Değer; istenen, ihtiyaç duyulan, fıtrata uygun ahlaki erdemlerin bütünüdür.

Yüce dinimiz İslam, iman esaslarını, kalp ile doğrulayıp, bu inancı dil ile söyledikten sonra aynı zamanda günlük hayatta da gösterilmesini ister. Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu (karşılığını) görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu (karşılığını) görür.” (Zilzal, 99/7-8.) ayeti bize gösterir ki, tüm güzel değerleri içine alan hayır ve iyilikler, sadece düşüncede değil mutlaka davranışta da olması elzem olan amellerdir. “Müslüman, diğer Müslümanların, dilinden ve elinden salim olduğu (zarar görmediği) kimsedir. Mü’min de insanların, canları ve malları hususunda (kendilerine zarar vermeyeceğinden) emin oldukları kimsedir.” (Tirmizî, Îmân, 12) nebevi beyanı da değerlerin hem bireysel hem de toplumsal hayatın içinde hatta tam merkezinde yer almasına işaret eder.

Ayrıca toplumun güçlü olması, ayakta kalması ve varlığını devam ettirmesi, fertlerin, ahlakın özü olan ortak değerlerde buluşmasıyla mümkündür. Bu birliktelik ruhu kaybolduğunda, değerler yön değiştirdiğinde, kavramlar anlamını kaybedip içi boşaldığında, önce bireyde yalnızlık ve içe kapanmalar sonra da toplumda çözülmeler ve çöküş başlar.

Oysa ki; sözler, konuşmalar ve kavramlar, din ve ahlakın, ilim ve bilginin, hakikat ve hikmetin temelidir. Zira “Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler; yoksa şeytan aralarına girer. Kuşkusuz şeytan insanların apaçık düşmanıdır.” (İsra, 17/53.) Evet, insanın kendiyle barışık olması ve aynı zamanda toplumsal barışı sağlaması, sözlerin güzellik ve incelik, nezaket ve nezahet, zarafet ve letafetine bağlıdır.

Zaman ilerledikçe, teknoloji geliştikçe, insanın öncelikleri de, düşünme biçimi de, yaşam tarzı da değişmeye başlıyor. Eğer bu hızlı değişimlerin içine, değişmemesi gereken, aslını ve özünü koruması gereken kavram ve değerler de girerse, maalesef gerçeklik algısı da dönüşüme maruz kalıyor.

Böylece, iyilik yapan, doğru ve dürüst olan kişi “saf” olarak nitelenirken, kötülük peşinde koşan, yalan ve dolanı adet haline getiren “göz açık, tuttuğunu koparan, cevval” olarak görülüyor.

Sabırlı olan, saygısından dolayı karşılık vermeyen, “zayıf ve ezik” diye acınırken, ağzına geleni söyleyen, ortamlarda olay çıkaran ise “özgüven sahibi, kendini çok güzel ifade ediyor” diye övülüyor.

Adil davranan, hakkaniyet ölçüsüne riayet edenler “beceriksiz” diye anılırken, menfaat ve çıkarını gözetenler “hakkını kimsede bırakmayan, gerçekçi, cesur” diye alkışlanıyor.

Ve artık;

Başarılı olan emek ve gayret sarf eden değil, görünürlüğünü artıran kişidir.

Hür ve özgür olan mesuliyeti üstlenen değil, sorumsuz ve sınırsız davranandır.

Samimi olan üzerine düşen görevi yerine getiren değil, imaj yönetimini güzel yapandır. Bilge olan hak ve hakikati öğrenen değil, popüler kültürü iyi bilendir.

Yardımsever olan elindekini paylaşan değil, rekabeti harekete geçirendir.

İşte, değerler ruhunu kaybeder, özünden uzaklaşır ise ters döngüye dönüverir. Bu ters döngüyü kırmak, kavramları gerçek anlamında yeniden inşa etmek; değişen dünyada değişmeyen ilkeleri ve sabiteleri tekrar ihya etmekle mümkün olacaktır. Bu kadim değerleri, insan, zaman, devir ve çağ değil, Kur’an ve sünnet belirler. “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmayacaksınız: Allah’ın Kitabı ve Peygamberinin sünneti. ” ( Muvatta, Kader, 3) sözü mucibince de Kur’an ve sünnet devam ettirir.

Erdemler sessiz ve sakindir, sade ve gösterişsizdir, içten ve samimidir, alçak gönüllü ve mütevazidir. Sevgili Peygamberimiz (sas)'in "Dil istikamet üzere olmadıkça kalp, kalp istikamet üzere olmadıkça iman istikamet bulmaz.” (İbn Hanbel, III, 698.) sözünden yola çıkarak, bu erdemlerin kalpte tekrar kök salması için, kalbin tercümanı olan dili ve dilden dökülen kavramları doğrultmak ve yönümüzü ben merkezcilikten hak merkezine çevirmek gerekir.

Unutmayalım ki, her ters döngü, doğru yönü bulmak için bir uyarıdır, her kırılma noktası sonun başlangıcıdır.