banner156

banner125

Diyanet İşleri Reisleri Görevlerine Başlarken Ne Dediler?

Vazife bir emanettir. Memleketimizin yükselmesi, inkişaf ve terakkisi de her ferdin kendisine tevdi edilen vazifeyi en iyi bir tarzda yapmasına bağlıdır.

Aylık Dergi 22.11.2019, 10:00
Diyanet İşleri Reisleri Görevlerine Başlarken Ne Dediler?
© Diyanet Haber
banner161

Dr. Mehmet BULUT

DİB Başkanlık Müşaviri

İlk Diyanet İşleri Reisimiz Mehmed Rifat Efendi, Reislik görevine getirilişini bir telgrafla teşkilata tamim etmişti. İkinci Diyanet İşleri Reisi Ord. Prof. M. Şerafettin Yaltkaya ile yedinci Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Tevfik Gerçeker’i bir kenara bırakırsak (araştırmalarımda bu iki reisimize ait bir tamime rastlamadım),  reislerimiz, görevlerine başlarken bir teamül hâlinde teşkilata birer genelge yayınlamışlardı. Bu genelgeler dönemin iletişim imkânları dâhilinde başlarda yazılı olarak teşkilata tamim edilmiş, günümüze doğru ise mesajlar yapılan basın toplantılarıyla teşkilat yanında kamuoyuna da arz edilebilmişti. Muhtevaları kısmen kendi dönemlerindeki dinî hayat ve Diyanet hizmetlerini öne çıkarmış olsa bile, reislerimizin verdikleri mesajlardan, altını çizdikleri öncelikli hususlardan günümüz din gönüllülerinin de hissedar olabileceklerini düşünerek bu yazımda sözünü ettiğim reislerimizin göreve başlama genelgelerine yer vermek istedim. Böylelikle hocalarımızın hayırla yâd edilmelerine vesile olacağımı da umuyorum. Konuyu sınırlandırmış olmak açısından burada sadece bazılarına yer verebildik.

M. Rifat Efendi

Reisliğin kuruluşundan yaklaşık bir ay sonra M. Rifat Efendi reislik makamına getirildi. Rifat Efendi, bu tayini 31 Mart 1340/1924 tarihinde bir telgrafla müftülüklere duyurdu. Tamim, Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin 1 Nisan 1924 tarihli 1086 sayılı nüshasında da haber olarak yer almıştı. Bir telgraf metni olması hasebiyle kısa bir metin olan tamimde Rifat Efendi şöyle diyordu:

“Diyanet İşleri Reisliği uhdeme tefviz buyurulduğu cihetle bugünden itibaren vazifeye mübaşeret eyledim.

Diyanet İşleri Reisliğine merbut olan müftülerle ulema ve bilcümle memurin-i diniyyenin elbirliğiyle vazife-i mevdualarını ifaya bezl-i makderet eylemelerini tavsiye eylerim. Ve minallahi’t-tevfik.”


Diyanet İşleri Reisi Rifat.

Açacak olursak; Rifat Efendi, reislik görevinin uhdesine verildiğini ve göreve başladığını ilan ederek, Reisliğe bağlı müftüler, ulema ve bütün din hizmetlilerinin kendilerine tevdi edilmiş görevlerini var güçleriyle yerine getirmelerini istemekte ve Allah’ın yardımını niyaz etmekteydi.

Ahmet Hamdi Akseki

Göreve getirilişini yazılı bir metin hâlinde (12 Mayıs 1947 tarih ve 598 sayılı yazı) müftülüklere tamim eden üçüncü Diyanet İşleri Reisimiz, okunduğunda görüleceği gibi bu alanın en güzel örneğini vermişti. Merhum Akseki, detaylı genelgesinde şöyle diyordu:

“Cenab-ı Hakk’ın lütfu inayetine ve Peygamber Efendimizin imdad-ı ruhanisine güvenerek Diyanet İşleri Başkanlığını deruhte etmiş ve işe başlamış bulunuyorum.

Üzerime aldığım vazifenin ne kadar ağır ve ne derece mesuliyetli olduğunu takdir edenlerdenim. Bununla beraber iyi niyetle, feragat ve sadakatle çalışanlara karşı Allah Teâlâ’nın yardım edeceği ve onları tevfikat-ı subhaniyesine mazhar kılacağı hakkındaki imanım çok kuvvetlidir.

Muvaffakiyetin diğer bir amili de mesai arkadaşlarımın her hususta bana yardımcı ve müzahir olmalarıdır. Binaenaleyh, yardımlarını esirgemeyecek olan mesai arkadaşlarıma şimdiden teşekkür etmeyi bir vecibe bilirim.

Hepimiz aynı yolun yolcuları olduğumuz cihetle mesleğimizin teali ve terakkisi, milletimize ve memleketimize daha faydalı olabilmemiz için elbirliği ile çalışmak esas vazifemiz ve borcumuzdur. Bu borcu hakkıyla ödeyememek endişesinin hepimizi aynı şiddetle titreteceğinden emin olduğum için aşağıdaki esaslara son derece dikkat ve riayet etmeyi bütün meslek arkadaşlarımdan rica ediyorum:

1. Vazife, her şeyin fevkinde bir kutsiyeti haizdir. Bize tevdi edilen herhangi bir vazifeyi tam bir aşk ve şevk ile yapmaya çalışmayı kendimize en mukaddes bir gaye edinmeli ve bunu herhangi bir mazeret dolayısıyla yapamadığımız zamanlarda bile vicdan azabı duymalıyız.

2. Vazife bir emanettir. Memleketimizin yükselmesi, inkişaf ve terakkisi de her ferdin kendisine tevdi edilen vazifeyi en iyi bir tarzda yapmasına bağlıdır. Vazifeye ehemmiyet vermemek, vazifeyi bile bile ihmal etmek, emanete hıyanettir. Emanete hıyanetin ne demek olduğunu çok iyi bilen meslektaşlarımdan hiçbirisinin böyle bir derekeye sukut edeceğine asla ihtimal vermiyorum. Vazifesini yapmayanlar hem Allah’a, hem Peygambere ve hem de mensup bulunduğu millete hıyanet etmiş olurlar…

3. Halkımızın dinî ihtiyaçlarını tatmin ve eksiklerini ikmale ve ashab-ı mesalihin işlerini tam vaktinde yapmaya çalışmak ve kendilerine karşı her vakit iyi muamele etmek en birinci vazifemiz olmalıdır.

4. Bütün müftü ve vaiz meslektaşlarım, halkımıza her yönden imtisal numunesi olmalıdır. Sadece söz söylemek kâfi değildir. Bir din adamı, bir vaiz kendi söylediklerini evvel kendi nefsinde tatbik etmeli; özü, sözü ve işi birbirini tutmalıdır. Halk, sözlerini işleri tekzip eden vaizlerin nasihatlerine kıymet vermez.

Yapılacak vaazlarda zaman ve mekânın icapları ve bulunduğu memleketin ahlaki durumu daima göz önünde tutmalıdır. Memlekette salgın hastalıklarla yapılan mücadelelere iştirak etmek bütün meslektaşlarım için bir vecibe olduğu gibi en büyük hastalık olan ahlaksızlığın her çeşidi ile en güzel bir şekilde ve kimsenin kalbini kırmayarak mücadele etmek de başlıca vazifelerdendir.

Mensup olduğumuz büyük milleti teşkil eden fertlerin maddeten ve manen yükselmesine ve bu suretle bütün beşeriyete terakki ve fazilet numunesi olmaya çalışmak hepimiz için dinî ve millî bir borçtur. Binaenaleyh müftü, vaiz ve dersiam arkadaşlarımızın sürekli bir surette yapacakları vaazlarla dinin esaslarına, ibadet ve ahlaka dair okutacakları derslerle, yapacakları telkinlerle halkımızın din ve dünya işlerinde daima ileri gitmelerine, ahlak bakımından her gün biraz daha yükselmelerine; aile ve yurt sevgisinin, millet fertlerinin arasındaki sevgi, saygı ve birliğin kuvvetlenmesine ve bu kuvvetin bekasına çalışmaları icap eder. Buna son derece ehemmiyet verilmesi ve herhangi bir unvan altında din namına bazı cahiller tarafından halkın iğfal edilmesine asla meydan verilmemesi hakiki din adamlarına düşen en büyük vazifedir. Bu hususta çok uyanık ve pek titiz olmak lazımdır.

5. Âlimlere, büyüklere ve bilhassa ilim adamlarımıza itaat ve hürmet etmek, küçüklere karşı şefkat ve merhamet hisleriyle mütehassis olmak her birimiz için ahlaki bir borçtur. Borcumuzu ödemeye çalışmak da ayrıca bir vazifedir. Allah korkusu, memleket ve millet sevgisi, vazife aşkı, amir ve mafevke itaat hissi en büyük muvaffakiyet amilidir.

Bu esaslar dairesinde hareket etmelerini bütün meslektaşlarımdan bekler, millet ve memleket işlerinde Allah’tan hayırlı ve devamlı muvaffakiyetler dilerim.”

Ömer Nasuhi Bilmen

Beşinci Diyanet İşleri Başkanımız Ömer Nasuhi Bilmen ise çok kısa bir mesaj
yayımlamıştı:

 “Allah Teâlâ’nın tevfik ve inayetine güvenerek Diyanet İşleri Reisliği vazifesine başlamış bulunuyorum.

Uhdemize teveccüh eden dinî, ilmî, vatani vazifelerimizi elbirliğiyle hüsn ü ifaya çalışarak muhterem milletimizin bir muhabbet ve tesanüt dairesinde yaşamalarına hizmette bulunmalarını bütün meslektaşlarımızdan saygılarımla rica ederim.”

Hasan Hüsnü Erdem

11 Nisan 1961 tarihli tamiminde altıncı Diyanet İşleri Başkanımız Hasan Hüsnü Erdem şu hususların altını çizmişti:

“Diyanet İşleri Başkanlığı gibi ağır bir vazifeyi deruhte etmiş ve 6.4.1961 tarihinden itibaren vazifeye başlamış bulunuyorum.

Milletimizin topyekûn kalkınmasında Diyanet İşleri Başkanlığı teşkilatına terettüp eden vazifelerin istenildiği tarzda yapılabilmesi için her zamandan ziyade gayret sarf etmemiz gerekmektedir. Bütün meslektaşlarımın kanun ve nizamnamelerle uhdelerine tevdi edilmiş bulunan vazifeleri zamanında ve eksiksiz olarak ifa hususunda gösterecekleri hassasiyet ve derin gayret, bunu gerçekleştirmeye kâfi gelecektir. Mesleğimizi, layık olduğu şerefli mevkie yükseltmek için elbirliğiyle çalışmamız gerekmektedir.

Başkanlık, teşkilat mensuplarının meslekleri dâhilinde yetişmelerini sağlamak üzere her imkân ve vasıtalarla kendilerine müzahir olmak kararındadır. Bunun tahakkuku meslektaşlarımızdan beklediğimiz gayrete bağlıdır. Bu cümleden olmak üzere, evvela mücaz olmayan müftü ve vaizlerimizle imam ve hatiplerin mesleki sahadaki bilgilerini artırma yolundaki çalışmalarına muvazi olarak gerek hariçte orta mektep ve lise imtihanlarına girmek ve gerekse Başkanlıkça açılacak kurslardan geçmek suretiyle kendilerini müspet bilgilerle de mücehhez bir hâle getirmeleri gerekmektedir. Bu gayretler, mesleki seviyenin yükselmesini ve buna muvazi olarak da terfi ve terfih imkânlarını sağlayacaktır. 1961 yılı bütçesi ile 1500 hayrat hademesinin terfii buna bir başlangıçtır.

Müftü, vaiz, dersiam ve imam-hatiplerimize karşı vatandaşların hususi bir sevgi ve saygı taşıdıkları,

onların da buna tamamıyla layık oldukları muhakkaktır. O hâlde meslektaşlarımızı mühim vazifeler beklemektedir.

Gerek bugünlerde gerek bundan sonra millî tesanütümüzü sarsmayı istihdaf eden her çeşit iç, dış tesirlerin menfi telkinlerine asla kapılmamaları, millet fertleri arasında mevcut birlik ve kardeşlik duygusunu sarsacak hâl ve hareketlerden son derece sakınmaları ve gönül birliğiyle çalışmaları hususlarında vatandaşlarımızı her fırsat ve vesileyle aydınlatmaları bu vazifelerin en başında gelmektedir.

Millet ve memleket hayrına matuf gayretlerimizin muvaffakiyetle neticelenmesini Cenab-ı Hakk’tan dilerim.”

İbrahim Bedrettin Elmalı

17 Aralık 1965’te göreve başlayan sekizinci Diyanet İşleri Başkanı İbrahim Bedrettin Elmalı mesajını bir basın toplantısıyla vermişti:

“Cenab-ı Hakk’ın lütfu inayetiyle, büyük dinimiz ve necip milletimiz için hayati bir önemi olan Diyanet İşleri Başkanlığı görevine tayin olunmuş buluyorum.

Görevimin ne kadar şerefli bir görev olduğunu, buna mukabil de maddi ve manevi büyük sorumluluk taşıdığını müdrikim. İşgal ettiğim mevkiin hakkını vererek dinimize, milletimize en halisane duygularımla hizmet etmek azmindeyim.

Teşkilatımız mensupları arasında mesleki ve içtimai dayanışma sağlamak gayelerimizin başında geliyor. Bu yolda elde edeceğim başarı, önce Allah’ın inayetine sonra da mesai arkadaşlarımın samimi çabalarına ve bu arada muhterem matbuatımızın yapıcı ve uyarıcı muzaheretine bağlıdır…

İslam dini hayat dinidir; akıl ve mantığı ön planda tutar ve daima terakkiyi emreder. Tarih boyunca din adamlarımızın memleket uğruna yaptıkları büyük hizmetler olmuştur. Bunun en yakın misali Millî Mücadele’deki büyük gayretleri ve cansiperane çalışmalarıdır (…).

Artık bir hakikat herkesçe benimsenmiş oluyor ki bütün millet ve memleket meselelerinde din adamlarımıza büyük işler düşmektedir. Bunun içindir ki bazı bakanlıklar ve birçok kurum Başkanlığımızla işbirliği yapmayı önemle istemektedirler. Bu da gösteriyor ki görevimiz dinî olduğu kadar millîdir (…).

Bu arada yeni çıkarılan teşkilat kanunumuzdan da bir nebze olsun bahsetmek isterim. 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanun, birçok yenilikler getirmekte, bilhassa şimdiye kadar çeşitli ihmaller yüzünden sıkıntılara uğramış din adamlarımıza maddi ve manevi imkânlar kazandırmaktadır… Umarım ki yeni kanunumuzun müspet neticelerini görmek mümkün olacaktır (…). Mesela Diyanet İşleri Başkanlığı teşkilatında bir teftiş heyeti kurulma yolundadır. Bu sayede teşkilatımız daha dinamik ve daha randımanlı çalışma imkânına ulaşacaktır. İkinci bir nokta, din adamlarımız diğer devlet memurları gibi maddi ve manevi eşit haklara sahip olacaktır.

Yeni görevimizde muvaffak olmamız için Cenab-ı Hakk’ın yardımını niyaz eylerim. Allah daima doğru olanlarla beraberdir.”

Ali Rıza Hakses

25 Ekim 1966 tarihinde göreve başlayan dokuzuncu Diyanet İşleri Başkanı da göreve başlaması dolayısıyla basına bir açıklama yapmıştı:

“Rahmeti sonsuz, çok merhametli Allah’ın adıyla…

Cenab-ı Hakk’ın lütfu inayetiyle yeni vazifeme başlamış bulunuyorum. Üzerime aldığım bu vazifenin ulviliği nispetinde ağır ve mesuliyetli olduğunu müdrikim.

633 sayılı kanunumuzun mensuplarımıza bahşettiği geniş imkânlara ve bilhassa cami hizmetlilerine getirdiği oldukça geniş bir refaha rağmen teşkilatımız dâhilinde huzursuzlukların devam etmekte olduğu bir vakıadır. Aynı zamanda memleket dâhilinde birtakım bölücü, parçalayıcı faaliyetlerin de hızı artmış bulunmaktadır. Bu vaziyetten Müslüman vatandaşlarımız derin bir üzüntü içindedirler. Bu hâlin devamında milletimizin, memleketimizin büyük zararlar göreceği tabiidir. Bu hengâmede Diyanet İşleri Başkanlığı gibi ulvi, nazik bir vazifeyi kabul ederken beni bekleyen ilk işin, haleldar olan huzuru iadeye ve Müslümanlar arasında estirilmek istenen fitne ve fesadı önlemeye çalışmak olacağı bedihidir. (…)

Dinimiz bizi birliğe, beraberliğe davet eder; binaenaleyh, Müslümanlar Allah’ın birliği etrafında -birbirine kurşunla kenetlenmiş binalar gibi- sımsıkı, uyanık ve dipdiri olacaklar, kendilerini Allah’a götüren yolda azimle, sebatla yürüyeceklerdir. Milletimizin, memleketimizin her bakımdan kalkınmasında, yükselme ve ilerlemesinde, ‘muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmasında’ daima yardımcı (…) olacaklar. Bilhassa tefrikadan, cemiyet hayatında fesat çıkartacak fiil ve faaliyetlere karışmaktan içtinap edeceklerdir (…). Gayret ve çalışma bizden, yardım ancak Allah’tandır.”

Reislerimizin görevlerine başlarken verdikleri ve yukarıya bir kısmını aldığım mesajlar üzerine makale çapında geniş bir değerlendirme yapabilirdim; ancak dergimizde bize ayrılan yer buna müsait değil. Sadece verilen mesajlardan şahsen kendime dersler çıkardığımı belirtmekle yetiniyorum. Cümlesine Yüce Rabbimizden rahmetler diliyorum.

Kaynak: Diyanet Haber
Yorumlar (0)
açık
Günün Anketi Tümü
Sitemizde en çok hangi haberler ilginizi çekiyor?