Hz. Peygamber’in (sas) doğumundan vefatına kadar hayatını konu alan ilmin adı “siyer”dir. Siyer ilmi sayesinde; Peygamber Efendimizin, aile hayatından sosyal hayatına, alışverişten ticarete, beşeri ilişkilerinden devlet yönetimine kadar her alanda ve her çağda örnek alınacak bir model buluruz hemen yanı başımızda.

Hele hac ya da umre amacıyla Mekke'ye gelen Rahman'ın misafiri için Kâbe ve etrafındaki her bir mahalle, her bir sokak Siyer ilminin adeta hayata bürünmüş halidir. Her bir ziyaretçi, bir taraftan ibadetlerini yerine getirirken bir taraftan da Peygamber Efendimizin kutlu mücadelesine bizzat şahitlik eder. Allah Resulü'nün doğup büyüdüğü, yürüyüp dolaştığı, gezip gördüğü yerleri hissetmeye ve O'nunla aynı gökyüzünün altında, aynı toprağa basmanın manevi iklimini solumaya başlar.

Mekke’nin dağı, taşı, vadisi sadece bir coğrafi mekan olmaktan çıkar da, İslam’ın doğuşundan o müjdelenilen zafere (Bkz. Nasr, 110/1-2) kadar çekilen tüm çilelere, gösterilen sabır ve metanete tanıklık edilen bir zaman dilimine dönüşüverir. Böylece hac ya da umre ibadetini tefekkür boyutuyla taçlandıran her bir mümin, yalnız bedeniyle değil, ruhuyla da asr-ı saadete doğru bir yolculuğa çıkar.

Peygamber Efendimizin doğduğu evi gördüğünde, yetim bir çocuk olarak başladığı o kutlu hayatın, tüm insanlığı karanlıktan aydınlığa çıkaran muazzam bir hidâyet güneşine dönüşmesinin ilk şahitliğini yaşar kalbinde.

Annesini de kaybedip öksüz kaldığında dedesinin onu himaye edişi ve ardından amcası Ebu Talib’in onu kendi çocuklarından ayırmadan, gözünden sakınarak bağrına basışı gözlerinin önünde canlanır.

Erken yaşta tadılan bu acıların, O'nun kalbini tüm insanlığı kucaklayacak bir merhamet ummanına dönüştürmesini düşünür ve “O, seni yetim bulup barındırmadı mı?” (Duhâ, 93/6) ayetindeki o ilahi takdiri görür. Acıların insanı yıkmak için değil, daha büyük sorumluluklara hazırlamak için var olduğunu fark eder.

Gençlik yıllarında Mekke dışından gelen zayıf, kimsesiz ve mazlum tüccarların mallarına el koyan azgın müşriklere karşı oluşturulan Hilfü'l-Fudûl'a (Erdemliler Topluluğu) katılması canlanır sonra.

Ve böylece, haksızlıklara karşı köşesine çekilmek yerine, dil, ırk, renk, makam ve statü gözetmeden insanların huzur ve emniyeti için çaba sarf eden aktif bir genç bulur karşısında. Ve yine O’nun sarsılmaz sadakat, iffet, adalet ve güvenilirliği sayesinde Mekke halkının O'na “el-Emin” demesinin sırrına vakıf olur.

Sonra gözler Kâbe'ye beş kilometre uzaklıktaki Nur dağına doğru çevrilir ve oradan yükselen ilahi emirleri kalbiyle duyar, insanlığın refah ve kurtuluşu için ne yapabilirimin derdiyle çareler arayan ve risaletle onurlandırılan bir peygamberle kesişir yolu.

Mekke sokaklarında, hak batıl mücadelesinin taraflarına tanıklık etmeye başlar. Bir tarafta sayıca az ama imanları kocaman Müslümanlar, diğer tarafta ise kurulu düzenlerini korumak için her şeyi göze alan Mekke müşrikleri...

Önce zihniyet devriminin yaşandığı Erkam'ın evine misafir olur, sonra Safa tepesinde başlayan açık davetin o gür ve hiç susmayacak sadası yankılanır kulaklarında. Ve hicrete uzanan çileli yıllar ve yollar bir film şeridi gibi akmaya başlar. İşkenceler, boykotlar, hüzün yılı ve Taif yolculuğu. Her karesinde inanç, teslimiyet ve tevekkül dolu sahneleri seyreder. Nihayetinde ise ölümle yaşam, ihanetle emanet, cefayla vefa arasındaki o en ince, en keskin çizgilerin yaşandığı hicret gecesine erişir.

İşte o vakit, iz sürücülerin Sevr’in kapısına kadar geldikleri anın heyecanını yüreğinde hisseder ama hemen ardından da Allah Resulü’nün mübarek dudaklarından dökülen her derde deva “...Tasalanma (üzülme) Allah bizimle beraberdir...” (Tevbe, 9/40) sözüyle ferahlayıverir. Netice itibariyle, sebeplere sarılmanın bittiği yerde, ilahi kudretin devreye girdiğini hayranlıkla izler ve çöl yollarında bir medeniyete doğru atılan adımları takip eder.