Tarihi insanlığın ve dinlerin tarihi kadar eski olan, her köşesinde peygamberlerden birer hatıra taşıyan ve Sezai Karakoç’un “Gökte yapılıp yere indirilen şehir” olarak tanımladığı kadim şehir Kudüs’ün tarihî seyrinden bahseder misiniz? 

Kudüs, tarih boyunca Filistin coğrafyasının en önemli şehri olmuştur. Bu önem kendisine atfedilen semavi kutsallık ile şekillenmiştir. Günümüz semavi inançlarının her biri bu kutsallığı tasdik eder. Bu yönüyle belki de üzerine en fazla söz söylenen şehir olmuştur. Kudüs, engebeli bir arazi üzerinde ve coğrafyanın savunma avantajı sağladığı bir yerde olması nedeniyle tarihin ilk devirlerinden itibaren toplumsal hayatın mekânı hâline geldi. Bölgede hayat olduğuna dair daha eski izler bulunsa da yazılı literatüre göre şehir olarak ortaya çıktığı devir, Yebusiler dönemine tarihlenir. Bu dönemde inşa edilen bir kale ile şehrin savunması sağlandı. Aynı zamanda inşa edilen mabetlerle birlikte kente bir kutsallık atfedildi. Bilindiği gibi Hz. Musa (a.s.) kavmi İsrailoğullarıyla birlikte Mısır’dan Kudüs’e doğru yola çıktı, kendisinden sonra bu yolculuğu Yuşa (a.s.) devam ettirdi ve Hz. Davud (a.s.) döneminde şehir ele geçirildi. Şehrin yıldızı ise Hz. Süleyman döneminde parladı. Büyük bir devletin yönetim merkezi ve kutsal mabedin mekânı hâline geldi. Hz. Süleyman döneminde oldukça büyüyen devlet sonraki dönemlerde zayıfladı ve bölündü. Babil kralı Nebukadnezzar güç de olsa şehri kontrolü altına aldı. Nebukadnezzar buraya ikinci gelişinde şehri yaktı ve yıktı, halkını sürgüne yolladı. Ardından Persler, Büyük İskender ve Mısır’ın hâkimiyetleri altına giren şehir MÖ 63 yılında Roma’ya teslim oldu. 

Allah (c.c.) Mescid-i Aksa ve çevresini mübarek kılmış (İsra, 17/1.) ve buradan mukaddes toprak (Maide, 5/21.) diye bahsetmiştir. Rabbimizin övgüsüne mazhar olmuş, bir tarafında Mescid-i Aksa, bir tarafında Ağlama Duvarı, bir tarafında da Kıyamet Kilisesi bulunan bu şehrin semavi dinler açısından önemi nedir ve onu özel kılan sebepler nelerdir?

Bütün semavi inançların kutsal metinlerinde Kudüs ayrı bir önem arz etmektedir. Hz. Musa’nın ulaşmak için yollara düştüğü, Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın hüküm sürdüğü, Hz. İsa’nın tebliğ görevini icra ettiği ve Hz. Muhammed’in miraca yükseldiği şehir aynı zamanda pek çok başka peygamberin daha şehri olmuştur. Bu yüzden Kudüs toprağının hemen her noktasında peygamberlere atfedilen makamlar bulunmaktadır. Şehrin bu özelliğini Osmanlı’nın son dönem Kudüs yöneticilerinden olan Ahmed Macit şöyle ifade etmektedir: “Mehd-i İsa ve cevelangâh-ı Musa, menâkıb-ı mühimme-i İslâmiye ile pirâyedâr…” olan Kudüs bütün dünyanın ilgisi içindedir. Bu ilginin ve kutsiyetin bizatihi mekânın mı olduğu yoksa bu mekânda ilahi hitabı tebliğ eden nebi ve peygamberlerin mi sağladığı bir tartışma konusudur. Musevi ve Hristiyanlar burayı dünya üzerindeki en kutsal şehir olarak kabul etmektedirler. İsrailoğulları, Hz. Musa ile birlikte buraya ulaşmak üzere Mısır’dan kaçarak yola çıkmışlar, Babil ve Romalılarca kentten sürgün edilmişlerdir. Hristiyanlar ise hacı olmak için her yıl kalabalık gruplar hâlinde Hz. İsa’nın mezarı olduğuna inandıkları Kamame Kilisesi’ni ve daha pek çok makamı ziyaret etmektedirler. Müslümanlar nazarında Kudüs, Mekke ve Medine’den sonra üçüncü kutsal şehirdir. Çünkü Hz. Peygamber’in miraç mekânıdır. Ayrıca Kur’an’da çevresinin kutsiyeti açıkça bildirilmiştir. Bunun dışında başta Hz. İbrahim, Hz. Davud ve Hz. Süleyman olmak üzere pek çok diğer peygamberin yaşadığı yer olması bakımından yine Müslümanların önemsediği bir şehirdir. Zira Müslüman inancına göre inanılması ve saygı gösterilmesi bakımından peygamberler arasında bir fark yoktur. Üç semavi dinin yeryüzünde kutsiyetinde ittifak ettikleri yegâne mekânın Kudüs olması bu şehre özel önem kazandırmaktadır. Tabii olarak üzerindeki rekabeti de artırmaktadır. 

Kudüs’e ecdadımızın da pek çok hizmet ettiğini görüyoruz. Özellikle Osmanlı dönemi başta olmak üzere Müslüman Türklerin kadim beldeye olan etkisi ve hizmetlerinden bahseder misiniz?

Kudüs şehri, Müslümanlar tarafından fethedildikten sonra çok önemli değişikliklere uğradı. İlk olarak Mescid-i Aksa’da bir cami inşa edildi ve devam eden süreçte İslami simgeler giderek arttı. Bunların en barizi Emeviler döneminde inşa edilen Kubbetü’s Sahra’dır. Bunların yanında pek çok mescit, medrese ve benzeri yapılar inşa edildi, şehir ilim taliplerinin uğrak mekânı hâline geldi. Türkler şehre ilk kez 1071 yılında Alparslan’ın komutanlarından Atsız’ın burayı Fatımilerden almasıyla hâkim oldu. Fatımiler ile Selçuklular arasında birkaç kez el değiştiren şehir, Haçlılarca ele geçirildi. Büyük komutan Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs’ü tekrar bir İslam beldesi hâline getirmesinden 72 yıl sonra Türklerin yönetiminde olan Memlük Devleti şehrin kontrolünü eline aldı. Memlüklüler döneminde şehir barışın ve huzurun hüküm sürdüğü, ilim ve irfan taliplerinin akın ettiği bir yer hâline geldi. Bu devirde İslam geleneğindeki vakıf eseri inşa etme gayretleri hız kesmeden devam etti. 1517’de Osmanlı hakimiyetine girdikten sonra da İslam geleneğinin muntazaman sürdürüldüğü, hayır eserlerinin çoğaltıldığı ve halkın huzur içinde yaşadığı şehirlerin başında geldi. Sultan Süleyman devrinde şehrin güvenliğini sağlamak adına hâlâ ayakta duran surlar ayağa kaldırıldı ve hayati önem taşıyan içme suyu temini çalışmaları tamamlandı. Çeşitli vakıflar kurulmak yoluyla da halka, ziyaretçilere ve orda yaşamak isteyenlere hizmet sunma yarışı başladı. İbadethaneler onarıldı, medreseler arttırıldı, tekke ve dergâhlar yayıldı. Tüm bunlar vakıf kurumları eliyle yürütüldü. Kudüs, Osmanlı idaresine geçtiğinde sayısı yaklaşık 150 olan vakıflar hızla çoğaldı ve Osmanlı’nın son dönemlerinde sayıları 600’lere kadar ulaştı. Geleneksel bir mabet şehir olan Kudüs’te XIX. yy. sonlarında dünyanın gidişatına ayak uydurabilmek için çeşitli yenilikler getirildi ve teknolojiler kullanıldı. Belediye eliyle ulaşım ve şehir aydınlatması sağlandı. Güvenlik ihtiyaçları için farklı önlemler alındı.

Tarih boyunca tartışmaların ve çatışmaların odağında olan Kudüs ne yazık ki bugün de dünya gündemini fazlasıyla meşgul edecek şekilde yine çatışmalarla karşımızda durmakta. İnsanlığın ortak mirası olarak niteleyebileceğimiz bu şehirde kanın ve gözyaşının dinmemesinin, huzurun tesis edilemeyişinin nedeni nedir?

Daha önce söylediğimiz gibi, mabet şehri bütün dinlerin kutsal kabul etmesi tabii bir rekabeti doğurmaktadır. Bu rekabet adaleti sağlayan bir düzen içinde yürütüldüğünde şehirde hizmete ve farklı dinlerin ibadet ve merasimlerini huzur ve barış içinde yapmalarına vesile olur. Ancak düzenin adalet dairesinden uzaklaşması kavgayı beraberinde getirir. Burada asıl mesele; dünyanın genel olarak ilahi söylemden, kutsal kitaplardaki öğütlerden uzaklaşması ve Kudüs’ü de bir egemenlik meselesine indirgemesidir. Asırlar içinde rekabet, daha çok buradaki kutsal makamların paylaşılması üzerinde devam ederken I. Dünya Savaşı’ndan sonra bu durum bölge üzerinden maddi güç devşirmeye dönüşmüştür. Bu da tabii olarak çözümsüzlüğü beraberinde getirmiştir. Başka bir ifade ile Kudüs’ün eskiden daha ziyade ahirete hazırlanmanın ve hangi dinden olursa olsun zahitlerin, abitlerin mekânı olarak görülürken modern dönemde dünya imparatorluğunu gerçekleştirmenin alanı olarak görülmesi buradaki çatışmayı sürekli kılmıştır. Özellikle Evangelist Siyonizm ile Yahudi Siyonizmi’nin ideoloji örtüşmeleri ve Kudüs’ü kendi dünya krallıklarını kurma aracı olarak görmeleri bölge barışını, hatta dünya barışını ertelemektedir.

Müslümanların ve dahi dünyanın meselesidir âdeta Filistin meselesi. Filistinlilerin kutlu direnişinden ve haklı davasından bahseder misiniz?

Kudüs meselesi aslında insanlığın meselesidir, dünya barışının meselesidir. Her ne kadar son yüz yıldır âdeta Filistinlilere bırakılmış olsa da yaşanan tecrübeler göstermiştir ki bu lokal bir mesele değildir. Kudüs’te bir taşın yerinden oynatılması bütün dünyayı ama özellikle dünya egemenlerini harekete geçirmektedir. Buna rağmen birinci derecede tarihin eski devirlerinden beri burada yaşayan ve özellikle 1948’den itibaren toprakları işgal edilen, o tarihte 700 bin insanı mülteci duruma düşen ve en temel insani hakları olan hayat hakları tehdit edilen Filistinliler mücadelenin ön saflarında yer almışlardır. Aslında bu mücadele Osmanlı Devleti’nin son çeyreğinde başlamış ancak özellikle 1917’de İngilizlerin kendi savaş açıklarını kapatan Siyonistlere verdikleri ahlaksız taahhütten sonra (Bolfour Deklarasyonu) şiddetlenmiştir. Maalesef İngiliz manda dönemi de adım adım şehri Siyonist emellere hazırlamıştır. Nitekim bugüne uzanan çatışmalar, çekişmeler ve haksız uygulamalar İngilizlerin Filistin’i tahliye ettikleri gün başlamıştır. I. ve II. Dünya Savaşı sonrası bölgede meydana gelen yapılanmalar, yeni devletler ve sınırlar içinde herkes kendi derdi ile uğraşırken Filistin ve Kudüs meselesi âdeta unutulmuş veya unutturulmuştur. Özellikle büyük olumsuzluklara rağmen Kudüs’ü terk etmeyen ve orada tarihî mirası korumaya çalışan Makdisiler bu mücadelenin bayraktarı olmuşlardır.

Peygamberimizin (s.a.s.) ziyaret edilmesi konusunda teşvik ettiği Mescid-i Aksa için biz Müslümanlara düşen vazifeler nelerdir?

Birinci görev kuşkusuz Kudüs bilincinin geliştirilmesidir. Bu konuda herkes farklı cevaplar bulabilir ama bir akademisyen olarak benim öncelikli cevabım; meselenin hamasetten bilgi düzeyine çıkarılmasıdır. Kudüs o kadar konuşuldu ki ülkemizde Kaf Dağı’nın arkasında veya semada bir kent hâline getirildi. Oysa bizim her düzeye hitap eden daha çok eser ve akademik çalışmalar yaparak Kudüs’ü ülkemize ve dünyaya tanıtma gibi bir görevimiz var. Üstelik Filistin tarihinin ve özellikle mülkiyet meselelerinin belgeleri Türkiye’de mahfuzdur. Buna rağmen Türkiye’deki akademik ve popüler üretim henüz arzu edilen düzeyde değildir. Diğer taraftan mesele çoğunlukla Arap-İsrail meselesine indirgendiği için dünya Müslümanlarının da ilgisi dışında kalmıştır. Mesela, Orta Asya Müslümanları veya Güneydoğu Asya Müslümanları için bu mesele ne ifade etmektedir? Bu konuda bu coğrafyalara dönük şuurlandırma çalışmalarının yine bizim tarafımızdan yapılması gerekmektedir. Hadis-i şerifte geçtiği gibi Kudüs’ü ziyaret etmek, bu maksatla organizasyonlar yapmak da kuşkusuz yapılması gerekenler listesinde olmalıdır. Ancak bunu sadece turistik bir zeminde değerlendirmek, beraberinde yeni yanlışları da getirecektir. Türkiye’deki STK’ların bazıları özellikle Kudüs ve Filistin için gayret sarf etmekte, hatta Makdisilerin hayatını kolaylaştıracak pek çok faaliyetler yapmaktadır. Ziyaretler de buna dâhildir. Bunlar faydalı ve devam ettirilmesi gereken işlerdendir. Ancak benim gayretlerin birleştirilmesi ve orada yaşayanların motivasyonunun artırılması, dirençlerinin güçlü tutulması için başka bir önerim daha var; her Müslüman ülkede, Osmanlı devrinde olduğu gibi sürekli akarı/geliri olan Kudüs Vakıfları kurulmalıdır. Bu vakıflar, Kudüs’ün ve Filistin’in farklı ihtiyaçlarına, eğitim, sağlık, mabetlerin imar ve inşası, yeni nesillerin orada kalmasını sağlayacak iş imkânları için seferber edilmelidir. Zannımca hadis-i şerifteki hikmet ve tavsiye bu şekilde hayata geçirilebilir.

İnsanlığın/Müslümanların kurtuluşu özgür bir Kudüs’ten geçer desek abartmış olmayız diye düşünüyorum. Ümmetin tamamının sorumluluğunda olan Filistin ve Kudüs davası konusunda maalesef iyi bir imtihan veremiyoruz. Haklı davamızı dünyaya nasıl anlatmalıyız, insanların zihninde buna dair nasıl etkiler bırakmalıyız, bunun yolları nelerdir?

Evet, Kudüs’te barışın sağlanması aynı zamanda dünyada barışın sağlanması anlamına gelmektedir. Maalesef Hristiyan Batı ve muhatapları Siyonist Museviler, bu konuda birbirlerini alternatif görmelerinden dolayı meseleye bütüncül bakamamaktadırlar. Aslında “Filistin Meselesi” de büyük ölçüde Batı Hristiyanlığı ile Yahudilerin karşı karşıya gelmesi ve Batı’da başlayan antisemitizm ile doğmuştur. Yani gerçekte bu sorunda Müslümanların özne olarak hiçbir payı yoktur. Antisemitizm taraftarları -dünyevi gerekçeleri de kullanarak- Yahudileri kendi coğrafyalarından uzaklaştırarak sorunu Müslüman coğrafyasına transfer etmişlerdir. Sorunu kendisinden uzak tutmak isteyen Batı bu yüzden Siyonistler ile iş birliği içindedir. Ama gerçekte birbirlerini reddetmektedirler. Zira Yahudilerin Hristiyanlığı reddetmeleri, Hristiyanların da Yahudileri kendi peygamberlerine kastedenler olarak görmelerinden dolayı birbirlerine muhaliftirler. İslamiyet ise hem Musevilik ve hem de İseviliği -tahrif edilmemiş şekliyle- hak din kabul etmektedir. Adil çözümün ancak her iki dine de eşit mesafede duran ve inkâr etmeyen Müslümanların eliyle gerçekleşmesi mümkündür. Bu yüzden Müslüman dünyasına büyük görevler düşmektedir. Ancak öncelikle kendi aralarındaki sorunları asgariye indirmeden, mezhep, meşrep kavgalarını sonlandırmadan büyük davaya hakkıyla hizmet etme imkanları yoktur. Dünyada BM’den sonra en büyük ikinci organizasyon İslam İşbirliği Teşkilatı’dır (İİT). Bu teşkilat da Kudüs meselesi için kurulmuştur. Ama maalesef gündemine en az giren konu da Kudüs’tür. Müslümanlar, Kudüs meselesinde bireysel sorumluluklarını yerine getirse bile kurumsal sorumlulukları hayata geçirmeden çözüm üretilmesi mümkün değildir. Bu yüzden özellikle İİT’yi harekete geçirecek ve gerçek misyonuna döndürecek baskı guruplarının oluşması gerekmektedir. Bu manada, Müslüman ülkelerin din işleri teşkilatlarının yapabilecekleri çok şey vardır. Türkiye, Kudüs’ün bu kurumların gündeminde olması için çalışır onlar da İİT’ye baskı kurarlarsa barışa ve Kudüs meselesinin çözümüne giden yol açılacaktır.

Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, kimdir?

Marmara Üniversitesinde otuz yıldan fazla öğretim üyeliği, çeşitli kademelerde yöneticilik ve kurul üyeliği görevlerinde bulunan Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, Osmanlı dönemi Arap coğrafyası, Ortadoğu’nun yakın dönem siyasi tarihi, Türk-Arap ilişkileri ve Kuzey Afrika üzerine Arap ve Avrupa ülkelerinin arşivlerinde araştırmalar ve gözlemler yapmış olup bu konulardaki çalışmalarına devam etmektedir. Yol Ayrımında Türk-Arap İlişkileri (İrfan Yayınevi, 1992.), Necid ve Ahsa’da Osmanlı Hâkimiyeti: Vehhabi Hareketi ve Suud Devleti’nin Ortaya Çıkışı (Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1998.), Basra Körfezi’nde Osmanlı – İngiliz Çekişmesi: Katar’da Osmanlılar 1871-1916 (Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2004.) gibi kitaplara imza atmıştır. Ayrıca İngilizce ve Arapça kitapları ve birçok ortak çalışması bulunmaktadır. Yeditepe Üniversitesinde lisans ve lisansüstü dersler vermektedir. Marmara Üniversitesi ve Yeditepe Üniversitesinde pek çok master ve doktora tezlerine danışmanlık yaptı. Birçok bilimsel projede yer alan yazarın bilimsel ve popüler dergilerde makale ve yazıları yayımlandı. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih Komisyonu üyeliği ve Türk Tarih Kurumu muhabir üyeliklerinde bulundu. Hâlen kurucusu olduğu Ortadoğu ve Afrika Araştırmacıları Derneği’nin (ORDAF) başkanlığını ve Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde dekanlık görevini yürütmektedir.

Söyleşi

Prof. Dr. Zekeriya Kurşun