Sana İhtiyacım Var

"Acı ve yalnızlık: Bu iki onmaz, yırtıcı, yaralı ve yaralayıcı duygunun sığınak yeri insan kalbidir." Rasim Özdenören

Sana İhtiyacım Var
banner77

Esra BERTAN

İstanbul Üsküdar Kur'an Kursu Öğreticisi

Her sabah aynı yüzleri görmek ama hiçbirisiyle tanışıyor olmamak... Onlarla otobüste uzun saatler boyunca işe gitme telaşı yaşamak ama o gün kimin üzgün kimin mutlu olduğunu bilmeden, belki de birisinin cenazesi varken dahi hüznüne ortak olmadan aynı ortamı paylaşmak, bu kadar yakınken bir o kadar yabancı olmak… Her geçen gün tükendiğini hissediyordu. Bugün de böylesi bir otobüs macerasının sonuydu. İş dönüşü yorgun argın sokakta yürümeye çalışırken, “Hiçbir şey değişmiyor.” diye mırıldandı. “Hep aynı şey, ne diye sandalyelerini, çöp kovalarını, ürün tanıtım sepetlerini daracık kaldırıma koyarlar ki! İki kişi yan yana zor sığıyorken…” Önüne çıkan engelleri kenara itememe rahatsızlığıyla bir yola inip bir kaldırıma çıkarak yürümeye, önündeki insanları geçmeye çalışıyordu. Bir yandan arabaları kollarken bir yandan da içten içe kızıyordu kaldırımları pervasızca kullanan dükkân sahiplerine. Az sonra yürümekten zevk aldığı geniş kaldırımları olan sokağa geldi. Adımları yavaşladı. Derin bir nefes aldı, rahatlamıştı. Sekiz beş mesaisi onu yoruyordu evet ama kaldırımda yürümekten daha fazla değildi. Biraz ilerlemişti ki bastonuna yaslanmış, derin derin nefes almaya çalışan, ayakta durmaya dermanı olmadığı her hâlinden belli olan o amcayı gördü.

Amca, kaldırımda durakalmış, oğluysa uzaktan sesleniyordu: “Baba çok yavaşsın, ben gidiyorum, sen gelirsin.” O, bu konuşmalara şahit olunca kaldırıma konan engellere neden kızdığını düşündü. Şimdi gördüğü şey, her engelden daha zor aşılan ve karşılaştığı insanın tüm iyi hasletlerini yok eden bir tavırdı. Müdahil olmak istedi. Fakat ne sıfatla? Yine de bir adım iki adım derken amcaya yaklaştı, arkasında beliren gölgeden ürkmüşçesine arkaya bakmaya çalışan amca, sessizce, “Kusura bakma bey oğlum, geçmene engel oldum sanırım, yaşlılık işte, uzun yol yürümek beni yoruyor, olmadık yerde duraklıyorum böyle. Hakkını helal et.” dedi. Amcanın bu sözleri onu o kadar etkilemişti ki ağlamamak için yutkundu, “Estağfirullah, ne engeli, rica ediyorum kolunuza girip size eşlik etmeme izin verin.” diyebildi ancak. Yol boyunca boğazında düğümlenen ağlama duygusunu bir türlü gideremiyordu. Yutkunuyor, gözlerini kaldırıp indiriyor, öksürüyor ama o duyguyu gideremiyordu. Neden sonra amca “Muhtaçlık zor şey bey oğlum.” dedi. “İnsan yükü ağır olur, derler. Sanki bu sözü, muhtaç olana bakmamak için söylemişler gibi. Yaşlanınca insanlara muhtaç oluyorsun, yaşlı gövdenle yalnız kalıyorsun. Dünyanın kanunu. Hangi yaşlı bir genç gibi olabilir ki? Her yaşlı bir zamanlar gençliğin enerjisini solumuştur. Ya şimdi? Adımların yavaşlıyor, belin bükülüyor, sesin cılız çıkmaya başlıyor. Bazılarının soranı edeni, bir tas çorba vereni olmuyor. Oysa bir ses işitmek istiyor insan. Bir gölge görmek istiyor. O gölgenin merhametle davranmasını bekliyor. Hizmet etmese de olur. Yeter ki aynı sofraya oturunca konuşsun, hâlini hatırını sorsun, sana yalnızlığını hissettirmesin. Eşim yıllar önce öldü. Oğlumla birlikte yaşıyoruz, gel gör ki benim hayatımı yalnızlık dolduruyor. Birçok kişinin yaşadığı bir evin içerisindeysen ve buna rağmen yalnızsan sanki evrende bir tek sen varmışsın hissi yaşıyorsun. Bazen torunum, ‘Dede senin odandan arada ses geliyor, kendi kendine neden konuşuyorsun?’ diyor. Yavrum konuşacağım bir kendim var sen olsan senle konuşurum, diyorum, ay dede konuşuyoruz ya işte diyor, telefon ekranından kafasını kaldırmadan. Zor, bey oğlum, insan insanı anlamazken gençlerin yaşlıları anlaması zor.”

Ne diyebilirdi bu çaresizliği yaşayan bir yaşlıya, nasıl bir çözüm yolu sunabilirdi, bilmiyordu. Bu duygular içerisindeyken amcanın, “Eve de yaklaştık oğlum.” sesiyle irkildi, hayretle kafasını bir sağa bir sola çevirdi. Amca “Oğlum, bak şu apartman, krem rengi duvarları kahverengi şeritleri olan var ya, hah, işte şu, ikinci katında oturuyoruz.” “Öyle mi?” dedi şaşkınlıkla. Amcayı apartman kapısına bıraktıktan sonra yukarıya doğru yürümeye başladı. Az sonra sokağın bitimindeki gri renkli apartmanın önünde durdu, aşağıya doğru baktı. Amcanın, krem rengi diye tarif ettiği binanın olduğu sokağa… Aynı sokakta yaşadıkları hâlde amcayla bir kez olsun karşılaşmadığı için, belki de gördüğü hâlde hafızasına yer etmesine müsaade etmediği için esef etti yaşadığı yıllara, esef etti insanların çoğalan yalnızlığına. Kapıyı açtı. Odasına geçti. Yaşadığı mahcubiyetin ağırlığını atamamıştı. Sandalyeye oturdu, bilgisayarını açtı, yazmaya başladı: Sana ihtiyacım var, bunu söylemekten utanmıyorum. Sana ihtiyacım var ve ben bunun farkındayım. Gözlerinin ışığında bulabiliyorum yolumu. Sözlerinin samimiyeti beni tüm karanlık dehlizlerden ışığa çağırıyor. Yaşadığımı, o karanlıktan ışığa koşarken anlıyorum.

Bu duygularımı sana ya da bir başkasına söylemeyi düşünemem. Bu benim için imkânsız. Çünkü biz Doğulular yani mahcupluğu yüzümüze maske gibi takanlar, biliriz ki insan insanın kalbidir. Biz, kalbimizin yerini bir başkasıyla buluruz ancak. Biz, yanımızda bir nefes duymadan yaşayamaz, konuşacak kimse bulamazsak ölürüz. Yalnızlık bizim için tarifi olmayan ve ancak hikâyelerde duyageldiğimiz bir ıssızlık hâlidir. Biz, dedelerimizle er olmayı, ninelerimizle hatun olmayı bilen, annelerimizden duyduğumuz ninnilerle geleceğe hazırlanan, babalarımızın yüküyle hayatı öğrenenleriz. Akrabanın rahmet olduğunu, komşunun külüne muhtaç olduğumuzu daha küçükken bilenleriz. Birinin ayağına kıymık batsa mahallenin tüm sakinleri olarak üzülen, bayramlarda çalmadık kapı bırakmayan, birbirimizin aç yatmasına müsaade etmeyen, borcu olanın yükünü hafifleten, evine ekmek getiremeyenleri yolda tutup koltuğunun altına ekmek sıkıştıranlarız. Fırat’ın kenarında kaybolan o koyunun sahibinin hüznüne ortak olanlarız. Yalnızlık bizim masallarda duyduğumuz ve adından ürktüğümüz kelime.

“Yalnızlık ve acı insanın yüzünde mağaralar oyar.” demişti yazar. Yalnızlığın bizi, hem kendimizden hem insanlardan uzaklaştırdığını bilerek… Yalnızken kendimize dönük bir duvar oluruz. Yalnız insan duvarlarla örülü insandır. Kendine bakacak, kendini gerçekleştirecek bir görüntüden uzaktır. Mutlu olduğunda sevincini paylaşacak, üzüldüğünde hüznüne ortak olacak birine ihtiyacı vardır. Bir ağacın, suya ve onu büyütecek toprağa nasıl ihtiyacı varsa insanın da duygularına tutunacağı, kendisine güvenip sırtını yaslayacağı birine ihtiyacı vardır. Oysaki bizler o kadar hızlı ve o kadar kendimizce yaşıyoruz ki hayatı. Birbirimize bırakmamız gerekenleri, birbirimizde onarmamız gerekenleri “daha sonra” eşliğinde hiç gelmeyen “sonra”lara emanet ediyoruz. Birbirimizin gözlerine bile bakamadan gündeliğin telaşesiyle ömrümüzden eksiltiyoruz. Hayat, devinimine devam ediyor. Fakat biz her gün sanki yeni bir mekâna adım atacakmışız gibi telaşlı ve yorgunuz. Kimseyi göremeyecek kadar hızlı yaşıyoruz hayatlarımızı. Her gün birbirimizin ta içinden geçerken, birbirimize değmeden yaşamaya çalışıyoruz. En çok birbirimize ihtiyacımız olduğunu unutarak birbirimizden olabildiğince uzaklaşıyoruz.

Rasullullah Efendimiz (s.a.s.), “Sıla-i rahim, güzel ahlak ve iyi komşuluk, beldeleri mamur hâle getirir ve ömürleri uzatır.” (İbn Hanbel/VI/159) demişti asırlar önce. Efendimizin (s.a.s.) işaret buyurduğu hakikatlere uymadığımız zaman, birbirimizden nasıl uzaklaşacağımıza, nasıl ruhsuz birer varlığa dönüşeceğimize, dünyamızı nasıl kana bulayacağımıza her gün yeniden şahit oluyoruz. Birbirimize hiç olmadığı kadar yakınız ama bir o kadar da uzak. Bir başkasını, asırlar önce hayal edilemeyen aletlerle görüyor, konuşuyoruz ama samimi dileklerimiz görüntünün ardına geçmiyor. Yapay zekâ üretiyoruz belki ama kendi duygularımızı yok ediyoruz. Yaşlılarımızı evde yalnızlığa terk ediyor, bunun vicdani yükünden kurtulmak içinse “manevi evlat” butonları üretiyoruz. Biz böyle yaşarken bizi birbirimize bağlayan duyguların Allah Resulü’nün tavsiye ettiği davranışlarla kazanılacağını unutuyoruz. Her gün gördüğümüz yüzlerin, bir daha karşılaşmadığımız yüzlerce insanın, yaşadığımız şehirde nefes aldığımız dünyada bizi bir başkasına yaklaştıran tüm sebeplerin, bir zaruret sonucu değil, Allah’ın kullarına olan merhametinin tecellisi ve eşsiz bir armağanı olarak verildiğini unutuyoruz.

Sana ihtiyacım var. Bil ki hayatımın, yalnızlığın onulmaz ağırlığıyla son bulmasından korkuyorum. Bu duygu kalbimi lime lime ediyor. Ruhum, bu yükü kaldıramayacak, biliyorum. Fakat şunu unutma ki senin de bana ihtiyacın var. Biz ayrı ayrı bireyler değiliz. Biz “bir”iz ve bu birliğimizin bizi aynı eylemde, aynı evrenin çatısı altında buluşturduğunu biliyoruz. Ben ne yaşarsam senin de aynı şeyleri yaşama, ben hangi sebeplerle mutluysam senin de aynı sebeplerle mutlu olma olasılığın var. Ayrı evlerde, farklı şehirlerde, adı ezberlenemeyen ülkelerde yaşasak da bizi birbirimizle buluşturan eylemlerimizin var olduğu bir dünya kurmak zorundayız. Zira bizler birbirimize yaklaştıkça, birbirimizin duygularına dokundukça insan olmanın dağlardan ağır yükü hafifliyor, birbirimize eylediklerimizle geleceğimizi inşa ediyoruz.

Diyanet Haber

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER