"عَنْ سَالِمٍ، عَنْ أَبِيهِ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "…مَنْ كَانَ فِى حَاجَةِ أَخِيهِ كَانَ اللَّهُ فِى حَاجَتِه

Sâlim’in (ra), babası (Abdullah b. Ömer (ra)) aracılığıyla rivayet ettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

"…Kim kardeşinin ihtiyacını giderirse Allah (cc) da onun ihtiyacını giderir…"

(M6578 Müslim, Birr, 58)

***

"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "مَنْ أَنْظَرَ مُعْسِرًا أَوْ وَضَعَ لَهُ، أَظَلَّهُ اللَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ تَحْتَ ظِلِّ عَرْشِهِ، يَوْمَ لاَ ظِلَّ إِلاَّ ظِلُّهُ

Ebû Hüreyre’den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

"Kim darda kalan borçluya zaman tanırsa yahut (alacağının tamamını veya bir kısmını) borçluya bağışlarsa, Allah (cc) onu, başka hiçbir gölgenin (himayenin) olmadığı kıyamet gününde kendi arşının gölgesinde (himayesinde) gölgelendirecektir."

(T1306 Tirmizî, Büyû’, 67; M7512 Müslim, Zühd, 74)

***

"عَنِ ابْنِ عُمَرَ وَابْنِ عَبَّاسٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "لاَ يَحِلُّ لِرَجُلٍ أَنْ يُعْطِيَ عَطِيَّةً أَوْ يَهَبَ هِبَةً فَيَرْجِعَ فِيهَا إِلاَّ الْوَالِدَ فِيمَا يُعْطِى وَلَدَه

İbn Ömer (ra) ve İbn Abbâs’tan (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

"Bir kimsenin hediye verip veya bağışta bulunup sonra bundan vazgeçmesi helâl olmaz. Ancak babası çocuğuna verdiğini geri alabilir…"

(D3539 Ebû Dâvûd, Büyû’, (İcâre), 81)

***

Bir yolculuk esnasındaydı. Hz. Ömer’in (ra) oğlu Abdullah (ra), bindiği hırçın deveyi zapt edemiyordu. Deve birden hızlanıyor ve ta kafilenin önüne geçiyordu. Devenin sahibi Hz. Ömer (ra) ise, biraz da kızarak oğlunun bindiği deveyi durduruyor ve onu tekrar arka tarafa sürüyordu. Bu durumu gören Peygamber Efendimiz (sas), Hz. Ömer’e (ra), "Bu hırçın deveni bana satar mısın?"  buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer (ra) derhâl, "Deve senindir ey Allah’ın Resûlü (sas)." dedi. Ancak Peygamberimiz (sas) sözünü yineleyerek deveyi kendisine bedeli mukabilinde satmasını söyledi. Hz. Ömer (ra) de emre uydu ve deveyi sattı. Hz. Resûl (sas), Abdullah’a (ra) seslenerek, "Ey Abdullah! Şimdi bu deve senindir. Artık ona istediğini yapabilirsin."  buyurdu. Abdullah (ra) bu duruma çok sevinmişti, artık bindiği deve onundu. Hem de çok sevdiği Resûlullah’ın (sas) kendine hibe etmesiyle devenin kıymeti bir kez daha artmıştı gözünde...

Satın aldığı deveyi Abdullah’a (ra) hibe ederek onu sevindiren Allah Resûlü (sas), bu hâdise ile kendisine bir şey bağışlanan kişinin, o şey üzerinde tam yetki sahibi olduğunu da beyan etmişti. Peygamber Efendimiz (sas), aynı şekilde hicretin dördüncü yılında cereyan eden Zâtü’r-Rikâ’ Gazvesi’nden dönüş yolunda, Câbir b. Abdullah’ın (ra) yorgun düşen devesini kendisinden satın almak istediğini söylemiş, Medine’ye vardıktan sonra ücretini ödemiş, hemen arkasından Câbir’e (ra), "Para da deve de senindir!"  demiş ve devesini ona hibe etmişti.

Hibe, karşılığını sadece Allah’tan (cc) bekleyerek bağışta bulunmak ve Allah’ın (cc) kendisine bahşettiği nimetleri, diğer insanlarla paylaşmaktır. Kişinin değişik vesilelerle malından bir kısmını başkalarına vermesi, çeşitli adlarla anılsa da, üzerinde ısrarla durulan önemli ibadet türlerindendir. Bu, bazen zekât şeklinde mecburî olabileceği gibi bazen de kişinin kendi isteğine bırakılmış olabilmektedir. İsteğe bağlı bağışlardan biri de, kişinin malını hayatta iken karşılıksız olarak başkasına vermesi anlamına gelen hibedir. Sadaka, hediye, atıyye, nıhle gibi ‘karşılıksız verme’ anlamına gelen bütün kavramlar hibe olarak ifade edilebileceği gibi, her birinin daha dar, özel anlamlarının olduğu da söylenebilir. Örneğin, sadaka karşılıksız olarak Allah (cc) rızası için fakir ve ihtiyaç sahiplerine verilen mal için kullanılırken, hediye daha çok muhatap ile sevgi bağı oluşturmak, toplumsal bağları güçlendirmek yahut devletlerarası ilişkiler çerçevesinde diplomatik teâmüllere uymak gibi amaçlarla verilen mallar için kullanılmaktadır. Özel ayrıntıları ifade edebilmek için ayrı ayrı kullanılan bu kavramların bazı hadis rivayetlerinde kısmen birbirinin yerine de kullanıldığı görülmektedir.

Sevgili Peygamberimiz (sas), hem insanlar arasındaki kardeşliği en üst düzeye çıkarmak, hem de fakir ve zengin arasındaki kaynaşmayı tesis etmek için diğerkâmlık, paylaşma, ihsan, vefa gibi erdemli davranışların yanında, karşılıksız bağış yapmayı da tavsiye etmiştir. Nitekim kendisinden bir şey isteyeni asla geri çevirmemiş, yanında verebileceği bir şeyler varsa vermiş; yoksa başka zaman vereceğini söyleyerek isteyen kişinin gönlünü almıştır.

Peygamberimizin (sas) dostları, "Sevdiğiniz şeylerden Allah (cc) yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah (cc) onu bilir."  âyetinin gereği olarak ömürleri boyunca ‘verme’yi kendilerine şiar edinmişlerdi. Öyle ki, bu âyet indiğinde, Ebû Talha (ra), "Ey Allah’ın Resûlü! Rabbimiz mallarımızdan dağıtmamızı istiyor. Seni şahit tutarım ki ben Beyrûhâ adlı bahçemi Allah (cc) yolunda verdim." deyince Peygamberimiz (sas), "Bu ne kârlı bir maldır! Bu ne kârlı bir maldır!"  diye onu takdir ettikten sonra bahçeyi onun akrabalarından fakir olan Hassân b. Sâbit ve Übey b. Kâ’b’a vermesini istemişti.

Resûlullah (sas), maddî bakımdan rahatlatmak ve yakınlık kurmak için insanlara hibe verdiği gibi, onları İslâm’a yakınlaştırmak için de bağışta bulunabiliyordu. Bir defasında yanına gelen bir şahsa bu amaçla bir koyun sürüsü hibe etmiş ve onun kavmine ilâhî mesajı götürmesine vesile olmuştu. Aynı şekilde yeni Müslüman olan Hevâzin kabilesinin temsilcilerine savaş esirlerini hibe etmeye karar verip ashâbına da dileyenlerin esirleri hibe edebileceğini bildirmiş, böylece onların gönüllerini hoş ederek sevgilerini kazanmayı hedeflemişti.

Peygamber Efendimiz (sas), çeşitli nedenlerden dolayı bir şeyler isteyenlere de mal hibe ediyordu. Bedir Savaşı’ndan sonra Sa’d b. Ebû Vakkâs (ra), elinde bir kılıçla Allah Resûlü’nün (sas) yanına gelip kılıcı kendisine hibe etmesini istemişti. Ancak Hz. Peygamber (sas), "Bu kılıç ne senindir, ne de benim."  buyurarak ganimet mallarını taksimattan önce hibe edemeyeceğini bildirmişti. Bir müddet sonra, "(Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: Ganimetler, Allah’a (cc) ve Resûlü’ne  (sas) aittir."  mealindeki âyet nâzil olunca Allah Resûlü (sas), Sa’d b. Ebû Vakkâs’ı (ra) çağırıp, "Sen istediğinde o kılıcı sana verme yetkisine sahip değildim, ancak şimdi bunu sana verme yetkisini aldım." dedikten sonra kılıcı ona hibe etmişti.

Resûlullah (sas), boynunda iz bırakacak kadar hırçın bir tavırla gömleğini çekiştirip sonra da kendisine bir şeyler verilmesini isteyen bedevîye bile şefkatle davranmış ve gülümseyerek ona bağışta bulunulmasını emretmişti. Ancak Huneyn ganimetlerinden kendisine de verildiği hâlde defalarca bunun artırılmasını isteyen Hakîm b. Hızâm’ı itidale çağırarak, büyük bir hırs ve açgözlülükle dünya malına tamah etmenin, insanın iç dünyasında yapacağı tahribata dikkat çekmişti.

Sağlıklı iletişim içerisindeki bireylerden oluşmuş bir toplumun sosyal sıkıntıları çözme kabiliyeti daha fazladır. Bu nedenle Allah Resûlü (sas) Müslümanları birbirlerinin ihtiyaçlarını gidermeye çağırır, "Kim kardeşinin ihtiyacını giderirse Allah da onun ihtiyacını giderir."  buyururdu. Çünkü gönülden yapılan bağış, bir ihtiyacı karşılamanın ötesinde, veren ve alan arasında sıcak bağlar kurulmasına vesile olarak toplumsal kaynaşmaya katkı sağlamaktaydı.

Allah Resûlü (sas) bazen ashâbından varlıklı olanlara çağrıda bulunarak, onları kamuda ortak kullanılmak üzere hibeye teşvik ederdi. Hz. Osman’ın (ra) Rûme Kuyusu’nu satın alarak insanların ondan ücretsiz istifade etmelerini sağlaması, bu teşviklerin maksadına ulaştığını gösteriyordu. Bazen de ihtiyaç sahibi birisinin sıkıntısının giderilmesi için hibede bulunulmasını isteyen Allah Resûlü (sas), "Kim darda kalan borçluya zaman tanırsa yahut (alacağının tamamını veya bir kısmını) borçluya bağışlarsa, Allah (cc) onu, başka hiçbir gölgenin (himayenin) olmadığı kıyamet gününde kendi arşının gölgesinde (himayesinde) gölgelendirecektir."  buyuruyordu.

Hz. Peygamber (sas), aynı zamanda hibenin şeklini ve sınırlarını da açıklamıştır. Bu bağlamda her şeyden önce, kişinin kendi ailesini ve çocuklarını düşünmeden malının hepsini hibe etmesinin doğru bir davranış olmadığını vurgulamıştır. Aşere-i Mübeşşere’den olan Sa’d b. Ebû Vakkâs (ra), hastalanmıştı. Hastalığı ağırdı ve iyileşebileceğinden ümidi yoktu. Bu hâldeyken Hz. Peygamber (sas) onu ziyaret etti ve "Allah’ım, Sa’d’a şifa ver. Allah’ım, Sa’d’a şifa ver." diye onun için üç defa dua etti. Sa’d b. Ebû Vakkâs (sas) hastalığının ağırlığını da göz önüne alarak, "Yâ Resûlallah! Ben servet sahibiyim. Mirasçım olarak bir kızımdan başka kimsem bulunmuyor. Bu sebeple malımın hepsini bağışlamak istiyorum, ne dersiniz?" diye sordu. Resûlullah (sas), "Hayır, olmaz."  buyurdu. Sa’d (ra), "Üçte ikisini bağışlasam?" deyince, Resûlullah (sas), "Hayır, o da olmaz."  diye cevap verdi. Bu defa Sa’d (ra), "Peki yarısını bağışlasam?" dedi. Resûlullah (sas), "Hayır." deyince Sa’d (ra) üçte birini bağışlamak istediğini söyledi. Allah Resûlü (sas), "Üçte biri olur. Aslında üçte bir de çoktur ya!"  buyurdu ve sonra şöyle devam etti: "Ey Sa’d! Vârislerini varlıklı bırakman, onları muhtaç ve halka (sadaka için) ellerini açar bir hâlde bırakmandan şüphesiz daha hayırlıdır. Ey Sa’d! Allah (cc) rızası için sarf ettiğin her nafakanın ecrini alırsın. Hatta yemek yerken hanımının ağzına koyduğun bir lokmadan dolayı bile (sevap kazanırsın.)"  Sa’d b. Ebû Vakkâs (ra) bu olaydan sonra daha uzun yıllar yaşadı, dört erkek çocuk ile birçok kız evlâdı daha oldu.

Aynı şekilde sahâbeden Tebük savaşından geri kalıp da pişman olan ve tevbe eden Kâ’b b. Mâlik (ra) de tevbesi kabul edildikten sonra Kutlu Nebî’ye (sas) gelip, "Allah Teâlâ’nın tevbemi kabul etmesine karşılık bütün malımı Allah (cc) ve Resûlü’ne (sas) hibe etmek istiyorum." deyince Kutlu Nebî (sas), "Hayır, malının bir kısmını kendine bırakman daha hayırlıdır."  buyurmuştu. Böylece Hz. Peygamber (sas), bir yandan bağış yapmaya teşvik ederken, öte yandan bunun sınırının ne olması gerektiğini de öğretiyor, kişiyi, bağış yapmadan önce sorumlu olduğu aile bireylerini düşünmeye sevk ediyordu.

Peygamber Efendimiz (sas) Medine’ye vardığında, devesi Müslümanların o sırada namaz kılma yeri olarak seçtikleri yere çökmüştü. Burası daha evvel Es’ad b. Zürâre’nin (ra) terbiyesinde bulunan Süheyl ve Sehl adlı iki yetim çocuğa ait olup hurma kurutmak için kullanılan bir harman yeriydi. Resûlullah (sas), "İnşallah burası bizim konaklayacağımız yerdir."  buyurduktan sonra bu iki genci davet edip, orayı mescit yapmak üzere onlardan satın almak istedi. Yetim olan bu iki genç ise satmak yerine burayı Resûlullah’a (sas) hibe etmek istediler. Fakat Allah Resûlü (sas), çocukların bu hibesini kabul etmedi. Belirlenen bir bedel karşılığında arsayı satın aldı ve Mescid-i Nebevî’yi bu arsa üzerine bina etti.

Hibenin esas itibariyle insanlar arasında sevgi, dostluk ve yardımlaşmayı teşvik eden ve geliştiren hoş bir davranış olduğu dikkate alınarak, bu güzelliği gölgeleyecek her türlü tavırdan kaçınmak gerekir. Hele bunu tam aksi bir duruma çevirerek, yapılan hibe neticesinde bazılarının gönlünü kırmak, insanlar arasında kin ve düşmanlığa sebebiyet verecek şekilde bağışta bulunmak doğru değildir. Bu konuda sık karşılaşılan bir durum olarak, çocuklar ve aile bireyleri arasında adalet gözetilmeksizin yapılan hibelerin yol açtığı tatsızlıklara dikkat çekilebilir. Anne ve babaların sağlıklarında çocuklarına yaptıkları hibede, onlar arasında adalete riayet etmeleri, her şeyden önce Resûl-i Ekrem’in (sas) uygulama ve tavsiyelerinde yer alan bir husustur. O (sas), anne ve babanın, çocuklarına hibede bulunduklarında âdil davranmaları gerektiğini; bir çocuğuna hibede bulunup diğerlerini bundan mahrum bırakmamaları gerektiğini ısrarla vurgulamıştır. Nitekim sahâbeden Beşîr b. Sa’d (ra), oğlu Nu’mân’a malından bir kısmını hibe etmiş ve Peygamber Efendimizi (sas) buna şahit tutmak istemişti. Hz. Peygamber (sas) ona, "Öteki çocuklarına da bunun benzerini bağışladın mı?"  diye sormuş, "Hayır." cevabını alması üzerine ise, "Allah’tan korkun, çocuklarınız arasında adaleti gözetin!"  buyurarak, Beşîr’den (ra) yaptığı hibesinden geri dönmesini istemişti. O da diğer çocuklardan ayrı olarak sadece Nu’mân’a ettiği hibeden vazgeçmişti. Bu bağlamda İslâm âlimleri de, evlâtlar arasındaki bağış ve hediyede, cinsiyet dâhil herhangi bir ayrımcılığa gidilmemesi noktasında uyarılarda bulunmuşlardır.

Hz. Ebû Bekir’in (ra), kızı Hz. Âişe’ye (ra) Gâbe denilen yerden toplanacak yirmi vesk (yaklaşık 2612 kg.) hurmayı hibe ettikten sonra, hibesinden geri dönerken sarf ettiği sözler, onun hibede bulunurken çocukları arasında ne kadar adaletli davrandığını gösterir: "Kızım, vallahi ölümümden sonra senin zengin olmanı herkesten daha çok isterim. Fakir olmana da çok üzülürüm. Sana toplanacak yirmi vesk hurma bağışlamıştım. Şimdiye kadar topladıkların senindir. Fakat onlar bugün vâris malı olmuştur. Senin iki erkek ve iki de kız kardeşin var. Geri kalanı, Allah’ın (cc) Kitabı’na uygun olarak aranızda paylaşın."

Aynı şekilde Resûl-i Ekrem’in (sas), "Şüphesiz ki Allah (cc) her hak sahibine hakkını vermiştir. Hiçbir vârise vasiyet edilemez."  buyurarak, vârise vasiyette bulunulmasını yasaklamasında da akrabalar ve vârisler arasında kayırım yapılmasına engel olma; mal dağılımı ve bölüşümünde huzursuzluk ve ayrışmaya sebep olacak davranışların önüne geçme düşüncesi bulunmaktadır. Ayrıca Hz. Peygamber’in (sas), hibenin geri alınmamasıyla ilgili bir istisna getirerek, "Bir kimsenin hediye verip veya bağışta bulunup sonra bundan vazgeçmesi helâl olmaz. Ancak babası çocuğuna verdiğini geri alabilir."  buyurması da bu bağlamda yapılan yanlışların düzeltilmesine imkân tanıyacak bir husus olarak değerlendirilebilir.

Diğer taraftan eşler de birbirlerine hibede bulunabilir, aralarındaki ilişkiyi besleyecek ve kırgınlık oluşturmayacak şekilde birbirlerine bağış ve hediye sunabilir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’in, "Kadınlara mehirlerini gönül rızası ile (cömertçe) verin; eğer gönül hoşluğu ile o mehrin bir kısmını size bağışlarlarsa onu da afiyetle yiyin!"  âyetinde kadınların kocalarından aldıkları mehri kocalarına hibe edebileceklerine işaret edilmektedir.

Hz. Peygamber (sas), herhangi bir çıkar karşılığında hibe alınmasını hoş karşılamamış ve karşılığında bir çıkar gözetilerek verilen hibenin kabul edilmemesini istemiştir. Hibede bulunacak kişinin sadece bireyin ve toplumun menfaatini ve yaptığı hibenin sevabını gözetmesi gerekir. Buradan hareketle bazı âlimler zekât nisabına ulaşmaması için develerinin bir kısmını hibe eden kişinin art niyet taşıdığı için hiçbir sevaba ulaşmayacağını söylemişlerdir. Yine bu cümleden olarak Allah Resûlü (sas), bir kadının, aile huzurunu bozacak şekilde kocasının razı olmayacağı hibelerde bulunmamasını tavsiye etmiştir.

Yapılan bağıştan geri dönülmesini de yasaklayan Resûlullah (sas), bağışlananın eline geçmesinden sonra, her ne sebeple olursa olsun bağışın geri alınmasının ne kadar çirkin ve kötü bir iş olduğunu anlatmak için ağır bir benzetmeye başvurmuş, hibesinden dönen kimseyi, kusup da sonra dönerek kusmuğunu yiyen köpeğe benzetmişti. Yaptığı hibeyi bedeli mukabilinde geri almak isteyen Hz. Ömer’i (ra) de bu davranışından şiddetle menetmişti. Hz. Ömer (ra), cihad etmesi için adamın birine bir at bağışlamıştı. Daha sonra adam o atı satmak istemişti veya atın bakımını iyi yapamamıştı. Hz. Ömer de parasını verip atı geri almak istedi. Durumu Hz. Peygamber’e (sas) danıştı. Resûlullah (sas) onu bundan menederek şöyle buyurdu: "O, bu atı sana bir dirheme verse dahi satın alma. Çünkü hibesine dönen kişi, kustuğu şeyi yemeye dönen köpeğe benzer." 

Bir de Arapların umrâ, rukbâ ve süknâ şeklinde isimlendirdikleri şartlı hibe uygulamaları vardı. Onlar, bağışlayanın hayatta olması kaydına bağlı olarak verdikleri hibeye ‘umrâ’, iki taraftan birinin ölümü hâlinde malın diğerine geçmesi şeklinde verdiklerine ‘rukbâ’, bir şahsa yaşadığı müddetçe evde oturma hakkının bağışlanmasına da ‘süknâ’ diyorlardı. İnsanlar, birbirlerine bu şekilde hibede bulunuyorlardı. Ancak bu tür hibeler uzun süreli olduğu için taraflardan biri vefat edince vârislerin malın kime kalacağı hususunda ihtilâfa düşme ihtimali vardı. Umrâ ve rukbâ şeklinde verilen bu hibeler, verene ait olmaya devam edecek miydi, yoksa verilen kişinin mülkiyetine mi geçecekti?

Peygamber Efendimiz (sas) bütün malî konularda olduğu gibi bu tür uygulamalarda da şartların anlaşılır bir şekilde belirlenmesini tavsiye ediyordu. Câbir b. Abdullah (ra) tarafından nakledilen, "Bu senin ve çocuklarının olsun."  şeklinde verilen umrâ, verilende sürekli kalır. Ancak, "Bu mal yaşadığın müddetçe senin olsun." denilerek verilen mal, bu kişi öldükten sonra sahibine döner."  hadisi bu tür hibelerin nasıl verilmesi gerektiğini izah etmekteydi. "Hangimiz ölürse" tabirine bağlı kalınarak verilen hibe çeşidi (rukbâ), belirsizlik oluşturup vârislerin anlaşmazlığına neden olabilirdi. Dolayısıyla bu uygulamanın anlaşılabilir ve ihtilâfa neden olmayan bir hâle dönüştürülmesi gerekiyordu. Peygamber Efendimizin (sas), "Rukbâ yoluyla mallarınızı birbirinize vermeyiniz. (Ancak yine) o şekilde bir mal elde eden kişi, o malın sahibidir."  anlamında buyurduğu birçok hadiste rukbâ suretiyle verilen bağışları hoş karşılamadığı ancak bu şekilde verilen malların sürekli bir hibe olarak kabul edilebileceğini tavsiye ettiği anlaşılmaktadır. Böylece Efendimiz (sas), rukbâ yoluyla verilen hibelerin verilen kişiye ait olacağını belirterek belirsizliğin önüne geçmiş oluyordu. Ancak kişilerin iki tarafın ölüm şartına bağlı olmaksızın süreyi ve miktarı belirleyerek verdikleri bağışların geçerli olduğu hususu yine Peygamber Efendimizin (sas) hadislerinden anlaşılmaktadır.

Süknâ konusunda yaşanan bir örnek ise şöyledir: Hz. Ömer’in (ra) oğlu Abdullah’a (ra) kız kardeşi Hz. Hafsa’dan (ra) miras olarak bir ev düşmüştü. Hz. Hafsa (ra) bu evi Zeyd b. Hattâb’ın kızına ömür boyu mesken olarak kullanması (süknâ) için vermişti. Zeyd’in kızı ölünce, Abdullah b. Ömer (ra) kendisinin olduğu görüşüyle bu eve sahip olmuştur. Böylece süknâ şeklinde verilen bir malın, ücret alınmadan kullanılan bir mal gibi olduğu ve kullanan kişinin ölümü hâlinde sahibine tekrar döneceği anlaşılmaktadır.

Sonuç olarak hibe; hediye, sadaka, vakıf gibi karşılığını Allah’tan bekleyerek yapılan bağışları ifade eden genel bir kavramdır. Hibenin, bağışlayan ve bağışlanan açısından insanî ve ahlâkî bakımdan nasıl olması gerektiğini ise Peygamber Efendimizin (sas) sünneti belirlemektedir. Hibe kişinin ihtiyacına göre nakit para olabileceği gibi, kullanabileceği herhangi bir eşya veya gayri menkul de olabilir. Barınabileceği bir mesken veya sürebileceği bir arazi de olabilir. Sevabı sadece Allah’tan (cc) umularak, samimi bir şekilde ve malın iyisinden yapılan bağış aynı zamanda kişiyi ruhî olarak da olgunlaştırır. Hibenin herhangi bir çıkar maksadıyla yahut bir yükümlülükten kaçmak için verilmesi ve hibe alanların aşırı heveskâr tutumları ise dinimizce tasvip edilmemiştir. Kişiyi ve bakmakla yükümlü olduklarını maddî olarak sıkıntıda bırakacak bir hibenin yapılmaması önerilmiş, hibeden geri dönülmesi de uygun görülmemiştir. Bu konudaki tek istisna çocuklarına karşı adaletli olmaları gereken ebeveynin, bazı çocuklarına yaptığı hibeden dönebilmeleridir ki, bu da toplumsal kargaşaya sebebiyet vermemesi için önemlidir. Rabbinin kendisine ikram ettiklerinden hibede bulunan ve bu davranışıyla makam, hürmet, şöhret, bakım gibi dünya menfaatlerine değil de Allah Teâlâ’nın (cc) rızasına kavuşmayı arzulayan kimse elbette şu âyetlerin bilinci ile hareket etmiş olur: "Onun için kim (elinde bulunandan) verir, Allah’a (cc) karşı gelmekten sakınır ve en güzel sözü (kelime-i tevhidi) tasdik ederse, biz onu en kolay olana kolayca iletiriz. Fakat kim cimrilik eder, kendini Allah’a (cc) muhtaç görmez ve en güzel sözü (kelime-i tevhidi) yalanlarsa, biz de onu en zor olana kolayca iletiriz."

Kaynak: Diyanet Hadislerle İslam