Prof. Dr. Hayrettin Karaman: “İstişare Müslümanlar İçin En Uygun, En Faydalı Düzenleme ve Uygulamayı Bulmak İçin Yapılmalıdır.”

Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de “Onların (Müslümanların) işleri aralarındaki danışma ile yürür.” (Şûra, 42/38.) buyuruyor. Bu ayet-i kerime bağlamında istişarenin dinimizdeki yeri hakkında neler söylersiniz?

Prof. Dr. Hayrettin Karaman:  “İstişare Müslümanlar İçin En Uygun, En Faydalı Düzenleme ve Uygulamayı Bulmak İçin Yapılmalıdır.”
banner66

Söyleşi: Dr. Elif ARSLAN
DİB Süreli Yayınlar ve Kütüphaneler Daire Başkanı

Ayetler ve hadisler ile örnek neslin uygulaması, istişarenin gerekliliğini ortaya koymaktadır. Buna göre Müslümanların her işleri danışma ile yürütülecektir, sorumluluk taşıyanlar güvenilir ve âlim kişiler ile istişare edecek, yakın çevrelerinde bu kişileri bulunduracaklardır. İstişare, Allah ve Resulünün (s.a.s.) hükümlerini, maksatlarını ortaya koymak, hakkında özel talimat (ayet, hadis) bulunmayan konularda Müslümanlar için en uygun, en faydalı düzenleme ve uygulamayı bulmak için yapılacaktır. Kamuyu ilgilendiren konularda sorumlu kişilerin danışması farzdır. Kişiler ve bireylerin kendi işlerinde ve kararlarında istişare ise sünnettir.  Danışma ihmal edilir ve bu yüzden şahsa veya başkasına bir zarar, bir haksızlık yapılmış olursa ihmal eden kişi sorumlu olur.

İslam’da istişarenin belli prensipleri vardır ve istişare de bu prensipler çerçevesinde yapılır. Bizlere bu prensiplerin neler olduğunu anlatır mısınız?

a) İstişare eden, danıştığı kimseleri peşin karar ve hükümlerine çekmeye çalışmamalıdır.

b) İstişare edilen kimselerin istişare konusunda yeterli bilgi ve tecrübe sahibi olmasına dikkat edilmelidir. Diğer taraftan görüşlerine başvurulacak kişiler zahir halleri itibarıyla da güzel ahlaklı olmalıdırlar. Yanıltıcı etkilerin tesirinde kalmadan hakkı ve hakikati söylemelidirler.

c) Kamuya ait alanda danışma, bu maksatla oluşturulmuş kurumlar aracılığı ile olmalıdır.

d) İstişareden çıkan sonuç ittifaklı olursa istişare eden buna uymalıdır. İhtilaflı olursa tercihte bulunma hakkı vardır.

e) Muhalifler de -kendi şahsi kanaatlerini muhafaza hürriyetine sahip olmakla beraber- cemaatten ayrılmayacak, ortak hareket edeceklerdir.

Hz. Peygamberin karar alırken çevresiyle istişare ettiğini ve istişareyi önemsediğini biliyoruz. Efendimizin sünnetinden şûra örnekleriyle onun istişare konusundaki yaklaşımını anlatır mısınız?

Allah Teâlâ, Şûra suresinde Müslümanların işlerinin aralarında danışma ile yürümesi gerektiğini buyuruyor. Danışma gerçeğin ortaya çıkmasından ve karar vermeden önce olacaktır; çünkü Allah Teâlâ Peygamberine (s.a.s.) hitaben “Bir kere azmettin mi artık Allah'a güven” (Âl-i İmran, 3/159.) buyurmaktadır. Allah Resulü (s.a.s.) kararını verince, insanların Allah ve Resulünün (s.a.s.) önüne geçmesi (kararına karşı çıkmaları) mümkün değildir. Hz. Peygamber (s.a.s.), Uhud savaşı öncesinde şehirde kalıp savunma yapmak yahut şehirden çıkıp düşmanı yolda karşılamak konusunda ashabı ile istişarede bulundu; onlar çıkmasını uygun bulduklarını söylediler; zırhını giyip çıkmaya karar verince de şehirde kalalım, dediler. Resulullah (s.a.s.) kararını verdikten sonra onlara eğilim göstermedi ve “Bir peygambere, zırhını giydikten sonra -Allah aksini hükmedinceye kadar- onu çıkarıp koyması yakışmaz.” buyurdu. İftiracıların Hz. Aişe'ye attıkları yalan konusunda Ali ve Üsame ile istişarede bulundu, onların söylediklerini dinledi; sonunda Kur’an (ilgili ayetler) gelince farklı görüşlere aldırmadan Allah'ın emri ile hükmetti ve iftiracıları cezalandırdı. Resulullahtan (s.a.s.) sonra gelen imamlar (başkanlar, halifeler) da, en uygun ve kolay yolu bulmak ve uygulamak üzere güvenilir ilim sahipleri ile serbest (mubah, içtihada açık) konularda istişarede bulunurlardı. Ancak, Kitap ve sünnetin açık hükmü ortaya çıkınca tıpkı Allah Resulü (s.a.s.) gibi onlar da hiçbir kimsenin farklı görüşüne aldırmadan onu uygulamaya koyarlardı. Genç olsun yaşlı olsun Kur’an âlimleri (kurrâ), Hz. Ömer'in danışma meclisinin üyeleri idiler. Allah'ın hükmü ortaya çıkınca Hz. Ömer orada durur, bir milim öteye geçmezdi." (Buhari, İ'tisâm, 28.)

İslam coğrafyasının dört bir yandan tarumar edilmeye çalışıldığı, savaşların ve çatışmaların eksik olmadığı bir zamanda “Ümmetin Şûrası”nın anlamı ve gerekliliği hususunda neler söylersiniz?

Parçalanmış ümmet genellikle ulus devlet şeklinde örgütlenmişlerdir. Siyaset, bilim ve teknoloji ile ilgili konularda nasıl danışma kurulları ve kurumları olacaksa İslami bilgi ve hüküm konularında da danışma kurulları olmalıdır. Bu kurum ve kurulların temsilcileri belli zaman ve zeminlerde toplantılar yaparak istişare ve müzakereler yaparlarsa “ümmetin şûrasına” doğru adımlar atılmış olacaktır.

Şûrayı oluşturacak kişilerin üç önemli vasfı olacaktır: İlim, güvenilirlik ve Müslümanlık. Ülkemizden ve diğer Müslüman ülkelerinden İslam’a hizmette samimi ve güvenilir, konusunda âlim kişiler elbette vardır. Böyle bir şûra oluştuktan sonra çeşitli grupların temsilcileri de bu şûraya -belli statülerde- katılabilirler. İslam'ın ve Müslümanların önemli meseleleri bu şûrada tartışılır, karara bağlanır, bu karar din ve vicdan açısından bağlayıcı olur. Aksine fikirler geçerliliğini kaybeder, asla baş çekme, bölünme sebebi olamaz.

Bir yazınızda “danışanın hatası az olur, istişare eden pişman olmaz.” diyorsunuz. Müslümanlar olarak gündelik hayatımızda istişareye nasıl yer verebiliriz ve istişare hayatımızın hangi alanlarına, nasıl bir katkı sağlar?

İnsanımız genellikle bir aile içinde yaşar. Aile fertlerinin birbirine karşı hak ve ödevleri vardır. İnsanımız bir cemiyet içinde yaşar; cemiyeti (toplumu) oluşturan birimlerin de karşılıklı hak ve sorumlulukları vardır. İnsanımızın vücudu kendine bir emanettir, onu korumak da bir vazifedir. Genellikle insanların bir görevleri, bir işleri vardır, kişi yaptığı işlerle ilgili ne kadar bilgili olursa olsun yine de bilmediği şeyler ve bunları daha iyi bilenler mevcuttur. İşte bütün bu alanlarda ve konularda ehline danışmak bazen farz bazen sünnet olarak ortaya çıkar.

Biyografi

Prof. Dr. Hayrettin Karaman 1934’te Çorum'da doğdu. Konya İmam-Hatip Okulundan (1959) ve İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünden (1963) mezun oldu. İki yıl İstanbul İmam Hatip Okulunda meslek dersleri öğretmeni olarak çalıştı. 1965 yılında İstanbul Yüksek İslam Enstitüsüne fıkıh asistanı oldu. 1971’de "Başlangıçtan Dördüncü Asra Kadar İslam Hukukunda İctihad" konulu tezi ile öğretim üyesi oldu. Ardından akademik çalışmalarını tamamlayarak doktor, doçent ve profesör unvanlarını aldı. 1976-1980 yılları arasında yayımlanan Nesil dergisini çıkaranlar arasında bulundu. 2001 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesindeki görevinden emekliliğini isteyerek ayrıldı. 2001-2004 yılları arasında Avrupa Uluslararası İslam Üniversitesinde (Hollanda) misafir öğretim üyeliği yaptı. İslam’ın İlk Emri Oku, Nesil, İzlenim, Gerçek Hayat, Eğitim Bilim gibi dergilerde yazıları olan Karaman’ın Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisinde yazdığı maddeleri ve 50 civarında basılmış eseri bulunmaktadır. Halen Yeni Şafak Gazetesi’nde köşe yazısı yazmaktadır.

Diyanet Haber

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER