HZ. SÂRE ve HZ. HÂCER

Tevrat’taki anlatıma göre Hz. İbrahim (as) ve eşi Sâre, Ken‘ân diyarında (Filistin) kıtlık olunca bir süre kalmak için Mısır’a giderler. Mısır’a vardıklarında Firavun, Sâre’nin güzelliğini duyup onu sarayına aldırır. Karşılığında da Hz. İbrahim’e (as) çeşitli hayvanlarla köle ve cariyeler verir. Firavun, Sâre’ye yaklaşmak ister, fakat Rab tarafından cezalandırılır. Sâre’nin Hz. İbrahim’in (as) eşi olduğunu ve onların sıradan insanlar olmadıklarını anlayan Firavun, Sâre’yi geri gönderdiği gibi daha önce verdiklerini de almaz. Tevrat’ta açıkça belirtilmemekle birlikte Hâcer de Hz. İbrahim’e (as) verilen cariyeler arasında bulunmalıdır.

Hz. İbrahim’in eşi ve Hz. İsmail’in (as) annesi olan Hâcer Tevrat’a göre Mısırlı bir cariyedir. Uzun süre çocuğu olmayan Sâre, dönemin kuralları gereğince neslin devamı için Hâcer’i ikinci eş olarak kocasına takdim eder. Hâcer hamile kalınca Sâre’ye karşı tavrı değişir; Sâre de ona kötü davranır ve kaçmak zorunda bırakır. Şur yolunda bir çeşme başında Hâcer’i bulan Rabb’in meleği hanımına geri dönmesini söyler ve “Senin zürriyetini çoğalttıkça çoğaltacağım ve çokluğundan sayılmayacaktır. İşte sen gebesin ve bir oğul doğuracaksın, onun adını İsmâil koyacaksın” diyerek müjde verir. Bunun üzerine geri dönen Hâcer’den Hz. İsmail (as) dünyaya gelir.

Yine Tevrat’a göre Hz. İbrahim (as) 100, oğlu İsmail on dört yaşında iken Sâre İshak’ı (as) dünyaya getirir. İshak’ın (as) sütten kesilmesi münasebetiyle verilen ziyafet sırasında İsmail İshak’a gülünce Sâre kızar ve Hz. İbrahim’e (as), “Bu câriyeyi ve oğlunu dışarı at; çünkü bu cariyenin oğlu benim oğlumla, İshak’la beraber mirasçı olmayacaktır” diyerek onları kovmasını ister. Hz. İbrahim (as) ise bunu doğru bulmaz; ancak Allah (cc) da aynı şeyi emredince ekmekle su tulumunu Hâcer’in omuzuna yükler, çocuğu da yanına verip gönderir. Hâcer oğluyla birlikte Beer Şeva çölüne gider. Su tükenince çocuğu bir çalı dibine atar; onun ölümünü görmemek için de bir ok atımı mesafeye giderek ağlamaya başlar. Çocuğun sesini işiten Rabb’in meleği Hâcer’e seslenerek korkmamasını söyler. Allah (cc), Hâcer’in gözlerini açar ve bir su kuyusu görür. Kuyudan su çekerek çocuğa içirir. Daha sonra Paran çölüne yerleşen Hâcer oğlu büyüyünce ona Mısırlı bir kadın alır. Tevrat’ta Hâcer’in daha sonraki hayatı ve ölümüyle ilgili bilgi yoktur.

Kur’an’daki anlatıma göre de Sâre ile evlenen İbrahim’in (as) uzun süre çocuğu olmamıştı. Bundan dolayı zaman zaman Allah’a (cc) yalvarmış ve “Rabbim bana sâlihlerden olacak bir evlat ver!” şeklinde dua etmiştir. Sâre kocasının evlat hasreti çekmesine üzülmüş ona Mısır’dan getirdiği cariyesi Hâcer’i ikinci eş olarak takdim etmiş ve bu evlilikten İsmail dünyaya gelmiştir. Daha sonra İbrahim (as), Allah’tan (cc) aldığı emir üzerine Hâcer ile oğlunu Mekke’ye Kâbe’nin bulunduğu yere götürmüştür. O sırada tamamen ıssız olan Mekke’nin kupkuru vadisine getirilen Hâcer İbrahim’e (as), “Bizi hiçbir ekinin bitmediği ve kimsenin yaşamadığı bu vadiye bırakıp gidecek misin?” diye sormuş, İbrahim (as) da bunu Allah’ın (cc) emriyle yaptığını ve böyle yapmaya mecbur olduğunu söylemiştir. Bununla birlikte oğlunu ve karısını bu ıssız yerde âdeta ölüme terk etmek İbrahim’e (as) çok zor gelmiş ve Allah’a (cc) şöyle dua etmiştir:

“Ey Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben neslimden bir kısmını senin Beytülharâm’ının (Kâbe) yanında ziraat yapılmayan bir vadiye yerleştirdim. Sen de insanlardan bir kısmının gönlünü onlara meylettir ve çeşitli meyvelerle onları besle ki sana şükretsinler.” (İbrahim, 14/37)

Hâcer, ıssız Mekke vadisinde İbrahim’in bırakmış olduğu az miktardaki su ve erzakın tükenmesi üzerine İsmail’in (as) susuzluktan ölmesinden korkarak telaşlanmıştı. Çaresizlikten Safâ ile Merve tepeleri arasında yedi defa gidip gelmiş, bu sırada oğlunun bulunduğu yerden zemzem suyunun çıktığını görmüş ve bu vadide kendisine su ihsan eden Allah’a (cc) şükretmiştir. Hâcer, çevreden gelenlerle beraber Mekke’de yaşamış, orayı imar etmiş ve doksan yaşında vefat ederek Hıcr’e defnedilmiştir. Hz. Sâre ise, Hz. İbrâhim’den (as) önce vefat etmiş, kocası Hevron’da içinde bir mağara bulunan ağaçlık bir arazi satın alarak onu mağaraya gömmüş, daha sonra kendisi de vefatında buraya defnedilmiştir. Nitekim kabri, Hz. İbrahim’in (as) kabri ile yan yana Halîl Camii’nin tam ortasında bulunmakta ve hem Müslümanlar, hem de Yahudiler tarafından ziyaret edilmektedir.

BELKIS

Belkıs, MÖ X. yüzyılda Yemen’de yaşayan bir Arap kavmi olan Sebe kraliçesidir. Ahd-i Atîk’te bu kraliçenin, Allah’ın (cc) adını yaymasından dolayı şöhreti her yerde duyulan Hz. Süleyman’ı (as) bizzat görmek, gerçek bir peygamber olup olmadığını anlamak üzere büyük bir kafileyle Kudüs’e geldiği ve gelirken de baharat, altın ve kıymetli taşlardan oluşan çok değerli hediyeler getirdiği anlatılmaktadır. Ziyareti sırasında Hz. Süleyman’a (as) sorduğu, karşılığı yalnız kendince bilinen her sorunun cevabını almış, sonunda da onun peygamberliğine ve Allah’ın (cc) birliğine iman etmiştir. Hz. Süleyman’a (as), “Daima senin önünde duran, senin hikmetlerini dinleyen adamlarına ne mutlu!” diyerek takdirlerini bildirmiş ve kendisine verilen kıymetli hediyelerle birlikte ülkesine dönmüştür.

Kur’an’daki anlatıma göre ise Hz. Süleyman (as) Hüdhüd kuşunun getirdiği bilgiler üzerine, güneşe tapan Sebelilerin bir kadın olan hükümdarlarına yine Hüdhüd vasıtasıyla bir mektup gönderir ve onları hak dine davet eder. Mektubu alan melike kavminin ileri gelenlerini toplar, Süleyman’dan (as) Besmele ile başlayan ve kendilerini tevhid dinine davet eden çok önemli bir mektup aldığını söyleyerek muhtevası hakkında onlara bilgi verir. Onların görüşünü aldıktan sonra hükümdarların girdikleri yerleri tahrip edip güçlüleri zelil kıldıklarını hatırlatarak meseleyi barışçı yoldan halletmek niyetinde olduğunu bildirir. Hz. Süleyman’a (as) olumlu bir cevap yerine bazı hediyeler gönderir. Bu duruma öfkelenen Süleyman (as), Belkıs’ın hediyelerini elçileriyle birlikte geri yollar ve üzerine yürümekle tehdit eder. Sonunda Hz. Süleyman’ın (as) bizzat ziyaretine gitmek zorunda kalan melike, onun cismanî ve ruhanî gücü karşısında gerçek bir peygamber olduğunu anlar ve daha önce yanlış yolda bulunduğunu itiraf ederek tevhid dinini kabul eder.

İlgili ayetlerde, Kitap bilgisi olan birinin, bir anda Belkıs’ın tahtını oraya getirmesi, köşke girerken de Belkıs’ın billurdan zemini su sanarak eteklerini toplaması da anlatılır. Bir kraliçeyi bile şaşırtan, yanıltan bu iki örnek, Hz. Süleyman (as) dönemindeki, bilgi, teknoloji ve sanatın niteliği hakkında da önemli ipuçları vermektedir.

Bir Habeş efsanesine göre ise Hz. Süleyman (as) ve Sebe melikesi evlenmiş ve Habeş hanedanı onların çocukları olan I. Menelik ile başlamıştır.

HZ. MERYEM

İslam’da üstün nitelikleri sebebiyle yüceltilen, iffet ve itaat simgesi bir şahsiyettir. Hristiyanlık’ta “tanrı doğuran” olarak nitelenmekte, Hristiyanların ibadet hayatında önemli bir yer tutmakta, onun da Hz. İsa gibi aslî günahtan uzak olduğuna ve öldükten sonra semaya yükseldiğine inanılmaktadır.

Meryem adı ona annesi tarafından verilmiştir. Meryem’in Davud’un (as) soyundan olduğu belirtilmektedir. Meryem’in annesi Anna (Hanne), babası Yoakim (İmrân) olarak zikredilmektedir. Anna ile Hz. Yahya’nın (as) annesi Elizabet kardeştir. Meryem’in doğum yeri olarak Sepphoris, Nâsıra, Beytülahm ve daha kuvvetli bir ihtimal olmak üzere Kudüs’ten bahsedilmektedir. Kudüslü zengin bir Yahudiyle evli olan Anna, uzun bir kısırlık döneminin ardından yaşlılık çağında bir çocuğunun olacağı müjdesini alınca doğacak çocuğunu Rabb’in hizmetine adar ve ona Meryem adını verir. Altı aylıkken yürüyen, bir yaşına basınca din adamları tarafından takdis edilen, üç yaşında Kudüs’e mabede götürülen Meryem, bakirelik yemini ederek gece gündüz Allah’ı zikirle meşgul olan bakirelerle birlikte mabette kalır. Bir melek her gün onu ziyaret edip yiyecek getirir. Bu sebeple Meryem kohenlerin verdiklerini fakirlere dağıtır.

Yahudi geleneğinde bir kız on iki (veya on dört) yaşına geldiğinde mabetten ayrılıp evlenmektedir. Ancak Meryem bakirelik yemini ettiğinden onun hakkında ne yapılacağı Rab’den sorulur, çekilen kura neticesinde Meryem’in Davud’un oğlu Yusuf’la evlendirilmesi veya onun himayesine verilmesi kararlaştırılır. Yusuf, kendisinin hem yaşlı hem çocuk sahibi olduğunu belirterek buna itiraz ederse de karar değişmez. Bunun üzerine Yusuf, Meryem’i ve ona arkadaş olarak verilen altı bakireyi evine götürür, kendisi de çalışmak için başka bir şehre gider.

İncil’e göre Cebrâil, Nâsıra’da oturan Meryem’i ziyaret edip İsa’nın doğumunu müjdelediğinde o Yusuf ile nişanlıydı ve müstakbel eşiyle birlikte oturmuyordu. Cebrâil’in, bir çocuk doğuracağını müjdelemesi karşısında Meryem’in bakire iken çocuğunun nasıl olacağını sorması üzerine melek bunun Rûhu’l-Kudüs vasıtasıyla olacağını bildirir. Meryem’e yaşlı ve çocuksuz olan teyzesi Elizabet’in de bir çocuk doğuracağı haber verilince teyzesini ziyarete gider, üç ay onun yanında kaldıktan sonra evine döner. Meryem’in hamileliğinin altıncı ayında evine dönen Yusuf durumu anlayıp ondan gizlice boşanmak istemiş, fakat rüyasında meleğin kendisine gerçeği açıklaması üzerine Meryem’le şeklen evlenip onu yanına almış, ancak bir oğul doğuruncaya kadar ona el sürmemiştir. Yusuf ve Meryem nüfusa yazılmak üzere Beytülahm’e giderler ve İsa orada doğar. Meryem, Tevrat’ın hükmüne uyarak İsa’nın doğumundan kırk gün sonra Yusuf’la birlikte İsa’yı mabede götürür; kurban ibadeti ifa edildikten sonra Nâsıra’ya döner. Her yıl Fısıh (Pesah) bayramında Kudüs’e giden Yusuf ve Meryem, on iki yaşına gelen ve dinî yükümlülüğü başlayan İsa’yı da Kudüs’e götürmüşlerdir.

Hz. İsa’nın (as) tebliğ faaliyeti esnasında annesi Meryem çoğunlukla arka planda kalmaktadır. Romalı askerler İsa’yı yakaladığında Kudüs’te olan Meryem oğlunun çarmıha gerilişi ve mezara konuluşunda hazır bulunur. İsa’nın semaya yükselişinden sonra Meryem’in havârîler ve diğer kadınlarla birlikte duaya devam ettiğine dair bilgi Meryem’le ilgili son nakildir. Meryem’in çarmıh hadisesinde kırk dokuz veya elli yaşında olduğu, bundan sonra on veya on üç yıl yaşadığı, altmış üç veya yetmiş iki yaşında öldüğü gibi çeşitli rivayetler vardır.

Katolikler Meryem’in son günlerini Efes’te geçirdiği kanaatindedirler. Bu konuda Kudüs tezinin daha güçlü olduğu görülmektedir. En yaygın kanaat, Hz. Meryem’in Yehoşofat vadisinde bugün Assomption Kilisesi’nin bulunduğu yerde medfun olduğu yönündedir. Ancak Kudüs’te Meryem’in mezarının bulunduğu yer olarak Yehoşofat vadisi, Getsemani ve Siyon dağı olmak üzere üç ayrı yer ileri sürülmektedir. Diğer taraftan Meryem’in bedeniyle semaya çıktığından bahseden bütün teologlar ve tarihçiler de semaya çıkışın Kudüs’te olduğunu kabul etmektedir.

Hz. Meryem Kur’an’da ismiyle anılan yegâne kadındır. Meryem’in dünyaya gelişine dair Kur’an-ı Kerim dışındaki İslamî kaynaklarda yer alan rivayetler yukarıdaki bilgilerle hemen hemen aynıdır. Kur’an’da İmrân’ın karısının doğacak çocuğunu Rabb’e adadığı, kız olunca ona Meryem adını verdiği, kovulmuş şeytana karşı onun ve soyunun korunmasını dilediği ve Allah’ın bu dileği kabul ettiği anlatılmaktadır. Hanne, adağı gereği çocuğunu doğar doğmaz veya sütten kesildikten sonra Harun soyundan din adamlarının bulunduğu Beytu’l-Makdis’e götürerek onlara teslim eder. Zekeriyya, Meryem’in teyzesinin kocası olduğu için onu himayesine almak isterse de Yahudi din adamları, Meryem’in babası İmrân’ın kendi dinî liderleri olması sebebiyle çocuğu kendileri almak istediklerinden bunu kabul etmezler. Sonuçta kura çekerler ve Meryem’in himayesini Zekeriyya üstlenir. Zekeriyya, Meryem’i evine götürüp teyzesine teslim eder, ayrıca ona bir sütanne tutar; Meryem ergenlik çağına gelince onu annesinin adağının gerçekleşmesi için mabede götürür. Meryem orada bir odaya yerleşir. Kur’an’da anlatıldığına göre Allah ona hüsnükabul gösterir ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirir. Melekler ona, “Ey Meryem! Allah seni seçti; seni tertemiz yarattı ve seni bütün dünya kadınlarına üstün kıldı. Rabbine ibadet et, secdeye kapan, eğilenlerle beraber sen de eğil” (Âl-i İmrân, 3/42) diye tavsiyelerde bulunurlar. Kur’an-ı Kerim’de bildirildiğine göre ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilen, diğerleriyle arasını bir perde ile ayıran Meryem’e düzgün bir insan şeklinde görünen melek ona bir erkek çocuk doğuracağını müjdeler. Meryem’in, kendisine bir erkek eli bile değmemişken bunun nasıl olacağını sorması üzerine, “Allah dilediğini böylece yaratır. Bir işin olmasını dilerse ona ol der, o da olur” cevabını verir. Kur’an’da, “İmrân kızı Meryem’e ruhumuzdan üfledik” denilerek hamile kalış keyfiyeti anlatılmaktadır. Meryem doğum sancısı başlayınca bir hurma ağacına yaslanır ve “Keşke daha önce ölseydim de unutulup gitseydim” der. Kendisine üzülmemesi, alt yanında bir ark meydana getirildiği, hurma dalını silkeleyip yemesi ve insanlarla karşılaştığında konuşmaması söylenir. Doğumdan sonra kavminin yanına gelen Meryem’e halk, “Ey Harun’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir insan değildi, annen de iffetsiz değildi!” diyerek onu kınar. Meryem hiç kimseyle konuşmama adağında bulunduğu için kendisi cevap vermeyip çocuğu gösterir ve çocuk kendini tanıtan açıklamalar yapar. (Meryem, 19/16-33)

Kur’an’da ve hadislerde en çok övülen kadınların başında gelen Hz. Meryem iffet, ismet ve takvâ gibi faziletleri kendinde toplamış bir şahsiyettir. Hz. Meryem bedenî ve ruhî saflığı, kendini Allah’a ibadete adaması, iffet ve namusunu koruması sebebiyle “Betûl” olarak adlandırılmıştır. Betûl ayrıca manevî mükemmellikle birlikte fizikî güzelliği de ifade ettiğinden Hz. Meryem zamanının en güzel ve en mükemmel kadını olarak da tanımlanmaktadır. Kadınlardan da peygamber olabileceğini savunan Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî peygamber kabul ettiği altı kadın arasında Meryem’i de saymıştır. Meryem’in tertemiz olması onun “maddî ve manevî kötülük ve günahlardan uzak olduğu” şeklinde anlaşılmaktadır. Hadislerde kadınlar arasında kemale erenlerin Firavun’un hanımı Âsiye ve İmrân’ın kızı Meryem olduğu belirtilmekte, “Zamanındaki dünya kadınlarının en hayırlısı İmrân kızı Meryem, bu ümmetin kadınlarının en hayırlısı da Hatice’dir” denilmektedir.

Kidron Vadisi’ndeki Meryem Ana Türbesi, Hz. Meryem’in vefatından sonra bir müddet gömülü kaldığı mekândır. Katolikler, Meryem’in hiç ölmeyip, ebedî bir istirahata dalmış olduğuna, Ortodokslar ise vefat ettiğine, bir müddet bekleyen cesedin daha sonra göklere çekildiğine inanırlar.

TÂLÛT ve CÂLÛT

Kur’an-ı Kerim’de İsrailoğulları’nın kralı olarak kendisinden söz edilen Tâlût, Ahd-i Atîk’te Şaul (Saul) ismiyle anılır. İsrailoğulları’nın ileri gelenleri Hz. Musa’dan (as) yaklaşık 300 yıl sonra gelen bir peygamberden Allah (cc) yolunda savaşmaları için kendilerine bir kral tayin etmesini isterler. Bu peygamber onlara Allah’ın (cc) kral olarak Tâlût’u seçtiğini haber verir. Fakat onlar bu göreve kendilerinin daha layık olduğunu ileri sürerek Tâlût’un krallığına karşı çıkarlar. Peygamber de onlara Allah’ın (cc) Tâlût’u üstün kıldığını, ona ilim ve beden gücü verdiğini söyler; ayrıca onun hükümdarlığının işareti olarak içerisinde “sekîne” ile Musa ve Harun ailelerinden kalan eşyanın bulunduğu tabutun (ahid sandığı) geri verileceğini ve tabutu meleklerin taşıyacağını bildirir. Sonunda Tâlût, Câlût’un (Golyat) ordusuyla savaşmak üzere yola çıkar; askerlerine Allah’ın (cc) kendilerini bir nehirle imtihan edeceğini söyler ve nehirden bir avuçtan fazla su içmemelerini ister. Ancak askerlerin çoğu nehrin suyundan bol miktarda içer ve Câlût’a karşı savaşma güçlerini yitirir. Tâlût’un uyarısını dikkate alanlar ise nehri geçip Câlût’un ordusuyla savaşır; Câlût’un karşısına çıkan Davud isimli bir genç onu öldürür.

Câlût ise Tâlût’un krallığı döneminde İsrailoğulları’nın savaştıkları düşman kavimlerden birinin reisidir. Kur’an-ı Kerim’de Câlût olarak adlandırılan bu kişinin ismi Ahd-i Atîk’te Golyat şeklinde geçmektedir. Filistî kavminden ve Gat şehrinden olan Golyat iri cüssesi sebebiyle âdeta dev gibi tasvir edilmektedir. İsrail toprağını işgal eden Filistî ordusunda yer alan Golyat zorlu bir savaşçıdır. İsrail ordusu ile Filistî ordusu karşı karşıya geldiğinde başında tunç başlık, üzerinde pullu zırh, baldırlarında tunç zırhlar, omuzları arasında tunç kargı ve elinde mızrağı ile İsrail ordusuna meydan okuyarak onları mübarezeye davet eder. Bu meydan okuma kırk gün sürer, fakat İsrail ordusundan hiç kimse onun karşısına çıkmaya cesaret edemez. Orduya katılan büyük kardeşlerini ziyaret için karargâha gelen genç yaştaki Davud bu durumu görünce Golyat’ın karşısına çıkmak ister. Davud’un sapanla karşısına çıktığını gören Câlût kendisini küçümsediğini düşünerek çok kızar. Ancak Davud sapanına koyduğu taşla Câlût’u iki kaşının arasından vurur, sonra da kılıçla başını keser ve Câlût ölür.

İlk intifada günlerinden beri mazlum Filistinliler, işgalcilere karşı silah olarak sapan ve taşı seçmişlerdir. Aslında bu sadece bir çaresizlik ve yokluktan kaynaklanan bir tavır değildir. Bunun arkasında dinî ve tarihî açıdan çok anlamlı bir arka plan vardır. Buna göre sapan ve taşın üç olumsuz anlamı vardır. İlki, genç Davud’un, İsrailoğulları’nın en azılı ve güçlü düşmanı tunçtan zırhlara bürünmüş olan Câlût’u (Golyat’ı) sapanıyla attığı taş ile alnından vurup öldürmesi; ikincisi Yahudî Şeriati’nde zina edenlerin recm uygulamasıyla taşlanarak öldürülmesi; üçüncüsü de hacda şeytanın taşlanması. İşte bundan dolayı, sapanla taş atma, Yahudilerce psikolojik olarak çok ağır hakaret olarak algılanmaktadır.