Divan Şiirinde Bir Ahlaki Değer Olarak Tevazu

Klasik Türk edebiyatı olarak da tabir ettiğimiz divan şiiri, bütün zamanlar boyu insan hayatının her safhasına dokunan, onun inanç, düşünce ve duygu dünyasını kemaliyle ihata edebilmiş, çağları aşan bir ifade zenginliğine sahip sanat faaliyetidir.

Divan Şiirinde Bir Ahlaki Değer Olarak Tevazu

Dr. H. İbrahim HAKSEVER

Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Divan şiirinin sayısız beyitleri arasında hayatın her veçhesini, insanoğlunun çeşitli zaaf ve faziletlerini, hayal ve kurgularını, ideal ve hedeflerini okumak mümkündür. Bu şiire bütünüyle yaşanan hayat ve yaşayan insan yansımış durumdadır. Böyle olduğu içindir ki bugün insana dair işaret ettiğimiz pek çok tespitin vaktiyle yapılmış olduğunu, “iyilik-güzellik” adına aradığımız faziletlere Osmanlı Türkçesinin şiir üslûbuyla değinilmiş olduğunu görürüz.

Din ve ahlak bahsinde de bu böyledir. Osmanlı şairi, bildiği ve önemsediği dinî hakikatleri şiir diliyle insanlara aktarmaya çalışırken bunu, İlahi gerçekliğe ters düşmeden ve sanatlı bir üslûpla beyan etmiştir. Divanlarda rastladığımız nice hikmetli manzumeler, Allah kelamında ve Resulünün kavlinde okuduğumuz esrarlı ve hikmetli manalardan bir iz ve çağrışım taşımaktadır. İlahi hakikatler bazen metinlerden şairlerin diline, bazen de dış âlemdeki güzelliklerden gönüllerine yansımış durumdadır.

Kibrin zıddı olarak Kur’an-ı Kerim ve hadis kaynaklarında çokça yer verilen tevazu “alçak gönüllülük, kendini başta Yaratıcı ve başkaları karşısında aşağı görme” hâli olarak anlaşılır ve övülen erdemli bir davranış olarak tavsiye edilir. Kur’an’da çeşitli anlam boyutuyla ve önceki peygamberlerin hayatından yansımalarla da vurgulanan tevazunun yaşanan en çarpıcı örnekliği, Peygamber Efendimizin hayatında görülür. İnsanı manen değerli kılan bu güzel davranış, divan şairlerinin de özendikleri, tavsiye edip övdükleri ahlaki güzellik olarak şiirlerine konu olmuştur. Mütevazı olabilmek için önce gurur ve kibirden uzak olmak lazımdır. İşte hikmet şairi Nabi, “ikbal meyhanesi” olan şu dünyada gurura kapılmamak, dolayısıyla alçak gönüllü olmak gerektiğini, zira nice gurur sarhoşunun (gururu aşırıya vardıranların) bu hâli geçince başına ağrıların çöktüğünü (zarara uğradıklarını) görmüşüzdür, der:

Çok da mağrûr olma kim meyhâne-i ikbâlde

Biz hezârân mest-i mağrûrun humârın görmüşüz

Burada belki aşırı dereceye vardırılan gururdan sakındırma söz konusu ise de az gururun zararından kim emin olabilir? Tevazudan uzaklaşmanın kişiyi kendini beğenmeye, yani gurura sevk edeceği, gururun kibre, kibrin de karşıdaki kişiyi küçük ve değersiz görmeye götürme ihtimali unutulmamalıdır.

Türkçede “alçak” sıfatı, eklendiği kelimeye hep olumsuzluk anlamı katarken gönül kelimesiyle birleştiğinde ise bu sıfatı taşıyanı manen yükseltmekte, değerli kılmaktadır. Kişinin kendini aşağıda görmesi aslında büyümenin ön şartıdır. Resul-i Ekrem’in (s.a.s.) mübarek sözleri bu gerçeği beyan etmiyor mu: “Kim tevazu gösterirse Allah onu yüceltir. Kim kendini büyük görürse Allah onu alçaltır.” (Müsned II 376, İbn Mâce Zühd 16.)

Bu hadis-i şeriften mülhem olsa gerek, bir şairimiz tam da bunu söylemiştir. Bitki toprağa girmeyince büyüyüp gelişemez. Tevazu sahibi olanı Allah’ın rahmeti büyütür:

Mazhar-ı feyz olamaz düşmeyicek hâke nebât

Mütevâzı’ olanı rahmet-i Rahmân büyütür

Şair Zihni, nebatatta bile tevazuyu arıyor ve buluyorsa yücelmenin (değerli ve itibarlı olmanın) yolu bellidir. Bitkide bile güzel sonuç veren tevazu, en çok da insana yakışmaz mı? 16. yy şairi Bağdatlı Ruhî, alçak gönüllülüğün en çok çağrıştırdığı o kelimeyi kullanarak kişiye “toprak” olmasını, bu yolla Cenab-ı Hakk’ın insanın mertebesini yücelteceğini söylemiş ve ayak toprağı (gibi alçak gönüllü) olan kimsenin, âlemin baş tacı olacağını belirtmiştir:

Hâk ol ki Hudâ mertebeni eyleye âlî

Tâc-ı ser-i âlemdir o kim hâk-i kademdir

Bugünkü Türkçede olumsuz bir mana taşıyan “zillet” kelimesinin eski dönemlerde tevazu anlamı da varmış. Bu vasfı taşıyan, -bazılarının da belki biraz hor gördükleri- nice gönlü kırık, tevazu sahibi insan Hak katında makbul, değerli ve yüce olabilir. Yani dıştan değersiz ve hakir görülen bazı kimseler aslında çok faziletli ve Yaradan’ın beğendiği bir nitelikte olabilir. Şair Nabi bu gerçeği bir beytinde güzel bir örnekle bize göstermiştir. İnsanların zelil gördüğü bir kişi (belki) İlahî huzurda makbul biridir. Tıpkı ayakaltında çiğnenen ayakkabıyı, Allah’ın evi camiden çıkarken halkın el üstünde yukarı kaldırarak taşıması gibi:

Zillet erbâbı olur nezd-i İlâhîde kabûl

Halk câmi’de el üzre götürür pâpûşun

Dünyada sonradan elde ettiği veya doğuştan getirdiği bazı meziyetler kişiyi gurura sevk edebilir. Mesela akıl, insanların en çok övündüğü bir nimettir. Hâlbuki şair Nefi “Eflâtun gibi akıllı olsan da bununla gururlanma. Kâmil bir edibi görünce mektep talebesi gibi ol.” derken, “Senden de üstün daha akıllı biri çıkar, gurura gerek yok.” öğüdünü vermek istemiş olmalıdır:

Akla mağrûr olma Eflâtûn-ı vakt olsan dahi

Bir edîb-i kâmili gördükde tıfl-ı mekteb ol

Söze Nabî’nin güzel tespiti ile son verelim:

Olur feyz-i tevâzu’la dıraht-ı pest bâr-âver

Komuşdur mîveden mahrûm servi ser-firâz olmak

Küçük kısa boylu bir ağaç, alçak gönüllüğün bereketiyle meyve verir. Hâlbuki başı yukarıda olmak, serviyi meyveden mahrum etmiştir.

Ne mutlu böyle olan ve kalabilenlere...

Diyanet Haber

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER