsrail’in uyuşmaz tutumu yüzünden başarısızlıkla sonuçlandı.

Konferansın dağılmasından sonra Filistin topraklarında İsrail’e karşı devam eden intifada hareketi daha da şiddetlendi. İsrail’in bu harekete karşı aldığı sert tedbirler bütün dünyanın tepkisine sebep oldu. Bu sırada ortaya çıkan radikal İslami hareket İsrail işgali altındaki topraklarda hızla gelişti. Bu gelişmeler İsrail’i yeni bir barış arayışına sevk etti ve “barış için toprak” sloganıyla seçim kampanyasını sürdüren İşçi Partisi’nin iktidara gelmesiyle birlikte Filistin meselesinde de yeni bir süreç başlamış oldu. İsrail hükümetiyle Filistin Kurtuluş Örgütü, ABD’nin de onayını aldıktan sonra barış için doğrudan görüşmelere başladılar. İsrail, Gazze ve Eriha’dan askerini çekeceğini açıkladı. Yasir Arafat, örgüt içindeki bazı grupların sert tepkilerine rağmen çoğunluğun desteğini alarak 9 Eylül 1993’te Filistin Kurtuluş Örgütü’nün İsrail’i tanıdığını bildiren belgeyi Başbakan İzak Rabin de 10 Eylül 1993 günü İsrail’in Filistin Kurtuluş Örgütü’nü Filistin halkının yegâne yasal temsilcisi kabul ettiğini bildiren belgeyi imzaladı; bundan sonra da taraflar 13 Eylül 1993 tarihinde Washington’da bir barış antlaşması imzaladılar. Bu antlaşmaya göre İsrail, askerlerinin tamamını dört ay içinde Gazze ve Eriha’dan çekecek, beş yıl olarak öngörülen geçiş dönemi boyunca bu topraklarda yönetimi üstlenmek üzere Filistin Millî Otoritesi adıyla bir teşkilat kurulacak ve en geç geçiş döneminin üçüncü yılı sonunda Batı Şeria’nın tamamı ve Kudüs’ün geleceğiyle Filistinlilerin hakları çerçevesindeki diğer konular “kalıcı statü” şeklinde ele alınıp görüşmeler yoluyla halledildikten sonra ayrıca antlaşmaya dâhil edilecekti. Öngörülen bu planın bir aşaması olarak 4 Mayıs 1994’te “Kahire Antlaşması” da denilen “Gazze-Eriha Antlaşması” imzalandı. Bu antlaşma geçiş dönemi düzenlemelerini şu dört ana esas çerçevesinde maddeleştirmiştir: a) Güvenlik uygulamaları ve İsrail yönetimiyle askerî güçlerinin çekilmesi; 
b) Sivil idarenin tam olarak transferi; c) Hukuki meseleler (özellikle seçimle oluşturulacak meclisin yapısı, milletvekili sayısı, yetki ve sorumluluklarının belirlenmesi); d) İktisadi ilişkiler ve gelişme yolunda kurumlaşmanın bir çerçeveye oturtulması. (Lütfullah Karaman, DİA, c.13, s.89.) Büyük ayaklanma öncesi son şans olarak görünen bu görüşmelerin ardından “Aksa İntifadası” adıyla bilinen İkinci İntifada başladı. Bu intifada, 28 Eylül 2000’de muhalefet partisi Likud’un lideri Ariel Şaron’un, yanındaki bir grup fanatikle birlikte Kudüs’teki Mescid-i Aksa Camii’ne yaptığı provokatif ziyarete tepkilerle başladı. İkinci İntifada’nın halka mal olan kitlesel karakteri, önceden bir planlama olmaksızın sıradan Müslümanlar tarafından başlatılmış olmasıdır. Filistinlilerin Aksa Camii avlusunda gördükleri Şaron’a ayakkabı fırlatmaları üzerine çıkan olaylar hızla diğer Filistin kentlerine yayılarak sonradan Aksa İntifadası, Kudüs İntifadası, Kan ve Kızgınlık İntifadası yahut İkinci Büyük Filistin İntifadası gibi farklı isimlerle nitelendirildi.

2000 yılının Eylül ayı sonunda patlak veren Aksa İntifadası’nın arkasında toplumsal, ekonomik, siyasi pek çok etken vardı. Büyük umutlarla pazarlanan 1993 yılındaki Oslo sürecinden itibaren Filistin halkı, barış süreci ile birlikte sağlanacağını düşündüğü hiçbir kazanımı elde edememişti ve herkeste büyük bir hayal kırıklığı hâkimdi. Filistinliler ne tam bağımsızlık ne de ekonomik anlamda bir kazanım elde edebilmişti, aksine topraklarındaki yerleşimci işgali ve terörü artarak devam ediyordu. İsrail’in bu saldırgan siyaseti hız kesmeden sürerken bir yandan da dünya kamuoyuna İsrail için barışçı bir aktör imajı pompalanıyordu. Hâsılı gelişen bu ortamda imajı giderek iyileşen işgal devleti İsrail’in eli Kudüs konusunda da güçleniyordu. Dönemin muhalefet lideri Ariel Şaron, yanına aldığı fanatik bir grupla Aksa Camii’ne girecek kadar öz güvene sahipti. Bütün bu yaşananlar Filistin halkının patlamasına sebep olacak bir gerilimi biriktiriyordu; yani barış sürecine olan umudun kaybolması, İsrail saldırganlığının Aksa Camii’ni hedef alacak boyutlara ulaşması, İkinci İntifada’yı tetikleyen iki önemli dinamik olarak öne çıkıyordu.

Fetih Hareketi de dâhil olmak üzere bütün Filistin güçleri İkinci İntifada’ya katıldı. İsrail işgal güçleri/ordu özel birlikleri (Israeli Defense Forces/IDF) İkinci İntifada’yı bastırmak için bireysel ve kolektif şiddet yöntemleri uyguladı. Bunlar arasında Batı Şeria ve Gazze’yi kuşatmak, iki toprak parçasını tamamıyla birbirinden koparmak ve Filistin şehirlerini kapalı askerî bölge ilan etmek bulunuyordu. İsrail askerleri, oluşturulan çok sayıda kontrol noktasında Filistinlileri aşağılamak, evlerine, iş yerlerine yahut okullarına gitmek isteyen sivilleri kontrol noktalarında tutarak işlerini sekteye uğratmakla görevlendirildi. Filistinlilere yurt dışına seyahat eden yabancılarmış gibi muamele edildi ve uzun kuyruklarda saatlerce bekletilerek işlerine, okullarına, evlerine gitmeleri geciktirildi yahut engellendi. Dahası, Filistin’deki Yeşil Hat boyunca “Apertheid/Ayrım Duvarı” inşa edildi. İsrail’in terörist(!) saldırıları engelleme bahanesiyle inşa ettiği duvar, ileri sürülen bu bahanenin ötesinde Filistinlilerin yaşadığı bölgeleri açık bir hapishaneye dönüştürdü. Ayrım Duvarı, Filistinlilerin Batı Şeria ve Kudüs boyunca gerçekleştirdiği bütün ekonomik faaliyetlere zarar vermekle kalmadı, Filistinlilerin kendi arazilerine ve kaynaklara ulaşmasını da engelledi. Arazilerinin bir bölümü duvar inşaatı nedeniyle işgal edilen Filistinli çiftçiler, duvarın öbür yanında kalan arazilerine gidemedikleri yahut sınırlı biçimde gidebildikleri için zirai faaliyetleri azaldı ve ağır ekonomik kayıplar yaşadı.

Filistin iş dünyasında ve girişimlerinde görülen ağır kayıpların temel nedeni, Doğu Kudüs’ün Batı Şeria ve Gazze’ye kapatılmasıdır; çünkü Doğu Kudüs pazarı bu tarz ticarethanelerin iş yaptığı daha büyük bir pazarın mühim ve başlıca parçasıdır. Her yıl için milyonlarca dolarlık zararın söz konusu olduğu tahmin edilmektedir ki bu kayıplar Filistinli üreticiler için kolayca telafi edilemeyecek büyük meblağlardır.

İsrail işgal güçleri, intifada sürecinde Yahudi yerleşimleriyle kontrol noktaları arasında oluşturdukları tampon bölgeler için on binlerce dönümlük Filistin arazisini zapt etti. İntifada öncesi dönemle kıyaslandığında, bu süreçte Batı Şeria ve Gazze’de Filistinlilerin ortalama geliri 2002 yılının sonunda yarı yarıya düştü. İntifada öncesi döneme kıyasla yatırım ve ticaret hacminin oldukça düşük olduğu Batı Şeria’da işsizlik oranı yüzde 31’i buldu. Bu rakam intifada öncesinde yüzde 12 idi. İşsizliğin tetiklediği bir sonuç olarak da tüm nüfusun yoksulluk oranı yüzde 60’a yükseldi. Bu dönemde sosyal hayatta, temel eğitimde, yükseköğretimde, konut ve sosyal yardımlaşma alanlarında olumsuz sonuçlar görüldü ve bazı sektörlerde devasa kayıplar yaşandı. Batı Şeria ve Gazze’de İsrail kuşatması nedeniyle öğrenciler okula devam edemediğinden özellikle yükseköğretimde aksamalar oldu; resmî görevlilerin bakanlık ve hükümet kurumlarındaki işlerine erişimlerinin engellenmesi ciddi sorunlara yol açtı. Evlere yapılan baskınlar ve insanlara rastgele ateş açma, İkinci İntifada sürecinde İsrail’in sıklıkla başvurduğu uygulamalardı. (Hareuveni, E (2012). “Arrested Development:  The Long Term Impect of Israel’s Separation Barrier in the West Bank”, s. 55-60.) Ayrıca işgal devleti tarafından Filistin şehirlerinde uygulanan sokağa çıkma yasağı ve Filistinlilerle İsrailliler arasında yaşanan çatışmaların yoğunlaşması ve şiddetlenmesi, Filistinlileri sosyal hayatın tüm alanlarından mahrum ediyordu. Özellikle Batı Şeria, İkinci İntifada’nın toplumsal etkilerinin en fazla yaşandığı şehir olarak öne çıkmaktaydı.

Bu süreçte çoğu şehirde Aksa Tugayları, Fetih, Hamas, İslami Cihad ve diğer grupların kurulmasına ve bu gruplara artan desteğe tanık olundu. Liderler, vatandaşlar, gruplar ve partiler tarafından oluşturulan Filistin mutabakatına göre; barışçıl çözüm Filistinlilerin ulusal arzularına ulaşmasını sağlayacak silahlı bir güçle birleştirilmeliydi. Bu bağlamda işgal altındaki Filistin’de, Siyonist kolonyal yerleşimci varlığı karşısında Filistinli kimliğinin ve kutsal Filistin topraklarının korunması adına silahlı cihat yükselişe geçti. (İslam Asalya, Aksa İntifadası, İnsamer, Ekim 2019.)

İsrail’in uzlaşmaya yanaşmayan, kavgacı tutumu yeni bir intifadaya sebep olabilir. Umarız yeni bir intifada olmadan taraflar anlaşır ve Müslüman kanının akması durdurulur ve gözyaşının dinmesi sağlanır.

Kaynak: Diyanet Haber
banner237
Yorumlar (0)
Günün Anketi Tümü
Sitemizde en çok hangi haberler ilginizi çekiyor?