Kötülük Sorunu ve Edebiyat

XIX. yüzyılın kötümser Alman filozofu Schopenhauer, Berlin Üniversitesinde ders programı kendisiyle aynı saatlere denk getirilen iyimser Hegel yüzünden boş sınıflara ders anlatmak zorunda kalmıştı.

Kötülük Sorunu ve Edebiyat

Emin GÜRDAMUR

Kendi döneminde dikkate değer bir etki uyandırmayan Schopenhauer’un karamsarlığı, ölümünden tam yirmi yıl sonra, 1880’de, Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler romanında ete kemiğe bürünecekti.

Kötülük problemi ve onun çözümü olarak öne çıkartılan teodise, yani ilahi adalet, Yunan ve Batı düşünce tarihinde üzerinde çokça konuşulan, İslam dünyasında ise Farabi, İbn Rüşd, İbn Sina ve Gazali gibi âlimlerin müstakil başlıklar altında olmasa bile bir şekilde temas ettiği, yani Dostoyevski’ye kadar pek çok biçimde ele alınan, öyle ki neredeyse konuşulmamış veçhesi kalmayan bir meseledir.

Romanın baskın karakteri İvan Karamazov, kardeşi Alyoşa’ya bir olay anlatır. Okumuş, aydın, memur kesiminden bir anne babanın henüz beş yaşındaki kızlarına yaptıkları işkencedir bu. İvan’a göre yapılan anlamsız bir işkencedir ve insanın doğasından beslenir. Kırbaç ve tekme darbelerinden her yanı çürükler içinde kalan çocuğun, soğuk, dondurucu gecelerde helaya kapatıldığını, ebeveynin ise yatağında rahat rahat uyuyabildiğini anlatan İvan Karamazov, “İnsanın içini sızlatan bu felaketin olması pek mi gereklidir? Bu olmasa kişioğlunun yeryüzünde yaşaması da olamaz, diyorlar çünkü iyiyle kötüyü öğrenemezmiş.” diyerek ilahi iradenin buna neden izin verdiğini sorgular. (F. Dostoyevski, Karamazov Kardeşler, (Çev. Ergin Altay), İletişim Yay.  16. Baskı 2012, s. 321.)

Dostoyevski burada, “Bu olmasa kişioğlunun yeryüzünde yaşaması da olamaz, diyorlar.” derken Leibniz’in tezine bir göndermede bulunur. Alman matematikçi-filozof Leibniz, mümkün dünyalar içinde en iyisinin yaratılmış olduğunu söylemektedir. Lakin bu ifade ondan altı yüzyıl önce yaşamış Gazali’nin ortaya attığı bir çözümlemedir. Gazali’nin bu konuyla ilgili müstakil bir eseri olmamakla beraber, felsefenin hemen tüm kaleleriyle fikrî muharebeye girmiş olmasından mütevellit, düşünce tarihine kalın harflerle Epiküros tarafından sokulmuş kötülük problemiyle ilgili de kanaatleri vardır. Peki, Leibniz’e ilham veren Gazali bu konuda tam olarak neler söylemişti?

Öncelikle belirtmek gerekir ki kötülük problemi, İslam düşüncesinde Hristiyanlıktaki kadar büyük ve yıldırıcı bir problem olarak yer tutmamıştır. Ancak bu durum, kötülük probleminin İslam düşüncesinde ele alınmadığı ve tartışılmadığı anlamına gelmez. Kötülükler bazen ilahi hikmetle bazen kemalin yokluğuyla bazen de maddi ve sonlu oluşumuzla izah edilmiştir. (Cafer S. Yaran, Kötülük ve Teodise, Vadi Yay. Ankara, 1997, s. 111, 132.)

“Dünya, mümkün dünyaların en mümkünüdür.” diyen Gazali, şer gibi görünen şeylere rağmen ilahi adaletin her tarafı kuşatmış olduğunu, Allah’ın ilim, irade, kudret gibi sıfatlarından yola çıkarak bu âlemin mümkün âlemlerin en iyisi, en güzeli ve en tamı olduğunu söyler: “Eğer (bu dünyadan daha güzel, daha kusursuz ve daha mükemmel bir dünya mümkün) olsa da; (Allah) onu yaratacak kudreti varken yaratmamış ve böylece lütufkârlığını göstermemiş olsaydı bu, ilahi cömertliğe aykırı bir cimrilik ve ilahi adalete aykırı bir zulüm olurdu. Eğer (onu yaratmaya) kâdir olmasa, bu da uluhiyete aykırı bir acziyet olurdu.” (Gazali, İhyâ Ulûmi’d-Dîn, C. 4, s. 274.)

Gazali, bu düşüncesi yüzünden kimi İslam âlimleri tarafından eleştirilerek “ilahi kudretin sınırlılığını” ima etmekle itham edilmişti. Aslında Gazali, insanın yaratılış gayesi ve Allah’ın dininin bu gayeye hizmeti bağlamında, bir imtihan sahası olarak dünyanın “mümkünlerin en mümkünü” olduğunu belirtmişti. Çağdaş kelamcılar da Gazali’nin buradaki çıkmazının meseleye ontolojik açıdan yaklaşmasından kaynaklandığını, bu açıdan ele alındığında dünyanın mümkün dünyaların en iyisi olduğunu söylemenin güç olduğunu, Allah'ın bu dünyadan daha güzelini yaratmasının Kur’an’daki cennet tasvirlerinden anlaşıldığını söylemişlerdir. İnsanın ilahi iradeyi sorgularken son derece sınırlı bakış açısıyla sınırsız ve mutlak bir iradeye yön vermeye, en azından çerçeve çizmeye çalışmış olduğuna dikkat çeken kelamcılar, bu kadar yüce ve engin bir hikmetin insanoğlu tarafından kuşatılamayacağını yine bizatihi Gazali’nin ifadeleriyle ortaya koymuşlardır. (Metin Özdemir, Kötülük Problemine Eleştirel Bir Yaklaşım, Cumhuriyet Ünv. Yay. s. 21.)

İvan Karamazov, konuşmasını sürdürür: “Dinle beni: Çekilen acıyla sonsuz mutluluğu hak etmek için herkesin acı çekmesi gerekiyorsa çocukları ne diye karıştırıyorsunuz buna, söyler misin? Onların da acı çekmelerinin, sonsuz mutluluğu çekecekleri acıyla hak etmelerinin gereğini anlayamıyorum.” Romanda İvan, doğrudan Hristiyan terminolojisini hedef alır. Ontolojik günaha, insanın acı çekmek üzere dünyaya gönderilişine ve bunun neticesinde sonsuz mutluluğa erişeceğine dair öğretilere karşı aklın koşumlarını takınır. Bu isyan bir XIX. yüzyıl refleksi olarak sadece Rusya’da değil Batı entelektüelleri arasında da geniş taban bulmuştur. “Hristiyanlık acı çekmeyi bulaşıcı hâle getiriyor.” diyen Nietzsche de Hristiyanlığın aynı yüzünü hedef alıyordu. Nihilizm felsefesini, Schopenhauer’un kötülük sorunu üzerine inşa eden Nietzsche’nin Hristiyanlık için eleştirisi kuşkusuz bu kadardan ibaret değildi: “Acıdan ve kederden kurtulmak onun prensiplerine aykırı. Acıyla ve kederle yaşıyor: kendini yaşatmak için acı ve keder yaratıyor. Orijinal günah fikrini yarattı. İşe yaramaz ve adi olanların kinini saklamak için ruhların tanrı karşısında eşitliğini yarattı. Kendi kendini bozma sanatını, her iyi ve temiz içgüdüden iğrenme ve onları küçümsemeyi yarattı.” (F. Dostoyevski, age. s. 324.)

Mutasavvıfların kötülük problemiyle ilgili yaklaşımı ise İbnü’l-Arabi’nin öğretisine yaslanır. İbnü’l-Arabi mektebi, kötülüğün iyilik karşısında ontolojik bir yer tuttuğu düalizmi reddeder.  Buna göre, varlığın hakikati aslında ‘bir’dir. Her parçasının da birbiriyle organik irtibatı vardır. Kesret denilen bu çokluk âlemi birlik karşısında fanidir. Çokluk da asli olmayıp arızi olduğundan, onunla birlikte ve ona bağlı yürürlükte kalabilen kötülük de varoluşsal değildir. (Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç, İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, İbnü’l-Arabî Özel Sayısı-2, 2009, sayı: 23, s. 59.) Dünyada olup bitenler karşısında “Mevla görelim neyler / Neylerse güzel eyler” mısrasında tezahür eden yüksek teslimiyetin de sufiler arasında yaygın olduğunu söylemeliyiz. Bu düşünce, dünyevi değil uhrevi bir teslimiyettir. Herhangi bir fenalığın vuku bulmasının “sonrasında” durur ve bu konumuyla kötülüklere kapı aralayan, göz yuman bir yaklaşıma indirgenemez.

İbn Sina ise meseleye “muhteşem dizayn” açısından bakarak bu âlemde genellikle iyinin hâkim olduğunu, kötülüğün ise gül ağacındaki diken mesabesinde bulunduğunu belirtir. Ona göre kötülük kemal yokluğudur ve kendi başına müstakil bir varlığı yoktur. Hayrı olduğu gibi şerri de Tanrı’ya bağlayan İbn Sina, bir iyilik nizamı olan evrenin külli yapısında kötülüklerin de bir yer tuttuğunu, evrende iyilik ve kötülüklerin birlikte bulunmaması durumunda onun nizamının tam olmayacağını, bundan dolayı iyilik ve kötülüğün birlikte bulunmasının evrenin nizamı için gerekli ve hatta şart olduğunu söylemektedir. 

Özgeci Simone Weil, teodise hususunda, ele alış bakımından olmasa bile sonuca varış bakımından mutasavvıflarla yakın duran isimlerdendir. O da meseleye İvan Karamazov’un hikâyesi etrafında çözümlemeler getirir. Weil, Batı’ya Gazali’den gitmiş olan Leibniz’in tezini de kendi yaklaşımıyla tashih eder: “Tanrı mümkün olan en iyi dünyayı değil, iyiliğin ve kötülüğün bütün derecelerini taşıyan bir dünyayı yaratmıştır.” (Simone Weil, Yerçekimi ve Tanrı’nın Lütfu, (Çev. M. Mukadder Yakutoğlu) Mor Yayınları, Ankara – 1999, s.  93, 94.)

İvan Karamazov’un anlattığı beş yaşındaki kız çocuğu, sansasyonel bir örnek olarak çağdaş ilahiyatçıların da gündemine girmiştir. Prof. Dr. Metin Özdemir, İvan’ın çıkışlarının ayaklarını yerden kesecek ilginç bir sorgulama yapar: “Şimdi bu noktadan hareketle, annenin helaya hapsettiği çocuğun orada üşümemesi ve feryadının dinmesi için İvan'ın bize sunabileceği muhtemel önerileri sıralayalım: Birincisi, her şeyden önce anne şefkatli bir anne olmalı. Bunun için de annede gaddarlık niteliği bulunmamalı. Bir başka deyişle, o, gaddarlığı seçebilecek bir imkâna sahip olmamalı. O hâlde o, özgür olmamalı ya da sadece iyiler arasında seçim yapabilen sınırlı bir özgürlüğe sahip olmalı. İkincisi, soğuk olmamalı ya da insan bedeni soğuktan etkilenmemeli. Yani bir dizi doğa ve fizik yasası iptal edilmeli. Bunların gerçekleşmesi için de soğuğun kaynaklandığı tüm doğa etmenlerinin devre dışı bırakılması, yani evrendeki tüm ekolojik dengenin altüst edilmesi gerekecektir. O hâlde burası dünya değil, cennet ya da başka bir yer olacaktır. Orada gözü yaşlı çocuklar olmayacak ve tabii ki İvan da olmayacaktır. İvan, İvan kişiliğini kazanamayınca ne olacaktır? Ya hiç ya da bir melek… Bu ne demek? Her şey olsun ama özgürlük bilincini taşıyan insan olmasın. Niçin? Kötülük olacak diye… Sırf bu endişenin hatırına, birtakım kötülüklerin yanında, bütün güzellikleri de potansiyel olarak içerisinde barındıran ve büyük bir değere sahip olan insan nasıl dışlanabilir? Nitekim insan o kadar değerlidir ki, Tanrı tüm ihtişamıyla bu evreni ona göre dizayn etmiştir.” (Metin Özdemir, age. s. 229.)

Kur’an’ın kötülük ve zulüm meselesine bakışı ise ontik değil ontolojiktir. Orada, Allah’ın âlemlere zulüm murat edici olmadığını (Al-i İmran, 3/108.), zulmün büyüğü olarak ise şirk koşmaya (Lokmân, 31/13.) işaret edildiğini görürüz. Soruyu yutan bu cevaplar, idraklerimizi yeryüzündeki bütün kötülüklerin, fesatların ve yıkımların ruh köküne yöneltir. Kâinatın muhteşem düzeni ve insanın ahlaki tekâmüle istidadı, tevhit nazarıyla bakıldığı zaman kozmolojiyi ve biyolojiyi aşan bir anlam kazanır. Mahlûkatın tümü, kendisi için belirlenmiş sınırlar içinde varlığını/hüviyetini devam ettirirken sadece insan, bu dairenin dışına çıkabilmek ve hatta Hâlik’ını bile inkâr edebilmek “hürriyetiyle” sorumlu tutulur. Bu hürriyet müthiş, müthiş olduğu kadar ürperticidir.

Evet, o bumbuz akıl çağında inanca yer yoktu. Fakat bu keskin konumlanış bambaşka bir soruyu kaçınılmaz olarak ortaya çıkaracaktı. Dinin olduğu dünyada yaşanan kötülükler, onun olmadığı dünyada çok daha korkunç biçimde yaşanabilirdi. Büyük kalabalıkların mabetlerden kopartılması durumunda artık onların yaban sürülerine dönüşmemesi için bir sebep kalmayacaktır. Bu yüzden Arthur Schopenhauer, dinlerin halk için gerekli hatta onlar için paha biçilmez bir iyilik olduğunu söyler. Dostoyevski, bu statükocu duyumsamayı, mahkûm olarak maden ocaklarına gönderilme ihtimali beliren Dimitri Karamazov’un dilinden döker: “Tanrı’yı yeryüzünden kovarlarsa yer altında barındırırız onu biz de! Bir kürek mahkûmu Tanrısız yaşayamaz; bu cezaya çarptırılmayanlardan çok daha gereklidir ona Tanrı!” (F. Dostoyevski, age. s. 731.)

Dünya ve içindekiler, Mevlana’nın meşhur fil metaforuyla resmettiği gibi parçalayarak okunmaya devam edildiği sürece kötülük sorunu üzerinde demagoji sürecek. Kant’ın yaptığı gibi, herkes kendi diyalojik metni üzerinden bir teodise mahkemesi kuracak ve istediği tarafı gülünç duruma düşürecek. İlk kez fille karşılaşan insanların karanlık bir ahırda onu elleriyle tanımak isteyişleri gibi insanın hayat ve onun anlamı üzerinde patinajları bitmeyecek. Hortumunu tutan onu oluk, kulağını tutan yelpaze, bacağını tutan sütun zannedecek. Kötülüklerle, afetlerle, trajedilerle ilgili parçalanmış zihinler fotoğrafı bir türlü bütünlüklü idrak edemeyecek. Beşer aklının, önce kendini sonra maddeyi yaratılış amacının dışına iterek geçtiğimiz yüzyılı nasıl kan gölüne çevirdiği ve bugün de çevirmeye devam ettiğine dair şaşkınlık, ne İvan Karamazov’un ne de bir başka pesimistin inanca yönelttiği demode kötülük sorununun altında kalacak cinstendir. XIX. yüzyıl pozitivizminin dünyayı kasıp kavurduğu, evrendeki her bir şeyin arkasındaki sırrın pek kısa zamanda çözüleceğinin zannedildiği o agresif akıl çağında değiliz. Bugün teodise üzerine edeceğimiz hiçbir söz, şahadet parmaklarımızı, yörüngesinden çıkmış ve ardında milyonlarca ceset bırakarak kendi karamsar hikâyesinin sonuna gelmiş “pozitivizm”e doğru uzatıp susmaktan daha güçlü bir anlatıma sahip olmayacak.

Diyanet Haber

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER