Hz. Hüseyin (ra) anlatıyor: “Babama (Hz. Ali'ye) Resûlullah'ın (sas) dost ve arkadaşlarıyla olan münasebetlerini sordum. O da şöyle cevap verdi: "Resûlullah (sas) her zaman güler yüzlü, yumuşak huylu ve nazikti. Asla kötü huylu, katı kalpli, bağırıp çağıran, çirkin sözlü, kusur bulan ve cimri bir kimse değildi. Hoşlanmadığı şeyleri görmezlikten gelir, kendisinden beklentisi olan kimseleri hayal kırıklığına uğratmaz ve onların isteklerini boşa çıkarmazdı…"”

قَالَ الْحُسَيْنُ: سَأَلْتُ أَبي عَنْ سِيرَةِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) ، فِي جُلَسَائِهِ، فَقَالَ: كَانَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) ، دَائِمَ الْبِشْرِ، سَهْلَ الْخُلُقِ، لَيِّنَ الْجَانِبِ، لَيْسَ بِفَظٍّ وَلَا غَلِيظٍ، وَلَا صَخَّابٍ وَلَا فَحَّاشٍ، وَلَا عَيَّابٍ وَلَا مُشَاحٍ، يَتَغَافَلُ عَمَّا لَا يَشْتَهِي، وَلا يُؤْيِسُ مِنْهُ رَاجِيهِ وَلَا يُخَيَّبُ فِيهِ…

(TŞ352 Tirmizî, Şemâil, 160)

***

حَدَّثَنَا حِزَامُ بْنُ هِشَامِ بْنِ حُبَيْشِ بْنِ خَالِدِ بْنِ خُلَيْدِ بْنِ رَبِيعَةَ الْخُزَاعِيُّ، حَدَّثَنَا أَبِي، عَنْ جَدِّهِ، عَنْ أُخْتِهِ أُمِّ مَعْبَدٍ وَاسْمُهَا عَاتِكَةُ بِنْتُ خَالِدٍ الْخُزَاعِيَّةُ قَالَتْ...فَقَالَ: صِفِيهِ لِي، قُلْتُ: نَعَمْ، رَجُلٌ ظَاهِرُ الْوَضَاءَةِ، أَبْلَجُ الْوَجْهِ، حَسَنُ الْخُلُقِ، بَسَّامًا، وَلَيْسَ نَحِيلًا، وَلَا مُدْلِمًا، وَلا مُطْهَمًا، أَبْيَضُ، وَسِيمٍ، ثَقِيلٌ، أَدْعَجُ الْعَيْنَيْنِ، أَهْدَبُ الْأَشْفَارِ...

Hizâm b. Hişâm b. Hubeyş b. Hâlid b. Huleyd b. Rebîa el-Huzâî'nin (ra), babası aracılığıyla dedesinden naklettiğine göre, adı Âtike bnt. Hâlid el-Huzâiyye olan dedesinin kız kardeşi Ümmü Ma'bed şöyle anlatmaktadır: “... (Eşim Ebû Ma'bed) "Bana onu (Resûlullah'ı) tasvir et." dedi. Ben de, "Elbette." dedim. "O, tertemiz görünümlü ve latîf birisiydi; yüzü aydınlıktı. Vücut yapısı güzeldi. Güler yüzlüydü. Ne şişman, ne de zayıftı. Çok uzun boylu ve siyah tenli değildi. Beyaz tenliydi. Güzel ve ahenkli bir görünüme sahipti. Ağırbaşlıydı. Gözlerinin siyahı ve beyazı belirgindi. Kirpikleri uzundu..."”

(ŞM3485 Ebû Bekir eş-Şeybânî, el-Âhâd ve'l-mesânî, V, 629-631)

***

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَبَّاسٍ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) ، أَنَّهُ قَالَ: لِهِنْدِ بْنِ أَبِي هَالَةَ التَّمِيمِيِّ وَكَانَ رَبِيبًا لِرَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : صِفْ لَنَا رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) ، فَلَعَلَّكَ أَنْ تَكُونَ أَثْبَتَ مِنَّا لَهُ مَعْرِفَةً قَالَ: كَانَ بِأَبِي هُوَ وَأُمِّي، طَوِيلَ الصَّمْتِ، دَائِمَ التَّفْكِيرِ، مُتَوَاتِرَ الْأَحْزَانِ، إِذَا تَكَلَّمَ تَكَلَّمَ بِجَوَامِعِ الْكَلِمِ، لَا فَضْلَ وَلَا تَقْصِيرَ، وَإِذَا حَدَّثَ أَعَادَ، وَإِذَا وَعَظَ جَدَّ وَمَادَ، وَإِذَا خُولِفَ أَعْرَضَ وَشَاحَ، يَتَرَوَّحُ إِلَى حَدِيثِ أَصْحَابِهِ، يُعَظِّمُ النِّعْمَةَ وَإِنْ دَقَّتْ، وَلَا يَذُمُّ ذَوَاقًا، وَيَبْتَسِمُ عَنْ مِثْلِ حَبِّ الْغَمَامِ.

Abdullah b. Abbâs (ra), Resûlullah'ın (sas) üvey oğlu olan Hind b. Ebû Hâle et-Temîmî'ye, “Resûlullah'ı (sas) bize tasvir et, zira muhtemelen aramızda onu en iyi bilen sensin.” deyince Hind, “Anam babam ona feda olsun!” dedikten sonra sözlerine şöyle devam etti: “Resûlullah (sas), genelde sessizdi; daima düşünceli ve hüzünlüydü. Az ve öz konuşurdu. Uzatmazdı, kısa da kesmezdi. Konuştuklarını (gerektiğinde) tekrarlardı. Öğüt verdiğinde ciddi dururdu, kederlenirdi. Kendisine karşı çıkıldığında yüz çevirir giderdi, ashâbıyla konuşarak rahatlardı. Nimet az bile olsa ona saygı gösterirdi. Hiçbir yiyeceği kötümsemezdi. Tebessüm ederek güler ve güldüğünde (bembeyaz dişleri) dolu tanesi gibi (gözükürdü).”

(ŞM1231 Ebû Bekir eş-Şeybânî, el-Âhâd ve'l-mesânî, II, 418)

***

Hz. Peygamber’i (sas) görmüş, onunla uzun süre birlikte yaşamış pek çok sahâbî onun fizikî özellikleri, kişiliği ve mîzacı hakkında sonraki nesillere birçok mâlûmat bırakmışlardır. Ancak bu sahâbîlerden birisi var ki, Efendimizin kişiliğini ve dış görünümünü, onu ilk görüşünün akabinde veciz bir biçimde anlatmıştır. Asıl adı Âtike bnt. Hâlid (ra) olan bu hanım sahâbî, daha çok künyesiyle, Ümmü Ma’bed el-Huzâiyye olarak bilinmektedir. Mekke’nin fethi esnasında şehid olan sahâbî Hubeyş (veya Huneys) b. Hâlid’in kız kardeşi olan Ümmü Ma’bed, Mekke ile Medine arasındaki bir yerde, kavminden biraz uzakta yaşardı. Olgun şahsiyetiyle tanınan, sözüne itimat edilen, akıllı ve iffetli bir hanımdı. Aynı zamanda çok cömertti. Uzun yıllar, ‘Ümmü Ma’bed’in Çadırı’ diye nam salmış çadırının dışına çıkar, çölden gelen geçenlerin yiyecek ve içecek ihtiyaçlarını karşılamak üzere beklerdi. İşte böyle bir günde Resûlullah Efendimiz (sas), yâr-ı ğâr Hz. Ebû Bekir (ra) ile onun hizmetçisi Âmir b. Füheyre ve yol kılavuzları Abdullah b. Ureykıt, Mekke’den Medine’ye hicretleri esnasında yiyecek ihtiyaçları için Ümmü Ma’bed’in çadırına uğradılar. Allah Resûlü (sas) ona, "Et var mı?" diye sorunca Ümmü Ma’bed, ona sütlü bir koyun getirdi. Ancak Hz. Peygamber (sas) bunu kabul etmedi. Resûlullah (sas) çadırın yakınında çelimsiz bir koyun gördü ve onun durumunu sordu. Ümmü Ma’bed de, "O, çobanın sürüye katmadığı, süt vermeyen, çelimsiz bir koyundur." dedi. Allah’ın Elçisi (sas), onu sağıp sütünü içmek istediğini söyledi. Derken koyun getirildi. "Ey Allah’ım! Bu koyunu bereketli kıl!" diye dua eden Resûlullah (sas) sütü sağmaya başladı ve oradaki herkes o sütten kana kana içti. Nihayet Hz. Peygamber (sas) yol arkadaşlarıyla beraber oradan ayrıldı. Çok geçmeden Ümmü Ma’bed’in eşi Ebû Ma’bed geldi. Süt dolu kabı görünce şaşırdı ve o sütün nereden geldiğini sordu. "Ümmü Ma’bed, "Mübârek bir zât uğradı şöyle şöyle yaptı." diyerek olan bitenleri ona anlattı. Ebû Ma’bed, "Vallahi o, Kureyş’in peşinde olduğu kişidir." dedi ve onu detaylıca tarif etmesini istedi. Bunun üzerine Ümmü Ma’bed, Sevgili Peygamberimizi (sas) şöyle anlattı: "O, tertemiz görünümlü ve latîf birisiydi; yüzü aydınlıktı. Vücut yapısı güzeldi. Güleryüzlüydü. Ne şişman ne de zayıftı. Çok uzun boylu ve siyah tenli değildi. Beyaz tenliydi. Güzel ve ahenkli bir görünüme sahipti. Ağırbaşlıydı. Gözlerinin siyahı ve beyazı belirgindi. Kirpikleri uzundu." Tok sesliydi. Kaşları ince ve uzundu, bitişikti. Saçları simsiyahtı. Uzun boyunluydu. Gür sakallıydı. Sustuğunda vakur duruyordu. Konuştuğunda ise doğruluyordu (böylece bir asalet ortaya çıkıyordu). Tane tane konuşurdu. Konuşması o kadar tatlıydı ki kelimeler ağzından inciler gibi dökülüyordu. Konuşması net ve açıktı, ne uzatır ne de kısa keserdi. Uzaktan bakıldığında da insanların en güzeli ve en sevimlisiydi; yakından bakıldığında da tatlı ve hoş bir görünümü vardı. Orta boyluydu; göze batacak ve rahatsız edecek kadar uzun ve kısa değildi. Öyle ki iki dalın arasındaki bir dal gibiydi. Orada bulunan üç kişi arasında en aydın yüzlü ve kadri en yüksek olanıydı. Etrafında pervane gibi dönen dostları vardı. O bir şey dediğinde kendisini dinliyorlar, bir şey emrettiğinde derhâl yerine getiriyorlardı. (Belli ki) İnsanların etrafını kuşattığı ve hizmet ettikleri biriydi. Onun yaptıkları da söyledikleri de boş ve anlamsız değildi.

Hiç şüphesiz Sevgili Peygamberimizi (sas) en iyi vasfedenlerden biri üvey oğlu Hind b. Ebû Hâle’dir. Hind, Hz. Hatice’nin (ra), eski eşi Ebû Hâle Mâlik b. Zürâre’den olma oğludur. Abdullah b. Abbâs (ra) bir gün kendisine, "Resûlullah’ı (sas) bize tasvir et, zira muhtemelen aramızda onu en iyi bilen sensin." deyince Hind, "Anam babam ona feda olsun!" dedikten sonra şöyle devam eder:

"Resûlullah (sas), genelde sessizdi; daima düşünceli ve hüzünlüydü. Az ve öz konuşurdu. Uzatmazdı, kısa da kesmezdi. Konuştuklarını (gerektiğinde) tekrarlardı. Öğüt verdiğinde ciddi dururdu, kederlenirdi. Kendisine karşı çıkıldığında yüz çevirir giderdi, ashâbıyla konuşarak rahatlardı. Nimet az bile olsa olsa ona saygı gösterirdi. Hiçbir yiyeceği kötümsemezdi. Tebessüm ederek güler ve güldüğünde (bembeyaz dişleri) dolu tanesi gibi (gözükürdü)."

Abdullah b. Abbâs’ın (ra) yanı sıra Hz. Hatice’nin (cc) oğlu Hind’den Hz. Peygamber’i (sas) tasvir etmesini isteyen bir başka sahâbî de Hz. Hasan’dır. O, Allah Resûlü’nü (sas) en iyi bir biçimde tasvir eden şahıs (vassâf) olarak nitelenen dayısı Hind’den Hz. Peygamber’in (sas) hilkatini, şekil ve şemâilini (hilyesini) tasvir etmesini istediğinde şu cevabı almıştır:

"Resûlullah (sas) bakışlarıyla, dolgun yüzüyle heybetli bir görünüme sahipti. Yüzü dolunay gibi parıldıyordu... Saçı çözüldüğünde onu ayırır (yanlara salar)dı. Saçları çözülmediğinde kulak memelerini geçmezdi... Alnı genişti.

Kaşları hilâl gibiydi, gür ve birbirine yakındı; iki kaşının arasında bir damar vardı ki öfkeli hâllerinde kabarır, normal zamanlarında ise gözükmezdi. Burnu kemerli ve inceydi....Sakalı sık ve gür; yanakları ise düz idi. Ağzı geniş, ön dişlerinin arası seyrekti... Boynu, (saf mermerden yapılmış) heykellerin boynu gibi gümüş berraklığında idi. Vücudunun bütün azaları birbiri ile uyumluydu. Sıkı etliydi. Karnı ile göğsü aynı hizada idi... Avuçları ve ayakları irice ve kısaydı. Ayaklarının üstü öyle pürüzsüzdü ki üzerine su dökülse akar giderdi... Yürürken, sağlam adımlarla hafif önüne eğilerek yürürdü. Adımlarını uzun ve seri atardı. Sükûnet ve vakar üzere yürürdü... Bir tarafa dönüp baktığında, bütün vücudu ile birlikte dönerdi. Bakışlarını kısa tutardı. Yere bakışı, göğe bakışından daha çoktu. Çoğunlukla göz ucu ile bakardı. Ashâbı ile birlikte yürürken, onları öne geçirir kendisi arkadan yürürdü. Yolda karşılaştığı kimselere, onlardan önce hemen selâm verirdi."

Hz. Hasan (ra) dayısı Hind’den bu kez Resûlullah’ın (sas) konuşma tarzı hakkında bildiklerini anlatmasını istedi. Hind, İbn Abbâs’a (ra) söylediklerinin benzerlerini ona da söyledi. Resûlullah’ın (sas) konuşma tarzına ilişkin dayısından detaylı mâlûmatlar edinen Hz. Hasan (ra) öğrendiklerini kardeşi Hz. Hüseyin’le (ra) de paylaşmak istedi. Ancak kardeşinin, bu mâlûmatlara kendisinden önce muttali olduğunu görünce, ona başka neler bildiğini sordu. Hz. Hüseyin (ra) de, Resûlullah’ın (sas), evin içindeki ve dışındaki durumu ve ashâbıyla münasebetleri hakkında babası Hz. Ali (ra) vasıtasıyla öğrendiği şu bilgileri aktardı:

"Resûlullah (sas) evine geldiğinde, evde geçireceği zamanı üçe böler; bir kısmını ibadete, bir kısmını ailesine, bir kısmını da kendisine ayırırdı. Kendisine tahsis ettiği zamanı ise yine ikiye ayırarak; bir bölümünde dinlenir, geri kalanında da misafir kabul ederdi. O, bunu, huzuruna kabul ettiği seçkinler (havas) vasıtasıyla yapardı ki bunlar, öğrendiklerini, dışarı çıkınca avama aktarırlardı. Resûlullah Efendimiz (sas), ümmetinden hiçbir şeyi saklamazdı. İzne tâbi misafir kabul ettiğinde, fazilet ve takva ehli olan ziyaretçilerine öncelik tanımak âdetiydi. Ziyaretçilere ayırdığı zaman, onların soy-sop durumlarına göre değil dindeki üstünlüklerine göre olurdu. Evine gelenlerin çeşitli ihtiyaçları olurdu. Kendisine doğrudan veya bir aracı ile iletilen sorulara, muhatapların ve ümmetin maslahatına uygun bir şekilde cevaplar verir ve arkasından şöyle uyarırdı: "Burada görüp duyduklarınızı burada bulunmayanlara iletin. İhtiyaçlarını bana ulaştırma imkânı olmayan kimselerin isteklerini de bana ulaştırın. Kim ki ihtiyacını ulaştırma gücü olmayanların isteklerini bir yetkiliye ulaştırırsa Allah (cc), onun, kıyamet gününde (sıratı) sağlam adımlarla geçmesini sağlar." Hz. Peygamber’in (sas) huzurunda kesinlikle bunlar dışında bir şey konuşulmaz; başkasının da bunun hâricinde bir şey konuşmasına müsaade edilmezdi. Huzuruna gelenler; ilim ve hikmete susamış olarak girerler, kanmış ve doymuş olarak ayrılırlar ve hayra yol gösterici olarak çıkarlardı."

Resûlullah (sas) gereksiz konuşmazdı. Çevresiyle hep ülfet eder, onları ürkütücü bir davranışı olmazdı. Her topluluğun seçkinine (kerîm) özel ilgi gösterir ve onları başkan tayin ederdi. İnsanları sakındırır; onların üstüne titrer, hiçbirinden güler yüz ve tatlı dilini esirgemezdi. Ashâbını, yokluklarında arayıp sorar, durumlarını takip ederdi. Karşılaştığı insanlara, "Ne var, ne yok?" diye çevrede olup bitenleri sorardı. Güzel olan her şeyi beğendiğini ifade eder ve ona destek verir; kötü olan şeye de tepkisini gösterir ve onu çürütücü bir tavır takınırdı. Bütün işleri uyumlu idi; tutarsız hiçbir davranışı yoktu. Ashâbının kendilerine ait işlerinde gaflete düşmeleri veya bıkkınlık duymaları endişesiyle, onlar adına kendisi hep tetikte dururdu. O, her durum karşısında tedarikli idi (her sorunun çaresini bulurdu). Onun katında insanların en faziletlisi, başkalarına iyiliği en yaygın olanlardı; mertebesi en yüksek olanlar da halkın sıkıntısına en iyi şekilde ortak olan ve onlara yardım elini uzatan kimselerdi.

Resûlullah’ın (sas) kalkması da oturması da zikir üzere idi. Toplantı hâlinde bulunan bir topluluğun yanına geldiğinde başköşeye geçmez, meclisteki boş kalan en son yere oturuverirdi; çevresinin de böyle yapmasını isterdi. Birlikte oturduğu kimselerin seviyelerine göre her birinin hâl ve hatırlarını sorarak onlara iltifat ederdi. Çevresindekilere öylesine candan davranırdı ki birlikte oturduğu kimselerin hepsi de Resûlullah (sas) katında en değerli insanın kendisi olduğunu düşünürdü. Bir kimse yanında çok otursa veya bir ihtiyacını iletmek maksadıyla huzura gelse o şahıs kendiliğinden kalkıp gidinceye kadar sabrederdi. Kendisinden bir istekte bulunan kimseyi, ya istediğini yerine getirerek ya da tatlı bir dille gönderir, hiç boş çevirmezdi. Onun cömertliği, tatlı dilliliği ve güzel ahlâkı insanlar arasında öylesine yayılmıştı ki âdeta halkın babası gibi olmuştu. Onun nezdinde bütün insanlar da, hiçbirisi arasında hak ayrımı yapılmayan aynı seviyedeki evlâtlar gibiydi. Onun toplantıları, hep ilim, hayâ, emanet ve sabır gibi ahlâkî değerlerin öğretildiği yerlerdi. Onun huzurunda sesler yükseltilmez, hiç kimsenin mahremiyeti konuşulmaz, orada vuku bulan kusur ve hatalar dışarı sızdırılmazdı. Onun meclisinde herkes eşit vaziyette idi. Bir kimse ancak takva ile bir başkasından üstün olabilirdi. Herkes tevazu üzere idi. Orada, yaşça büyük olanlara saygı gösterirler, küçüklere de merhamet ederlerdi. Toplantıdaki ihtiyaç sahiplerine öncelik tanırlar, özellikle garip olanlara ayrı bir ilgi gösterirlerdi.

Hz. Ali (ra), oğlu Hüseyin’in (ra) Resûlullah’ın (sas) dost ve arkadaşlarıyla olan münasebetlerini sorduğunda ise ona şunları anlattı: "Allah Resûlü (sas), her zaman güler yüzlü, yumuşak huylu ve nazikti. Asla kötü huylu, katı kalpli, bağırıp çağıran, çirkin sözlü, kusur bulucu ve cimri değildi. Hoşlanmadığı şeyleri görmezlikten gelir; kendisinden beklentisi olan kimseleri hayal kırıklığına uğratmaz ve onların isteklerini tamamen boşa çıkarmazdı. Üç şeyden titizlikle uzak dururdu: "Ağız kavgası, boşboğazlık ve mâlâyânî." Şu üç husustan da titizlikle sakınırdı; hiç kimseyi kötülemez, kınamaz ve hiç kimsenin ayıbı ile gizli taraflarını öğrenmeye çalışmazdı. Sadece yararlı olacağını düşündüğü konularda konuşurdu. O konuşurken, meclisinde bulunan dinleyiciler, başlarının üzerine kuş konmuşçasına hiç kımıldamadan kendisine kulak kesilirlerdi. Susunca da konuşma ihtiyacı duyanlar söz alırlardı. Ashâb, onun (sas) huzurunda konuşurlarken birbirleriyle asla ağız dalaşında bulunmazlardı. İçlerinden birisi Resûlullah’ın (sas) huzurunda konuşurken, o sözünü bitirinceye kadar, hepsi de can kulağı ile konuşanı dinlerdi. Allah Resûlü’nün (sas) katında, onların hepsinin sözü, ilk önce konuşanın sözü gibi ilgi görürdü. Ashâbın güldüklerine kendisi de güler, onların taaccüp ettikleri şeylere kendisi de hayretlerini ifade ederdi. Huzuruna gelen yabancıların kaba saba konuşmaları ile yersiz sorularının yol açtığı tatsızlıklara sabrederdi. Hatta ashâbı o tür kimseleri yanından çekip uzaklaştırmak isteseler dahi (buna izin vermez yine sabrederdi). Hz. Peygamber (sas) şöyle derdi: "Bir ihtiyacının giderilmesini isteyen biriyle karşılaştığınız zaman ona yardımcı olunuz." O (sas), ancak yapılan iyiliğe denk düşen ve fazla dalkavukluğa kaçmayan övgüleri kabul eder ve haddi aşmadığı müddetçe hiç kimsenin sözünü kesmezdi. Şayet huzurunda haddi aşacak şekilde konuşulursa o zaman, ya konuşanı susturmak ya da o meclisten kalkıp gitmek suretiyle ona engel olurdu."

Hz. Peygamber’in (sas) sîması, beden yapısı, beşerî özellikleri hakkında hadis ve siyer kaynaklarında çok geniş bir mâlûmat yer almaktadır. "Sıfâtü’n-Nebî", "Sıfâtü Resûlillâh", "Menâkıb" "Fedâil" gibi başlıklar altında yer almakla birlikte, ‘Şeml’ kelimesinin çoğulu olan ve ‘tabiat, huy, mîzaç ve karakter’ anlamlarına da gelen ’Şemâil’, Hz. Peygamber’in (sas) beşerî yönünü, yaşama tarzını ve şahsî hayatını anlatan bir kavram olarak yaygınlık kazanmıştır. Hz. Peygamber’in (sas) beşerî ve fizikî özellikleri İslâm kaynaklarında ‘Şemâil’in yanı sıra ‘Hilye’ başlığı altında da zikredilmiştir. Hilye, ‘süs ve zînet’ anlamlarının yanı sıra ‘hilkat, sıfat ve suret, bir zâtı fizikî yönleriyle nitelemek’ anlamlarına da gelir. Bilhassa Hz. Peygamber’in (sas) fizikî özellikleri, bunları anlatan edebî eserler ve aynı konuda hüsn-i hatla yazılmış levhalar için kullanılan ‘hilye’ kelimesi, Osmanlı’da Resûlullah’ın (sas) vasıflarını, bu vasıflardan bahseden kitap ve levhaları ifade etmek için kullanılmıştır.

Hz. Peygamber’in (sas) resmini çizmek İslâm toplumlarında hiçbir zaman tasvip edilmemiştir. Bunun yerine hadis ve siyer kaynaklarındaki Resûlullah’ı (sas) tavsif ve tasvir eden rivayet metinlerinden hareketle Kâinatın Efendisi’ni (sas) tanımak ve tanıtmak cihetine gidilmiştir. Yukarıdaki detaylı anlatımlar dışında hadis kaynaklarımızda başta Enes b. Mâlik (ra) olmak üzere Hz. Ali (ra), Ebû Hüreyre (ra) ve Berâ b. Âzib (ra) gibi sahâbîler vasıtasıyla nakledilen Resûlullah’ın (sas) bedenî vasıfları ve kişiliğine ilişkin tasvirleri genel hatlarıyla burada zikretmekte yarar var:

Resûlullah Efendimizin (sas),

Adı;

Muhammed, Ahmed, Mahî, Hâşir ve Âkib/Mukaffî; Nebiyyü’t-tevbe ve Nebiyyü’r-rahme.

Yüzü;

Yüzü çok güzel,

Güleç yüzlü,

Sevecen çehreli idi.

Boyu;

Boyu ne uzun ne de kısa idi.

Saçı;

Saçları kıvırcık değil düz de değil, dalgalı; bazen kulak memelerini geçer, kimi zaman omuzlarına kadar uzanırdı. Saçlarını bazen dağınık bırakır, bazen ikiye ayırarak toplardı. Saçında ve sakalında çok az beyaz kıl bulunurdu.

Elleri;

Elleri ipek gibi yumuşak ve çok hoş kokulu; yolda rastladığı çocukların yanaklarına dokunarak sever; kokusu günlerce sürerdi.

Gülüşü;

Ağız dolusu/kahkahayla güldüğü asla görülmemiştir.

Abdullah b. Hâris (ra), "Resûlullah’ın (sas) gülüşü sadece tebessüm şeklindeydi." demiştir.

Sadaka olarak nitelendirdiği tebessüm yüzünden hiç eksik olmamıştır. Nitekim Cerîr b. Abdullah (ra), "Müslüman olduğum andan itibaren, Allah Resûlü (sas), evine girmeme her zaman izin vermiş ve beni nerede görse gülümsemiştir." demiştir.

Oturuşu;

Oturduğu zaman bazen kalçaları üzerine oturarak dizlerini dikip ellerini önden bağlar, bazen de bağdaş kurarak otururdu. (Mescitte istirahat ederken) ayaklarından birini diğeri üzerine koyarak sırt üstü uzandığı görülmüştür.

Yürüyüşü;

Hızlı yürürdü; öyle ki arkasından gelenler ona yetişmekte zorlanırdı. Yürüyüşü, çarşıda işi olan bir insanınki gibiydi; tembelce değildi. Yürürken arkasına bakmazdı. Âdeta yokuş aşağı iniyormuş gibi adımlarını sertçe kaldırırdı. (Kibirli bir eda ile) sağına soluna meylederek değil bir yokuştan iner gibi, hafifçe önüne eğilerek yürürdü.

Giyimi;

En sevdiği giysi kamîs (gömlek) idi. Gömleklerinin kol uçları bileklerine kadardı. Berâ b. Âzib, en çok kırmızı desenli elbisenin ona yakıştığını söylemiştir.

O, sıradan bir insan gibi davranırdı; söz gelimi kıyafetlerinin bakımını gözden geçirir, koyunun sütünü sağar ve kendi işini kendisi görürdü.

Giyim kuşamında sadeydi. Şöyle diyordu:

"Kim dünyada şöhret elbisesi giyerse Allah (cc) da ona kıyamet gününde onun benzerini giydirir."

Konuşması;

O, sözlerin en latîfini, en veciz ve en anlaşılır biçimde söylerdi. Anlatırken dinleyenler rahat kavrasın diye tane tane konuşurdu.

Sözlerinin anlamı geniş; yapmacıklıktan uzak ve zorlamadan berî idi.

O, ağzını doldura doldura konuşmayı kınar, avurtlarını şişire şişire laf edenlerden uzak durur. Uzun konuşulması gereken yerde uzun; kısa olması gereken yerde ise kısa konuşur. Bilinmeyen ve yadırganan ifadelerden kaçınır; heyecanlandırıp galeyana getiren üslûptan özenle sakınır.

Hikmetle konuşmuş; ilâhî lütufla korunmuş, desteklenmiş, anlaşılması kolay sözler sarf etmiştir. Onun sözlerine Allah (cc) sevgi lütfetmiş; kabulle kuşatmış; hem kolay anlaşılır kılmış hem de tatlılık ve heybet bahşetmiştir. Tekrarlamaya gerek olmadığı gibi dinleyenlerin tekrarını istemesine de hacet yoktur. Ne bir sözcük eksiktir ne de onu dillendiren bir ayak sürçmüştür. Ne tekide ihtiyacı vardır ve ne de ona karşı durmak olanaklıdır.

Hiçbir söz ustası onu mahcup edememiştir.

O, son derece kısa cümleciklerle uzun ifadeler irad etmiş; muhaliferini ancak onların tanıyıp itiraf edeceği bir üslûpla alt etmiş, sadece doğruyu delil getirmiş ve yalnızca hakikati dillendirerek üstünlük aramıştır. Hileden medet ummamış; kandırmaya yeltenmemiş; kaş göz oyununa asla meyletmemiştir.

Konuşurken ne ağır kalmış ne de acele etmiştir; ne uzatmış ne de kısa kesmiştir. İnsanlık onun sözlerinden/konuşmasından daha yararlı, daha düzgün, daha tertipli, daha akıcı, daha heyecanlandırıcı, daha tesirli, daha selis, daha anlaşılır ve daha açık söz/konuşma duymamıştır.

Yemesi içmesi;

Yemek yerken bir yere yaslanmazdı, (hiç kalkmayacakmış gibi) iyice yerleşmezdi. O (sav) şöyle derdi: "Ben, sıradan bir kulun yediği gibi yer, sıradan bir kulun oturduğu gibi otururum..." Zemzem suyunu ayakta içerdi. Normal suyu hem ayakta hem de oturarak içtiği görülmüştür. Su içerken üç kez nefes alır ve şöyle derdi: "Bu hem hazmı kolaylaştırır hem de susuzluğu çabuk keser."

Ahlâkı;

Resûlullah (sas) ahlâkı en güzel insandı. Hanımlara karşı son derece kibar ve nazik, aile fertlerine karşı çok şefkatliydi; oğlu İbrâhim Medine’nin yaylasında bir süt anneye verilmişti. Resûlullah (sas) de zaman zaman o eve giderdi. Ev tüterdi, İbrâhim’in süt babası demirci idi. Allah Resûlü (sas) oğlunu alır, öper, sonra dönerdi.

Çocuklarını öpüp okşamayanların kalplerinden rahmet duygusunun sökülüp atıldığını söyler; insanlara merhamet etmeyene Allah’ın merhamet etmeyeceğini hatırlatırdı.

Örtüsüne bürünmüş bakire bir kızdan daha utangaçtı. Kaba ve kötü sözlü değildi. Allah (cc) yolunda cihad hâriç ne bir hizmetçiye ne bir kadına ne de herhangi birisine vurmuştur.

Kolay olanı seçer, günahtan alabildiğine uzak durur, kendisi için asla intikam almazdı.

İnsanların en güzeli, en cömerdi ve en yüreklisiydi.

Kendisinden yapılan hiçbir talebe ‘hayır’ demezdi.

Kavmini, baskın yemek üzere olan bir orduya karşı uyaran bir kişi misali, apaçık bir uyarıcıydı.

Pervane böceklerini ateşten korumaya çalışan adam misali insanlığı dehşetli günün tehlikelerinden korumaya adanan bir uyarıcı gibi nübüvvet binasının ikmal taşı misali, bereket veren yağmur misali insanlara faydalı idi.

Eğer, hoşgörü ve alçak gönüllülüğüne ilişkin sadece Mekke’nin fethi günü takındığı tutuma bakılsa bile bu, onun mükemmel şahsiyetinin ve nübüvvetinin en açık göstergesi olarak yeter. Zira o, Mekke’ye büyük bir güçle girmişti ve bir vakitler Mekkeliler onları Mekke’nin sokaklarında abluka altında tuttuktan sonra; amcalarını, amca çocuklarını, dostlarını ve kendisine arka çıkanları öldürmüş, arkadaşlarına işkencenin her türünü reva görmüşlerdi. Kendisini yaralamış, türlü baskıları tattırmış; hakaretler yağdırmış, suikast için işbirliği yapmışlardı. İstekleri hilafına Mekke’ye girdiği; onlar zelil vaziyette aşağılanırken oraya egemen olduğu vakit, onlara bir konuşma yapmış ve Allah’a şükredip onu övdükten sonra şöyle demişti: "Kardeşim Yusuf’un dediği gibi diyorum; bugün sizi kınamak yok; Allah sizi affetsin; çünkü O, rahmet edenlerin en merhametlisidir."

Kaynak: Diyanet Hadislerle İslam