Abdullah b. Amr'dan (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) Bedir günü üç yüz on beş kişi ile çıktı ve “Allah'ım, bu askerler kendilerini taşıyacak bir binekten yoksunlar, onları sen taşı! Allah'ım, onlar çıplaklar, onları sen giydir! Allah'ım, onlar açlar, onları sen doyur!” diye dua etti. Neticede Allah (cc) Bedir günü kendisine zafer nasip etti. Dönüşte her biri mutlaka bir ya da iki deveyle, elbiseli ve karınları tok olarak (Medine'ye) gelmişlerdi.

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو: أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) خَرَجَ يَوْمَ بَدْرٍ فِى ثَلاَثِمِائَةٍ وَخَمْسَةَ عَشَرَ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “اللَّهُمَّ إِنَّهُمْ حُفَاةٌ فَاحْمِلْهُمْ، اللَّهُمَّ إِنَّهُمْ عُرَاةٌ فَاكْسُهُمْ، اللَّهُمَّ إِنَّهُمْ جِيَاعٌ فَأَشْبِعْهُمْ”، فَفَتَحَ اللَّهُ لَهُ يَوْمَ بَدْرٍ فَانْقَلَبُوا حِينَ انْقَلَبُوا وَمَا مِنْهُمْ رَجُلٌ إِلاَّ وَقَدْ رَجَعَ بِجَمَلٍ أَوْ جَمَلَيْنِ وَاكْتَسَوْا وَشَبِعُوا.

(D2747 Ebû Dâvûd, Cihâd, 145)

***

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: قَالَ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَوْمَ بَدْرٍ: “اللَّهُمَّ إنِّي أَنْشُدُكَ عَهْدَكَ وَوَعْدَكَ، اللَّهُمَّ إِنْ شِئْتَ لَمْ تُعْبَدْ.” فَأَخَذَ أَبُو بَكْرٍ بِيَدِهِ، فَقَالَ: حَسْبُكَ، فَخَرَجَ وَهُوَ يَقُولُ: ﴿سَيُهْزَمُ الْجَمْعُ وَيُوَلُّونَ الدُّبُرَ.﴾

İbn Abbâs anlatıyor: “Hz. Peygamber (sas) Bedir günü, "Allah'ım, senden ahdini ve vaadini (yerine getirmeni) diliyorum. Allah'ım, eğer (bu müminler topluluğunun hezimetini) dilemişsen o zaman bugünden sonra sana ibadet edilmeyecek (demektir)" diye dua etti. Ebû Bekir (ra), Peygamber'in elini tuttu ve "(Bu dua) sana yeter." dedi. Akabinde Resûlullah (sas), "Yakında o topluluk bozguna uğrayacak; arkalarını dönüp kaçacaklar." (Kamer, 54/45) âyetini okuyarak (çadırdan dışarı) çıktı.”

(B3953 Buhârî, Meğâzî, 4)

***

عَنْ مَالِكِ بْنِ حَمْزَةَ بْنِ أَبِى أُسَيْدٍ السَّاعِدِيِّ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ جَدِّهِ قَالَ:قَالَ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَوْمَ بَدْرٍ: “إِذَا أَكْثَبُوكُمْ فَارْمُوهُمْ بِالنَّبْلِ، وَلاَ تَسُلُّوا السُّيُوفَ حَتَّى يَغْشَوْكُمْ.”

Mâlik b. Hamza b. Ebû Üseyd es-Sâidî'nin, babası aracılığıyla dedesinden naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sas) Bedir günü, “(Müşrikler) Size yaklaştıklarında onlara ok atın. Onlar sizi iyice yakından sarıncaya kadar da kılıçları çekmeyin.” buyurmuştur.

(D2664 Ebû Dâvûd, Cihâd, 108)

***

Hicretin üzerinden yaklaşık iki yıl geçmişti. Mekke müşriklerinden oluşan bir ticaret kervanı, o günlerde Ebû Süfyân b. Harb’in idaresinde Şam’a yol almıştı. Şam’daki ticarî faaliyetini tamamlayan kervanın dönüş zamanı gelmişti. Kervanda pek çok Mekkeli müşrikin malı vardı. Yüzlerce deveden, attan ve oldukça kıymetli ticaret mallarından oluşan kervan, Mekke’ye dönmek üzere yola çıkmaya hazırdı. Yakında Bedir civarından geçecek olan kervandaki malların bir bölümü de Müslümanlara aitti. Çünkü hicret ederken mallarını Mekke’de bırakmak zorunda kalmışlar, müşrikler de onlara el koymuştu. Müşrikler, Müslümanların gözleri önünde bu malları develere yükleyip Şam’a ve Yemen’e götürerek satıyorlardı. Müslümanlar ise mallarını geri almak istiyorlardı.

Büyük kervan çok geçmeden Mekke’ye gitmek üzere yola çıktı. Allah Resûlü (sas), Ebû Süfyân idaresindeki bu kervanın önünü keserek mallarını ele geçirmek istiyordu. Çünkü hak hukuk tanımayan, zulümleriyle İslâm’ın gönüllere ulaşmasını engelleyen bu insanları durdurabilmek için başka bir yol kalmamıştı.

Resûlullah (sas), kervanı gözetlemek üzere bir gözcü göndermiş, ashâbından da onlarla karşılaşmak üzere hazırlık yapmalarını istemişti. Allah Resûlü (sas), "Kimin yanında hayvanı varsa hemen binsin ve bizimle gelsin." diye seslenerek katılmak isteyenleri çağırdı.

Kısa bir sürede hazırlıklarını tamamlayan Peygamberimiz (sas) ve ashâbı, Kureyş kervanını yakalamak için Ramazan’ın on ikinci günü yaklaşık üç yüz on beş kişi olarak yola çıktılar. Bunlardan yaklaşık sekseni Medine’ye henüz geldikleri için sayıları az olan muhacirlerden, geri kalanı ise ensardan oluşuyordu. Allah Resûlü (sas) beyaz sancağı ashâbının gençlerinden Mus’ab b. Umeyr’e (ra) verdi. Amr b. Ümmü Mektûm’u (ra) ise Medine’de kalanlara namaz kıldırması için görevlendirdi.

Müslümanların binek hayvanları çok azdı. İki atları, yetmiş de develeri vardı. Bunlara nöbetleşe biniyorlardı. Meselâ, Ali b. Ebû Tâlib (ra) ve Mersed b. Ebû Mersed el-Ganevî bir deveye sırayla binmişlerdi. Sevgili Peygamberimiz (sas) ashâbıyla birlikte giderken bir yandan da içinde bulundukları durumu Rabbine şöyle arz ediyordu: "Allah’ım, bu askerler kendilerini taşıyacak bir binekten yoksunlar, onları sen taşı! Allah’ım, onlar çıplaklar, onları sen giydir! Allah’ım, onlar açlar, onları sen doyur!"

Resûlullah (sas) ve ashâbı Bedir’e doğru ilerlerken Kureyş kervanının lideri Ebû Süfyân, öncü olarak gönderdiği casusları vasıtasıyla Müslümanların kervana saldıracaklarını öğrendi. Hemen Mekke’ye haber göndererek Kureyş’ten çok acele yardım istedi. Kureyş kabilesini bir telaş sardı. Zira mallarının zarar görmesinden endişe ediyorlardı. Hiç zaman kaybetmeden hazırlık yapmaya başladılar. Herkesin orduya katılması için duyurular yaptılar. Kimi Kureyşliler ise savaşa gitmek istemiyorlardı. Ama Ebû Cehil ve diğer bazı önderleri bunları zorluyorlardı. Kureyşliler bir yandan kendi hazırlıklarını yapıyorlar bir yandan da Müslüman ordusuna katılmak isteyenleri engellemeye çalışıyorlardı. Telaş içinde çok geçmeden hazırlıklarını tamamladılar. Yaklaşık bin kişilik bir ordu kurmuşlardı. Ayrıca yüz at ve yedi yüz develeri vardı. Orduda Ebû Leheb hariç Kureyş’in önde gelenlerinin tamamı yer almıştı.

Bu arada Allah Resûlü (sas) ve ashâbı yolda Kureyş’e su taşıyan ve develeri güden zenci bir köle ile karşılaştılar. Ondan müşriklerin büyük bir ordu ile yola çıktıklarını öğrendiler.

Resûlullah (sas) biraz tedirgindi. Çünkü ashâbdan bir grup, kervan yerine savaşla karşı karşıya kalacaklarını anlayınca bu konuda isteksiz olduklarını belli etmişlerdi. Hatta gerçek apaçık ortaya çıktığında bile göz göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi Hz. Peygamber (sas) ile tartışmışlardı. Allah (cc) kendilerine kervan veya Kureyş ordusundan birini vaad ettiği hâlde onlar, zayıf olana yani sadece kervana sahip olmak istiyorlardı. Sayı ve teçhizat bakımından kendilerinden kat kat üstün olan müşrik ordusu ile karşılaşacak olma düşüncesi onları endişelendiriyordu.

Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir (ra) ve Hz. Ömer (ra) sırayla söz aldılar. Fakat Allah Resûlü (sas) bir karşılık vermedi. Sonra el-Mikdâd b. Esved, Hz. Peygamber’e (sas) yaklaşarak, "Ey Allah’ın Resûlü! Biz sana, İsrâiloğulları’nın Musa Peygamber’e (as), "Artık sen ve Rabbin beraber gidin ve savaşın. Biz burada oturacağız." dedikleri gibi demeyiz. Biz sana ancak, "Düşmanın üzerine yürü, biz de seninle beraberiz." deriz!" dedi. Mikdâd’ın bu sözleri, Resûlullah’ı (sas) çok mutlu etmişti. Hz. Peygamber (sas), ensarı da konuşturmak istedi. Belli ki onlardan da destek istiyordu. Çünkü Medine içinde onu koruyacaklarına söz veren ensarın, Medine dışında kendisini yalnız bırakmalarından endişe ediyordu. Ensardan Sa’d b. Muâz (ra) ayağa kalkarak, "Bizi mi kastediyorsun ey Allah’ın Resûlü?... Nefsim kudret elinde olan Allah’a (cc) yemin ederim ki sen bize atlarımızı denize daldırmamızı emretsen daldırırız! İçimizden hiç kimse geri kalmaz!..." dedi. Bu sözler Resûlullah’ı (sas) çok memnun etti. Ayrıca savaşa katılma hususunda tereddüt edenleri de cesaretlendirdi.

İslâm ordusu Kureyş’in gelişine aldırmadan Hz. Peygamber’in (sas) liderliğinde yola devam ediyordu. Hârretü’l-veber denilen yere ulaştıklarında, muhtemelen Kureyşlilerle sorunu olan ya da ganimet elde etmeyi amaçlayan Hubeyb b. Yesâf adlı bir müşrik, Efendimizin (sas) ordusuna katılmak istedi. Üstelik bu kişi cesareti ve kahramanlığıyla tanınıyordu. Peygamber (sas), "Allah’a (cc) ve Resûlü’ne (sas) inanıyor musun?" deyince adam, "Hayır." dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sas), "O hâlde geri dön, bir müşrikten yardım isteyecek değilim." buyurdu. Fakat aralarındaki söyleşi iki kez daha tekrarlandıktan sonra Hubeyb, Müslümanlığı kabul etti ve Peygamberimiz (sas) onun orduya katılmasına izin verdi.

İslâm ordusu bir süre sonra Bedir’e ulaştı. Ashâb için kolay bir yolculuk olmamıştı. Sefer, oruçlu oldukları Ramazan ayına denk gelmişti. Bir diğer sıkıntı ise binek hayvanlarının yetersizliğiydi. Bu zor şartlara rağmen dinlenmeye vakitleri yoktu. Bir an önce Ebû Süfyân’ın önderliğindeki kervanı yakalamak istiyorlardı. Ancak Müslümanların geldiği güzergâhı öğrenen Ebû Süfyân, derhâl kervanın yolunu değiştirdi. Sahil yolunu izleyerek kervanı Mekke’ye ulaştırdı. Kervanını kurtaran Ebû Süfyân, vakit kaybetmeden Bedir’e ulaşmak üzere olan Kureyş ordusuna geri dönmesi için çağrı yaptı. Bazı Kureyşliler, onun bu çağrısına kulak verip geri dönmek istediler. Fakat Ebû Cehil, geri dönüşe şiddetle karşı çıktı ve ordudan ayrılmak isteyenlere engel oldu. Çünkü Ebû Cehil ve onun gibi düşünenler, Bedir kuyusunun yakınlarında yapılacak bu savaşı kendileri için bulunmaz bir fırsat olarak görüyorlardı. Çok güçlü bir ordu hazırlamışlardı. Müşrik ordusu sayı bakımından Müslümanların neredeyse üç katıydı. Dolayısıyla müşrikler, Müslümanları tamamen yok edeceklerine eminlerdi.

Kureyş kervanı kurtulmuştu. Fakat Peygamber Efendimiz (sas) ve ashâbı geri dönmemişlerdi. Demek ki savaşın asıl nedeni bu kervanı ele geçirmek değildi. Amaç sadece kervanı yakalamak veya kurtarmak olsaydı iki ordu da geriye dönerdi. Ancak iki taraf da yerinden ayrılmıyordu. Bu nedenle Bedir Savaşı’nın asıl nedenini ticarî kaygılarda değil, hicreti hazırlayan sebeplerde aramak daha doğrudur. Nitekim müşrikler baskılarını her geçen gün artırıyorlardı. Hatta Allah Resûlü’nü (sas) öldürmek için planlar yapmışlardı. Müslümanlar da doğup büyüdükleri vatanlarını bırakıp Medine’ye hicret etmek zorunda kalmışlardı. Kervan hadisesi sadece bardağı taşıran son damla olmuştu. Zira Müslümanlar kervanı yakalayabilselerdi, Mekke’de bıraktıkları malların hiç olmazsa bir kısmını geri alabileceklerdi.

Müslümanlar Bedir’e ulaştıkları zaman, Allah (cc) üzerlerine onları ferahlatan bir yağmur indirdi. Bu rahmet damlacıklarıyla toz toprak yatıştı, kuyular su ile doldu. Yağmur damlalarıyla beraber âdeta melekler de yeryüzüne inmişti.

Allah Resûlü (sas), ashâbının önünde Bedir’e yakın bir yerde, bir gün öncesinden yaşanacak savaşı anlatıyordu. Bazı müşrikler hakkında, "Şurası inşallah yarın falanın düşeceği yerdir." diyerek eliyle çeşitli noktalara işaret ediyordu.

Savaş adım adım yaklaşıyordu. Müslümanlar karargâh olarak Bedir kuyularının başını seçmişlerdi. Böylece suyun düşman tarafından kullanılması engellenmişti. Müşrikler yüz atlı ile hızla oraya doğru ilerlemekteydi. Onlar da aynı yeri karargâh yapmak istiyorlardı. Çünkü Bedir kuyuları, o civarda suyun bulunduğu tek yerdi.

Allah Resûlü (sas), bir mevzi belirlemek için ashâbı ile istişare etti. Ardından bu konuda bilgisine güvenilen biri olan Hubâb b. Münzîr’in (ra) isteği üzerine merkezde büyükçe bir kuyu kazdırıldı. Bu kuyuya, harp müddetince yetecek kadar su dolduruldu. Daha sonra da diğer kuyuların hepsi kapattırıldı. Geceleyin de Resûlullah (sas) ordusunu savaş konumuna soktu.

Düşman hazırlıksız yakalanmıştı. Stratejik önemi olan bir alanı Müslümanlara kaptırmışlardı. Ama sayılarının fazlalığına çok güvendikleri için kısa sürede savaşı zaferle bitireceklerine inanıyorlardı.

Ramazan’ın on yedisi, bir cuma günü idi. İki ordu karşılıklı olarak yerlerini almışlardı. Orduların sayısındaki farklılık hemen göze çarpıyordu. Allah Resûlü (sas) zırhını giyinmişti. Her iki orduya da baktı. Sonra çadırının içerisine girdi. Kalbinin derinliklerinden yükselen bir yakarışla Yüce Mevlâ’ya şöyle yalvardı: "Allah’ım, senden ahdini ve vaadini (yerine getirmeni) istiyorum. Allah’ım, eğer (müminlerin helâkini) diliyorsan o zaman bugünden sonra sana ibadet edilmeyecek!" O sırada cübbesi omuzlarından düşmüştü. Resûlullah’ın (sas) hâlini gören dostu Ebû Bekir (ra), cübbesini Efendimizin (sas) omuzlarına tekrar koydu ve elini tutarak, "Ey Allah’ın Resûlü! Rabbine bu kadar yalvarış ve yakarış yeter!" dedi. Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz (sas), "Yakında o topluluk bozulacak; arkalarını dönüp kaçacaklar." âyetini okuyarak çadırdan dışarı çıktı.

Allah (cc), Sevgili Elçisi’nin (sas) bu yakarışına hemen ilâhî yardımıyla karşılık verdi. Nitekim Kur’an’da şöyle buyrulmuştur: "Hani Rabbinizden imdat istiyordunuz! O da, "Ben size birbiri ardınca gelecek bin melekle yardım göndereceğim!" diye cevap vermişti!"

Cenâb-ı Hak (cc) yardımını vaad ederken mümin kullarını bir yandan da şöyle uyarmıştı: "Ey müminler! Toplu hâlde kâfirlerle karşılaştığınız zaman onlara arkanızı dönmeyin. Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilmek veya bir başka topluluğa katılmak maksadı dışında, o gün arkasını dönüp kaçan kimse, Allah’tan (cc) bir gazaba uğramış olur. Onun varacağı yer de cehennemdir. Bu ne kötü bir dönüştür."

Sayıca üstün olan müşrikler, Müslümanları çok hafife alıyorlardı. Ordular karşılıklı saf tuttuğunda müşriklerin önde gelenlerinden Utbe b. Rebîa, düşman saflarından çıkarak harp meydanına doğru ilerledi. Oğlu ile erkek kardeşi de onun arkasından yürüdüler. Utbe, "Kim çarpışacak?" diye haykırdı. Ensardan bazı gençler, "Biz savaşacağız!" diye ona cevap verdiler. Utbe, "Siz kimsiniz?" dedi. Onlar da kendilerini tanıttılar. Utbe, "Bizim sizinle dövüşmeye ihtiyacımız yok. Biz sadece amcaoğullarımızı istiyoruz!" dedi. Bunun üzerine Peygamber (sas), "Ey Hamza kalk, ey Ali kalk, ey Ubeyde b. Hâris sen de kalk." buyurdu. Allah Resûlü’nün (sas) bu tehlikeli göreve ilk gönderdiği insanlar, en yakın akrabalarıydı. Hz. Hamza (ra), Utbe’ye yöneldi. Hz. Ali (ra), Şeybe’ye yöneldi. Ubeyde (ra) de Velîd’le vuruşmaya başladı. Ubeyde ve Velîd birbirlerini yaralamışlardı. Hz. Hamza (ra) ile Hz. Ali (ra) ise hasımlarını yere sermişti. Sonra onlar da Velîd’in üzerine gittiler ve onu öldürdüler. Yaralı hâldeki Ubeyde’yi ise yüklenerek meydandan çıkardılar.

Teke tek gerçekleştirilen çarpışma, herkeste bir durgunluk ve şaşkınlık oluşturdu. Kureyş’in güçlü reisi Utbe, kardeşi ve oğlu Bedir’in ortasında kılıçtan geçirilmişlerdi. Bu durum müşrik ordusunu derinden etkiledi. Çünkü aralarında Utbe, Şeybe ve Velîd’in gayretiyle savaşa katılanlar vardı. Dolayısıyla onların ölmesi, diğerlerini telaşa ve öfkeye sevk etmişti. Bunun karşısında Müslümanlar ise güç kazanmıştı.

Bu ilk vuruşmanın ardından iki ordu birbirine hücum etmeye başladı. Müşriklerin önde gelenleri moral bozukluğunun etkisini gidermek için çok çaba sarf ediyorlardı. Askerlerini sürekli teşvik ediyorlardı. 

Allah Resûlü (sas) ise, "Haydi kalkın! Genişliği göklerle yeryüzü kadar olan cennete!" diyerek ashâbını teşvik ediyordu. O sırada ensardan Umeyr b. Hümâm, elindeki hurmaları yiyordu. Allah Resûlü’nün (sas) müjdesini duyunca, "Eğer ben şu hurmalarımı yiyinceye kadar yaşarsam bu, gerçekten uzun bir hayattır!’ dedi ve hiç düşünmeden elindeki hurmaları yere attı. Sonra da şehit oluncaya kadar müşriklerle savaştı. Allah Resûlü (sas), Bedir günü ashâbına, öldürülen ve esir edilen her bir düşman askeri karşılığında mükâfat müjdesi vermişti.

Müslümanların ordusunda yaşları küçük olmasına rağmen gönüllü olarak savaşa gelenler de vardı. Hz. Peygamber (sas) onları Medine’ye geri göndermişti. Fakat içlerinden Sa’d b. Ebû Vakkâs’ın (ra) kardeşi Umeyr dönmek istememişti. Sonunda Resûlullah (sas) ona izin verdi ve Umeyr, on altı yaşında iken bu savaşta şehit oldu. Umeyr gibi küçük yaşta şehit olan bir diğer kişi ise Hârise b. Sürâka’ydı.

Müslümanlar sayıca olduğu kadar silah yönünden de müşrikler gibi güçlü değillerdi. Eldeki sınırlı imkânların en verimli şekilde kullanılması gerekiyordu. Bu nedenle Allah Resûlü (sas), ashâbına müşrikler kendilerine iyice yaklaşmadan yani atış menziline girmeden ok atmamalarını istedi.

Savaş bütün şiddetiyle devam ediyordu. Müslümanların şifresi, "Ehad! Ehad!" (Allah bir! Allah bir!) idi. Teke tek yapılan vuruşmada büyük kahramanlık sergileyen Hz. Hamza (ra) göğsüne, nişan olarak devekuşu tüyü takmış, düşman saflarını yara yara ilerliyordu. Allah Resûlü (sas) bu şiddetli çarpışma anında bile hakkaniyetten bir an olsun ayrılmıyordu. Ebû Cehil ve Kureyş’in bazı liderleri Müslümanlara kılıç çekmek istemeyenleri de zorla Bedir’e getirmişlerdi. Dolayısıyla bu kişilerin öldürülmesine Sevgili Peygamberimizin (sas) gönlü razı olmuyordu. Bu nedenle ashâbına böyle kişilere kılıç çekmemelerini tavsiye etmişti.

Ebû Cehil gibi bazı müşrikler ise, Müslümanlara yıllarca büyük sıkıntılar yaşatmışlardı. Ebû Cehil’i hiç görmeyen Medineli ensar bile onun ne kadar kötü bir insan ve ne büyük bir din düşmanı olduğunu öğrenmişlerdi. Ebû Cehil bu savaşta müşrik ordusunun komutanıydı. Savaş başladığında pek çok Müslüman onu öldürmek istiyordu. Savaşın şiddetlendiği bir anda Muâz b. Amr ve Muâz b. Afrâ isimli iki genç de onu öldürmek için büyük çaba sarf ediyordu.

Abdurrahman b. Avf (ra) şöyle anlatıyor: "Bedir’de savaşın kızıştığı anda yanıma güçlü kuvvetli iki delikanlı geldi. Bu iki gençten biri, iyice yanıma sokuldu ve bana "Ebû Cehil’i tanır mısın?" diye sordu. Ben de, "Elbette tanırım." diye cevap verdim. Bunun üzerine, "Peki bana Ebû Cehil’i gösterir misin?" dedi. Ben, "Ebû Cehil’i ne yapacaksın?" diye sordum. Şöyle cevap verdi: "Duydum ki o Resûlullah’a (sas) sövüyormuş. Hayatım elinde olan Allah’a (cc) yemin ederim ki ben Allah’a (cc) söz verdim. Eğer onu görürsem ya öldüreceğim yahut da onun önünde öleceğim!" Diğeri de arkadaşından gizlenircesine yanıma sokuldu. Kulağıma eğildi ve bana aynı soruyu sordu. Derken, bir aralık Ebû Cehil’i gördüm. Kureyşliler içinde dolaşıp duruyordu. Bunun üzerine, "Gençler! İşte bana sorduğunuz Ebû Cehil şu!" dedim. Hemen kılıçlarına sarıldılar ve öldürünceye kadar ona vurdular."

Allah Resûlü (sas), Ebû Cehil’in durumunu merak ediyordu. Abdullah b. Mes’ûd’u (ra) bu konuyu öğrenmesi için göndermişti. İbn Mes’ûd (ra), Ebû Cehil’i bulduğunda ağır şekilde yaralıydı. Son nefesinde bile kibrinden vazgeçmeyen Ebû Cehil, kavmi tarafından öldürülmeyi kendisi için bir şeref sayıyordu. Abdullah b. Mes’ûd (ra), son bir kılıç darbesiyle bu Allah düşmanının başını gövdesinden ayırdı.

Medine’den yola çıktıkları andan itibaren Allah Resûlü (sas), tedbirde kusur etmemiş ve bir an olsun dua etmekten geri durmamıştı. Yüce Allah (cc) ise Resûlü’nün (sas) dualarını kabul etmiş, ona ve ümmetine yardımını sağanak sağanak göndermişti. Müşriklerin asla hesap edemedikleri bir gerçek vardı. Allah (cc), kendisine inananı, kendi yolunda olanı yalnız bırakmazdı. Allah (cc), önce bin, daha sonra da üç bin melekle Müslüman ordusunu takviye etmiş ve meleklerine, "Ben de sizinle beraberim. Haydi, iman edenlere destek olun!" buyurmuştu.

Bedir Savaşı’nın yapıldığı bu günü hak ile bâtılın birbirinden ayrıldığı ‘Furkân günü’ olarak niteleyen Yüce Rabbimiz (cc), yardımını göndererek sırf kendi rızası için orada bulunanları mahzun etmemişti. Nitekim onlara gerekirse daha fazlasıyla yardım edeceğini de vaad etmişti: "Evet, siz sabır gösterir ve Allah’tan (cc) sakınırsanız ve eğer onlar (düşmanlarınız) şu anda üzerinize gelirlerse Rabbiniz (cc), alâmetli beş bin melekle sizi takviye eder."

Savaş başladığı andan itibaren Allah’ın (cc) yardımı da başlamıştı. Üstelik bu yardım tek yönlü değildi. Cenâb-ı Hak (cc) bir yandan müşrik ordusunu hem Hz. Peygamber’in (sas) uykusunda, hem de savaşta karşılaştıkları sırada Müslümanların gözüne az göstermiş; aynı şekilde Müslümanları da müşriklerin gözüne az göstermişti. Diğer yandan da teçhizatlı meleklerini yardıma göndermişti. Nitekim Allah Resûlü (sas), ashâbına bizzat Cibrîl’in harp silahını kuşanmış bir şekilde atının başını tuttuğunu haber vermişti.

Savaş sonunda Ebû Cehil dışında Kureyş’in pek çok önde geleninin de yer aldığı altmış dokuz müşrik daha öldürülmüş, yetmiş kişi ise esir alınmıştı. Allah Resûlü’nün (sas), daha önce savaşta öldürüleceğini haber verdiği kimselerin tamamı işaret ettiği yerlere yığılmışlar ve bir daha kalkamamışlardı. Öldürülen bu müşriklerden yirmi dört tanesi Hz. Peygamber’in (sas) talimatıyla Bedir’deki Kalîb Kuyusu’na atıldılar. Esirler hakkında ise Resûlullah (sas), Hz. Ebû Bekir (ra) ve Hz. Ömer (ra) ile istişare etti. Hz. Ebû Bekir (ra) onların fidye karşılığında serbest bırakılmaları görüşündeydi. Böylece müşriklere karşı güç elde edilebileceğini ve belki de bu insanların hidayete ereceğini düşünüyordu. Hz. Ömer (ra) ise müşriklerin elebaşı olan bu esirlerin öldürülmesi gerektiğini ifade etti. İstişare sonunda Peygamberimiz (sas), Hz. Ebû Bekir’in (ra) görüşünü kabul etti. Buna göre fidye bin ila dört bin dirhem arasında belirlenmişti. Fidye vermeye gücü yetmeyenlerin ise Müslümanların çocuklarına okuma yazma öğretme karşılığında serbest bırakılmasına karar verilmişti. Fakat bu karar Kur’an’da Hz. Ömer’i (ra) haklı çıkaran şu âyetlerle eleştirildi: "Yeryüzünde düşmanı tamamıyla sindirip hâkim duruma gelmedikçe hiçbir peygambere esir almak yakışmaz. Siz geçici dünya menfaatini istiyorsunuz, halbuki Allah (cc) âhireti (kazanmanızı) istiyor. Allah (cc) mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. Eğer Allah’ın daha önce verilmiş bir hükmü olmasaydı aldığınız şeyden (fidyeden) dolayı size büyük bir azap dokunurdu."

Allah Resûlü (sas), Bedir’deki zaferin ardından ashâbından Abdullah b. Revâha (ra) ve Zeyd b. Hârise’yi (ra) müjdeci olarak Medine ve çevresindeki yerleşim yerlerine gönderdi. Savaştan sonra üç gece daha ashâbıyla birlikte Bedir’de kaldı. Zaferin üçüncü gününde ise devesinin getirilmesini emretti. Gerekli eşyalar deveye yüklenip bağlandı. Ardından da önde Allah Resûlü (sas) arkada sahâbîleri Medine’ye doğru yola koyuldular. Ramazan’ın sonunda Medine’ye ulaştılar.

Bedir zaferinde Allah’ın (cc) Müslümanlara olan yardımı çok açıktı. Bir ordu, sayı yönünden kendisinden üç kat, teçhizat bakımından da kat kat üstün olan başka bir orduyu darmadağın etmişti. Allah (cc), kendisine inanan kullarına yaptığı bu yardımın boyutunu şöyle açıklamaktadır: "Onları siz öldürmediniz fakat Allah öldürdü onları. Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı. Ve bunu, müminleri güzel bir imtihanla denemek için (yaptı). Şüphesiz Allah (cc) işitendir, bilendir." Yüce Rabbimiz (cc) bir yandan Müslümanlara nasıl yardım ettiğini açıklarken bir yandan da kâfirlere sayıca çokluğun pek bir anlam ifade etmeyeceğini, inkârlarından vazgeçmenin kendileri için daha hayırlı olacağını hatırlatmıştır.

Bedir, Allah (cc) yolunda, Allah’a (cc) güvenilerek ve şartlarına riayet edilerek yani sebeplere tutunarak elde edilmiş bir zaferdir. Evet, Allah Resûlü (sas), üzerine düşeni yapmış ve sonucu Allah’a (cc) havale etmek için ellerini açarak Rabbine yalvarmıştır. Bu tevekkülün neticesinde de, Cenâb-ı Hak (cc), müminlere parlak bir zafer nasip etmiştir. O, Müslümanlara istediklerinden fazlasını bahşetmişti. Nitekim Müslümanlar Medine’den, kervanı yakalamak için yola çıkmışlardı. Fakat Yüce Allah (cc), "Hatırlayın ki Allah (cc) size, iki taifeden (kervan veya Kureyş ordusundan) birinin sizin olduğunu vaad ediyordu; siz de kuvvetsiz olanın (kervanın) sizin olmasını istiyordunuz. Oysa Allah (cc), sözleriyle hakkı gerçekleştirmek ve kâfirlerin kökünü kesmek istiyordu." buyurarak onlara umduklarının üstünde ikramda bulunduğunu belirtmektedir.

Müşrikler Bedir’de aldıkları bu ağır darbe nedeniyle yaşadıkları korkuyu uzun süre üzerlerinden atamadılar. Zira daha sonra yapılacak Uhud Savaşı’nda bazı Ebû Cehil taraftarlarının yoğun tahrikleri olmasa hiç kimsenin Müslümanların karşısına çıkmaya cesareti ve isteği kalmamıştı. Ayrıca bu zafer, hakkın ve hakikatin önündeki perdelerin, kısmen de olsa aralanmasına sebep olmuştu. Bu zaferin ardından Allah Resûlü (sas) ve ashâbının ganimetlerle ve Kureyş’in önde gelenlerinden aldıkları esirlerle Medine’ye dönmeleri üzerine özellikle Ehl-i kitaptan Müslümanlığı seçenlerin sayısı artmıştı.

Bedir, sıradan bir savaş değil Müslümanlar açısından büyük, belki de tarihteki en önemli savaştı. Âdeta bir varlık yokluk mücadelesiydi. Bu nedenle sahâbîler arasında Bedir’e katılanlar ayrıcalıklı görülmüştür. Zira henüz Müslümanların sayısı çok azdı. Eğer burada bir yenilgiyle karşılaşıp fazla zayiat verilseydi sayıları daha da azalacaktı. Böyle bir durumda ise fırsat kollayan müşrikler onlara hayat hakkı tanımamak için daha hırslı olacaklardı. Bu nedenle Allah Resûlü (sas) ile beraber Medine’den yola çıkıp "Ben de varım!" diyenler, "Ashâb-ı Bedir" olarak nitelendirilmişler ve daima saygın bir şekilde anılmışlardır. Nitekim henüz Müslümanların güçlü olmadığı bir anda savaşa çıkma cesaretini gösteren bu kahramanların Bedir Harbi’ne katılmış olmaları ayrıca vurgulanmıştır.

Kaynak: Diyanet Hadislerle İslam