Ölüm Garip Şey

Gözlerimi araladım ezan sesiyle. Hava henüz aydınlanmamıştı. Yorganı üzerimden ağır ağır bir tarafa doğru itip dirseklerimden kuvvet alarak doğruldum. Biraz zorlansam da bu titreyen vücudun benim olduğunu biliyor ve onunla yaşamam gerektiğini hatırlatıyordum kendime.

Ölüm Garip Şey

Hacer Noğman

Ayaklarımı yere basıp dengemi koruyarak banyoya gittim. Soğuk suyun tenimi titretmesine müsaade ederek aldım abdestimi.

Namazımı eda ettim. Dışarıdan kuş sesleri geliyordu. Bu mevsimin hüznüyle karşı karşıya kalmak istemiyor, perdeleri aralamaktan çekiniyordum. Hele ki seher vaktiyse… Zahide’m bu vakitler göçmüştü yanımdan. Sabah namazı için kalkmıştık. Daha doğrusu ben kalkmıştım fakat Zahide’mi uyandıramamıştım. Dargın mıydı acaba demiştim lakin darılmamıştı bana. Kalk, diyordum Zahide’m.  Gün ayacak. Kalkmamıştı. Zahide’mle güneşin doğuşunu son kez izlemiştik. Ben fersiz gözlerimle o ise yüreğiyle… Ondan sonra doğan her güneşin, doğarken verdiği o hafif kızıllığı kaldıramaz olmuştu yüreğim.

Sabah serinliği geçip gitmiş güneş tepeye kadar tırmanmıştı.  Neredeyse öğlen olacak, dedim içimden. Kahvaltı yapmak zül geliyordu yine de dolaptan zeytin ve peynir çıkarıp çayı da demledim. Küçük bir demlik çayı rahatlıkla bitirebiliyordum yalnızken. Bazen iki bardak çıkarıyordum; tekiyle içiyordum. Diğer bardak ise Zahide’mindi. Kahvaltıyı bitirdikten sonra demliği de alıp balkona çıktım. Güzün hafif rüzgârı ılıktı, üşütmüyordu.  Balkonda oturur çaya burada devam ederim, diye düşündüm. Çayımı yudumlarken karşı komşumuz Osman seslendi:  Bugün öğle namazından sonra Ahmet’in yanına gidelim mi? İyi değil diyorlar, dedi. Eve mi geldi, diye sordum. Evet, dün gece çıkarmışlar, dedi yanındaki sandalyeye otururken.

Serviste yatıyordu birkaç gündür. Yoğun bakımdan çıkarmışlardı. Şimdi evindeydi ama iyileştiği için değil, yapacak bir şey kalmadığı için. Yaşı da bayağı vardı, diye geçirdim aklımdan. O an yaşadığım irkilmeyle kendime kızacaktım ki ne haddime, diye düşündüm. Yalnızca birkaç yaş vardı aramızda. Hafızlığımızı beraber yapmıştık…

Öğle ezanı yaklaşmıştı, Osman, caminin yolunu tutmuş gidiyordu. Aceleyle evden çıkıp ona yetişmek için adımlarımı daha da hızlandırdım. Osman ardına baktığında göz göze geldik. Hiç de beklemiyorsun be ahretlik, dedim sitemkâr bir şekilde. Vakit girecek, az kaldı, dedi eliyle camiyi gösterirken. Sana farz da bana değil mi be, dedim. Gülüştük.

Camiden çıkınca Ahmetlerin evine doğru yol aldık. Osman bir şeyler mırıldanıyordu; dua okuyordu sanırım. Ahmet de bayağı çekti ha, dedim sessizliği bozarak. Ayağımızın altında kayan taşların sesini duymazdan gelerek yüzünü bana döndü Osman. Günahlarına kefaret olur inşallah, dedi. İnşallah, dedim derin iç çekişimin ardından.

Osman bizden birkaç alt dönemdi. Biz icazet aldığımızda o da icazet merasimindeydi, hatırlıyorum. Birden o zamanlar geçti aklımdan film şeridi gibi. Ne de çabuk geçmiş zaman, deyiverdim aniden. Osman da bana katılırcasına başını salladı.

Yol boyunca düşündüm. O icazet merasimi belleğimde döndü durdu. Şu an hayatta olmayanlar geçiyordu aklımdan. Ben kalan tarafta idim. Kalan mı, göçen mi sorusunun garipliğini iliklerime kadar hissederken, aslında bu garip kalmışlık ile kalakalmıştım. Hakeza uyuduğum yatakta, yemek yediğim masada, su içtiğim bardakta… En ufak şeyde dahi Zahide’min göçüşünün verdiği garipliği anbean taşıyordum.  Bu duygu bırakmıyordu ki hiç beni. Yerde duran ve sararmaya yüz tutmuş yaprak bile garip geliyordu şimdi. Yahut bir çakıl taşı…

Birkaç meyve alalım, diyerek sessizliğini bozdu Osman. Rüstem’in bakkalına girdik bir şeyler almak için. Kolonya ve biraz mevsim meyvesi aldık. Hasta ziyaretlerinin olmazlarıydı bunlar. Neden, ben de bilmiyorum.

Kapıyı birkaç kez tıklayıp açılmasını bekledik. Ahmet’in eşi Ayşe açtı kapıyı. Ahmet’in istirahat ettiği odaya geçtik. Sararmış yüzü bize dönüktü. Hâlsizliği gözlerinden okunuyordu fakat kalkık kaşlarının altından bize yönelmiş bakışlarında bir neşvenin parıltısını görüyordum. Hâlini kabullenen bir âdemin sükûneti vardı üzerinde. Ahmet bizim duymaya korktuğumuz şeyleri kabul etmişti.

İyi gördük seni Ahmet, dedim yalanımı savurarak. Hafif tebessümü, sol yanıma tarifi imkânsız acı sapladı. Yavaşça kafasını aşağı yukarı hareket ettirdi; benim yalanıma bir yalan da o ekledi. Hâlbuki ikimiz de gerçeği biliyoruz. Osman da Ayşe de biliyor…

Yavaş hareketlerle dudaklarını ıslattı. Bizden geçti ömür, dedi. Tekrar ıslattı dudaklarını. Ayşe girdi içeri. Hemen yatağın yanındaki sehpada duran bardaktan pipet yardımıyla su içirdi Ahmet’e, mendille sakalını sildi.

Siz iyisiniz, dedi bu kez. Çok şükür, dedi Osman. Ben de onaylarcasına kafamı salladım.

Diyecek pek de bir şey yoktu bu yüzden bakışarak anlaşıyorduk. Anlayamıyorsunuz, nasıl anlayasınız, anlasanız ne olacak ki, diyor gözleriyle, haklı. Cümlelere bile cüretkâr olacak şeyler gözlerinden okunuyordu; ağır geliyordu bana.

Müsaade isteyip kalktık. Bu kez öncekini aratır cinstendi sessizlik. Ayağımızın altındaki taşlar da ses çıkarmıyordu. Ağır geliyordu. Yalan dünya be Osman, dedim ilerlerken. Hiç sorma, hiç sorma be Vahit. İnsan, diyecek bir şey bulamıyor vallahi. Ahmet..., dedi uzun sessizlikten önce.

Osman’ı çok iyi anlıyordum. Ne diyecekti, hangi cümleyi hangisinin önüne geçirebilecekti, hangi duygu kırgın kalmayacaktı?

Uzun zamandır böyle fena olmamıştım, dedi. Rabbim merhametiyle muamele etsin inşallah, neyimize güveniyoruz, dedi. Haklısın, dedim. Adımlarımız bizi köy merkezine götürdü. Hayat devam ediyordu. İnsanoğlu gafletteydi.

Birkaç masa ve etrafında sandalyeler. Masaların üzerlerinde gazeteler; etraflarında ise  birkaç yaşlı adam. Selamünaleyküm cemaat, dedim boş sandalyeye otururken. Ve aleykümselam, dediler birbirine karışan seslerle.

Ne var ne yok, dedi elindeki gazeteye bakarken Necmi Ağabey. Bildiğin gibi, Ahmet eve çıkmış onu ziyaretten geliyoruz, dedim. Elindeki gazeteyi yavaşça katlayarak gözlüğünü çıkarttı gözünden. Eee nasıl peki, dedi meraklı bakışlarla. Derin bir iç çekiş.

İyi değil Necmi Ağabey, Mevla’dan ümit kesilmez ama hâli iyi değil; Rabbim merhametiyle muamele etsin, dedi Osman. Amin lafzı çıktı ağızlardan.

Siren sesi dikkatleri üzerine çekerken Osman’a baktım. Allah Allah nedir bu, dedi Osman. Telaş kapladı içimi birdenbire. Ahmet’e bir şey olmuş olmasın maazallah, dedi Necmi Ağabey. Allah Allah, lailaheillellah, diyorum sessizce. Ayaklandık hep birlikte.  Ahmet’in evine gidelim, dedi Osman. Beyler, başka bir yere gidiyor olmasın, telaş yapmayın, dedim kendi telaşımı bastırmaya çalışarak.

Kırmızı bir taksi bize yaklaşarak durdu. Bakkal Rüstem’di. Başımız sağolsun; Ahmet Ağabey’i kaybettik, dedi.

Her şey siliniyor ve bu durum birkaç salisesini alıyor insanın. Geriye kalan ise inen göz kapaklarının ardından film şeridi gibi geçen anılar oluyor. Çocukluğum, gençliğim, yaşlılığım… Hayatımın her döneminde yanımda olan dostumu artık sadece anılarımda hissedeceğim. Bu düşünceler zihnimi daha da bulandırırken adımlarım gittikçe yavaşladı.

Yasin suresinin son ayetleri okundu. Ahmet’in oğlu Hüseyin birkaç kez daha toprak attıktan sonra çömeldi mezarın başına. Toprak üstünde kalan taşları tek tek seçip aldı.

Kalabalık yavaş yavaş dağıldı. Rüstem Ağabey ve Osman yanımdaydı. Bir şeyler konuşuyorlardı. Kulak kesildim: Ölüm ne garip şey, dedi Osman. Rüstem Ağabey ona cevap verirken ben, yalnızca başımı sallamakla yetindim. Üç yahut dört, belki de beş kez salladım başımı.

Ölüm çok garipti evet. Bu cümle geceleri uyutmuyordu, yemek yerken duraksatıyordu, yürürken yavaşlatıyordu, düşünürken daha da düşündürüyordu. Ölüm, kalana çok şey yapıyordu. Ve ben, yine kalan taraftaydım.

Herkes mezarlıktan ayrıldığında ben Zahide’min mezarına geçtim. Kasımpatılar hayli canlı renklerini koruyordu. Gözlerim kamaşıyordu.

Ahmet de perdenin arkasına geçti Zahide’m. Bu perde tül gibi; orda olduğunuzu biliyorum fakat sizi göremiyorum. Ben de perdeden tarafa geçeceğim günü bekliyorum. Kim bilir, belki de kaç kişinin daha o perdenin ardına gidişini izleyeceğim? Yalnız, hiçbir gidiş seninki gibi değildi. Kalmışlık da hiç senin gidişinin ardından olduğu gibi olmadı.  Çiçekler de çok güzel. Kasım ayını güzelleştiriyor canlarım.

Cevap bulamadığım cümlelerim burada son buldu. Sessizlik ve yerde sürüklenen yaprakların hışırtısı…

Kasımpatılardan birkaç dal kopararak uzaklaştım oradan. Elimde sıkıca tuttuğum kasımpatılarla Ahmet’in mezarına gittim.

Selamünaleyküm, dedim somut yanıtsızlığı göze alarak. Çiçekleri yavaşça toprağa diktim. Toprak çok tazeydi, duygular gibi.  Kasım garipti, kasımpatılar da garipti.

Parmaklarımda toprak kalıntılarıyla ayrıldım oradan.

Diyanet Haber

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER