Fatıma binti Esed (r.anha), Peygamberimizin amcası Ebu Talip’in hanımı, Hazreti Ali (ra)’nin ve Mu’te savaşında iki kolunu kaybederek şehit olan Hz. Cafer-i Tayyar (ra)'ın da annesidir.

Fatıma binti Esed (r.anha), peygamberimizin muhterem kızları Hazreti Fâtıma (r.anha)’nın da kayınvalidesidir. Dolayısıyla Peygamberimizin, “cennet gençlerinin efendisi” olduklarını müjdelediği Hasan (ra) ile Hüseyin (ra)’in de babaanneleridir.

Kocası Ebû Tâlib amcasının oğludur. Annesi, Âmir b. Lüey oğullarından Hubey bint Herem b. Revâha el-Kureşiyye’dir. Ebû Tâlib’den Tâlib, Akīl, Ca‘fer ve Ali adında dört oğlu; Ümmü Hânî, Cümâne adında iki kızı, bazı siyer âlimlerine göre ise Reyta ve Esmâ ile birlikte dört kızı dünyaya gelmiştir.

Fâtıma bint Esed, Hâşimoğulları soyundan ilk erkek çocuğu dünyaya getiren Hâşimî ve bu soydan gelen ilk halifenin annesi olmakla da meşhurdur (Zübeyrî, s. 40). Bu soydan gelen diğer halifelerin anneleri, Hz. Hasan’ın annesi Hz. Fâtıma ile Hârûnürreşîd’in hanımı ve Halife Emîn’in annesi Zübeyde’dir (İbnü’l-Esîr, VII, 217).

Abdulmuttalip’in vefatından sonra Peygamberimiz onların yanında kalmış, uzunca bir süre birlikte yaşamışlardı. O süre içerisinde Fatıma bint Esed onu kendi çocuklarından ayırt etmemiş, her şeyiyle bizzat ilgilenmişti.

Resûl-i Ekrem’e peygamberlik geldiği zaman hemen müslüman olmadı. Hatta oğlu Ali’nin Mekke’nin Ciyâd mahallesinde Hz. Peygamber’le birlikte namaz kıldığını duyunca telâşlandı ve kocasına oğlunun bu davranışını uygun görüp görmediğini sordu. Ebû Tâlib de bunu normal karşıladığını, amcasının oğluna arka çıkmasının ve ona yardımcı olmasının herkesten çok Ali’ye düştüğünü söyledi. Ebû Tâlib’in ölümünden hemen sonra ve hicretten yaklaşık iki yıl önce Fâtıma’nın İslâmiyet’i kabul ettiği ve Medine’ye ilk hicret eden kadın sahâbîlerden olduğu tahmin edilmektedir.

Fatıma binti Esed (r.anha), Medine’ye hicret eden muhacirlerden biriydi. Hicretten yaklaşık bir buçuk yıl sonra oğlu Ali (ra), Peygamberimizin kızı Fatıma (r.anha)’yla evlendi.

Peygamberimiz, yaşamı boyunca ona öz annesi gibi değer vermiş, hürmette kusur etmemişti. Onun hakkında:

“Fatıma binti Esed, benim annemden sonra annemdi. Kendi çocukları aç dururken, önce benim karnımı doyururdu. Kendi çocuklarının üstleri başları, toz toprak içinde bulunurken o, önce benim üstümü temizleyip saçımı tarar ve gül yağları ile yağlardı. O, benim annemdi!” buyurmuştu.

Efendimiz aleyhisselam ona sürekli ilgi gösterir, ziyaretine gider, imkân varsa hediyeler götürür, halini hatırını sorar ve kendisine "Annemden sonra annem" diye hitap ederdi. Çoğu zaman kuşluk uykusunu da onun evinde uyurdu.

Fâtıma bint Esed hicretin ilk yıllarında, bazı tarihçilere göre dördüncü yılda (Köksal, İslâm Tarihi [Medine], IV, 135) Medine’de hastalandı, durumu ağırlaştı.

Efendimiz (sas) bir gün Hz. Ali’ye "Ali! Annenin durumunda bir değişiklik olursa bana haber ver" dedi. Çünkü durumu ağırdı.

Bir gün Hz. Ali (ra) geldi; "Ya Rasulallah! Annemi kaybettik. Annem dünyasını değiştirdi." dedi. Efendimiz (sas) kendi üzerindeki elbisesini çıkardı "Anneni kefenlerken benim elbisemi de kefen bezi olarak kullanın." dedi.

Cenaze hazırlandı, yıkandı, kefenlendi. Musallaya geldi. Namazı kılındı. Kabre götürüldü. Hz. Ömer diyor ki: "Gittik kabristan kazılmış, Efendimiz (sas) kimseyi beklemeden hemen kabre girdi, eğildi. Kabirden konuşma sesleri geliyor. Efendimizden başka kimse yok kabirde. Fısıltılı şeklinde sesler geliyor. Çok merak ettim. Efendimiz (sas) birisiyle mi konuşuyor acaba. Cenaze esnasında soramadım"

Devamını yine Hz.Ömer (ra):

"Epeyce konuştuktan sonra Hz. Peygamber (sas) cenazeyi birlikte kabre indirmek amacıyla Ali’yi çağırmak için başını kaldırdı. Gözleri gökyüzüne doğru dikildi, gülümsemeye başladı... Çok hüzünlü, üzüntülü bir anıydı ama Efendimiz (sas) gülümsüyordu. "Annemden sonra annem" diye hitap ettiği bir hanımefendinin cenazesini defnederken Hz. Peygamber (sas)’ın gülümsemesi çok dikkatimi çekti ama soramadım. Çünkü tam defin esnasındaydık. Cenazeyi defnettik, kabri kapattık. Geri gelirken dedim ki: "Ya Rasulallah başka cenazelerde yapmadığınız üç şeyi bu cenazede yaptınız."

"Ne yaptım Ömer?" diye sordu. "Birinci olarak elbisenizi verdiniz kefenlensin diye." Elbette elbiseyle, kıyafetle insanlar; -eğer güzel bir hayatları yoksa- kabir azabından kurtulamazlar. Giydikleriyle, bindikleriyle insanlar eğer amelleriyle imanlarıyla bir şey hak etmedilerse başka bir hak sahibi olamazlar. Ancak bu Efendimiz (a.s.)'ın iyiliğine şahitlik ettiği "Annemden sonra annem" dediği bir kadın.

"Ona verdim elbiseyi evet. Ümit ettim ki Allah, Peygamberinin vücudunu bürüyen elbiseyi belki anneme rahmet etmeye vesile kılar."

"Ya Rasulallah! Kabre girdiniz, aşağıda sanki biriyle konuştunuz gibi sesler geldi. Konuştunuz mu, bir şey mi okudunuz?" diye sordu.

"Evet, Münker-Nekir aşağıda, kabirde bekliyordu. Onlara annemi anlattım. Annemden sonraki annemi 8 yaşımdan 25 yaşıma kadar beni öz çocuklarından ayırmadığını. Bana yetimliğimi hissettirmediğini. O kadar güzel baktı ki bana. Sonra iman etti, Müslüman oldu. Güzel bir hanımefendiydi. Şahitlik yaptım. Annemden sonraki annemi anlattım onlara."

"Ya Rasulallah! Ali'yi çağırmak üzere başını yukarı kaldırınca yüzün gülmeye başladı. Böyle acılı, hüzünlü, üzüntülü bir anda gülümsemenizi anlayamadım" deyince "Ali’yi çağırmak üzere başımı kaldırdım bir de ne göreyim! Sema binlerce melekle doluydu, binlerce melek hazır bulunmuşlardı. Cebrail (s.a.s.) "Ey Muhammed (sas)! Fatıma’nın cenazesinde hazır bulunmak için yetmiş bin melekle geldik." dedi…