Yaşamak İçin Ölmek

Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber... Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber Necip Fazıl Kısakürek

Yaşamak İçin Ölmek
banner67

Dr. Lamia LEVENT ABUL

DİB Diyanet İşleri Uzmanı

Şair “ölüm güzel şey” derken çoğumuzun üzerinde pek düşünmediği ya da düşünmekten kaçındığı bir hakikati dile getiriyor. Ölümü güzel ve munis gören bu anlayışın tezahürlerini peygamberlerin ve irfan ehlinin hayatlarında görmek mümkün.

Onlar için ölüm, hayatla iç içe yaşanan, hatırda tutulan, beklenen ve bazen de özlenen bir hakikattir.  Dünya sürgününe gönderilen insan, ölümle beraber asıl yurduna ve kendisine nefha-i ilahiyi derç eden yaratıcısına döner. Mevlana’nın diliyle söyleyecek olursak ölüm, insanın aslına rücû etmesidir. Dört unsurdan oluşan insanın maddi bedeni çözülüp toprak, hava, su ve ateşle karışıp giderken; mana cevheri olan ruhu da Mevla’sına ulaşıyor ölümle birlikte. Varlığını oluşturan her bir cüz elemli değil, aslına kavuşmanın sururu içindedir. Bu sebeple Hz. Peygamber ölümü Yüce Dosta kavuşma; Mevlana Sevgiliye vuslat gecesi yani şebi arus olarak görmüştür. Yunus ise “ölür ise ten ölür canlar ölesi değil” diyerek sonsuz aleme işaret yapar.

Allah Resulü dünyayı “uyuyanların gördüğü rüya” olarak tarif etmiştir. Hayat denilen uykudan uyanan insan, ölümle hakikat âlemine dâhil olur. Hz. Peygamber (s.a.s.) hastalığının arttığı günlerde Mescid-i Nebevi’de namaz kıldırdıktan sonra minbere çıkıp “Allah kulunu dünya ile kendisine kavuşmak arasında muhayyer kıldı ve kulu da O'na kavuşmayı tercih etti.” buyurdu. Hz. Ebu Bekir Resulüllah’ın bu sözlerinden vefatının yaklaştığını anlayıp ağlamaya başladı. Cenab-ı Hakk’ın habibim dediği en sevgili kulunun, rahmet elçisinin dünyadan ayrılma vakti gelmişti artık. Bir insanın yaşayacağı pek çok acıyı yaşamış, belini büken, göğsünü daraltan sıkıntılarla mücadele etmişti. Şimdi tüm bu sıkıntıların sona erip ebedi saadeti tadacağı âleme doğru yolculuğu başlamıştı. Bu yüzden vefatının yaklaştığı anlarda “Yüce Dosta, Yüce Dosta” kelimeleri dökülüyordu dilinden... Ölüm ayrılık ve firak değil,  sevenin sevdiğine kavuştuğu likâ kapısıydı. Her doğanın bir gün geçeceği hakikat âlemine ve Sevgiliye açılan kapıydı...

Mevlana ölümü, ruhun beden zindanından kurtuluşu olarak görür. Zira bedene hapsedilen ruh, ölümle esaretten kurtulur ve geldiği hakikat âlemine kanatlanır. Nasıl ney koparıldığı sazlıktan ayrı kalmanın firakıyla inlerse, ruh da ayrı düştüğü semalara kavuşmanın hasreti içindedir. Rabbe vuslatın gerçekleştiği ölüm gecesi bu sebeple “düğün gecesi” olur. Batan güneşin yeniden doğması, ekilen tohumun yeşermesi misali, toprağa giren canın da kurtuluşudur ölüm. Artık ölene üzülmek, ağlamak yoktur:

Öldüğüm gün tabutum götürülürken, bende bu dünya derdi var sanma...

Benim için ağlama, yazık, vah vah deme;

Şeytanın tuzağına düşersen, o zaman eyvah demenin sırasıdır,

Cenâzemi gördüğün zaman firâk, ayrılık deme,

Benim kavuşmam, buluşmam işte o zamandır,

Beni toprağa verdikleri zaman, elvedâ elvedâ demeye kalkışma,

Mezar, cennet topluluğunun perdesidir.

Batmayı gördün değil mi? Doğmayı da seyret, güneşle aya gurûbdan hiç ziyân gelir mi?

Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan tohumunda şüpheye düşüyorsun

Hangi kova kuyuya salındı da dolu dolu çıkmadı?

Can Yusuf’u ne diye kuyuda feryad etsin?

Ölmeden Evvel Ölmek

İrfan ehlinin ölüm idrakindeki bu güzellik, letafet ve derinlik Allah Resulü’nün buyruğunu tutmalarından gelir. O Sevgililer Sevgilisi “ölmeden evvel ölün” derken ölümü hayatın tam da merkezine oturtuyordu. Mezarlıklarla, türbelerle bu kadar hemhal olan şehirlerimiz, ölümün hayatla iç içe karışan ahenginin yansıması değil midir?  Ruhu ebedi kalacağı âleme hazırlamak, ölümü daha bu dünyada iken tefekkür etmekle mümkün olur. Bu kabulleniş aynı zamanda öte âlem için hazırlanma anlamına gelir. Sufilerin nefsi terbiyesinde ölümün tefekkür edilmesi bu hazırlığın önemli bir aşamasıdır. Ruh bedenden çıkmadan ölüm hatırlanır yani ölmeden önce ölerek ölüm hayatın içine dâhil edilir. O zaman ölüm doğumla başlayan hayat serüveninin bir parçası, ebedi âleme açılan bir kapı olur. Bizi seven ve sevilmeye en çok layık olan Rabbimize dönüş kapısı olur.

İnsan ruhu Rabbine müştaktır. Beden elbisesi içinde dünyevî zevklerle meşgul olduğunda ruh, vatan-i aslisini unutur. Tefekkür-i mevt ile ruh geldiği âlemi hatırlar, fani dünyanın fani güzelliklerine kıymet vermez olur. Sufiler seyr ü sulûkleri boyunca ölmeden önce ölümü tecrübe ettiklerinden nefsin istek ve arzularına takılıp kalmazlar. Nefsani arzularından kurtulunca benlik iddiasından vazgeçer tevazunun, faniliğin ve hiçliğin idrakine varırlar. Böylece adeta bu dünyada ölür, ahirette yeniden dirilirler.

Ölmeden evvel ölmenin sırrına vakıf olanlar, benliklerinden kurtulanlar ve masivaya ait her şeyi gönüllerinden çıkaranlardır. Ölünce uyanılan gaflet uykusundan onlar, bu dünyada iken uyanabilenlerdir. Sufilere göre bu sırrın tecellisine varabilmek, çeşitli merhalelerden oluşan “iradî ölümün” tecrübe edilmesiyle mümkün olur. Bu merhalelerden her birini bir renkle isimlendiren sufiler her merhalede kemale doğru seyrederler.

Ölümün Renkleri

Sufilere göre ölümün dört rengi vardır ve onlar ölümün renklerine bürünerek ölüme hazırlanırlar. Mevt-i tabî, doğal olan ölümdür. Mevt-i iradî ise ölmeden evvel ölmektir. Esasında ölüm zordur ve korkulur ölümden. Mevlana insanların ölümden, değil ona hazırlık yapmamaktan korktuklarını söyler. Korkulan ve kaçınılan ölümden nefsini arındıranlar korkmazlar. Bu da mevt-i iradî ile olur.

Mevt-i iradînin birinci merhalesi beyaz ölümdür. İnsanın behimi zevklerden ölmesidir. Az yemek, az uyumak, az konuşmak... Behimîyet insanın hayvanî hazlarını ifade eder ki, insan bunlardan uzaklaştıkça insan olmaya doğru yol alır. Bunların esaretinde kaldığı müddetçe ruh, beden zindanına hapis kalır. İnsan yemediği zaman, midesi boş olduğu zaman midedeki boşluk yüze bir aydınlık olarak akseder. Bundan dolayı beyaz ölüm denmiştir.

İkinci merhale ise kırmızı ölümdür. Nefsin arzularına muhalefet etmek, her istediğini yememek, istediğini giymemek ve öfkesini yenmekle bu merhaleyi aşan sufi, sanki nefsinin kanını dökmüş olur ki bu sebeple buna kırmızı ölüm denmiştir. Buradaki kan mecazi bir anlatımdır zira amaç nefsi öldürmek değil kontrol altına almaktır.

İradî ölümün üçüncü merhalesinde yeşil ölüm gerçekleşir. Nefsin gurur ve kibrini kırmak gerekir bu merhalede. Bunun için de insanı gösterişe götüren giyimi kuşamı terk eder. Sadece beden libasını terk etmek yetmez, kalbi örten giysileri de çıkarmak gerekir. Böylece insan, gösteriş esaretinden kurtulur. Sufilerin yünden aba giyinmeyi tercih etmeleri de bu sebeptendir.

Ölmeden evvel ölmenin son merhalesi siyah ölümdür. Fail-i hakikinin Allah olduğunu bilerek halktan gelecek her türlü eza ve cefaya katlanmaktır siyah ölüm. Artık tekkeyi terk etmenin, Hira’dan inmenin, insanların içine karışarak onların dertlerini, ıstıraplarını yüklenerek yaşamanın zamanıdır. Hizmete koşturmak, sıkıntılara katlanmak ve halk içinde Hakk ile beraber olmaktır siyah ölüm.

Ölmeden evvel ölmek esasında ölüm için hazırlanmaktır. Hz. Peygamberin “Hazları bıçak gibi kesen ölümü çokça hatırlayın.” buyurması da bu hazırlığın bir parçasıdır. Beyaz, kırmızı, yeşil ve siyah ölümler de bu hatırlamanın birer tezahüründen başka bir şey değildir. Dünya hayatımızı olduğu gibi ahiret hayatımızı da güzelleştirecek olan ölümü hatırlamak, ölüme yaklaşmak ve daha bu dünyada iken yaşamak için ölmektir. Hikmetin evrensel dilini konuşan Batılı bir yazar da aynı hakikati dile getiriyor: “İyi yaşamayı öğrenmek iyi ölmeyi öğrenmektir. İyi ölmeyi öğrenmek de iyi yaşamayı öğrenmek.”

Yaşamanın ve ölmenin hakikatine eren ve bu hakikati bizlere de öğütleyen Mevlana’nın sözüyle hitam edelim:

“Bu dünyanın genişliği, bize gözbağıdır. Hâlbuki o, pek dar. Gülmesi, ağlamaktan ibaret; övünmesi ardan ayıptan başka bir şey değil! Ey yiğit! Ölmeden önce ölmek emniyettir; bize Mustafa (s.a.s.) böyle buyurdu. Dedi ki: ‘Size ölüm, sınamalarla gelmeden önce hepiniz ölün!’ Ölüm günü, bütün bu bilgiler içinde işe yarayan ve yol azığı olan da mahiv (yokluk) bilgisidir. İyi bil ki burada mahv bilgisi lâzım, nahiv bilgisi değil. Eğer mahv bilgisini biliyorsan tehlikesizce denize dal! Deniz suyu, ölüyü başında taşır. Fakat denize düşen adam diri olursa, nasıl kurtulur? Sen de eğer beşeriyet vasıflarından öldünse hakikat sırlarının denizi, seni başının üstüne koyar.”

Diyanet Haber

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER