Hayatı Sade Yaşamak

Sessiz ol. Zihnine bir fırsat ver. İçini genişlet

Hayatı Sade Yaşamak
banner66

Emin GÜRDAMUR

Bilinçli bir şekilde nefes al ve ver. Aldığın her nefesin farkında ol. Anı genişlet.

Düşünce ve fikirlerini bir köşeye yaz. Zihnini genişlet.

Dua oku. Zikret. Ruhunu genişlet.

İnfak et. Yoksulları ara, yardım et. Onların sevgisiyle kalbini büyüt. Ülkeni genişlet.

Öte diyarlarda zulüm görenler için dua et, eylemde bulun, yüreklerinde acılarını hisset. Dünyanı genişlet.

Çayır çimene uzan göğe bak. Kalbini genişlet

Tefekkür etmek için vakit ayır. Vakti olgunlaştır.

Kendi mahalleni yürüyerek tanı. Evinin etrafındaki insanları, dükkânları, zenginliği fark et. İçini genişlet.

Yârinin, evladının gözlerinin içine bak. Sevgini genişlet.

Kemal SAYAR

Tac Mahal’le ilgili anlatılan sayısız hikâyenin bu versiyonunu rahmetli Erol Güngör aktarır. Şah Cihan’ın sevgili eşinin mezarıyla kurduğu trajik ilişki, bizim modern çağda hayatla kurduğumuz ilişkiyi andırıyor. Yaşamımızı güzelleştirmek, kolaylaştırmak için üzerine giydirdiğimiz eşyalar, nesneler, alışkanlıklar bir zaman sonra yaşamı gölgeleyen, dışlayan, yok eden bir işlevsellik kazanıyor. Sahici olmayan ilgi ve isteklerimiz bizi başlangıcın, gerçek ihtiyaçlarımızın, duygu ve düşüncelerimizin çok uzağına götürüyor. Her yıl değişen telefonlar, sürekli daha iyisi hayal edilen arabalar, hep daha iyisi istenen evler, bir anda hayatımızın olmazsa olmazına dönüşen eşyalar, hayatlarımızı kolaylaştıracak yerde örtüyor. Kalplerimiz bu sonu gelmez yarışta yorgun düşüyor. Bu keşmekeş içinde insan sormadan edemiyor. İnsanın gerçek ihtiyacı nedir? Bu sorunun cevabı, her geçen gün daha da karmaşık bir hâl alıyor, âdeta samanlıkta iğne aramaya dönüşüyor. İnsanı esir eden hız, haz ve hırs sarmalında birey, ihtiyaçlar piramidinde her şeyin allak bullak olduğu tüketim çağının nesnesi konumuna indirgeniyor.

Tarım toplumunda insanların eşyayla kurduğu münasebet, dışarıdan herhangi bir manipülasyona uğramadan, sahih bir zeminde gerçekleşmekteydi. Sanayi toplumunda ve modern dönemde bu zemin erozyona uğradı. Yıllar geçtikçe birbirinin ayağına basarcasına ihtiyaçlar arttı, ilgiler çoğaldı, insanın hayatla saf ilişki içinde başladığı yolculuk bizzat yolcunun ayrıntı hâline geldiği bir sürece evrildi. Ünlü auteur yönetmen Andrey Tarkovsky, “Kurban” filminde, “Bir bilge, gerekli olmayan şey günahtır, demişti. Eğer bu doğruysa uygarlığımız baştan sona günah üzere kurulmuş demektir.” ifadesini kullanmıştı. Bu ifade, uygarlığın geldiği noktanın çarpık zeminini teşhir etmesi bakımından önemlidir. Sanayi devrimi sonrası kent yoğunluklu yaşam alanları, insanı âdeta bir cendereye almış, üretim çarkının hem dişlisi hem nesnesi hem de pazarı hâline getirmiştir. Artık insan tarım toplumundaki zor yaşam koşullarından çok uzakta, gittikçe kolaylaşan ve zenginleşen bir hayatın içindedir. Bu konforun elbette bir bedeli olacaktır. Bedel, muhteris üretim bantlarının sonunda insanın daima almaya, kullanmaya hazır, ağzı açık hâlde beklemesiyle ödenecektir. 20. yüzyıl pazarlamanın, insana dair hiçbir değer ve ahlaki ölçüt gözetmeden yükselişe geçtiği asır oldu. İlgiler, hayranlıklar bulaşıcı bir hastalık gibi insandan insana, toplumdan topluma yayıldı; hatta medya ve iletişim araçları sayesinde kıtalar arası yolculuklara çıktı.  

Sade hayatın kapitalizmle imtihanı

İnsanoğlu aslında basit gereksinimlerle hayatını idame ettirir. Bedensel kodları onu yemeye, içmeye, barınmaya ve bir miktar gelecek kaygısına muhtaç kılar. Bir bedene sahip olmanın, başka insanlarla hayatı paylaşmanın, aile kurmanın bazı yükümlülükleri vardır. Lakin modern dünyada kapitalizm, insanı kendi başına bırakmamış, onu hep daha fazlasına, daha yukarıya bakar hâle getirmiştir. Hâlbuki “daha”nın sonu yoktur. Şatafatın, lüksün, görkemin, modanın nihayetini bulabilen olmamıştır. Sınırlı bir varlık olarak insanın, hayatı boyunca yapıp edebilecekleri de sınırlıdır.

Modern dünyada sadelik düşüncesi, ilk olarak minimalizm sanat akımıyla ortaya çıkmıştır. 20. yüzyılın başında Rus ressam Malevich’in beyaz bir zemin üzerine resmettiği siyah kare, sanatta minimalizmin başlangıcı olarak kabul edilir. 1965 yılında İngiliz düşünür Richard Wollheim’ın minimal sanat kavramıyla ilgili görüşleriyle de belirginleşir. Kısa zamanda edebiyatta, sinemada, düşüncede, mimaride kendine alan bulan minimalizm, Uzak Doğu menşeli Zen felsefesine sırtını yaslayarak aynı yıllarda Batı’da geniş ilgi görür, hatta kimi çevrelerce alternatif bir yaşam tarzı olarak kabul edilir. 

banner74
Kapitalizm, kendisine risk oluşturacak, dev çarkının işleyişine engel çıkaracak düşünce ve akımlarla savaşmaz. Aksine onları da ambalajlayıp ticari ürüne dönüştürür. Ne olsa modern dünyada hemen her ürünün, her tutumun alıcısı vardır. İnsanı doğadan kopardıktan sonra satılık hobi bahçeleriyle onu bir yandan teselli edecek, diğer yandan sömürmeyi sürdürecektir. İnsanın saf yaşam ile arasına giren mesafenin faili olan kapitalizm, 1960’lı yıllarda Avrupa’da bir trend olarak ortaya çıkan sade hayat akımını hızlıca ünlü firmaların reyonlarında bir rafa dönüştürmüş, tüketim düzeneğine dahil etmiştir. İnsanlar çok eşya yerine pahalı, sade, organik ürünlere yönelmişlerdir. Bu minimalist tavır bazı bölgelerde sade yaşam kasabalarının ve sitelerinin kurulmasına kadar varmıştır. Lakin modern dünyayla sımsıkı ilişki içinde bulunan bireyin bu radikal tavrı birkaç adım sonra çözülecek, sürdürülebilirliğini yitirecek ve nihayet fantastik bir deneyim olarak hafızalardaki yerini alacaktır. Tüketim toplumu, eskiyi sonuna kadar kullanmak yerine sürekli yenisiyle ikame etmek şeklinde bir yaşam tarzını beraberinde getirmiştir. Aynı yıllarda nesnelerin insan hayatını nasıl boğduğu edebiyatın da ilgisini çekmiş; Georges Perec, “Altmışlı yılların hikâyesi” alt başlığını taşıyan fakat hâlâ güncelliğini koruyan Şeyler adlı romanında, sürekli eşya biriktiren genç bir çiftin trajik sonunu kaleme almıştır. Çiftin hayattan “hep daha fazlasını” isterken bir yandan da özgürlüklerini korumak isteyen ikircikli tutumu, büyük bir açmaza dönüşecektir. Dünyanın her yerinde insanın eşyayla geliştirdiği yoğun ilişki, özgürlüğünün aleyhine sonuçlar doğurur.

Sade hayat üzerine Batı menşeli bir diğer düşünce, İtalyan ekonomist ve sosyolog Vilfred Pareto’nun adıyla bilinen Pareto ilkesidir. Bu düşünce, gardırobumuzdaki kıyafetlerin sadece yüzde 20’sini kullandığımızı, evimizin ne kadar geniş olursa olsun yüzde 20’lik alanında yaşadığımızı öne sürerek, insanın yaşamını kuşatan nesnelerin ve alanların sadece beşte biriyle yetindiğine dikkat çekiyor. Sade hayat fikri bu gerçeklikten hareketle insana; giyebileceği kadar kıyafet edinmesini, bakabileceği kadar fotoğraf çektirmesini, gerçek iletişim kurabileceği kadar arkadaş edinmesini teklif eder. İnsanın hayatını kuşatan fazlalıklar, zamanla onun görüş ufkunu ve duyumsama eşiğini zedeleyecektir.

Müslüman’ın sade hayatı

İnsanın gerçek ihtiyaçlarını tespit ederek o minvalde bir hayat düzeni kurması, İslam dininin de emrettiği, hatta ısrarla altını çizdiği bir husustur. İnsan bir misafir olarak geldiği dünyada, kendisine verilen yükümlülükleri layıkıyla yerine getirip gerçek yurduna gitmekle yazgılıdır.  Müslümanın eşyayla münasebeti, onun dünyaya geliş gayesiyle şekillenir. Aksi hâlde insan, bir imtihan için geldiği dünyada, eline geçen imkânları büyük sorumluluğu için kullanmayıp fani bir zemine kök salmak uğruna harcayacaktır. Oysa dünya da içindekiler de fanidir. Krallar da köleler de sınırlı hayatlar yaşamış, vadeleri dolunca ebedi yurtlarına dönmüşlerdir. İnsanın eşya ile ilişkisini sağlıklı zemine oturtmak için üstün ahlaki erdemlerden hareket etmesi gerekir. Bu erdemlerin dayanak noktası kulluk bilinci ve dünya hayatının geçiciliğidir. Dünyada insana verilen bütün nimetlerin hesabının sorulacak olması, onu gündelik yaşamında ve kararlarında dengeli ve sade tercihlere itecektir.

Müslüman bilinci, bir çocuğun saf belleğiyle hayatı test eder. İnsan, modern yaşamın dayattığı alışkanlıkları ve debdebeyi ancak onunla yüz göz olmamış saf bilincin aynasında temize çekebilir. Örneğin çocuk belleği, bizim için değerli olan pek çok şeyi değersiz, değersiz olan şeyi de değerli görür. Çünkü onun kalbi dünya tarafından gölgelenmemiş, mal mülk arzusuyla yorulmamıştır. Hayatla ilişkisi tabiidir. İnsan hayatının en değerli dilimi, bu yüzden çocukluk dönemidir. Ömrü boyunca bireyin içinde bütün saflığıyla, duruluğuyla atacak olan nabız, onu doğru ölçülere davet edecek gönye, gücünü çocukluk döneminden alır. Orada hayat bütün sadeliğiyle serpilmiş, insan ile eşya münasebeti gerçek gereksinimler üzerinden değer bulmuştur.

Peygamberler tarihine baktığımız zaman orada, bütün peygamberlerin sade yaşamı tercih ettiklerini görürüz. İslami kaynaklar Hz. Âdem’in (s.a.) çiftçi, Hz. Nuh’un (s.a.) marangoz, Hz. İdris’in (s.a.) terzi, Hz. Davud’un (s.a.) demirci, Hz. Musa’nın (s.a.) çoban olduğunu haber verir. Hz. Muhammed (s.a.s.) ise vahyin nüzulünden önce de sonra da sade yaşantısıyla, kanaatkârlığı ve tevazuuyla tanınırdı. Ayrıca onun mutedil hayatı, çevresindekilerin de riayet ettiği sünnete dönüşmüş, daha sonra da Müslümanlar arasında referans değerler ve davranışlar manzumesi olarak kabul edilmiştir. Hz. Aişe, kendisine Resulüllah’ın (s.a.s.) ev hâlini soranlara şöyle cevap vermiştir: “Resulüllah herhangi bir beşerden farksız idi. Kendi elbisesini yamar, söküğünü diker, kendi işini kimselere havale etmez ve bizzat kendisi yapar ve ev işlerinde ailesine de yardım ederdi.” (Buhari, Ezan, 44) Ayrıca Hz. Peygamber, yemekte ve giyimde orta yolu tutmuş, her konuda olduğu gibi insanlarla ilişkilerinde de dengeyi kendisine esas almış, hiçbir konuda aşırıya kaçmamıştır. Müslümanların dünyayla kuracakları ilişkide dikkatli olmaları gerektiğini sürekli vurgulamış, insanoğlunun bir dere dolusu altını olsa, bir dere daha isteyeceğini (Buhârî, Rikak 10) söyleyerek, nefsin doyumsuzluğuna dikkat çekmiştir. Bir seferinde yanında dünyadan bahsedenlere, “Siz işitmiyor musunuz? İşitmiyor musunuz? Sade yaşamak imandandır; sade hayat sürmek imandandır.” (Ebû Dâvûd, Tereccül 2) buyurmuşlardır.

İslam’ın öngördüğü sade yaşam, yalın, gösterişsiz, katkısız, doğal bir yaşamdır. Bununla birlikte nefsi zora sokacak, insanın izzetine halel getirecek yoksunluğa da tolerans göstermez. Allah’ın (c.c.) yarattığı nimetlerden yararlanmasını fakat dengeyi, sadeliği daima muhafaza etmesini ister. İnsanın varlıkla kuracağı ilişkide sade hayatın ona neler kazandıracağını ve neler kaybettireceğini büyük mutasavvıf Yunus Emre, asırlar öncesinden haber vermektedir: “Kemdürür yoksulluktan nicelerin varlığı / Bunca varlık var iken geçmez gönül darlığı.”

Uzmanına Sorduk

Varlık yokluk sarkacında insanın eşya ile kurduğu münasebeti, İslam'ın ö gördüğü sade hayatın, kontrolsüz ilişkiler ağına getirdiği çözümleri Psikolog Ayşenur Safiye Sarıyıldız’a sorduk.

Modern dünyada insanın eşyayla, nesnelerle kurduğu ilişki onu nasıl etkiliyor?

Modern dünyanın belki de en büyük çatışması, eşyanın insana hizmet etmesi gerekirken insanın eşyaya hizmet eder hâle gelmesidir. Sahip olduğumuz eşyaların hayatımızı kolaylaştırmak için bir araç olması gerekirken bugün geldiğimiz noktada tamamen amaç hâline dönüştüğünü görüyoruz. Eşyalar için çalışıyor, maddi manevi birikimlerimizi onlar için harcıyoruz. Ne yazık ki her gün daha iyisini almak için bu kadar çaba sarf ettiğimiz “şeyler” insanın ruhunu doyurmaya yetmiyor. Bu doyumsuzluk da insanda hem fiziksel hem de psikolojik bir yorgunluğa sebep oluyor.

Modern toplumlarda insanın mal, mülk ve statü ile kurduğu ilişkiyi değiştirmek nasıl mümkün olur?

Günlük hayatın karşı koyamadığımız koşturmacasının içinde ne zaman zihnimin yorulduğunu hissetsem arkama yaslanır, derin bir nefes alır ve kendimi sakin bir kasabada, bir köyde dinlenirken hayal ederim. Dolayısıyla her fırsatta kaçarım sessiz sakin bir yere. Yine bir köy yolu üzerinde seyahat ediyorduk. Durdum, etrafımı izledim. İnsanların sakinliği huzur verdi bana. Onların o küçük evleri de elbet yetiyordu yaşamaya. Her yere yürümeleri, evlerinden oldukça uzak olan marketlere belki de sadece ayda bir gitmeleri yetiyordu onlara. Platon’un da dediği gibi “Önemli olan hayatta en çok şeye sahip olmak değil, en az şeye ihtiyaç duymaktı.” aslında. Belki modern yaşam buna asla izin vermeyecek. Ancak sahip olmaya çalıştığımız mal, mülk ve statüye gerçekten ihtiyacımız var mı, gerçekten ruhumuza iyi geliyor mu, yoksa sadece modern yaşam “Öyle olması gerekiyor.” dediği için mi savaşıyoruz bu kadar hırsla buna cevap verebilir. Bu farkındalığı kazanabilirsek de hepimiz kendimize iyi gelecek bir adım atabiliriz. Aslında İslam dini bu bağlamda yalnızca ihtiyacımız olana sahip olmayı öğütler, minimalizm gibi daha sonra ortaya çıkan akımlar da aynı fikri savunur.

Bireyin iç dünyasında ve çevresinde inşa edeceği sade hayat, ona ne gibi avantajlar sağlayacaktır?

Üniversite yıllarımdan en çok aklımda kalan ve zihnimin devamlı tekrarladığı şey bir hocamın sözüydü: “Bilgi yüktür.” Bu söz üstüne düşünüldüğü zaman öyle büyük bir farkındalık kazandırıyor ki insana. Günlük hayatta her an aslında ihtiyacımız olmayan birçok şeye maruz kalıyor, bunları zihnimize kaydediyor, çoğunu içselleştiriyoruz. Bunların en temel kaynağı ise sosyal medya, insanların birbirleriyle kurduğu “‘modern ilişkiler” ve hayatımızın her yerine hapsettiğimiz nesneler… Sabah gözlerimizi açtığımız andan akşam tekrar kapatacağımız ana kadar bu kaynaklardan birçok bilgi ediniyoruz. Aslında birçok yük yüklüyoruz ruhumuza. Eğildikçe eğiliyor, taşıyamaz hâle geliyoruz. Rüyalarımızda bile aynı yükü taşımaya devam ediyoruz. Zihnimizin meşguliyeti hiç bitmiyor. İşte sade hayatın en büyük avantajı bu olacaktır. Hafiflemek ve aslolanı hissetmek... Kendine dönmek, kendinin farkına varmak. Sade bir hayat, insana insanı geri verecektir aslında.

Sade hayat, tasarruf ve kanaatkârlık gibi evrensel insani tutumları da içeriyor. Bu insani erdemleri bir ailede, özellikle çocuklarda bir bilince dönüştürmek için neler yapılmalıdır? Bu noktada ebeveynlere düşen sorumluluk nedir?

Bir çocuğun bir davranışı, bir tutumu kazanmasının en güzel yolu ailenin o tutuma sahip yaşantısıdır. Çocuk için aile, öğrenmeye başladığı, en temel alışkanlıklarını kazandığı yerdir. Çocuk, hayatta nasıl bir tutumu olması gerektiğini genellikle ailede öğrenir. Bu sebeple sade bir hayat bilincini çocuklara kazandırmanın en güzel yolu “öyle” yaşamaktır. Ebeveyn tasarruf ederse çocuk da eder. Az ihtiyaçla hayatını idame ettirebildiğini ve bundan mutluluk duyduğunu çocuğa gösterirse çocuk da aynı mutluluğu yaşayacaktır. Başka bir bakış açısı ile günümüzde çocukların sade bir hayattan uzaklaşmalarının en büyük sebebi telefon, tablet, televizyon gibi elektronik aletlerle çok fazla zaman geçirmeleri ve küçük yaşlardan itibaren farklı yaşantılara, çok fazla farklı bilgiye maruz kalmalarıdır. Bu noktada da ebeveyn ilgisi çok önemlidir. Çocuğun bu şekilde geçirdiği bir saatte asıl ihtiyacının anne baba ilgisi olduğunu, ebeveynin ilgisi ile doyurulan çocuğun çok daha az şeye ihtiyaç duyacağını tüm anne ve babalara hatırlatmak isterim.

Diyanet Haber

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER