Din istismarı söz konusu olduğunda hemen akla ilk gelen; “Din neden istismar edilir?” sorusudur. Öncelikle ifade etmek gerekir ki din, teorik ve pratik düzlemde, her zaman ve zeminde bireysel/toplumsal bir ihtiyaç, istendik huzur ve mutluluk kaynağı olduğundan, insanların bu inayet ve rahmet kapısından müstağni olmaları düşünülemez. Özellikle modernitenin anaforundaki insan için din, bugün yegâne vazgeçilmez hâlini almıştır. Diğer taraftan istismara konu olan din realitesi, kaynağını metafizik boyuttan almaktadır. Bu cihetten yapılan referanslar da genellikle sorgulanamaz vasıfta olduğundan dolayı dinsel atıflar her zaman insanlar üzerinde iz bırakıcı etki yaratmıştır. Çünkü kâinatla ilişkisi şehadet âlemiyle sınırlı insanoğlu için fizik ötesinden verilen haberler doğal olarak rijit ve dikkat çekicidir. Dolayısıyla, istismara yön veren düzeneği kullanan bir karakter için din olgusu, bu noktada elverişli bir sermaye ve bereketli bir havzadır. Buna ilaveten, çevresini anlayıp algılamada yalnızca duyu organlarıyla hareket eden, tasavvur, analiz, sentez ve hüküm değerinden yoksun, yaşam olaylarına cehaletle süslenmiş bir duygusallıkla yaklaşan insan kaynağı da istismarın elini güçlendiren diğer bir etkendir.

Bu perspektiften bakıldığında istismarın baş aktörü olan kişilik, geçmiş yaşamında istediği doyumu elde edemediğinden dolayı kendini gerçekleştirememiş, sürekli vizyonda olmayı/kalmayı arzulayan, kendine ezoterik anlamlar yükleyerek algı yaratan, bilgiye pragmatik yaklaşan, zeki, dominant bir karakter hüviyetindedir. Bu dikkat çekici figürün tüm yapıp etmelerinin arka planında ise dünyanın olur, telkin ve tekliflerinin karşı konulamaz cazibesi yatmaktadır. Sözü edilen tipolojiyi Bel’am özelinde; “Kendisine ayetlerimizi verdiğimiz hâlde onlardan sıyrılıp da şeytanın kendisini peşine taktığı, bu yüzden de azgınlardan olan kimsenin haberini onlara anlat. Dileseydik o ayetlerle onu elbette yüceltirdik. Fakat o dünyaya saplanıp kaldı da kendi hevâ ve hevesine uydu… (A’raf, 7/174-175) ayetiyle, anlam dünyamızın kandili Kur’an-ı Kerim çağlar öncesinden lanse etmektedir. Buna mukabil, istismar edilen kişi ise edilgen, birey olamamış, bilgi ve bilinçten yoksun, öğrenilmiş çaresizlikten kurtulamayan, yaşamının tüm dönemlerinde baskılandığından dolayı kendini başkası üzerinden tarif etmeye hevesli, havaleci bir profil çizmektedir.

İstismar gerçeğinde insanı merkeze alarak derinlere inildiğinde, karşımıza çıkan ilk bulgu bağlanma refleksidir. Bu da insanoğlunun anne rahmine konuk olmasından, ilahi hakikat olan göklerin kapısının açılmasına kadar geçen süre zarfında en çok ihtiyaç duyduğu güven duygusunun önemini ortaya koymaktadır. Zira İngiliz psikolog John Bowlby (ö. 1990), insanın güven ihtiyacının ilk kez anne ve çocuk arasında gündeme geldiğini ve sonraki süreçleri de bu başat aşamanın tayin ettiğini belirtmektedir (bkz. John Bowlby, Bağlanma, Çev.: Tuğrul Veli Soylu, Pinhan Yayıncılık, İstanbul 2012, s. 233). Buna göre, anne ve çocuk arasındaki ilk etkileşim ve iletişim süreci, kişinin eşyaya, âleme ve Allah’a yönelik bağlanma kalitesini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla güven duygusunu içselleştirmiş bireylerin; kendisi, çevresi ve Yaratanla güvenli bağlanma yaşantıları kurabileceğini söylemek imkân dâhilindedir. Aksi bir durum ise kişiyi dünya ve ahiret işlerinde kaçınan yahut saplantılı bir bağlanma yönelimine sürükleyebilmektedir. Bu itibarla, din istismarının öznesi hâline gelen bir kimse, çocukluk döneminden itibaren yaşadığı duygusal kaosun neticesinde, yaşamının belli bir kesitinde zihninde imajını parlattığı bir üst kimliğe saplantılı bağlanmaktadır. Yeri gelmişken bahse konu husus, ideal birey ve toplum düşüncesinin ilk ve zaruri şubesi olan çocuk eğitiminin önemini de tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir.

Bu noktadan hareketle ifade edelim ki, yüce dinimiz İslam’ın istismara yaklaşımı, Yaratıcı ile insan arasındaki yatay ve dikey ilişkide değer atfettiği ana kavramlardan tevhit ve vahdet etrafında şekillenmektedir. Bu çerçevede; “İyiliği, daha fazlasını bekleyerek (bir kazanç elde etmek için) yapma!” (Müddessir, 74/6) ayeti, nübüvvetin ilk yıllarındaki tevhidi perdeleyen şirkin ve vahdeti gölgeleyen zulmün resmi Mekke’de, dinî asılları teyit ve temin eden mühim bir kurucu değer olmuştur. Bu ayetle yüce Allah, sevgili Peygamberimize (s.a.s.); tebliğde doğrudan kendi hakkı olduğunu, bireye değer veren asil bir yaklaşımın, insanlar arası ideal ilişkinin vazgeçilmezi olacağını veciz bir üslupla işareten dile getirmiştir.

Söz konusu ayet, nebevi misyonu deruhte etme gayretinde olanlara, gündelik yaşamında dine dair şablon, imaj ve içeriklerle ünsiyet kuranlara çarpıcı üslubuyla ihtar niteliği taşımaktadır. Zira doğrudan Hz. Peygamber’e hitap eden bu ayette, sebebin hususiliğinden ziyade hükmün umumi oluşu bunu öncelikli olarak gerekli kılmaktadır. Ayetin alt metninde ise peygamberlerin lazım-ı gayri mufârık sıfatlarının bileşkesinin asalet olduğu ve muhatabı minnet altında bırakarak istismara kapı aralayacak bir durumun bu değerle asla bağdaşmayacağı yansıtılmaktadır. Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de bu husus; “Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir” (Şuarâ, 45/126) ayetiyle çağlar üstü nebevi bir deklarasyon hüviyeti taşımaktadır. Bu itibarla ilgili ayet, belli bir emek karşılığında orantısız fayda elde etme anlamı taşıyan istismar realitesinde, Allah hakkına doğrudan bir müdahale olduğunu öncelikle ortaya koymaktadır. Diğer taraftan, insana mekanik bir varlık anlamı yükleyen, nitelikten ziyade nicelik cihetiyle yaklaşan, onun hür tercihlerini itibarsızlaştıran, bireysel bütünlüğünü altüst ederek kendini gerçekleştirmesine mani olan istismarcı yapıların aksine, insana eşref-i mahlûkat özelliğinden dolayı değer atfetmenin ne denli önemli oluşu bu ayetle tebarüz etmektedir. Bu açıdan bahse konu ayet, bir bakıma av öncesinde balık sürülerini yemleyen avcının durumunu yergiyle betimlemesiyle esasen oldukça dikkat çekicidir.

Yeryüzünün en değerli varlığı insanoğlunun en büyük ideali, Rabbinin rızasına ulaşmaktır. Söz konusu boyut, kulun iradesiyle yüce Allah’ın muradının kesişmesinde hayat bulmaktadır. Kişiyi rıza menziline götürecek yol, yani vesile de bu süreçte önemli bir vazgeçilmezdir. Zira bir ideale ulaşma hususunda müspet sonuç elde etmek isteniyorsa hem vesilenin hem de maksadın müspet olması gerekmektedir. Aksi takdirde, bu alanlardan herhangi birinde menfi bir yaklaşım söz konusu olduğunda netice de menfi olacak ve istismar gündeme gelecektir. Buradan hareketle, araç ve(ya) amacın negatif değer kazandığı istismar realitesi, dini yalnızca Allah’a has kılan bir kimlikten ziyade, kulluk değerini sadece şekil şartlarıyla yerine getirip takva idealinden uzaklaşan bir tipolojinin zorunlu çıktısıdır. Bu da açıkça ortaya koymaktadır ki, hayata dinî perspektiften bakan ve diğer bütün düşüncelerin üstünde kabul edilen din olgusuna, mutlak bir şekilde teslim olan bir kimsenin istismara yeltenmesi imkân dâhilinde değildir. Fakat hayat kaynağı olan dini; toplumda mevki elde etme, başkaları nezdinde itibarlı olma, korkuları yatıştırıp güven temin etme, sıkıntılar için teselli, yoksunluklar için telafi gibi insanî birçok istek ve ihtiyacı karşılayan pratik sonuçlarıyla ranta tahvil eden bir kimse, istismara doğrudan yeşil ışık yakmaktadır.

Kişiyi istismarın aldatıcı tuzağına düşüren temel motivasyon dünyevileşmedir. Nitekim istismar gerçeğinde, dünyevileşmenin sebep olduğu şablonik hâle gelmiş yüce idealler sadece hükmen itibara alınmakta; gayrimeşru vesileler, çare ve hileler artık geçerliliğini ve fonksiyonunu yitiren bu üst yapıya atfedilmektedir. Bunun neticesinde ise selim fıtrata muhalif eylemler manzumesi ve nihayetindeki ardı arkası kesilmez bir kaos ve travma hâli toplumu çepeçevre kuşatmaktadır. Kimlik, şuur ve istikamet problemi doğuran bu asimetrik davranış, her ne kadar bazı yeryüzü sakinlerini memnun etse de Yaratıcıyı asla razı etmemektedir. Bu trajik tablonun oluşumunda, yerde ve gökte bulunan her şeyin emrine amade kılındığı insanoğlunun (bkz. Câsiye, 45/13), özellikle son iki yüzyılda metafiziğin fizik âleme indirgeme çabalarının sonucunda Allah merkezli evren tasavvurundan insan merkezci evren tasavvuruna, dinî rasyonalizmden seküler rasyonalizme ve nihayetinde aşkıncılıktan dünyevileşmeye evrilerek maddenin esiri oluşu kuşkusuz temel etkendir. Bugün istismar özelinde yaşanan bireysel ve toplumsal ölçekli krizlerin hemen hemen hepsinin altında bu çarpık, paradoksal ve hastalıklı anlayış yatmaktadır.

Allah ve ahiret inancını merkeze alarak söz, tutum ve eylemlerini bu doğrultuda düzenleme mükellefiyetindeki bir Müslümanın dinî enstrüman ve argümanları istismar ederek kendine dünyevi bir alan açması düşünülemez. Bu meyanda kutsal olanı, seküler maslahatlar için araç olarak kullanmak; dinî değerlere uymanın aksine dinî değerleri kendisine uyarlamak, temelde kişinin inanç sistematiğindeki zaaftan kaynaklanmaktadır. Bu da istismarın temelinde, kökleşmiş bir inanç krizinin varlığını tüm boyutlarıyla gözler önüne sermektedir. Yaratanın hoşnut olmadığı bu durum; “…Ayetlerimi az bir karşılığa değişmeyin ve bana karşı gelmekten sakının!” (Bakara, 2/41) ayetiyle açıkça ifade edilmiştir. Zikredilen ayetin işaretiyle, dinini kişisel/maddi çıkarları için kullanıp yanlış yorumlayanlara, haramları helal, helalleri haram göstermeye kalkışanlara karşı kesin bir uyarıda bulunulmuştur.

İstismara giden süreçte bilgiyle ilişkinin vasıf, unsur, boyut ve yansımalarına dair kırılmalar oldukça önemli bir yekûn oluşturmaktadır. Nitekim modern zamanda artık bir tahakküm aracı hâline gelen bilgi, imaj ve enformatik cehalet manivelasıyla kitleleri manipüle ederek yerini tümden duygusallığa bırakmış ya da insanoğlu, bilginin hikmet ve marifet boyutunu idrak edemeyip mekanikleşerek bilgelikten uzaklaşmıştır. Bunun neticesinde vahiy ve sünnetin gerçek ve hayat veren bilgisiyle kulluk yaşantısını şekillendirmesi gereken Müslüman; aklı, tasavvuru ve fikri devre dışı bırakıp istismar denizinde vurgun yemiştir. Nitekim bugünkü gelinen noktada bilgiyi elde etme, güncelleme ve nihayetinde ahlaka dönüştürme konusunda yaşanan travmalar, tümüyle eleştirel yaklaşımdan uzak, taassuba dayalı, dogmatik bir anlayışın ürünü olarak istismara zemin hazırlayan parametrelerdir.

Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, yaşadığımız modern zamanda her geçen gün farklı bir yüzünü teşhis ettiğimiz istismar karakterleri, kendisini makyajlayan maharetli eller sayesinde sürekli yeni maskelerle karşımıza çıkmaktadır. Dinî değerleri örseleyip vasıfsızlaştıran bu tazyike karşı bilgi, hikmet ve marifeti kuşanıp agâh olmak bizi sabitkadem kılacak biricik reçetedir. Bu asil gayretin, dinimizi korumakla mükellef olan bizler için önemli bir şuur ve sorumluluk dersi olduğunu hatırdan çıkarmamak gerekir.