Hepimiz günlük hayatımızda alıyoruz, veriyoruz, satıyoruz. Bir şekilde ticaretle meşgulüz. Her birimiz mesleğimiz, sanatımız, meşguliyetimiz ticaret olmasa bile bir tüketici olarak ticari hayatın içerisindeyiz.

Burhan İşliyen İle Hacı Bayram Kürsüsünden 52 Bölüm
Boğazımızdan Geçene Dikkat!

Dostlarımızla, komşularımızla olan ilişkilerimizde zaman zaman borç veren, zaman zaman borç almak durumunda kalan olmamız itibariyle yine bu hayatın, bu piyasanın içerisindeyiz. Her birimiz alırken, verirken hangi esaslara dikkat etmemiz gerektiği, Kur’an-ı Kerim’in ve Hz. Peygamber (a.s)’ın bize söylemiş olduğu ölçülere riayet etmemiz gerekliliği, bu ölçülere riayet etmezsek ne gibi akıbetlerle karşı karşıya kalabileceğimiz hususunun üzerinde bugün duracağız inşallah.

Rabbimiz Teâla Hazretleri Nisa Suresi’nin 29. ayeti kerimesinde buyurur ki:

“Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin; ancak karşılıklı rızaya dayanan ticaret böyle değildir ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir.”  

Yani ticaretle kazandığınız; helal dairesinin içerisinde kalmak suretiyle kazanmış olduklarınız Allah’ın razı olduklarıdır. Allah’ın izin verdiği çerçevenin dışına çıkmayın. Sonra belki bir daha söyleyeceğim. Efendimiz (a.s.) buyururlar ki: “Müslüman, emin, güvenilir bir tüccar şehitlerle beraber haşrolacaktır.” (Tirmizi, Büyu, 4) Güvenilir olan bir tüccar, helal-haram sınırlarına riayet ederek yaşamayı başaran bir mü’min tüccar, yarın mahşer meydanında şehitlerle beraber haşrolacaktır. Bu muhteşem bir müjdedir. Eğer ticari hayatınızı yürütürken sınırların içerisinde kalabilirseniz diyor Cenab-ı Hak (c.c.) o takdirde aldığınız, verdiğiniz yediğiniz ve içtiğinizde -helal olmak şartıyla- bir mahzur yoktur. Allah (c.c.) dünyanın nimetlerini size musahhar kılmıştır.

“Allah’ın kulları için çıkarmış olduğu dünyanın ziynetlerini, süsünü kullarına kim haram kılabilir.” (A’râf, 32)

Ölçülere riayet etmek şartıyla dünyayı Allah (c.c.) istifade edelim diye bizim emrimize musahhar kılmıştır. Diyor ki bir ayet-i kerimede:

“Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan maddelerin helâl ve temiz olanlarından yiyin; şeytanın peşinden gitmeyin, çünkü o apaçık düşmanınızdır.” (Bakara, 168)

Buna benzer başka ayet-i kerimeler de vardır. Şimdi burada riayet edilmesi gereken husus, ticaretimizin alışımızın, verişimizin Allah’ın meşru kıldığı alanların dışına çıkmamasıdır. Meşru olmayan yollara sapmamaktır. Nedir o meşru olmayan yollar? Ticaretin kumara bulaşmaması, kazanca kumarın bulaşmaması. Kazancımıza hırsızlık malının bulaşmaması. Hırsızlığı kabaca gidip de birisinin gafletinden faydalanıp cebinden cüzdanını çalmak olarak değerlendirmeyin. Kim hak etmediği bir şeyi alıyorsa hırsızdır. İlla cebinden cüzdan çalmak değil. Ben devlet memuruyum; gitmediğim görevin, -biz dış göreve gittiğimiz zaman bize harcırah veriliyor- ben göreve gideceğim diye onayımı almış olsam fakat işim çıksa da gitmesem ama aybaşında muhasebede çalışan arkadaş da buna çok dikkat etmese ben gitmişim gibi farz-u muhal Almanya’ya gitmişim gibi bana harcırah tahakkuk ettirse ben de alıp onu yesem ben bir hırsız olur muyum? Olurum, bir hırsız olurum ben. Hırsızlık derken sadece cüzdanından para çalmak, ağacın altından gelip geçerken bir tane meyveyi koparıp yemek şeklinde değerlendirmeyin. Üzerinde çok çalışılmış, gayret edilmiş öyle hırsızlıklar var ki! Ben size çok kabaca misal verdim. Diyelim ki tarlanız var. Tarlaya devlet ne veriyor, dönüm başına mazot desteği veriyor mu? Gübre desteği veriyor mu? Ne şartla veriyor. Ekmen şartıyla veriyor. Sen belki orada -çok özür dilerim kimseyi itham etmek için söylemiyorum- kontrol etmesi gereken bir memurun da zafiyetinden, madde düşkünlüğünden istifade ettin. Ekmediğin bir kuru tarlayı ekmiş gibi göstererek devletten gübre ve tarım desteği alsan sen iyi bir hırsız olur musun? Olursun. Tam bir hırsızlıktır bu. Siz bunu hayatın her safhasına yayabilirsiniz. Kim hak etmediği bir şeyi alıyorsa. Kim emek vermediği bir işten gelir elde ediyorsa, kim yapmış olduğu sözleşmeler çerçevesinde üzerine düşen görevi yapmadan yapmış gibi kazanç elde ediyorsa bunların tamamı hırsızlıktır. Siz bunu çoğaltabilirsiniz. Onun için kazancın içerisinde hiçbir şekilde hırsızlık olmayacak. Kazancın içerisinde gasp olmayacak. Geçen sene ben bu konuyu size anlattım zannediyorum. Ama hafızayı beşer nisyan ile malüldür. Unutuyoruz, ben de unutuyorum siz de unutuyorsunuz. Zaman zaman tekrar etmek gerekir. Yalan yere yemini konuşurken bu örneği verdiğimi hatırlıyorum. Efendimiz (a.s.) buyuruyor ki: “Bir kimse yalan yere yemin etmek suretiyle başkasının arazisini, malını üzerine geçirse” (Müslim, İman, 218)  -ben de köylüyüm köylerde çok olur- bu tarla kime ait, sınır neresi? Tapu kadastro girmemişse girmediği dönemlerde bilirkişiler tayin edilirdi. Bilirkişinin maddeye zafiyeti varsa Allah adına adaletle şahitliği yerine getirmenin imanının gereği olduğunu bilemeyen bir adamsa, burası kimin? Burası filanın, ben dedesini tanıyorum. Dedesi burayı ekip biçerdi. Daha kadastro girmemiş. Zaten bu kadastro girerken de bu şahitliklere göre sınırları belirledi biliyorsunuz. Ama öyle olmadığını biliyor. Öyle zannetse de yemin etse o ayrı bir şey. Ama öyle olmadığını biliyor. Buranın hakkında lehine şahitlik ettiği kişiye ait olmadığını bile bile “Vallahi burası buna aittir” dese yalan yere yemin etmek suretiyle kendisine ait olmayan bir malı, bir araziyi, bir menfaati üzerine geçirse Allah böyle kimseye cenneti haram kılar, cehennemi vacip kılar. Hatırladınız mı? Allah, yalan yere yemin ederek başkasının hakkını üzerine geçiren kimseye cenneti haram kılar, cehennemi vacip kılar. Orada bulunan sahabeden bir tanesi soruyor: “ Ya Resulallah! Yalan yere yemin ederek üzerine geçirdiği şey, elde ettiği menfaat basit bir menfaat olsa, pek az bir şey olsa? Yalan yere yemin etmiş, çay mesela. Basitliğini, ucuzluğunu ifade etmek için söylüyorum. Yine böyle midir? diyor. Allah ona yine cenneti haram, cehennemi vacip mi kılar? Efendimiz buyuruyor ki: “Yalan yere yemin ederek üzerine geçirdiği şey bir ağacın dalı bile olsa böyledir”. (Müslim, İman, 218)

Hangi ifadelerle, kelimelerle anlatmak gerektiğini bazen kestiremiyor insan ama öyle sıkıntılı bir zamanda yaşıyoruz ki bunları konuşmak bile zor gelebiliyor! Hocam deveyi hamutuyla götürüyorlar, sen neyden bahsediyorsun? Sen bırak şimdi bu cümleyi, kendine bak. Bırak sen deveyi, hamutu, sen kendine bak. Kursağından midene bir lokma haramın geçmesi ateşin geçmesinden daha kötüdür, kendine bak. Allah öncelikle herkesi kendisine soracaktır. (İsra, 14) Bugün senin kendin, nefsin senin hesabını görmek üzere sana yetecektir, kitabını bir oku. Herkes kendi hesabını öncelikle verecektir. Başkasının büyük yanlışını gösterip de, kendi küçük yanlışımı meşru hale getiremem ben. Başkası çok yanlış yapsa, binlerce yanlış yapsa onun yapmış olduğu bin yanlış benim bir tane yanlışımı doğru hale getirmez. Bu şuna benzer: Herkes yanıyor, ben de yanayım. Alevli ateşin içine düşmüş insanlar yanıyor, ben de yanıvereyim. Olur mu öyle şey? Ben ne kadar uzak kalabilirsem ateşten, ne kadar uzak kalabilirsem cehennemden, ne kadar uzak kalabilirsem şeytan ve şeytanın adımlarına tabi olmaktan o kadar uzak kalmakla sorumluyum. Başkasının yanlışı bana bahane, benim yanlışıma bahane olamaz.

Dolayısıyla bu kursaktan aşağıya haramın hiçbir şekli girmeyecek. Rüşvet girmeyecek. Bir işimizi yaptırırken iş yapma makamında olan bir insan yapması gereken rutin bir işi diretse, yapmasa işi yapılacak insandan menfaat temin etse, işi yapılacak insandan gelir elde etse bu kayıtsız şartsız rüşvettir, haramdır, ateştir. Ama bütün bunları, teker teker yanlışları konuşmakla sabaha kadar bitiremeyiz belki. Temelinde ahireti, ahirette vereceğimiz hesabı unutmak vardır. Hep söylediğimiz gibi: “Hesabı verilebilir bir hayat yaşamaktır marifet.” Kur’an’a sora sora yaşamaktır marifet. Hz. Peygamber (a.s.)’a sora sora yaşamaktır marifet. Her yediğimiz lokmada, her baktığımızda, konuştuğumuzda bu kelimelerin, bu lokmaların hesabını Rabbim’e verebilir miyim, veremez miyim sorusunu sora sora yaşamaktır. Yoksa insanı alıştırır şeytan günahlara. Biraz sonra faizden de bahsedeceğim.

Çok özür dileyerek bir örnek daha vereyim. Bilseniz ki domuz etinden bir pirzola, pişirilmiş, sofrada size ikram edilmiş. Yer misiniz? Yüzüme bakışınızdan belli ki tiksindiniz. Tiksiniyor insan. Ne kadar güzel sunulursa sunulsun tiksinir, kaçarsınız oradan. Bir mü’mine düşen budur.  Ama katıksız faizden elde edilmiş bir sofra; kuzu etinden bir pirzola olsa kaçar mısınız? Kaçmıyorsanız problem var demektir. Yemin etmek çok uygun değil, ama vallahi faizden kazanılmış kuzu etinden bir kızartmayla, domuzdan pişirilen pirzola arasında hiçbir fark yoktur. Şeytan insanı alıştırır, günahları meşru göstermeye başlar, sıradanlaştırır, insana yaptırır. Bir müddet sonra insan yaptığını savunmaya başlar. “Ne olacak canım bundan, herkes yapıyor!” der. Senin, benim ölçüm herkes değil. Benim bir ölçüm var, Allah’ın kitabı ve Hz. Peygamber’in sünnetidir. Başka ölçüm yok ki. Kendi kendimi kandırmaya başlarsam günahları kendi gözümde önemsiz görmeye başlarsam adım adım kendimi felakete doğru sürüklerim. Onun için temel prensibimiz; “Boğazımızdan aşağıya bir lokma haram geçmektense ateşi yutmak daha iyidir” olacak.   Elimizden geldiği kadar, takatimiz yettiği kadar, yapabildiğimiz kadar yapacağız; gerisini de elimizi Rabbimiz’e açacağız. Allah’ım, “Allah hiç kimseye gücünün yetmediğini yüklemez” (Bakara, 286) buyuransın. Gücüm bu kadarına yetti, bu kadarını yaptım. Kalanları sen bağışla ya Rabbi deyiveririz. Allah’ta ğafur ve rahimdir, bağışlar. Bağışlayacağını söylüyor. Affedeceğini söylüyor ama elimizden geleni yapmak şartıyla. Hile, aldatma, fuhuş, müstehcenlik yani bir adam ticaret yapıyor, alkollü ürünlerin ticaretini yaparak yemiş olduğu helal midir?      Haramdır. İçerisinde müstehcenlik, gayri meşru açıklık, ahlaksızlık ve benzeri yazı ve görüntülerin bulunduğu kitapların, gazetelerin, televizyonların satışından ya da gelirinden elde ettiğini yemesi helal midir? Haramdır. Söyleyelim ki yarın ahirette karşımıza çıkmasın. Haramdır.

Burhan-İşliyen-Diyanet-Haber

Bir insan çalışırken, çalıştığı yerin şartları itibariyle gayri meşru, Allah’ın meşru görmediği, helal görmediği bir işi yaparak elde ettiği kazanç helal midir? Haramdır. Helal dairesinde kalacak kıymetli kardeşlerim. “Sizden karşılıklı rızaya dayanarak yapmış olduğunuz ticaret müstesna.” (Nisâ, 29) Yani bununla meşgul olabilirsiniz demesi, Cenab-ı Hak’kın ticarete haramın, ticarete hırsızlığın, ticarete fahiş fiyatta satmanın, ticarete rüşvetin, ticarete iltimasın, ticarete faizin ve benzerlerinin karışmaması demektir. Bunlar karışırsa, haram lokma da bünyeye girerse ibadetten zevk alamaz. Vücut hantallaşır, ağırlaşır.

Size bir şey anlatayım: Davut (a.s.)’ın döneminde, Davut (a.s.) nübüvvetle görevlendirilmeden önce -Kur’an-ı Kerim’de ismi geçmiyor- Samuel Peygamberin döneminde, İsrailoğulları diyorlar ki; “Bize bir komutan görevlendir. Onun emrinde savaşalım. Allah (c.c.) da Tâlut’u onlara komutan olarak gönderiyor. Talut ordusuyla beraber, Calut ve askerleriyle savaşmaya giderken bir nehrin önüne geliyorlar. Nehri geçmeden önce Talut diyor ki: “Allah sizi şimdi bir nehir ile sınayacak. Bir nehir var önününüzde. Bu nehirden içmeyin, içen benden değildir.” Bir sınav, bir imtihan. “Nehrin suyundan içerseniz benden değilsiniz. Eliyle bir avuç alanlar müstesna.” Susuzluğunuzu gidermek için bir avuç içebilirsiniz. Ama bir avuçtan fazla kim içerse o benden değildir” (Bakara, 249) diyor Cenab-ı Hak (c.c.) hazretleri. Talut’un komutasındaki İsrailoğulları, Talut’un emrini dinlemeyip az bir kısmı hariç o sudan içtiler. İçince ne oldu biliyor musunuz? Irmağı geçince dediler ki: “Bugün bizim Calut ve ordusu ile savaşmaya gücümüz kalmadı.” Haramı yersen ibadete gücün kalmaz. Haramı yersen mücadeleye gücün kalmaz. Haramı yersen kulluğa gücün kalmaz. Haramı yersen dünyaya direnmeye gücün kalmaz. Haramı yersen şeytana karşı durmaya gücün kalmaz. Allah (c.c) cümlemizi haramdan muhafaza eylesin. Nisa Suresi 29. ayette ifade buyurulan karşılıklı rızaya dayanarak bir ticaret olabilmesi için Allah’ın (c.c) Kur’an’ında ve Hz. Peygamber (a.s) aracılığıyla açıklamış olduğu bütün yanlışlardan, haramlardan uzak durmaya gayret etmek lazım kıymetli kardeşlerim.

Hepsi, yediklerimizin tamamı helal ve temiz olacak buyuruyor. Meşru ticaret olabilmesi için, ticaretin mutlaka faizden uzak olması lazım. Allah’ın yasakladığı birkaç maddeden bahsettim. Hile olursa, müşterinin gafletinden istifade ederek hileli bir malı satsa, ondan çok gelir elde etse bu helal olur mu?

İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri ticaretle meşgul, mezhebimizin imamı. Bir ipek kumaşı bir hanımefendi getiriyor. Diyor ki: “Ey İmam, bunu satmak istiyorum, alır mısın? Alırım, diyor. Ne kadar istiyorsun? 100 dinar istiyorum, diyor. İmam-ı Azam diyor ki, bu daha fazla eder. Dikkat edin, satıcı getiriyor, bir şey satacak. Siz de alıcısınız, ne yaparsınız normalde. Yüz dediyse, ben bunu bi yetmişe bağlayayım. Değil mi öyle yapıyoruz biz. İşten anlayan birisi, diyor ki: “Bu daha fazla eder”. İki yüz olsun diyor kadın, yok daha fazla eder diyor. Üç yüz olsun diyor, daha fazla eder, dört yüz olsun, daha fazla eder. Kadın diyor ki İmam-ı Azam’a benimle dalga mı geçiyorsun, yüz dirheme sana kumaş satacağım almadın, dört yüz dirhem diyorum daha fazla eder diyorsun. Bir kumaşçı bulalım diyor İmam-ı Azam, gelsin bir bilirkişi bu kumaşın fiyatını ölçsün, biçsin kaç derse ben o fiyattan alayım diyor. İşten anlayan bir kumaşçı getiriyorlar. Kumaşçı kumaşa beş yüz dirhem bedel biçiyor. Yüz dirheme alabileceği kumaşı beş yüz dirheme alıyor İmam-ı Azam Hazretleri. Karşıdakinin, müşterinin mesele konusundaki bilgisizliğinden istifade ederek fahiş kar elde edilirse, o fahiş kârın tamamı haramdır. Öyle bir şey yok. Allah’a hesap vereceğiz. Dedim ya başta her alırken, verirken, tutarken, yerken, içerken beni gören Allah var (c.c). Bu yaptığımdan Allah (c.c) razı mı, değil mi?  Sorusunu soracak. Dünya dediğin nedir ki? Hep söylüyoruz, bir elimiz yağda, bir elimiz balda olsa, bütün dünyayı önümüze yığsalar kıymetli kardeşlerim, nedir? Ne kadar yer insan, midesi yumruk kadar. Bir tanesi kuru ekmek ve soğanla doyarken öbürü her öğünde pirzola yesin bir müddet sonra kolesterol dengesi bozulur, bir lokma yiyemez hale gelir mi? Ne olacak yani fazla yesen. Ne bu hırs? “Ademoğlunun iki vadi dolusu altını-malı olsa Efendimiz (a.s.) buyuruyor ki üçüncü vadi daha olsun ister.” (Müslim, Zekât, 119) İki vadi dolusu, hesabını yapamayacak kadar, uçsuz bucaksız, gözükmeyecek kadar arazileri, tarlaları, bahçeleri var ama üçüncü vadiyi istiyor. İnsanın gözünü ne doyurur? Toprak doyurur. Hayatın sona erince istediğin kadar toprak sana!

Bir Temel fıkrası anlatayım size. Üstüme ev yaptır diyormuş Fadime, Temel’e. O da zavallı bulamamış bir şey. Ev yaptıramadan Fadime vefat etmiş. Gitmiş, kabrinin üzerine güzel bir türbe yaptırmış. Üstüme ev yaptır deyip duruyordun, bak üstüne bir ev yaptırdım senin, demiş. Neticede üstümüze bir kabir yapılacak.

İnsan hesabını verebilecek lokmalar yemeli, hesabını verebilecek işler yapmalı, sadece onlarla meşgul olmalı. Aldatma ve faiz olmamalı. Güvenilir Müslüman, dürüst-doğru tüccar kıyamet günü şehitlerle beraber olacaktır. Hele bu faizle ilgili ayetleri bir kez daha söylemeye ihtiyaç var zannediyorum. Bizim ölçümüz yaşamış olduğumuz çevrenin, günün şartlarının ölçüsü değildir. Ölçümüz kitabın ölçüsüdür. Bizi bağlayan, yarın kabirde sorgu-suale tabi tutulacağımız Allah’ın kitabıdır. Onun için işlerimiz Allah’ın kitabına uygun olmalı. Mahşerde hesaba çekilirken esas alınacak, ölçü alınacak olan Allah’ın kitabıdır. Allah’ın kitabına uygun işler olmalıdır. “Herkes yapıyor, ben yapsam ne olur ki!” denilemez. Bu kadar yaygınlık kazandı, ben de onların içerisinde kayboluveririm dese olmaz.

Cenab-ı Hak (c.c): “Ey iman edenler! Allah’tan korkun, takva sahibi olun. Her yaptığınızın hesabını vereceğinizi aklınızdan çıkarmadan yaşayın. Mü’minseniz faizden kalanı bırakın” (Bakara, 278) diyor. Bu ayeti duyar duymaz, şu ana kadar ilgilendiğiniz, meşgul olduğunuz, içinde bulunduğunuz ne kadar faizli muamele varsa onlardan kurtulun diyor Allah (c.c). Ama mü’minseniz, inanıyorsanız bunu yapacaksınız.  Yapmıyor musunuz? Diye bize soruyor. “Allah’a ve Resulüne savaş ilan etmiş olduğunuzu bilin. Allah’a ve Resulüne bir savaş ilan ettiğinizi bilin” buyuruyor Allah (c.c). Şakası yok. Kendimize mazeretler üretmeyelim. Bahaneler bulmayalım. Haramı gözümüzde süsleyip de meşru hale getirmek için uğraşmayalım. Hocam şöyle ev bir geniş olsa ne kadar güzel olur. İyi olur ama helalinden olacak. Helalini bulamadık birazcık faize girsek ne olur ki? Bindiğim bir araba var, hocam şöyle modelli bir şey olsa, lüks bir şey olsa. Herkesin bindiklerine baksana. Benimki de öyle olsa. Nefis bahane üretir, isteklerin sonu yok. Alırken, verirken her birimizin Allah’ın (c.c.) koymuş olduğu ölçülere riayet etmesi farzdır. Onun dışına çıkmak kazancımıza haram karıştırmaktır. Cenab-ı Hak mü’minlerden “adam” diye bahsettiği bir yerde buyuruyor ki: “Öyle adamlar ki ne bir alışveriş, ne de bir ticaret onları Allah’ı zikretmekten, namazı kılmaktan alıkoymaz.” (Nur, 37) Çok kazanca takılıp kalmazlar. Çok rahata takılıp kalmazlar. Lüks- şatafata takılıp kalmazlar.

Efendimiz (a.s.) bir pazardan geçiyor. Güzel bir elbise sergilenmiş, Araplarda biliyorsunuz erkekler de boydan elbise giyiyorlar. Hz. Ömer’le beraber geçiyorlar. Hz. Ömer elbiseyi görüyor ve Efendimiz’e bakıyor. Tam Peygamber Efendimizin boyuna göre. “Ya Resulallah! Şu elbiseyi sana alıverelim” diyor. Elbise giymek haramdır falan demiyorum, yanlış anlamayın. Bir ölçü olması için anlatıyorum. Cenab-ı Hak bu ölçülere riayet edebilmeyi nasip etsin. Anlatmak kolay tabi. Diyor ki; “Ya Resulallah şu elbiseyi sana alalım.” “Elbisem var Ömer.” “Alalım sana Ya Resulallah. Bak dışardan misafirler geliyor. Onların yanına çıkarken giyersin. Bayramlarda cumalarda giyersin. Şöyle güzel bir elbisen olsun.” Peygamber Efendimiz (a.s.) Hz. Ömer’e ve onun şahsında bize bir ders verecek. Buyuruyor ki: “Ey Ömer! Bırak bu elbiseyi ahirette hiç giyme ihtimali olmayanlar dünyada giysinler.” İnkârcılardan bahsederken Allah (c.c.): “Bütün iyiliklerinizi, güzelliklerinizi dünyada yiyip bitirdiniz. Ahirete bir şey bırakmadınız” (Ahkâf, 20) diye söyler onlara. Ahirete kalsın biraz. Cennete kalsın biraz. Hayatın bütün zevklerini tatmak lazım hocam. Öyle mi? Dünyanın bütün nimetlerinden faydalanmalı, Müslüman her şeyin en iyisine layıktır. İyi de Müslümanların en iyisi Hz. Muhammed Mustafa’nın hayatı bu işte. En iyisine layık ama o böyle yaşadı. Aralıklarla söylüyorum. Hz. Peygamber (a.s.) katılmış olduğu savaşlardan payına düşen ganimeti biriktirseydi Mekke’nin en zengini olurdu. Sadece Hayber’in fethinden Peygamber Efendimiz’in payına kaç deve düşmüş biliyor musunuz? 24 bin deve. Ne bırakmış vefat ederken?

Bir müşrik geliyor develer otlakta otluyorlar. “Muhammed!” diyor, develerin ne güzel. “Hoşuna mı gitti” diyor Efendimiz (a.s). “Develer ve otladıkları çayır senin olsun” diyor. Adam sevinç içerisinde. Kendisi gibi iman etmeyen, inkârcı, müşrik arkadaşlarının yanına koşuyor. “Koşun, koşun Muhammed’in dinine girin. Muhammed elinde olanın tükenmesinden korkmadan dağıtıyor” diyor. O da dünyaya geldi. İstifade etti. O da süresini tamamladı. Biz de istifade ediyoruz, süremizi tamamlayacağız. Malı sürekli kılmanın yolu Allah rızası için harcamaktır. Kazanacağız, iş bulsa da insan helalinden tertemiz işler yapsa, orada işçi çalıştırsa. Yüzlerce, binlerce insanın evine ekmek gitmesine vesile olsa. Ne kadar güzeldir. Ama insan çalışsa da yığsa da biriktirse de hesap edilemeyecek kadar bankalarda mal varlığı olsa da bunun bir anlamı yoktur. İnsanların işini görüyorsa, insanlara fayda sağlıyorsa, dünyanın imarına katkı sağlıyorsa bununla birlikte ahiret hedefi gözetiyorsa bu mal güzeldir. “Helal mal, salih bir insanda ne kadar güzeldir.” Allah cümlemize helalinden kazanabilmeyi nasip eylesin. Helal yerlere harcayabilmeyi nasip eylesin. Haramlardan, aldatmaktan, kumardan, hırsızlıktan, faizlerden, rüşvetten velhasıl bütün gayri meşru yollardan uzak olarak kazanabilmeyi ve harcayabilmeyi nasip eylesin. Kazandıktan sonra istediğim gibi harcarım diyemeyiz. Çünkü harcamanın alanı da meşru olmalıdır. Meşru yerlerden, temiz yerlerden kazanabilmeyi, meşru ve temiz alanlara harcayabilmeyi Cenab-ı Hak cümlemize nasip eylesin. Cenab-ı Hak bile bile şu kursaktan aşağıya bir lokma haramın geçmesine müsaade etmesin. Allah (c.c.) hesabı verilebilir bir hayat yaşayabilmeyi, razı olduğu hal üzere huzuruna varmayı, razı ve memnun olduğu kullarıyla birlikte haşrolmayı, cennet ve cemaliyle müşerref olabilmeyi nasip eylesin.