banner203

banner218

İslam Bütün İnsanlığın Dinidir

Kur’an farklı dönmelerde farklı kavimler arasında peygamberler çıktığını, bu peygamberler tarafından tebliğ olunan dinlerin asli şekilleriyle İslam’dan başka bir şey olmadığını, insanın fıtrî dininin İslam olduğunu bildirmektedir. Dolayısıyla İslam dini, bütün insanlığı kuşatıp Hz. Peygamber’le birlikte en mükemmel mertebeye ulaşmış; yani onunla din, kemalini bulmuştur.

Makaleler 16.03.2020, 00:00
İslam Bütün İnsanlığın Dinidir
© Diyanet Haber

İslam bütün insanlığa gönderilmiş bir dindir. Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından on dört asır önce tebliğ olunan ve semavi dinlerin sonuncusu olan dinin adıdır İslam. Esasen Hz. Peygamber’den önce gelen bütün peygamberlerin dini de genel anlamıyla Müslümanlıktı. Hz. Âdem, Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa’nın dini de bu anlamda İslam’dı. Dolayısıyla İslam, dünyanın kuruluşundan bu yana ortaya çıkmış bütün peygamberlerin dinidir. Hz. Peygamberin; “Dünyaya gelen her insan fıtrat üzere doğar…” (Buhârî, Cenâiz, 79) beyanı da bu hususu destekler mahiyettedir.

Kur’an farklı dönemlerde farklı kavimler arasında peygamberler çıktığını, bu peygamberler tarafından tebliğ olunan dinlerin asli şekilleriyle İslam’dan başka bir şey olmadığını, insanın fıtrî dininin İslam olduğunu bildirmektedir. Dolayısıyla İslam dini, bütün insanlığı kuşatıp Hz. Peygamber’le birlikte en mükemmel mertebeye ulaşmış; yani onunla din, kemalini bulmuştur.

Kur’an’a göre din ile hayat birbirinden ayrı iki şey değildir. Dinin hareket sahası, hayatı en yüksek şekliyle kuşatacak kadar geniştir. O, her şeyden önce insanın maddi/fiziki ihtiyaçlarıyla ilgilenir. Yüce Allah insana tabiat, hayat, dünya ve ahiret hakkında sahih ve doğru bilgiler vererek onu temizler ve bu şekilde onu süflî hayattan insani ve kutsal hayata çıkarır. Bu anlamda, ferdî ve sosyal hayat ile ilgili hiçbir şey yoktur ki, İslam orada tecelli etmesin ve onunla ilgilenmesin. Dolayısıyla bir Müslüman, hem tam anlamıyla mümin kalabilir hem de dünyevi eylemleri yapabilir; hayatın bütün zevklerinden meşru çerçevede yararlanabilir. Özetle İslam dini, insanın tabiatına uygun bir hareket ve hayat kaynağıdır.

Allah’a iman ile hayatın ferdi, toplumsal, ahlaki, insani ve ilmi bütün yönleri ile arasında sıkı bir bağ vardır. İmanın şubelerini anlatan hadislere bakıldığında söz konusu bağ hemen fark edilmektedir. Bu bağlamda tarih boyu Müslüman âlimler, Hz. Peygamber’in konuyla ilgili hadislerinden hareketle imanın, hayatın bütün yönleriyle ilintili bölümlerini tespit etmeye gayret etmişlerdir. Yine hadis müktesebatımız incelenip Allah’a iman ile ilgili hadisler tahlil edildiğinde, Peygamber Efendimizin sözlerinde Allah’a iman konusunun insanın bireysel, toplumsal ve evrensel boyutlarıyla ilişkisinin ne kadar güçlü olduğu da net bir şekilde görülecektir. Ayrıca Hz. Peygamber’in imanla ilgili hadislerinde göze çarpan bir diğer husus da muhatapların durumunu gözeterek imanın tanımını yapmasıdır.

Görüldüğü üzere Allah’a iman, soyut bir inanç, kuru bir söz ve hayata yansımayan bir duygu değildir. Allah’a iman, kişinin hayatına anlam katan, yaşam tarzını belirleyen, fikir ve kararlarına yön veren en güçlü etkendir. Bu çerçevede Allah inancı sadece kişi ile Allah arasında var olan gizli bir bağdan ibaret değildir. Dahası, insanın yüce Yaratıcıyla olan ilişkisinde belirleyici olmakla beraber kendisiyle, ailesiyle, toplumla ve nihayet bütün varlık âlemiyle münasebetlerini de belirleyen bir olgudur.

Allah’a imandan sonra gündeme gelen peygamberlere iman bahsi İslam’ın en esaslı rükünlerinden biridir. Bu husus, Kur’an ve hadislerde Allah ve Resulüne itaat, ittiba (tabi olma), imtisal (emri yerine getirme), teessî (örnek alma), iktidâ (yoluna uyma, rehber edinme) kavramları çerçevesinde ele alınır. Bu kavramların ortak özelliği, bilinçli ve gönüllü bir itaati ifade etmeleridir. Bu meyanda Hz. Peygamber, İslam’ın ete kemiğe bürünmüş hâlidir. O, Kur’an’ın canlı tefsiridir. Hz. Peygamberin hayatı, çocukluğundan gençliğine, peygamberliğinden vefatına değin incelendiğinde onun her daim hayatın içinde var olduğu açıkça görülecektir. O, sadece bir takım ahlaki ya da uhrevi prensipleri tebliğ için gönderilmemiştir. Bilakis, gönderildiği toplumu “cahiliye” döneminden çıkarıp “asr-ı saadete” ulaştırmıştır. Esasen Hz. Peygamber’in şahsında İslam’ın “muemalatı” teşekkül etmiştir. O’nun hayatı ve özellikle peygamberlik dönemi tamamıyla mazbuttur. Hz. Peygamber’in bütün davranışları ve hatta bunların tafsilatı bizzat muasırları tarafından kaydedilmiştir. Yani o, esrarengiz bir şahsiyet değil; aksine tam anlamıyla hakiki bir şahsiyettir. Dolayısıyla, ona inanmak kuru bir akideden ibaret değildir. O’na inanmak, onun gibi yaşamaya çalışmaktır.

İslam dininin esaslarından biri de ahirete imandır. Bütün hak dinlerde olduğu gibi İslam dininde de itikat esaslarının en önemlilerinden biri, meada ve uhrevî sorumluluğa tereddütsüz bir şekilde inanmaktır. Yaşam rehberimiz Kur’an, ahirete iman konusunun çerçevesini çizdiği gibi, bu konunun detaylarını da belirlemiş; safhalarını, merhalelerini ayrıntılı bir şekilde izah etmiştir. Diğer taraftan, ahirete inanmak insanın bireysel, toplumsal ve evrensel boyutlarıyla da güçlü bir biçimde ilişkilidir. Nitekim “Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse, komşusuna eziyet etmesin. Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse, misafirine ikramda bulunsun. Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse, ya hayır söylesin veya sussun!” (Buhârî, Edeb, 31) hadisinde olduğu gibi bu konudaki birçok hadis, ahirete iman ve hayatın sıkı bir ilişkisi olduğunu göstermektedir. Yaratılış gayesini unutmayan, ahiret hayatının varlığına ve ilahi adalete inanan mümin, bu ulvi duygunun benliğinde oluşturduğu heyecanla hayatına yön verir ve salih amellere yönelir. Dolayısıyla, ahirete iman etmek insan hayatına anlam katar, yön verir, değer kazandırır. Bu inanç, insana bütün davranışlarını yüce bir gaye için yaptığı bilincini aşılar. Ebedi hayatı dikkate alarak hareket eden insan, kötülüklerden uzak durur. Dünya hayatını iyilik, dürüstlük, yardımseverlik, yalnızca Yaratıcıya kulluk gibi salih ameller üzerine inşa eder.

Netice itibariyle, İslam’ın bütün esasları hayat ile ilgilidir. Bu sebepledir ki İslam, hayatın her alanına nüfuz eder; hayatın bütününe müdahildir ve ona yön verir. Zira onun hedefi, müntesiplerini iki cihan saadetine ulaştırmaktır. Bundan dolayı İslam, hem bu dünyaya hem de ahirete dair bütün işleri tanzim eder. Buna göre İslam’ı anlatacak kişi, esasen hayatın bizatihi kendisini anlatmak durumundadır. Bu itibarla, hayattan kopuk ütopik bir İslam tasavvuru ve bu şekilde anlatılan bir İslam anlayışı muhatapları tarafından makes bulmayacaktır.

Kaynak: Diyanet Haber
Yorumlar (0)