Hz. Ali'den (ra) rivayet edildiğine göre, Ebû Cehil, Hz. Peygamber'e (sas) şöyle dedi: “Biz seni yalanlamıyoruz, senin getirdiklerini (vahyi) yalanlıyoruz.” Bunun üzerine Allah (cc) şu âyeti indirdi:

“…Aslında onlar seni yalanlamıyorlar. Bu zalimler açıkça Allah"ın âyetlerini inkâr ediyorlar.”

عَنْ عَلِىٍّ: أَنَّ أَبَا جَهْلٍ قَالَ لِلنَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : إِنَّا لاَ نُكَذِّبُكَ وَلَكِنْ نُكَذِّبُ بِمَا جِئْتَ بِهِ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ ﴿…فَإِنَّهُمْ لاَ يُكَذِّبُونَكَ وَلَكِنَّ الظَّالِمِينَ بِآيَاتِ اللَّهِ يَجْحَدُونَ﴾

(En'âm, 6/33; T3064 Tirmizî, Tefsîrü'l-Kur'ân, 6)

***

عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ:كَانَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَعْرِضُ نَفْسَهُ عَلَى النَّاسِ فِى الْمَوْقِفِ فَقَالَ: “أَلاَ رَجُلٌ يَحْمِلُنِى إِلَى قَوْمِهِ فَإِنَّ قُرَيْشًا قَدْ مَنَعُونِى أَنْ أُبَلِّغَ كَلاَمَ رَبِّى.”

Câbir b. Abdullah (ra) anlatıyor: “Resûlullah (sas) (tebliğin ilk yıllarında) Arafat'ta vakfe yerinde bulunan insanlara kendisini tanıtarak şöyle buyururdu: "Beni kavmine götürecek kimse yok mu? Kureyş (müşrikleri) beni, Rabbimin kelâmını tebliğ etmekten alıkoymaktadır." ”

(D4734 Ebû Dâvûd, Sünnet, 20; T2925 Tirmizî, Fedâilü'l-Kur'ân, 25)

***

عَنْ خَبَّابِ بْنِ الأَرَتِّ قَالَ:شَكَوْنَا إِلَى رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) وَهْوَ مُتَوَسِّدٌ بُرْدَةً لَهُ فِى ظِلِّ الْكَعْبَةِ، فَقُلْنَا: أَلاَ تَسْتَنْصِرُ لَنَا؟ أَلاَ تَدْعُو لَنَا؟ فَقَالَ: “قَدْ كَانَ مَنْ قَبْلَكُمْ يُؤْخَذُ الرَّجُلُ فَيُحْفَرُ لَهُ فِى الأَرْضِ فَيُجْعَلُ فِيهَا، فَيُجَاءُ بِالْمِنْشَارِ فَيُوضَعُ عَلَى رَأْسِهِ فَيُجْعَلُ نِصْفَيْنِ، وَيُمَشَّطُ بِأَمْشَاطِ الْحَدِيدِ مَا دُونَ لَحْمِهِ وَعَظْمِهِ، فَمَا يَصُدُّهُ ذَلِكَ عَنْ دِينِهِ، وَاللَّهِ لَيَتِمَّنَّ هَذَا الأَمْرُ، حَتَّى يَسِيرَ الرَّاكِبُ مِنْ صَنْعَاءَ إِلَى حَضْرَمَوْتَ لاَ يَخَافُ إِلاَّ اللَّهَ وَالذِّئْبَ عَلَى غَنَمِهِ، وَلَكِنَّكُمْ تَسْتَعْجِلُونَ.”

Habbâb b. Eret (ra) şöyle demiştir: Allah Resûlü (sas) Kâbe'nin gölgesinde elbisesini yastık yapıp uzanmış vaziyette iken kendisine (Kureyş müşriklerinin eziyetlerinden) şikâyette bulunmuş ve “Bizim için (Allah'tan (cc)) yardım dileyemez misin? Bizim için dua edemez misin?” demiştik. Bunun üzerine O (sas), şöyle buyurmuştu: “Sizden önceki ümmetler içinde öyle kişiler vardı ki müşrikler tarafından yakalanır, onun için yerde bir çukur kazılır, o kişi o çukurun içine gömülürdü. Sonra büyük bir testere getirilir, onun başı üzerine konulurdu da başı iki kısma ayrılırdı. Bir başkasının da demir taraklar ile etinin altındaki kemiği ve sinirleri taranırdı ama bu işkenceler o mümini dininden çeviremezdi. Allah'a (cc) yemin ederim ki bu din kesinlikle tamamlanacaktır. Öyle ki biniti üzerinde bir kimse (tek başına) San'â'dan Hadramevt'e kadar gidecek de Allah'tan (cc) başka hiçbir şeyden korkmayacaktır… Fakat sizler acele ediyorsunuz!”

(B6943 Buhârî, İkrâh, 1)

***

Mukaddes şehir Mekke, insanlığın kurtuluşu için yeni bir ümidin ve yeni bir doğumun muştusuna sahne olmuştu. Allah Resûlü'nün (sas) peygamber olarak gönderilişinin üzerinden birkaç yıl geçmiş, ilâhî mesajların açıktan açığa insanlara duyurulma vakti gelmişti. Yüce Allah (cc), Elçisi'ne (sas) en yakın akrabasından başlamak üzere insanları uyarması talimatını vermişti. Bunun üzerine Allah Resûlü (sas), Safâ tepesine çıkarak aynı soydan gelen akrabalarına: "Ey Fihroğulları, ey Adîoğulları..." diye oymak oymak seslenmişti. Belli ki çok önemli bir meseleyi görüşmek, konuşmak istemekteydi. Sevilen, güvenilen birisi olduğu için çağrıyı duyan yakın akrabaları hemen oraya koşmuşlardı. Topluluk merakla neler olacağını beklemeye koyulmuştu ki, Hz. Peygamber (sas) söze başladı: "Ne dersiniz, size şu dağın arkasında (sizinle savaşmak üzere) atlılar bekliyor diye haber versem bana inanır mısınız?" Onlar, "Biz senden hiç yalan işitmedik." demişlerdi. Bunun üzerine Allah Resûlü (sas), "Öyle ise yakında gelecek çok çetin bir azap öncesinde sizi uyarıyorum."

Toplantıya katılanlar arasında müşriklerin ileri gelenlerinden Ebû Leheb de vardı. Hemen söze atıldı ve toplantının amacına ulaşmasına mani olmak için, "Yazıklar olsun sana! Bizi buraya bunun için mi topladın!" dedi, sonra oradan ayrıldı. Hz. Peygamber'in (sas) amcalarından olan Ebû Leheb’in bu sert muhalefeti üzerine şu âyetler nâzil oldu: "Ebû Leheb’in elleri kurusun. Zaten kurudu da! Ona ne malı, ne de kazandığı fayda verdi! O, alevli bir ateşe girecek. Ve karısı da boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu hâlde odun hamalı olarak (ateşe girecek)."

Oradaki herkes gibi Ebû Leheb de bir müşrikti. Yani "Allah’ın (cc) dışında uydurma ilâhları O’na ortak koşan bir kimse idi. Kur’an Mekkelilerin çoğunluğunu oluşturan müşriklerin ortak koşmalarından, bâtıl inançlarından ve bazı olumsuz davranışlarından bahseder. Söz gelimi, Kur’an’da Allah’a (cc) inanmakla birlikte putlara da tapınmak, Allah’a (cc) oğul ve kız isnadında bulunmak, putları şefaatçi yani Allah’a (cc) yakınlaşma vasıtası olarak görmek ve O’na bâtıl zan ve isnatlarda bulunmak gibi hususlara dikkat çekilmektedir. Müşriklerden bahseden âyetler, onları, putlardan yardım bekleyen, Allah’ı (cc) ve âyetlerini yalanlayan ve kıyamet gününün varlığına inanmayan kimseler olarak takdim etmektedir. Dolayısıyla âyetlerde onların asla dost edinilmemesi ve onlardan yardım talep edilmemesi emredilmektedir.

Allah Resûlü (sas), başlangıçta Mekkeli müşrikleri İslâm’a davet etmiş, fakat karşılığında çok farklı tepkiler almıştı. Müşrikler önce aleyhte faaliyette bulunmak suretiyle İslâm’a daveti engellemeye çalışmışlar ve hatta Hz. Ömer’in (ra) Müslüman oluşuna kadar Müslümanların Kâbe’de alenen namaz kılmalarına mani olmuşlardı. Allah Resûlü (sas), panayırlara gelenleri İslâm’a davet ederken amcası Ebû Leheb onu takip ederek, "Ona uymayın, onu dinlemeyin!" diye telkinlerde bulunurdu. Müşrikler ayrıca, münazara ve tartışma ortamı oluşturarak davete engel olmaya çalışırlardı. Nitekim müşriklerin ileri gelenleri, "Ey Muhammed! Gel, biz senin dinine uyalım, sen de bizim dinimize uy. Bir sene sen bizim ilâhlarımıza tap bir sene de biz senin ilâhına tapalım. Eğer senin getirdiğin bizimkilerden daha hayırlıysa biz de sana bu konuda ortak olmuş ve ondan nasibimizi almış oluruz." demişler ve bunun üzerine Kâfirûn sûresi indirilmişti: "De ki: Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapmazsınız..." Müşrikler sadece Resûlullah’a (sas) eziyet etmekle kalmamış, aynı zamanda ashâbına da işkence etmişlerdir. Nitekim sahâbe-i kirâmdan Abdullah b. Mes’ûd (ra), Ammâr b. Yâsir (ra), Süheyb b. Sinân (ra), Bilâl-i Habeşî (ra), Mikdâd b. Esved (ra) ve Abdurrahman b. Avf (ra) gibi isimler de bundan nasibini almışlardı. Müslümanların Allah Resûlü’nün (sas) izniyle Habeşistan’a yaptıkları hicret de müşriklerin Müslümanlara yaptıkları bu eza ve cefanın bir neticesiydi.

Müşriklerin İslâm’a ve Elçisi’ne (sas) karşı gösterdikleri bu tahammülsüz muhalif tavırları, zamanla artan bir sertleşme seyri izlemiş ve özellikle putperestliği eleştiren ve putların hiçbir güce sahip olmadıkları, sadece müşrikler tarafından uydurulmuş birer isimden ibaret oldukları mesajını veren âyetler geldikçe, İslâm davetine karşı düşmanlık boyutuna varan tepkiler ortaya çıkmıştı. Allah Resûlü’ne (sas) karşı gösterilen bu tepkinin temelinde önemli ölçüde ticarî kaygı ve buna bağlı olarak Mekke’nin liderliğini elinde tutan seçkin sınıfın menfaatlerinin kaybolması endişesi yatıyordu.

Müşriklerin elebaşları, İslâm davetinin yayılması durumunda kendi otorite ve egemenliklerinin büsbütün tehlikeye gireceği endişesini taşıyorlardı. Aslında onlar Allah’ın Resûlü’ne (sas) değil otoritelerini sarsan vahye karşı çıkıyorlardı. Bir keresinde bu gerçeği Ebû Cehil Allah Resûlü’ne (sas) açıkça dile getirmişti: "Biz seni yalanlamıyoruz, senin getirdiklerini yalanlıyoruz." Bunun üzerine Allah (cc) şu âyeti indirmişti:

"...Aslında onlar seni yalanlamıyorlar. Bu zalimler açıkça Allah’ın (cc) âyetlerini inkâr ediyorlar." Müşrikler bu nedenle öncelikle Allah Resûlü’nün (sas) tebliğ faaliyetlerine mani olmaya kalkıştılar. Bu maksatla hac yapmak için Mekke’ye gelen kabilelere davetini ulaştırmaya çalışan Allah Resûlü’ne (sas) zorluk çıkarıyorlardı. Resûlullah (sas) Mekke’ye gelen gruplara kendini tanıtarak şöyle diyordu: "Beni kavmine götürecek kimse yok mu? Kureyş (müşrikleri) beni, Rabbimin kelâmını tebliğ etmekten alıkoymaktadır."

Müşrikler, Kur’an okunduğunu duyduklarında, hem Kur’an’a, hem onu indirene hem de onu getiren Allah Resûlü’ne (sas) ağır küfürler savuruyorlardı. Bu sebeple müminlerden, Mekke’de Kur’an okuyacakları zaman gizli ile aşikâr arası bir okuyuş tarzını seçmeleri istenmişti. Müşrikler, dinî konularda tartışmalar çıkarmak suretiyle de Allah Resûlü’nü (sas) zor durumda bırakmaya çalışıyorlardı. İncitici ve yakışıksız sözler sarf ederek onu ashâbı arasında mahcup edip alaya alıyorlardı Bir ara vahyin bir müddet gecikmesi üzerine, "Muhammed (Rabbi tarafından) terk edildi." diyerek rahatsızlık vermeye çalışmışlardı. Bu olay üzerine Yüce Allah (cc), "Andolsun kuşluk vaktine ve sükûna erdiğinde geceye ki Rabbin (cc) seni bırakmadı ve sana darılmadı da." âyetlerini indirmişti.

Allah Resûlü’nün (sas) etrafında birikenlerin sayısı giderek arttıkça müşriklerin de tehdit ve şiddete yönelik tavırları artıyordu. Nitekim bir gün Ukbe b. Ebû Muayt Allah Resûlü’nü (sas) Kâbe’de namaz kılarken görünce üzerindeki elbiseyi boğazına dolayarak onu boğmaya kalkışmış, Hz. Ebû Bekir’in (ra) zamanında yetişmesiyle oradan uzaklaştırılmıştı. Ebû Cehil de aynı şekilde Resûlullah’ı (sas) Kâbe’de namaz kılarken görürse boğazını sıkacağını söylemişti. Bu sözler Hz. Peygamber’e (sas) iletildiğinde o, böyle bir şey yapması durumunda meleklerin onun hakkından geleceğini söylemişti. Benzer bir şekilde Ebû Leheb ile şerde ortaklık kuran ve bu birlikteliği cehenneme kadar uzanacak olan hanımı da Peygamber Efendimizin (sas) geçtiği yollara dikenler atmıştı.

Bir başka seferinde Allah Resûlü (sas) Kâbe’nin yanında namaz kılarken Ebû Cehil ve yandaşları gizli bir plan yapmışlar ve secdeye vardığında yeni boğazlanmış bir devenin işkembesini sırtına koyarak kahkaha atıp eğlenmişlerdi. O günlerde henüz yaşı küçük olan kızı Hz. Fâtıma (ra) gelerek babasının üzerini temizlemiş ve yaşının küçük olmasına rağmen onlara sert sözler söylemişti. Allah Resûlü (sas) namazını tamamladıktan sonra üç defa, "Allah’ım, Kureyş’i sana havale ediyorum!" demiş ve ardından, "Allah’ım, Ebû Cehl b. Hişâm’ı, Utbe b. Rebîa’yı, Şeybe b. Rebîa’yı, Velîd b. Ukbe’yi, Ümeyye b. Halef’i ve Ukbe b. Ebû Muayt’ı sana havale ediyorum!" sözleriyle Rabbine sığınmıştı. Bedir Savaşı sırasında yaşı henüz genç olan sahâbîlerden Abdullah b. Mes’ûd’un (ra) anlattığına göre, Resûlullah’a (sas) eziyet eden müşriklerin bu elebaşları Müslümanlar tarafından tek tek yere serilmişler ve hak ettikleri cezayı bulmuşlardı.

Müşriklerin ileri gelenleri Peygamber Efendimizin (sas) bunca eziyete rağmen davasından vazgeçmediğini görünce Dârünnedve’de toplanmışlar ve Utbe b. Rebîa’yı Resûlullah’la (sas) konuşmak üzere göndermişlerdi. Utbe, Allah Resûlü’ne (sas), "Vallahi biz, kavmine karşı senden daha fazla uğursuzluk getiren bir yeni yetme görmedik. Topluluğumuzu parçaladın, düzenimizi bozdun, dinimizi ayıpladın. Bizi Araplar arasında rezil rüsva ettin. Hatta aralarında, Kureyş içinde bir sihirbaz, bir kâhin çıktığı iddiaları dolaşmaya başladı. Artık birbirimizi kılıçla doğru yola getirmekten başka çaremiz kalmadı. Ey adam! Eğer amacın evlenmekse, Kureyş’in hangi kadınlarını istersen seç, seni onlarla evlendirelim. Eğer istediğin malsa, seni Kureyş’in en zengin adamı yapacak kadar mal toplayalım." dedi. Allah Resûlü (sas), onun bu sözlerine şu âyetlerle karşılık verdi: "Hâ mîm, (Bu Kur’an) Rahmân ve Rahîm (olan Allah (cc)) katından indirilmiştir... Eğer onlar yüz çevirirlerse onlara de ki: Ben sizi Âd ve Semûd kavimlerini çarpan yıldırım gibi bir yıldırıma karşı uyarıyorum."

Resûlullah (sas) Mekke’de kaldığı sürece ne kadar zor ve sıkıntılı günler geçirdiğini şu sözlerle ifade etmişti: "Bana, Allah (cc) yolunda, hiç kimsenin yaşamadığı kadar büyük bir korku yaşatıldı. Yine bana, Allah (cc) yolunda, hiç kimsenin çekmediği kadar eziyet çektirildi." Bu dönemde Sevgili Peygamberimizi (sas) himaye eden en güçlü kişi, amcası Ebû Tâlib idi. Müşrikler onun desteğini kesebilmek için onunla defalarca görüşmüşler, Hz. Peygamber’i (sas) davasından vazgeçirmesi için ona baskı yapmışlardı. Ebû Tâlib bir ara onların isteğine uyarak onu bu işten vazgeçmesi ve atalarının dinine uyması konusunda ikna etmeye çalışmış, ancak Allah Resûlü’nün (sas) kararlığını görünce, artık ne yaparsa yapsın, kendisini onlara teslim etmeyeceğini ifade etmişti. Ebû Tâlib, İslâm öncesi dönemde de erdemli davranışlarıyla tanınan, her zaman mazlumun yanında yer alan, hakkaniyetli bir kişiydi. Allah Resûlü (sas) çok sevdiği ve saydığı amcasından büyük destek gördüğü için onun iman etmesini çok arzulamıştı. Lâkin o da diğerleri gibi Allah Resûlü’ne (sas) inanmadan ruhunu teslim etmişti.

Nübüvvetin yedinci yılında müşrikler daha da acımasız bir planı devreye soktular. Müslümanları tümüyle hayattan tecrit etmek maksadıyla boykot kararı aldılar. Onlarla her türlü ilişkiyi kesmeyi, kız alıp vermemeyi, alış veriş yapmamayı ve onlarla konuşmamayı kararlaştırdılar. Müslümanlara karşı sosyal ve ekonomik bir abluka içeren bu kararları yazılı bir metin hâline getirerek Kâbe’nin içine astılar. Müslümanlar topluca işkenceye tâbi tutuldular. Üç yıl süren bu boykot esnasında açlık ve yokluktan çok bitkin duruma düştüler; çocuklardan ve yaşlılardan ölenler oldu. Sonunda Kureyş’ten bazı insaflı kimseler bu acımasız duruma tepki gösterdiler ve alınan kararlara uymayarak ablukayı deldiler. Müslümanlarla ilişki kurdular ve onları bu durumdan kurtardılar.

Resûlullah (sas), bütün bu eziyet ve haksızlıklar karşısında büyük bir sabır ve metanet gösteriyor, bu tavrıyla ashâbına da örnek oluyordu. Zira Kur’ân-ı Kerîm’de Allah Resûlü’nden (sas) ‘sabretmesi’ ve ‘müşriklerden yüz çevirmesi’ isteniyordu. Ashâbdan bazılarının yapılan bu eziyet ve işkenceler karşısında kimi zaman şikâyette bulunmaları üzerine Allah Resûlü (sas) de onlara sabrı tavsiye ediyordu. Nitekim Habbâb b. Eret’in (ra) naklettiğine göre, Allah Resûlü (sas) Kâbe’nin gölgesinde hırkasını yastık yapıp uzanmış vaziyette iken kendisine Kureyş müşriklerinin eziyetlerinden bahsedip şikâyette bulunmuşlar ve "Bizim için (Allah’tan (cc)) yardım dileyemez misin? Bizim için dua edemez misin?" demişlerdi. Allah Resûlü (sas) şöyle buyurmuştu: "Sizden önceki ümmetler içinde öyle kişiler vardı ki müşrikler tarafından yakalanır, onun için yerde bir çukur kazılır, o kişi o çukurun içine gömülürdü. Sonra büyük bir testere getirilir, onun başı üzerine konulurdu da başı iki kısma ayrılırdı. Bir başkasının da demir taraklar ile etinin altındaki kemiği ve sinirleri taranırdı ama bu işkenceler o mümini dininden çeviremezdi. Allah’a (cc) yemin ederim ki bu din kesinlikle tamamlanacaktır. Öyle ki biniti üzerinde bir kimse (tek başına) San’â’dan Hadramevt’e kadar gidecek de Allah’tan (cc) başka hiçbir şeyden korkmayacaktır... Fakat sizler acele ediyorsunuz!" Bu sözleriyle o, Allah’ın (cc) dinini mutlaka kemale erdireceğini ve müminleri galip getireceğini haber veriyordu.

Resûlullah (sas), ashâbını müşriklerin bu amansız takiplerinden kurtarıp dinlerini daha güvenli bir ortamda yaşayabilmelerini sağlamak maksadıyla onlara, komşu ülke Habeşistan’a hicret etmelerini tavsiye etti. Müminlerin Habeşistan’a hicreti, müşriklerin baskısından kurtulmak için bir çıkış yolu olmuştu. Zira Habeş kralı Necâşî, âdil bir hükümdardı ve Müslümanlara ülkesinde çok iyi davranmıştı.

Allah Resûlü (sas), bir başka çıkış yolu olmak üzere Sakîf kabilesinin yaşadığı Tâif’e gitmeye karar verdi. Yanına evlâtlığı Zeyd b. Hârise’yi (ra) da almıştı. Sakîf kabilesi, putlara tapan müşrik bir topluluktu. Resûlullah (sas) kabilenin ileri gelenlerini İslâm’a davet etti. Kureyşlilerle akrabalık ve ticaret bağları bulunan Sakîf kabilesi müşrikleri, onun çağrısını dinlemedikleri gibi, şehrin ayak takımını peşine takarak taşlatmışlardı. Atılan taşlarla ayakları kanlar içinde kalan Allah Resûlü (sas), bu zor anında Rabbine yönelmiş, O’na (cc) teslim olup rızasını talep etmiş ve "Allah’ım! Sakîf’e hidayet et." diye duada bulunmuştu. Nitekim Resûlullah (sas) Mekke’ye girmek istediğinde, bu kez Mekkeli müşrikler, birilerinin himayesine girmeden onu Mekke’ye sokmak istemeyeceklerdi. Hz. Âişe (ra) validemizin Uhud’dan daha zor bir gün yaşayıp yaşamadığını sorması üzerine Allah Resûlü (sas), bu zorlu ânı daha sonraları şöyle anlatmıştı: "...Bir ara başımı yukarı kaldırdığımda, beni gölgelendirmekte olan bir bulut gördüm. Baktım ki içinde Cebrail (as) var. Bana seslendi ve şöyle dedi: "Şüphesiz Allah (cc), kavminin sana söylediklerini ve seni (korumayı) reddettiklerini duymuştur. Onlar hakkında kendisine dilediğini emretmen için sana dağlar meleğini göndermiştir." Bunun üzerine dağlar meleği bana seslendi, selâm verdi ve şöyle dedi: "Yâ Muhammed! Ne dilersen olacaktır. İki dağı onların üzerine kapamamı dilersen (yaparım)." Fakat çektiği bu kadar eziyete rağmen Rahmet Elçisi’nin (sas) dudaklarından yalnızca şu cümleler dökülmüştü: "(Hayır), Bilakis ben Allah’ın (cc), onların soyundan yalnız Allah’a (cc) kulluk eden ve O’na (cc) hiçbir şeyi ortak koşmayan kimseler çıkarmasını dilerim." Nitekim Allah Resûlü’nün (sas) bu duası kabul olmuş, Yüce Allah’ın (cc) ona Mekke’nin fethini nasip ettiği günden itibaren Arap yarımadasında yaşayan müşrik topluluklar akın akın İslâm’a yönelmişlerdi.

Kutlu Nebî (sas), müşriklerin bunca eziyet ve dayatmalarına rağmen insanlara İslâm’ı tebliğ etme konusunda büyük bir kararlılık gösteriyor, bu maksatla farklı çıkış yolları aramaya devam ediyordu. Milâdî 620 yılında Akabe’de gizlice görüştüğü Medineliler, davetine icabet ederek Müslüman olmuşlar ve o tarihten itibaren müminler Medine’ye hicret etmeye başlamışlardı. Medine’ye ilk hicret eden sahâbî Mus’ab b. Umeyr olmuştu. Hicret edenlerin sayısı hızla artıyor, müşrikler bundan büyük rahatsızlık duyuyorlardı. Hz. Peygamber’in (sas) de oraya giderek daha büyük bir tehlike oluşturacağından endişe ediyorlardı. Bir gün Dârünnedve’de toplanıp Ebû Cehil’in teklifiyle Resûlullah’ı (sas) öldürmeye karar verdiler. Onların bu niyetlerinden Cebrail (as) aracılığıyla haberdar olan Allah Resûlü (sas) yanına yol arkadaşı olarak Hz. Ebû Bekir’i (ra) de alıp Medine’ye hicret etti.

Yüce Allah (cc), bu yolculuk esnasında Resûlü’nü (sas) ve onun en yakın dostu Hz. Ebû Bekir’i (ra) muhafaza etmişti. Hicret yolcuları müşrikleri yanıltmak için ters istikametteki Sevr mağarasına sığınmışlar fakat müşrikler mağaranın önüne kadar yaklaştıkları hâlde onları bulamayarak geri dönmüşlerdi. Yüce Allah’ın (cc) bu yardımı Kur’an’da şöyle ifade edilmektedir: "Eğer siz ona (Peygamber’e (sas)) yardım etmezseniz, (biliyorsunuz ki) inkâr edenler onu iki kişiden biri olarak (Mekke’den) çıkardıkları zaman, ona bizzat Allah (cc) yardım etmişti. Hani onlar mağarada bulunuyorlardı. Hani o arkadaşına, "Üzülme, çünkü Allah (cc) bizimle beraber." diyordu. Allah (cc) da onun üzerine güven duygusu ve huzur indirmiş, sizin kendilerini görmediğiniz birtakım ordularla onu desteklemiş, böylece inkâr edenlerin sözünü alçaltmıştı. Allah’ın (cc) sözü ise en yücedir. Allah (cc), mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir."

Mekkeli müşriklerin Hz. Peygamber (sas) ve ashâbına karşı düşmanlıkları, Medine’ye hicretten sonra da devam etmiştir. Onlar, Müslümanları rahat bırakmıyorlar ve düşmanca tavırlarını her fırsatta ortaya koyuyorlardı. Nitekim Medineli Müslümanlardan Sa’d b. Muâz (ra), hicretten kısa bir süre sonra Mekke’ye gelmişti. Sa’d’la Mekkeli müşriklerin elebaşlarından Ümeyye b. Halef arasında daha öncesine dayalı sıkı bir dostluk vardı. Ümeyye, Medine’ye geldiğinde Sa’d’a misafir olur, Sa’d da Mekke’ye gidince Ümeyye’nin misafiri olurdu. Bu kez Sa’d, umre yapmak için Mekke’ye gelmiş ve Ümeyye’ye misafir olmuştu. Ümeyye onu tenha bir vakitte Kâbe’ye götürdü. Bu sırada Ebû Cehil’le karşılaştılar. Ebû Cehil, Ümeyye’nin yanındaki şahsın Medineli Sa’d olduğunu öğrenince, hemen tehditkâr ifadelerini sıralamaya başladı: "Dikkat et." dedi, "Senin Mekke’de güven içinde Kâbe’yi tavaf ettiğini görüyorum. Halbuki siz (Medineliler), o dinlerini değiştirenleri himaye ettiniz ve onlara yardım ettiniz. Şunu iyi bil ki vallahi eğer sen Ebû Safvân (Ümeyye) ile birlikte olmasaydın, ailene sağ salim dönemezdin!" Sa’d da onun bu sözlerine aynı sertlikle karşılık verdi. Ümeyye araya girmeye çalıştıysa da Sa’d, Ümeyye’ye Hz. Peygamber’den (sas) aldığı bir haberi iletti ve Müslümanların kendisini öldürmeyi planladıklarını bildirdi. Ümeyye bu haberi aldıktan sonra, Mekke’den hiç çıkmamaya yemin etmiş, ancak Ebû Cehil’in zoruyla Bedir Savaşı’na katılmış ve Müslümanlarca öldürülmüştü.

Medine’ye hicretin üzerinden henüz iki yıl geçmemişti ki Medineli Müslümanlarla Mekkeli müşrikler, Ramazan ayında Bedir Savaşı’nda karşı karşıya geldiler. Allah’ın (cc) yardım ve inayetiyle Müslümanlar, sayıca kendilerinden fazla olan müşrikleri mağlup ettiler. Müşriklerin elebaşları tek tek öldürüldü. Ebû Cehil ve diğerleri, Hz. Peygamber’e (sas) ve İslâm’a karşı gösterdikleri düşmanca tavırlarının cezasını çok ağır ödediler. Müşriklerden bir kısmı esir alınmış ve esirler malî durumlarına göre fidye ödemek suretiyle veya Müslüman çocuklara okuma yazma öğretmeleri karşılığında ya da karşılıksız olarak serbest bırakılmıştı. Allah Resûlü (sas) savaş sonrasında, İslâm’a açıkça düşmanlık eden müşriklere karşı lütfettiği bu parlak zafer ve ilâhî yardım dolayısıyla Allah’a (cc) hamd ve senâda bulunmuştu.

Bedir’de alınan bu ağır mağlubiyet dolayısıyla, Mekkeli müşrikler bu kez intikam hırsına kapılarak yeniden saldırıya geçme hazırlıklarına başladılar. Hazırladıkları üç bin kişilik bir orduyla Medine’ye doğru hareket ettiler. Allah Resûlü (sas) yaklaşık bin kişiden oluşan ordusuyla Uhud dağı eteklerine kadar ilerledi. İki ordu bu kez Uhud’da karşı karşıya geldi. Başlangıçta Müslümanlar müşrikleri bozguna uğrattıysa da Resûlullah’ın (sas) stratejik öneme sahip Ayneyn tepesine yerleştirdiği okçuların çoğunun onun talimatına aykırı hareket ederek yerlerini terk etmeleri üzerine müşrikler arkadan saldırarak savaşın seyrini değiştirdiler. Bu esnada Allah Resûlü’nün (sas) amcası Hz. Hamza (ra) şehit düşmüş, kendisi de yüzünden yaralanmış, dişi kırılmış, omuzundan da ok yarası almıştı. Yüzüne kanlar akarken, bir taraftan kanını siliyor, diğer taraftan da "Peygamberlerinin başını yaran, dişini kıran bir kavim nasıl felâh bulur! Halbuki o (Peygamber) onları Allah’a (cc) davet ediyor." diye hayıflanıyordu.

Müşriklerin Medineli Müslümanlara yönelik son saldırısı, Yahudiler ve diğer müşrik Arap kabilelerinin de katılımıyla gerçekleştirilen zorlu Hendek Savaşı’nda vuku bulmuştu. Bu savaşta Allah Resûlü (sas) ve ashâbı çok büyük zorluklar yaşamışlar, şehri müşriklere karşı savunabilmek için Medine etrafına hendek kazmışlar, günlerce süren bu çalışmalar esnasında açlığa tahammül etmek zorunda kalmışlardı. Savaş esnasında son anda müşriklerle gizlice ittifak kuran Kurayza Yahudilerinin ihanetine uğramışlar ve o kadar zorlu anlar yaşamışlardı ki hiçbir zaman namazını geçirmeyen Allah Resûlü (sas), kuşatma sırasında günün bazı namazlarını eda edememiş, daha sonra hepsini birlikte kılmak zorunda kalmıştı. O, buna çok üzülmüş ve bundan dolayı müşriklere beddua etmişti. Yirmi gün kadar devam eden kuşatmada müşrikler topluluğu bir sonuç alamamış, Allah’ın (cc) inayetiyle şiddetli bir fırtınanın ardından kuşatmayı kaldırıp Mekke’ye geri dönmüşlerdi.

Milâdî 628 yılına gelindiğinde, hicretin üzerinden altı yıl geçmiş, vatan özlemi ve Kâbe’yi ziyaret etme arzusu, Peygamber Efendimizi (sas) ve Mekkeli Müslümanları her geçen gün daha fazla etkilemeye başlamıştı. Allah Resûlü (sas) gördüğü bir rüya üzerine umre yapmaya karar verdi ve ashâbından da sefer için hazırlanmalarını istedi. Ashâbıyla birlikte Medine’den hareket ettiler ve Hudeybiye denilen yere geldiler. Müşrikler, onların Mekke’ye girmelerini istemiyorlardı; karşılıklı yapılan görüşmeler sonrasında bir antlaşma imzalandı. Antlaşmaya göre, Müslümanlar o yıl Mekke’ye girmeden dönecekler, umre için ertesi yılı bekleyeceklerdi. Mekke’den biri Medine’ye sığındığında iade edilecek, ancak aynı durum Medineliler için söz konusu olduğunda iade edilmeyecekti. Barış on yıl sürecek ve taraflar antlaşmaya ihanet etmeyecekti. Antlaşmanın maddeleri ilk bakışta Müslümanların aleyhine gibi görünse de o güne kadar Müslümanları muhatap bile kabul etmeyen müşrikler, bununla birlikte en azından antlaşma zemininde buluşmak suretiyle Müslümanların varlığını onaylamak zorunda kalmışlardı. Antlaşma sonrasında Allah Resûlü tebliğ faaliyetlerine hız vermiş ve bazı devlet başkanlarına gönderdiği davet mektupları sayesinde, İslâmiyet Arap yarımadasında hızla yayılmaya başlamıştı. Nitekim bundan dolayı müşriklerle yapılan bu antlaşma Kur’an’da, ’feth-i mübîn’ (apaçık bir fetih) ve ’nasr-ı azîz’ (şanlı bir zafer) olarak nitelendirilmiştir.

Mekkeli müşrikler, Benî Bekir kabilesiyle ittifak kurup Müslümanların müttefiki olan Huzâalılara saldırarak Hudeybiye Antlaşması’nı bozmuşlardı. Mekke’nin lideri konumundaki Ebû Süfyân bunun farkındaydı, antlaşmayı tekrar yenilemek istediyse de bunu başaramadı. Tarihler milâdî 630 yılını gösterdiğinde, Allah Resûlü (sas) gizlice sefer hazırlıklarına başladı. Mekkeliler ne olduğunu anlayamadan, on bin kişilik İslâm ordusu Mekke’ye doğru yola çıktı. Müşrikler yirmi otuz kişilik bir grubun dışında direniş gösteremeden teslim oldular. Kâbe’deki bütün putlar temizlendi. Resûlullah (sas), müşriklerin kendisine ve ashâbına yaptıkları onca eziyet, işkence ve haksızlıklara rağmen birkaç kişinin dışında tüm Mekkelileri affetti.

Fetihten sonra Mekkeli müşrikler, Allah Resûlü’nün (sas) huzuruna gelerek Müslüman oldular. Mekke’nin fethiyle birlikte müşriklerin Resûlullah’a (sas) ve ashâbına karşı olan düşmanlıkları da sona ermiş ve böylelikle yarımadanın bu bölgesinde İslâm’ın yayılışı önündeki bütün engeller ortadan kaldırılmış oldu.

Ayrıca bu fetih, Resûlullah’ın (sas) kendisine onca eza ve cefa çektiren Mekkeli müşriklere karşı ne kadar müşfik olduğunu bir kez daha göstermiş oldu. O (sas), tüm bu zulüm ve işkencelere rağmen sabretti. Daima onların ‘olmalarını’ istedi, ölmelerini değil. Her zaman onların İslâm’a girmelerini ve böylece dünya âhiret mutluluğunu kazanmalarını istedi ve onları kazanmaya çalıştı. Hatta Bedir’de esirleri fidye karşılığı serbest bırakması gibi sebeplerle ilâhî ikaza uğradı. Yaptığı savaşlarda bile onların yaşamaları ve İslâm’ı seçmeleri ümidini taşıdı. Neticede Mekke’den kendisini kovanların hepsini ele geçirmesine rağmen onlardan öç, intikam almadı... Bu, sabrın, rahmetin bir ifadesiydi.