Emîr Abdülkadir, 1807 yılında Cezayir’in Vahran şehrinin Kaytana köyünde doğdu. 18 yaşına kadar bir taraftan dinî ilimleri tahsil etti, bir taraftan da Kur’an’ı ezberledi. Tahsilini tamamladıktan sonra, yaşadığı bölgenin dışında Cezayir’in hemen her yerinde son derece nüfuza sahip, aynı zamanda tarikat şeyhi de olan babası Muhyiddin Efendi’ye intisap etti.

Babasıyla birlikte ileride hayatını değiştirecek olan hac yolculuğuna çıktılar. Halkın kendilerine gösterdiği yoğun teveccühten korkan Vahran valisi, şeyh ve oğlunu iki yıl göz hapsinde tuttu.

Hacdan dönerken Mısır’ı ziyaret ettiler. Bu ziyaret çok faydalı oldu. Bilahare Cezayir’e döndüler.

Benî Hâşim soyuna mensup olması, takva ve ahlakı sebebiyle halkın sevgilisi olan Şeyh Muhyiddin akın akın ziyaret ediliyordu. O zamana kadar o bölgede böyle bir ziyaretin görüldüğü hiç vaki olmamıştı.

Hac yolculuğu Abdülkadir’in ruhen tekâmülüne büyük katkıda bulundu. Yolculuğu esnasında aldığı kitapları okumak için bir müddet insanlardan ayrı yaşadı. Onun kitap okuma sevgisi, hayatının sonuna kadar devam etti. Buradan da anlaşılan o ki hareket adamı sürekli okuyarak kendini yenilemelidir.

CİHAT EMİRLİĞİ

Müslümanlar, Berberî, Arap gibi ayrımların yanı sıra kendi aralarındaki kabile anlaşmazlıklarından ötürü birlik oluşturamıyorlardı. Müslümanların bu dağınık durumlarından istifade eden Fransızların acımasız baskısı günbegün artarak devam ediyordu.

Bundan dolayı bilinçli bazı Müslümanlar, Emîr Abdülkadir’in babası Şeyh Muhyiddin’i ‘‘cihat emîri’’ ilan ederek ona bey‘at etmek istediler. Fakat teklifi kabul etmeyen şeyh, bu durumu Fas kralına iletmelerini istedi. Bu esnada şeyh, oğlu Abdülkadir’in komutasındaki birlikte cihada devam ediyordu.

Kendinden istenen talebi Fas kralı yerine getirdi. Oğlunu cihat emîri olarak bir grup askerle gönderdi. Fakat bir müddet sonra Fransa’nın tehdidine karşı koyamayan kral, oğlunu geri çekti.

Durum gün geçtikçe kritik bir hâl almaya başlıyordu. Bunu fark eden eşraf, ulemâ, Arap ve Berberî kabilelerinin ileri gelenleri, ısrarlı taleplerini Şeyh Muhyiddin’e tekrar getirdiler. Ya kendisinin ya da oğlu Abdülkadir’in işin başına geçmeleri gerektiğini ifade ettiler. Hatta bu durumun mutlaka yerine getirilmesi gerektiğini, farz-ı ayın olduğunu söylediler. Şeyh, konumu ve sağlığı sebebiyle bu işi üstlenemeyeceğini ama oğlu Abdülkadir’in olabileceğini ifade etti. Böylece meseleyi de ortada bırakmamış oldu. Bunun üzerine gelen heyet, mutlu ve memnun bir vaziyette oradan ayrıldılar.

Bir müddet sonra Abdülkadir şûraya dayalı bir seçimle, şeriatın öngördüğü şekilde emirliğe getirildi. Oğluna ilk bey‘atı yapan kişi babası oldu. Ardından hayır dua etti. Oğlunu nâsırüddîn (dinin yardımcısı) ilan etti. Daha sonra diğer zevat sırasıyla bey‘at etti. Böylece 1832 yılında kendisine bey‘at edilmiş oldu. Bu tarihten itibaren içeride birliği sağlamak için çalışmalara başladı. Aynı zamanda savaş hazırlıklarını da sürdürdü.

Demek ki cihat emirliğinin gerçekleşmesi için buna benzer şartların oluşması gerekiyordu.

FRANSA’YA KARŞI YAPILAN SAVAŞ

Abdülkadir, birbirinden güzel işler yaptı. Fransızlarla yapılan ilk el-Mukatta Savaşı’nda Fransızları dize getirdi. O, bir taraftan Fransızlara karşı bu mücadeleyi verirken, diğer taraftan da amcasıyla uğraşıyordu. Emîr, halkın keşmekeş tutumundan rahatsızdı. Bir taraftan halkın duyarsızlığı, diğer taraftan amcası ve bazı işgüzar kişilerin iktidar arzusu, emîri hayli rahatsız etmişti. Bu durumun düzeltilmesi için yoğun çaba sarf etti. Hâliyle verimli enerjisini beyhude bir şekilde harcamış oluyordu.

Fransızlarla yaptığı el-Mukatta Savaşı’ndan sonra anlaşma yapmak için ricada bulunan Fransızların tekliflerini kabul etti. Anlaşmayı imzaladılar. Aslında Fransa’nın bu anlaşmayla zaman kazanmak istediğini biliyordu. O nedenle kendisi anlaşma taraftarı değildi. Ama arkadaşlarının ısrarı üzerine anlaşma yapmaya mecbur kaldı.

Bir müddet sonra anlaşmayı bozan Fransızlarla yeniden savaştı. Fakat bu savaşta oğlunu, kızını, kardeşinin oğlunu gözleri önünde kaybeden ve hiçbir taraftan yardım alamayan emîr, 1848 yılında teslim olmak zorunda kaldı.

Tutukluluğu sırasında Fransız yetkililere “Fransa’nın dağları ve ovaları ipek ve altınla donatılarak bir kefeye, özgürlüğüm de diğer kefeye konarak bana sunulsa özgürlüğümü tercih ederim. Ben sizden af veya ihsan talep etmiyorum. Bana verilen sözlere bağlı kalmanızı istiyorum. Ben, bana verdiğiniz sözden feragat etmeyeceğim. Gerçek niyetinizi ortaya çıkarmak için anlaşmaya sadık kalırım. Gerekirse bu şartlar altında ölürüm.” dedi.

OSMANLI ve EMÎR ABDÜLKADİR

Yeni atanan Fransız Genel Valisi Bugeaud, emîri adım adım takip ediyordu. Emîr, genel valinin amansız takibinden sıkıldığından tedbir amaçlı olarak durmadan yönetim merkezini değiştirmek zorunda kalmıştı. Hatta tarihte eşine rastlanmayan Seyyar Başkent” kurmuştu.

Birçok konuda sıkışan ve zor durumda kalan emîr, son çare olarak dönemin Osmanlı Padişahı Abdülmecid’den yardım istemek için şöyle bir mektup gönderdi.

“Müslümanların halifesi ve hamisi! Cezayir cihadının başarıya ulaşmasının İstanbul’un yardımına bağlı olduğunu bilmenizi isterim. Müslüman kardeşlerime sığındım. Onlar, bizim zalim düşmana esir düşmemize göz yumdular. Bize yakın olan krallar bizden uzak durdular. Kâfirlerden korkuları yüzünden bize, onlara karşı güç sağlayacağımız nesneleri satmaktan bile kaçındılar. Adam göndererek yardım etmelerini istedik, yanaşmadılar… Ne yakınlık ne komşuluk fayda verdi. Sanki Müslümanlar tek vücut değillermiş gibi. Bu bölge Müslümanlarının sizden başka kurtuluş ümidi kalmadı. Sizin yüce burçlu kaleniz dışında sığınakları, yerleri kalmadı. Sizin yardımınızı bekliyoruz. Kalpleri muhabbetinizle çarpıyor. Mal denirse sende mal çok, asker denirse senin ordun deniz gibi…”

Abdülmecid, içinde bulunduğu şartlardan dolayı açıktan yardım edememişse de cihada devam etmeleri gerektiğini söyleyerek el altından yardımcı olacağı taahhüdünde bulunmuştu. Padişah bir de emîre şöyle bir mektup gönderdi.

“Mektubunuzu getiren elçinizle görüştüm. Müslümanların işine önder olmak suretiyle şecaat ve ihlâs gösterdiniz. Böylece rızâ-yı Bârî’yi kazanmış, Resûlüne itaat etmiş, aynı zamanda Bâb-ı Âli’yi de memnun etmiş oldunuz. Bundan dolayı Allah sizi mükâfatlandıracaktır. Biz ise sizi layık olduğunuz şekilde ödüllendirmekte ve gözetmekte bir an tereddüt göstermeyeceğiz ve uygun gördüğümüzü yapacağız. Biz mektubumuzu rumuzlu olarak yazıyoruz. Sizden de önemine binaen meseleyi gizli tutmanızı rica ediyoruz. Bu meseleyi gizli tutmanız bize çok yardımcı olacaktır. Binaenaleyh sizden de mektuplarınızı rumuzlu yazmanızı rica ediyoruz. Mektubumuzun kısalığından ötürü özür dileriz.’’

Bu mektup, padişahın içinde bulunduğu durumun anlaşılması açısından da önemlidir. Neticede Osmanlı’dan da gerekli yardımı alamayacağını anlayan emîrin artık yapacak bir şeyi kalmamış ve teslim olmuştur.

ÜLKEDEN AYRILIŞ

Beş yıl tutuklu kaldıktan sonra 1853 yılında serbest bırakıldı. İstanbul’a uğradıktan sonra Bursa’ya giderek oraya yerleşti. Padişah Abdülmecid, Bursa Valisi Halil Paşa’ya yazılı bir emir göndererek hemen kendisine bir araba tahsisi yapılmasını ve misafirlik konusunda ne yapılması gerekiyorsa fazlasıyla yapılması talimatını verdi.

Üç yıl sonra 1856 yılında Bursa’dan Şam’a gitti. Orada da yaklaşık sekiz yıl kaldı. Şam’da birçok âlim ile teşrikimesaide bulundu. Bir ara Mısır’a da gidip gelen emîr, hayatının sonuna kadar Şam’da yaşadı. Fransa hükümetinden aldığı maaşla geçinen emîr, 1964 yılında Şam’da vefat etti.

YAPTIKLARI

Emîr Abdülkadir “Yakışıklı elbise giymek, sultanın oğlu olmak, dolgun bir maaş almak isteyen gelsin.” diye çağrıda bulundu. Çağrıya olumlu cevap verenlerden düzenli bir ordu kurdu. Orduyu da piyade, süvari ve topçu olmak üzere üçe ayırdı. Karizması ve insani ilişkilerinden, bir de Fransa’nın Cezayir halkına yaptığı haksızlığı görerek kaçan Fransızlardan bir tabur oluşturdu. Bu tabur, Fransızlara karşı savaştı.

Ülkede çok sayıda köprü ve yol yaptı. Aynî ve nakdî vergiler topladı. Yargı reformunu gerçekleştirdi. Her şehre bir kadı göndermenin yanı sıra bir de “kâdılkudât (başkadılık)” makamı ihdas etti. Şehirleri yaşanır hâle getirdi. İnsanlar, özellikle kadınlar dışarı çıkıp gezmeye başladılar. At hırsızlığı sona erdi. İçki ve tütünü yasakladı. Giydiği elbisesi hizmetçilerinki gibiydi. İlme ve ilim adamına her türlü desteği verdi.

Seçimle iş başına gelen bir şûra meclisi oluşturdu. Bu meclis devlet işlerinin yanı sıra halkın dertlerini dinlemek suretiyle emîre yardımcı oluyordu. Bütün bu devlet organlarının faaliyetleri, Fransızlara karşı yürütülen amansız ölüm kalım savaşının verildiği zamanda oldu. Bu da gösteriyor ki devlet yönetimi boşluk kabul etmez. Bazı işler eş zamanlı yürütülebilir.

ROGER GARAUDY’NİN EMÎR HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ

20. yüzyılda yaşayan Fransız filozof Garaudy, kendisiyle yapılan bir röportajda, tasavvuf ve emîr Abdülkadir hakkında şöyle der: “İnsan bütün hazları, iktidar imkânlarını ve diğer şeyleri yaşayıp gördükten sonra bir an gelir kucağını kurtarıcıya açar, yani mistik (tasavvufi) hayata yönelir.”

Böyle bir hayatı benimsemediğini söyleyen Garaudy “Bence 19. yüzyılın en büyük adamı, kesinlikle (ülkesi Cezayir’i Fransızlara teslim etmemek için yıllarca çarpışmış olan) Emîr Abdülkadir’dir. Kendisi büyük bir mutasavvıftır. İbnü’l-Arabî ekolünden bir sofidir. Ama o aynı zamanda büyük bir eylem adamıdır. Ayrıca son derece misafirperver olduğu için esir aldığı Fransız subaylarını bazen evine, sofrasına davet ederdi. İşte o subaylar o adamın bütün gece dua ve niyazda bulunurken gündüzleri gerçek bir general edasıyla savaş yürütmesi karşısında hayrete düşmüşler ve kendisine hayran kalmışlardır. Demek istediğim şu: Tasavvufi bir hayat, eylemden uzak kalmak anlamına gelmez. Bence tasavvuf demek eyleme geçmek demektir. Kanaatim odur ki eylemsiz sofilik, şahsi bir ibadetle avunmaya dönüşür; sofilik yönü olmayan bir eylemse hayvanca bir eylemden başka bir şey değildir. Benim hayatımın gayesi işte bu iki noktayı bir arada yürütebilmek olmuştur. Yani eylemle sofiliği kol kola yürütmek…” Tıpkı Emîr Abdülkadir gibi.

Ayrıca sofilerin en büyüklerinden İbnü’l-Arabî’nin müritlerinden olan Emîr Abdülkadir, gerçekten tasavvufun dünya işlerinden değil, dünyanın kokuşmuşluğundan kopmak olduğunu, devlet adamı olarak ve işgale direnişin önderliğini yaparak ispatlamıştır.

Kabri, şeyhi İbnü’l-Arabî’inin Şam’daki türbesinin yanında bulunmaktadır.

Hayatını İslâm’ın ve ülkesinin özgürlüğüne adayan büyük âlim ve mutasavvıf Emîr Abdülkadir’e Allah’tan rahmet diliyorum. Ahmet BELADA

 

KAYNAKLAR

1.      Ferhat Deniz, Cezayir Nereye? Geliyorum Diyen İslâm Devleti, Denge Yayınları.

2.      Türk Edebiyatı, Temmuz 2012, Sayı: 465.

3.      Roger Garaudy, Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum, Türk Edebiyat Vakfı Yayınları.