banner203

banner222

Her şeyi her anlamda aydınlatan En-nûr

Gözümüz görmek için ışığa muhtaç olduğu gibi aklımız da aydınlanmak için vahyin ışığına muhtaçtır. Bir adı da Nûr olan Kur’an’ın bir suresinin adı da Nûr’dur.

Aylık Dergi 01.12.2020, 19:12
Her şeyi her anlamda aydınlatan En-nûr

Fatma BAYRAM
İstanbul Üsküdar Başvaizi

Nûr deyince aklımıza ilk gelen aydınlık ve ışıktır. Oysa bildiğimiz manadaki aydınlık anlamına ilaveten, nûr kavramında nesnelerin ve olayların mahiyetini aydınlatmak anlamı da vardır. Elmalılı’nın ifadesi ile gerek hissî (görme duyusu ile algılanan) ve gerek akli her nevi zulmetin zıddı olarak vicdan ve basirette inkişaf eden, iç ve dış dünyamızı aydınlatan tecelliyatın umumuna da nûr denir. Rabbimizin ismi olduğunda O’nun bütün nûrların kaynağı olduğunu ifade eder. O nûr sayesinde eşya görünür olur; biz de onları ayırt edip görebiliriz. Eğer o nûr olmasaydı biz evreni ve içindekileri gözlemleyip algılayamaz, zihnimizde hiçbir şeyi yerli yerine oturtamazdık. Allah Teâlâ duyularla algılanan varlıkları görmemiz için bir ışık (güneş) yarattığı gibi, düşünce yoluyla algılanan varlıklar için de bir ışık (ilim ve irfan) yaratmıştır.

Ragıp el-İsfahani Allah’ın kendisini “Nûr” diye isimlendirmesini de gökleri ve yeri nurlandırma fiiliyle açıklar. Nurun da dünyevi ve uhrevi olmak üzere ikiye ayrıldığını belirtir. Dünyevi olanı, ay ve güneş gibi aydınlık saçan ve gözle algılanan nûr ile zihin ve kalp yoluyla idrak edilen nûrdur.  İsfehani, aklın ve Kur’an’ın nûrunu bu ikinci tür nûra örnek olarak verir. Uhrevi nur ise ebedî âlemde müminlerin önlerinde ve sağ taraflarında bulunacak olan nurdur. (Hadid, 57/12; Tahrim, 66/8.)

Kur’an’da Nûr

Gözümüz görmek için ışığa muhtaç olduğu gibi aklımız da aydınlanmak için vahyin ışığına muhtaçtır. Bir adı da Nûr olan Kur’an’ın bir suresinin adı da Nûr’dur. Bu sureye Nûr adı verilmesinin sebebi 35. ayetinin, “Allah göklerin ve yerin Nûr’udur.” diye başlaması ve ayette nur kelimesinin iki defa daha Rabbimizin yüce zatına izafe edilmesidir. Kur’an’da onlarca yerde gelen nûr kelimesi sadece bu ayette Rabbimize izafe edilir.

Nûr kelimesinin yukarıda geçen anlam katmanlarına uygun olarak Elmalılı, ayetin ilk cümlesi olan “Allah göklerin ve yerin Nûr’udur.” ifadesini “Bütün âlemi meydana koyan, kâinatı gösteren, hakikati bildiren, gözleri gönülleri şenlendiren O‘dur. O olmasa idi hiçbir şey bulunmaz hiçbir hakikat sezilmez, hiçbir neşe duyulmazdı.” diye açıklar. Devamında da nûrun, ışık anlamındaki “ziya”dan farklı olduğunu ve daima övgü ifade ettiğini belirtir. Ayrıca Yüce Rabbimize hiçbir zaman ziya kavramı izafe edilmediği hâlde Nûr’un O’na isim olduğunu vurgular. Ziya genellikle maddi anlamda ve güçlü ışığı ifade ederken nûr, her şeyi görünür kılan tarif edilemez, latif bir aydınlanmadır.

Enam suresi birinci ayette ise nûr Rabbimizin ismi olarak değil, O’nun var ettiği bir varlık olarak zikredilir. Bu durumda nûr bir taraftan Rabbimizin ismi iken diğer taraftan O’nun var ettiği bir eseridir. Bu noktada Elmalılı: “Binaenaleyh Allah‘a nûr ıtlak edilirken bu noktadan gaflet edilmemek ve müteşabih bir mana murat olunduğunu bilmek lazım gelir.” diyerek dikkatimizi çeker. Esasen Nûr suresindeki ayet de bütün âlimler tarafından zât-ı ilâhiyyenin nûr olduğu şeklinde anlaşılmamış, “göklerin ve yerin nurunu yaratan, oralardaki varlıklara yol gösteren” gibi anlamlara geldiği kabul edilmiştir.  Zira “Allah’ın nûru” ifadesi, yaratılmış varlıklar için kavranılmaz olan ve dolayısıyla herhangi bir beşerî dille ifadesi imkânsız olan Allah’ın gerçek mahiyetini değil, Yüce Rabbimizin, hidayeti arzulayan kullarının bilinç, duygu ve davranışlarında gerçekleştirdiği aydınlanmayı ifade eder. Nûr ayetinin sonunda Rabbimizin dileyeni (veya dilediğini) nûruna yönelteceğini söylemesine gelince; bunun anlamı açıktır: Her kim şüphelerin karanlığından inancın aydınlığına çıkmayı samimi bir şekilde isterse Allah o kişinin kalbine nûru ile tecelli edip onu sırat-ı müstakime yönlendirir. Ayetin Rabbimizin “Alîm” ismi ile sonlanması da ilmin, insanın dünyasını ve ahretini aydınlatan rolüne vurgu yapması bakımından manidardır. Gazali de bu ayetin tefsirine dair kaleme aldığı “Mişkâtü’l-Envar” isimli eserinde  “Göz nûru için güneş ne ise akıl nûru için de Kur’an odur.” der.

Nûr tecelli ederse

Yukarıda İsfehanî’nin Nûr isminin manevi tecellilerinin akıl ve vahiy olduğunu söylediğini belirtmiştik. Vahyin muhatabı olan peygamberler ve bu meyanda Efendimiz (s.a.s) bu nurun en öndeki tecelligâhıdırlar. (Ahzab 33/45-46.)

Tarih boyunca nice dehşetli zekâlar, vahiy nûrundan mahrum kalınca inanç ve yaşam düzeyinde envaiçeşit sapkınlıklar üretmişlerdir. Bu da bize aklımızın ve kalbimizin Allah’ın vahyinin nûru ile aydınlanmaya ne kadar muhtaç olduğunu kanıtlar. Bu durum Zümer suresi 22. ayette göğsü İslam’a açılmış, bu sayede nûr üzere olan kişi ile Allah’ı anmaktan uzaklaşarak kalbi daralmış ve kararmış kişi kıyaslanarak anlatılır.  İlahi nûrların tecellisinden mahrum kalmak, bizim bu dünya karanlıkları ile kıyas edemeyeceğimiz tam bir zulumat (kat kat karanlık)tır. Öyle kesif bir yokluktur ki orada hiçbir ilerleme mümkün değildir. (Hadid 57/13.) Zira iman nûru söndüğünde ortaya çıkan kalp körlüğü, göz körlüğüne benzemez. Başındaki gözü âmâ olan bir şekilde yolunu bulur. Kalbi kör olanın ise yolunu bulması imkânsızdır.

Kaynak: Diyanet Haber
banner224
Yorumlar (0)