Hz. Âişe'nin (ra) naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle demiştir:

“Allah'ım! Bizlere Mekke'yi sevdirdiğin gibi, ondan daha da fazla Medine'yi sevdir…”

عَنْ عَائِشَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) قَالَتْ: قَالَ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “اللَّهُمَّ حَبِّبْ إِلَيْنَا الْمَدِينَةَ، كَمَا حَبَّبْتَ إِلَيْنَا مَكَّةَ أَوْ أَشَدَّ…”

(B6372 Buhârî, Deavât, 43)

***

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَدِيِّ بْنِ حَمْرَاءَ [الزُّهْرِيِّ] قَالَ:رَأَيْتُ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) وَاقِفًا عَلَى الْحَزْوَرَةِ فَقَالَ: وَاللَّهِ إِنَّكِ لَخَيْرُ أَرْضِ اللَّهِ وَأَحَبُّ أَرْضِ اللَّهِ إِلَى اللَّهِ وَلَوْلاَ أَنِّي أُخْرِجْتُ مِنْكِ مَا خَرَجْتُ.”

Abdullah b. Adî b. Hamrâ' (ez-Zührî) anlatıyor: “Resûlullah'ın (sas) Hazvere denilen mevkide durup şöyle buyurduğunu gördüm:

"(Ey Mekke!) Vallahi sen Allah'ın en hayırlı ve Allah'a en sevimli olan beldesisin. Senden (zorla) çıkarılmış olmasaydım seni asla terk etmezdim."”

(T3925 Tirmizî, Menâkıb, 68; İM3108 İbn Mâce, Menâsik, 103)

***

عَنْ سَلْمَانَ قَالَ:سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ: “رِبَاطُ يَوْمٍ وَلَيْلَةٍ خَيْرٌ مِنْ صِيَامِ شَهْرٍ وَقِيَامِهِ وَإِنْ مَاتَ جَرَى عَلَيْهِ عَمَلُهُ الَّذِى كَانَ يَعْمَلُهُ وَأُجْرِيَ عَلَيْهِ رِزْقُهُ وَأَمِنَ الْفَتَّانَ.

Selmân'ın (ra) işittiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

“Bir gün ve bir gece nöbet tutmak, bir ay oruç tutup geceleri namaz kılmaktan daha hayırlıdır. Şayet (kişi nöbette) ölürse yapmakta olduğu işin sevabı devam eder, rızkı da devam eder ve kabirdeki sorgu meleklerine karşı güven içinde olur.”

(M4938 Müslim, İmâre, 163)

***

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ: “عَيْنَانِ لاَ تَمَسُّهُمَا النَّارُ عَيْنٌ بَكَتْ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَعَيْنٌ بَاتَتْ تَحْرُسُ فِى سَبِيلِ اللَّهِ.”

İbn Abbâs'ın (ra) işittiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

“İki göz vardır ki cehennem ateşi onlara dokunmaz: Allah (cc) korkusundan ağlayan göz ve gecesini Allah (cc) yolunda nöbet tutarak geçiren göz.”

(T1639 Tirmizî, Fedâilü'l-cihâd, 12)

***

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ:أَنَّ رَايَةَ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) كَانَتْ سَوْدَاءَ وَلِوَاؤُهُ أَبْيَضُ.

İbn Abbâs (ra) şöyle demiştir: “Resûlullah'ın (sas) bayrağı siyah, sancağı ise beyazdı.”

(İM2818 İbn Mâce, Cihâd, 20; N2869 Nesâî, Menâsikü'l-hac, 106)

***

İslâm’ın ilk yıllarında Mekkeli müşrikler, Müslümanlara olmadık eziyet ve işkenceler ediyor, onların ibadetlerini serbestçe yerine getirmelerine izin vermiyorlardı. Baskı ve zulümler, tahammül sınırlarını zorluyordu. Müslümanlar bir çıkış yolu arıyorlardı. Sonunda çareyi her şeylerini bırakarak o çok sevdikleri yurtları Mekke’yi terk etmekte buldular. Müslümanların bir kısmı Habeşistan’a, Mekke’de kalanlar ise daha sonra Medine’ye hicret etmek zorunda kaldı.

İnsanın yurt olarak benimsediği toprakları bırakıp yeni diyarlarda yaşamaya alışması kuşkusuz kolay değildi. Medine’ye hicret eden Müslümanlar da bir süreliğine bile olsa oraya alışmakta zorlanmışlardı. Muhacirlere, Medine’nin havası iyi gelmemiş ve bazıları hastalanmıştı. Hastalananlar arasında Hz. Ebû Bekir ile Allah Resûlü’nün müezzini Bilâl-i Habeşî de vardı. Hz. Ebû Bekir’in sevgili kızı Hz. Âişe, onları ziyaret ederek durumlarını sormak istedi. Yanlarına geldiğinde Hz. Âişe (ra), en az hastalıkları kadar memleket hasretinin de onlara acı verdiğini gördü. Nitekim babası Hz. Ebû Bekir (ra) sıtma nöbeti sırasında memleketine olan sevgi ve özlemini bir beyitle şöyle dile getiriyordu:

"Her insan ailesiyle güne başlar, bakın,

Halbuki ölüm ona ayakkabısının bağcığından daha yakın!"

Sıtma nöbeti geçtiğinde, Bilâl-i Habeşî’nin dudaklarından da sıla hasretini ifade eden şu beyitler dökülüyordu:

"Ah ne olur!

Bir gece bile olsa Mekke’de bulunsam,

Sümbüller ve yavşanlarla bezeli bir dere kenarında uykuya dalsam.

Bir gün Mecenne pınarına varıp suya kansam,

Şâme ve Tafîl dağlarına doya doya baksam."

Memleket özlemiyle birlikte kendilerini yurtlarından çıkaran Mekkeli müşriklere duyduğu öfkenin de etkisiyle Bilâl sözlerine şunları ekliyordu: "Allah’ım, Şeybe b. Rebîa’ya, Utbe b. Rebîa’ya ve Ümeyye b. Halef’e lânet et! Zira onlar bizleri memleketimizden çıkarıp veba hastalığının bulunduğu yere gelmek zorunda bıraktılar."

Hz. Âişe (ra), babasının ve Bilâl’in (ra) bu sözlerini Resûlullah’a (sas) ilettiği zaman Allah Resûlü (sas), "Allah’ım! Bizlere Mekke’yi sevdirdiğin gibi, ondan daha da fazla Medine’yi sevdir! Allah’ım,ölçü ve tartımızı bizim için bereketli kıl! (Medine’nin) havasını bizler için sağlıklı kıl..." diye dua etti.

Hz. Peygamber’in (sas) duası makbul olmuş, zamanla Mekkeli Müslümanlar bu topraklara, Medine’ye alışmışlar ve burayı yurt edinmişlerdi. Aslında İslâm’ın cefakâr muhacirleri ilk kez yurtlarını bırakıp Medine’ye gitmemişlerdi. Ondan önce, İslâm’ın henüz beşinci yılında Habeşistan’a hicret edilmişti. Ancak doğup büyüdükleri, mal mülk edindikleri, dost ve akrabalarının ikamet ettiği ve sevgiyle bağlı oldukları memleketlerini terk etmek onlara çok zor gelmişti. Habeşistan muhacirlerinden Esmâ bnt. Umeys, bu durumu, "Biz, Habeşistan’da Müslümanların uzağında, onlara nefret besleyen bir memlekette bulunuyorduk. Bütün bu sıkıntılara Allah (cc) ve Resûlü’nün (sas) rızası uğruna katlandık." diyerek ifade ediyordu.

Şüphesiz onlar, değer verdikleri her şeylerini, toprağında yaşayıp havasını soludukları memleketlerini ve oraya ait hatıralarını yalnızca Allah (cc) ve Resûlü (sas) için terk etmişlerdi. Hz. Ebû Bekir (ra) ve Bilâl-i Habeşî (ra) gibi hasta yataklarında Mekke’yi hatırlayıp özlem içinde yâd etseler de vatan sevgisinden yüce olan Allah (cc) ve Resûlü’ne (sas) duydukları muhabbet sayesinde ilâhî müjdeye nail olabilmişlerdi. Zira Allah Teâlâ (cc), yurtlarını terk eden muhacirler için şöyle buyuruyordu: "Zulme uğradıktan sonra Allah (cc) yolunda hicret edenlere gelince, onları dünyada güzel bir şekilde yerleştireceğiz. Eğer bilirlerse âhiretin mükâfatı elbette daha büyüktür."

Memleketlerini Allah (cc) yolunda terk eden muhacirler kadar onlarla yurtlarını paylaşan ensar hakkında da Kur’ân-ı Kerîm’de övücü ifadeler yer almaktaydı: "Muhacirlerden önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler..."

Memleket sevgisi, Yüce Allah’ın (cc) insanların kalbine koyduğu fıtrî bir duygudur. Zira her insan doğduğu, dünyaya gözlerini açtığı, yetiştiği, hayatının pek çok hatırasını yaşadığı, tarih ve kültürünün şekillendiği, akraba ve atalarının yaşadığı yere karşı ayrı bir sevgi ve ilgi duyar. Oradan uzaklaştığı zaman özlemle kavuşmayı arzu eder. Nitekim Allah Resûlü (sas) de doğup büyüdüğü Mekke’ye karşı ayrı bir sevgi beslemiş ve bu sevgisini Mekke’nin fethi sırasında şu şekilde dile getirmiştir: "(Ey Mekke!) Vallahi sen Allah’ın (cc) en hayırlı ve Allah’a (cc) en sevimli olan beldesisin. Senden çıkarılmış olmasaydım seni asla terk etmezdim.""

Vatan, havasıyla, suyuyla, toprağıyla benimsenen, insanın ait olduğunu hissettiği toprak parçası olarak tanımlansa da yalnız bu maddî öğelerden ibaret değildir. İnsanın bir yurdu vatan olarak benimsemesi için maddî ve mânevî unsurlar birlikte düşünülmelidir. İnsanın kimliğinin bir parçası olan vatanı, aynı zamanda kuşandığı değerlerin de kaynağıdır. Ortak yaşanan din, dil ve gelenek öğeleri ile herhangi bir toprak parçası özelleşir; böylece üzerinde yaşayan insanlar da o vatanın milleti olur. Birlikte paylaşılan geçmiş ve aynı ideallerin planlandığı bir gelecekle vatan ve millet unsurları meydana gelir.

İnsanın vatanı, huzur bulduğu yerdir. Baskı ve zulmün olmadığı, güven içinde özgürce yaşanan topraktır vatan. Belki de bu güven ve huzur ortamından dolayı Allah Resûlü (sas) ve Müslümanlar, Mekke’den zorla çıkartılıp Medine’ye geldiklerinde, karşılaştıkları sıkıntılara rağmen çok geçmeden buraya alışmışlardı. "Allah’ım, Mekke’ye verdiğin bereketin iki katını Medine’ye ver." diye dua eden Sevgili Peygamberimiz (sas), Mekke gibi Medine’yi de çok sevmişti. Bu sevgisini ashâbından Enes b. Mâlik (ra) şöyle nakletmektedir: "Peygamber (sas) bir seferden döndüğü zaman Medine’nin yüksek duvarlarını görünce devesini (süratle koşması için) salıverirdi. Eğer deveden başka bir hayvan üzerine binmişse Medine’ye olan sevgisinden dolayı binitini harekete geçirirdi." Allah Resûlü (sas), Tebük Seferi’nden dönerken de aynı şekilde acele davranmış ve Medine’ye yaklaşınca, "İşte bu Tâbe’dir (iyilik ve güzellik şehridir). Bu da Uhud’dur, öyle bir dağdır ki o bizi sever biz de onu severiz." diyerek Medine’ye olan sevgisini dile getirmişti.

İslâm dini, insanların hak, menfaat ve değerlerini paylaşarak yaşadıkları bir yer olan vatanı ve memleketini sevmeyi, korumayı teşvik etmiş ve onu savunmayı yüce bir görev saymıştır. Vatanı korumak adına kuvvet hazırlanmasını ve savaşa hazırlıklı olunmasını emretmiştir. Bu bağlamda, Allah Resûlü (sas) vatan uğruna nöbet tutmanın faziletini şu şekilde dile getirmiştir: "Bir gün ve bir gece nöbet tutmak, bir ay oruç tutup geceleri namaz kılmaktan daha hayırlıdır. Şayet (kişi nöbette) ölürse yapmakta olduğu işin sevabı devam eder, rızkı da devam eder ve kabirdeki sorgu meleklerine karşı güven içinde olur." Vatan müdafaasından maksat, sadece sahip olunan toprakları korumak değil, o topraklar üzerinde yaşayan insanların dinini, canını, malını, ırz ve namusunu korumak ve onları hürriyet ve huzur içinde yaşatmaktır. Bu yüzdendir ki Allah Resûlü (sas), vatanı korumanın mükâfatı olarak müjde niteliğindeki şu sözü söylemiştir: "İki göz vardır ki cehennem ateşi onlara dokunmaz: Allah (cc) korkusundan ağlayan göz ve gecesini Allah (cc) yolunda nöbet tutarak geçiren göz."

Vatan ile savunulan yalnızca üzerinde yaşanılan toprak parçası değil bir milletin sahip olduğu maddî ve mânevî değerleridir. Bu mukaddes değerleri canı pahasına savunmanın karşılığı ise en yüce mertebelerden biri olan şehitliktir. Sevgili Peygamberimiz (sas), çeşitli şekillerde şehitliğin ve gaziliğin faziletine işaret etmiş ve malı, canı, dini ve aileyi korumak uğruna öldürülen kimselerin şehit olduğunu bildirmiştir.

İslâm tarihi, vatanını savunurken şehit veya gazi olan cesur vatanseverlerin kahramanlık öyküleriyle doludur. Savaşlarda, özellikle sancağı koruma ve onu düşmana teslim etmeme uğruna büyük mücadelelerin verildiği görülür. Nitekim Mus’ab b. Umeyr (ra), Uhud Savaşı’nda bunun kahramanca bir örneğini sergilemiştir. Zira sancak, bir milletin bağımsızlığını, birlik ve beraberliğini, devletin egemenliğini simgeleyen unsurlardan biridir. Bayrağın taşıdığı temsilî anlamdan dolayı ona yapılacak saldırı, temsil ettiği millete yapılmış bir saldırı olarak değerlendirilir.

Sevgili Peygamberimiz (sas), egemenliği temsil etmek ve ordunun birlikteliğini sağlamak için bayrak ve sancak kullanmıştır. Onun bayrağının siyah, sancağının ise beyaz renkte olduğu ve sancağının üzerinde kelime-i tevhidin yazılı bulunduğu rivayet edilir. Savaşlarda teşvik aracı olarak bayrak ve sancak kullanımına önem veren, bu şekilde onun temsilî değerine işaret eden Allah Resûlü (sas), Hayber fethinde askerlerini teşvik etmek ve mutlak zafere inandırmak amacıyla, "Müslümanların bayrağını öyle bir kimseye vereceğim ki Allah (cc) onun eliyle fetih nasip edecektir." sözleriyle bayrağı Hz. Ali’ye (ra) teslim etmiştir.

Sancak bir ordunun namusu ve şerefi kabul edildiği için ona büyük önem atfedilmiş ve sancağı korumak uğruna büyük mücadeleler verilmiştir. Savaş sırasında taşınan bayrak veya sancak, askerî birlik ya da ordunun birlikteliğini ve gücünü simgelemektedir. O kaybedilirse savaş da kaybedilmiş sayılır. Meselâ, 629 yılında Müslümanlarla Bizanslılar arasında meydana gelen Mûte Savaşı’nda İslâm ordusunun komutanı Zeyd b. Hârise (ra) idi. Peygamberimiz (sas) mübarek eliyle sancağı ona teslim etmişti. Savaşta Zeyd (ra) şehit olunca sancağı Ca’fer b. Ebû Tâlib (ra) almış, şehit düşünceye kadar da bırakmamıştı. Daha sonra sancağı Abdullah b. Revâha (ra) almıştı. O da şehit olunca sancağı Hâlid b. Velîd (ra) almış ve onu asla yere düşürmemişlerdi. Allah (cc) da onlara zaferi nasip etmişti. Bu şekilde insanın canını hiçe sayarak vatan ve bayrak gibi kutsal değerleri uğruna savaşması, onun vatanına bağlılığının bir göstergesidir.

İslâm dini, aidiyet hisleri ile kişinin kimliğinin oluşmasına katkıda bulunan vatan, millet ve bayrak sevgisini meşru kabul etmekle birlikte, bunda aşırıya gidilerek etnik ve bölgesel ayrımcılık veya ırkçılık yapılmasını yasaklamıştır. Farklı memleketlerde yaşayan farklı milliyete mensup insanları dışlamak, onlara karşı düşmanlık besleyerek ayrımcılık yapmak, İslâm’ın evrensel ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. Zira İslâm, sahip olduğu hoşgörü ile çeşitli ırk, inanç ve geleneğe mensup insanların birlikte yaşamalarına imkân tanıyan bir vatan anlayışına sahiptir. Farklı din ve milliyetlerden insanlarla bir arada yaşamanın en güzel örneklerinden birini Allah Resûlü (sas), Medine yurdunda göstermiştir. Hem Medineli Evs ve Hazrec kabileleri arasında hem de Mekkeli ve Medineli Müslümanlar arasında sağlanan kardeşlik ile Müslümanlar huzur içinde yaşayabilmişlerdir. Bu huzur beldesinde, Ehl-i kitap ile de antlaşmalar yapılmak suretiyle barış ortamı oluşturulmuştur. Bu vatan anlayışını benimseyen ecdadımız da asırlar boyu farklı dil, din ve renklerden insanın birlikte yaşamasına imkân tanımıştır.

İnsanın üzerinde yaşadığı, anılarını yaşattığı, kendisinden bir parça olarak gördüğü vatanını sevmesi, ondan ayrı kaldığı zaman özlemesi son derece doğal bir durumdur. Bu ortak duyguları besleyen insanların bir araya gelerek geçmiş ve geleceğe dair ortak ideallerde buluşmaları, ortak değerleri paylaşmaları ile herhangi bir toprak parçası vatan olma özelliğini kazanır. Aynı vatan üzerinde yaşayan ve millet olma şuurunu taşıyan insanlar için o toprak parçası maddî ve mânevî değerleri içinde barındırmaktadır. Bu yüzdendir ki vatanı sevmek, korumak, savunmak kutsal bir görev olarak görülmüştür. Vatanın vatan olma özelliğini devam ettirebilmesi de ancak onu vatan yapan unsurların bilinmesi, korunması ve yeni nesillere aktarılması ile mümkün olacaktır.

Kaynak: Diyanet Hadislerle İslam