Bu Ev Öyle Bir Evdir ki

Nizamettin Bey emekli zabıt kâtibiydi. Kahve alışkanlığı olmayan bu altmışlık delikanlı, emeklilik günlerinde eşin dostun da teşvikiyle iki dönem muhtarlık yapmış, ilerleyen yaşına aldırmadan mahallelinin her işine koşturmuştu.

Bu Ev Öyle Bir Evdir ki

Müzeyyen Yazıcı

Komşularını can yoldaşı bilmişti. Ayaklarındaki romatizma azıp hareketlerini kısıtlamaya başladığında, bizden geçmiş artık, diyerek muhtarlığı da bırakmıştı. Artık sadece cami cemaatine devam ediyor, ezan vakti yaklaşınca bastonuna sarılıp mahalle camisinin yolunu tutuyordu. Ankara’da, Dalokay Caddesi'ne açılan tıknaz bir sokakta, bahçeli müstakil bir evde, eşi Şeker Hanım ile birlikte oturuyordu Nizamettin Bey.

Yirmi küsur yıldır hayatını sürdürdüğü bu semte yetmişlerin başında taşınmış, üç çocuğunu bu evde büyütmüştü. Şimdi ise sevgili eşi ile koca evde baş başalardı. Sahi eskiden de bu kadar büyük müydü evleri? Nizamettin Bey sık sık maziye dalıyor, geçmiş günleri yâd ediyordu. Ne şenlikliydi şu bahçe, şu salon, şu mutfak. Ocakta kaynayan tencerelerin fokurtusu ne güzel gelirdi. Odadan odaya koşuşturan çocukların sesi, sonra o çocukların yerini alan torunlar… Şöyle bir uğrayan komşular, közde pişen kahveler…

Memleketten büyük şehre gelen hastalar ilk Nizamettin Bey’in kapısını çalardı. Bir işi için Ankara’ya yolu düşenler onun evinde misafir edilirdi. İş arayanlar, gurbete çıkanlar bilirdi ki Şeker Hanım’ın sofrasında kendileri için her zaman bir yer, bir kâse sıcak çorba vardır. Kalacak yeri olmayanlar bilirdi ki Nizamettin Bey dış oda dedikleri evin arkasındaki o küçük odada onlar için yer yatağını çoktan sermiş, mangalı yakıp hazır etmiştir. Geçmiş zaman, yokluk herkesin başında… Fakat insandan insana muhabbetin ılık ılık aktığı, adı misafir olanın bereket kabul edildiği zamanlar… Hele konu komşu, bu sevimli ihtiyar çifte pek hürmetliydi.

Yaz kış gelen gideni boldu evlerinin. Baharla birlikte bahçe duvarını süsleyen leylaklara kiraz ve kayısı ağaçlarının çiçekleri de eklenir, Nizamettin Bey ve Şeker Hanım’ın evi misafirlerini tatlı kokular ve eflatun çiçekler eşliğinde karşılardı. Bahçeyle Şeker Hanım hususi ilgilenir, teneke saksılarda sardunyalar büyütürdü. Nizamettin Bey, çok sevdiği ağaçlarını budardı. Hem konuklarına hem de sokağın diğer sakinlerine bahçede yetişen meyvelerden ikram edilirdi.

Büyük kızları Erzurum’a gelin gitmişti. Yaz tatillerinde görebiliyorlardı kızlarını ve torunlarını. Oğulları Refik ve küçük kızları Refika ise Ankara’daydı. Sık sık anne babalarını ziyarete gelirler, bazen maaile yatıya kalırlardı. O zaman ev ağzına kadar ses dolardı. Bir gün Refika’nın küçük kızı annesinin eteklerinden çekiştirmiş, salonun duvarında asılı koca tabloyu göstererek heceleye heceye okumaya başlamıştı. Çocukça bir hevesle artık okumayı söktüğünü dedesi ve ninesine göstermek istiyordu. 

Bu ev öyle bir evdir ki her gelen bulur sefa

Dileriz ki misafirler görmesin asla cefa

Bir gelen bir daha gelsin etmesinler bivefa

Sahibine kıl şefaat ya Muhammed Mustafa

Ufaklık okuması bitince annesine tabloda yazanların manasını sormuştu. Küçücük yaşında pek bir şey anlamamıştı zira. Refika değil ama dayısı uzun uzun açıklamıştı ona, sefa ne demek, şefaat ne demek… Misafire neden hürmet gerek, bir güzel izah etmişti yeğenine. Misafir ikram görmeliydi ki bivefa kalmamalıydı ayrıldığı haneye.

Nizamettin Beylerin oturdukları çıkmaz sokak, e biraz da trafiğe kapalı olmasından sebep, tek kale maç yapan delikanlıların, çember peşinde koşturan oğlanların, sek sek oynayan kızların uğrak yeriydi. Şamatası eksik olmaz, günün her saati cıvıl cıvıl çocuk sesiyle dolardı. Öyle ya daha milenyum çağına girilmemiş, çocuklar sokaklardan çekilip tabletlerin, bilgisayarların başına oturmamıştı. Hayat denilen şey evlerin bahçelerinde, kapı önlerinde akıyordu.

Şeker Hanım hastalanıp yatağa düştüğünde bir ona vefasızlık etmeyen misafirlerine, konu komşusuna bir de bu seslere tutunmuştu. Onu yatağa düşüren, biricik oğlu Refik’i genç yaşta kaybetmesiyle duyduğu büyük acıydı. Refik daha kırk birinde, ardında beş yetim bırakarak hayata gözlerini yummuştu. Hafızdı Refik. Bu yüzden ismi yerine Hafız diye anılır, ihtiram görürdü. Maalesef kalp hastasıydı. Yattığı ameliyat masasından kalkamamıştı. Bütün aileyi kedere boğmuştu onun bu erken vedası. Evlatlarının boynunu bükmüş, eşini hüzne gark etmişti. Ama en büyük acı anneciğinin yüreğindeydi. Kor gibi yanmaktaydı Şeker Hanım.

Daha Refik’in kırkı çıkmamıştı. Uzaktan yakından gelen akrabalar Nizamettin Bey ve Şeker Hanım’ı kederli günlerinde yanız bırakmıyordu. Refika da evlatlarıyla birlikte annesinde kalıyordu. Refik’in hafız arkadaşları her gün uğruyor, rahmetli medrese arkadaşlarına Yasinler okuyorlardı. Gelen giden eksik olmuyordu. Ne çok seveni vardı Refik’in. Cenazesine yüzlerce kişi katılmıştı. Nizamettin Bey’in elini hiç tanımadığı adamlar öpüyor, Refik’in dostluğunu uzun uzun anlatıyor, rahmetlinin çok iyiliğini gördük bizi de bir oğlun bil, diyorlardı.

Bir sabah seher vaktinde Şeker Hanım’ı seccadesinin üstünde yığılmış buldular. Felç geçirmişti, sol yanı tutmaz olmuştu, sol yanından yaralanmıştı Şeker Hanım. Aylarca hasta yattı. Kızı Refika anneciğinin her işine koşturdu. Abisinin acısı bir yandan annesinin yatağa düşmesi bir yandan… Refika çok zor atlatmıştı o günleri. Neye üzüleceğine, hangi acıya bir damla su serpeceğine şaşırmıştı. Zaman geçip kalpler bir nebze olsun sükûnete erince, Şeker Hanım az da olsa toparlanmaya, baston yardımıyla ağır aksak yürümeye başladı.

Refika üç çocuğunu da yanına katıp her gün annesine uğruyordu. Daha bahçe kapısından girer girmez hüzün doluyordu içine. Bahçedeki kiraz ağacı kurumuş, sardunyalar çoktan yerlerini kupkuru çakıl taşlarına bırakmıştı. Bir sokaktan gelen çocuk sesleri kalmıştı bu eve yaşama sevinci veren, bir de her gün birkaç dakikalığına da olsa kapıyı tıklatan komşular. Nizamettin Bey camiye giderken kapıyı kilitlemezdi, onun yokluğunda birileri muhakkak gelir Şeker Hanım’la hoşbeş ederdi. Her gelen Şeker Hanım’ın tatlı dilinde sefa bulurdu.

Şeker Hanım, evlat acısına ve hastalığına rağmen dilinden şükrü düşürmezdi. Elinde tespihiyle camın kenarında bekler, torunları görünce yüzünde güller açardı. Refika biraz da bu sebeple hiç yüksünmeden üç çocuğunu da yanında getirirdi. O zaman ev eski günlerdeki yaşama sevincini tekrar kazanır, birkaç saatliğine de olsa eşyaların yüzü güler, duvardaki ahşap pandüllü saat daha bir canlı vururdu. Artık eskisi gibi memleketten gelen misafirler olmazdı evde. Kimse bu acılı çifte yük olmak istemezdi. Bir bir çekilmişti ayaklar, sesler uzaklaşmıştı, vefasızlık değildi elbet bu ama koca ev yalnızlaşmıştı.

Şeker Hanım titreyen elleriyle kendi işini kendi görmeye çalışsa da beceremez, eşi Nizamettin Bey her işte ona yardımcı olurdu. Eşinin çok sevdiğini bildiğinden sabah ilk iş çayı demler. Şeker Hanım’ın koluna girip kahvaltı sofasına buyur ederdi. Konu komşu, Refika’nın yetişemediği yerde Şeker Teyzelerinin yardımına koşarlardı. Küçükken kirazlarından doya doya yedikleri bahçeyi süpürür, tik takları altında oyunlar oynadıkları pandüllü saatin tozunu alır, artık öyle yolcular gelip konaklamasa da dış odayı bile bir güzel elden geçirirlerdi.

Zaman akıp gidiyordu. On yıl olmuştu Refik aralarından ayrılalı. Yetimleri büyümüş, kimi evlenmiş kimi iş sahibi olmuştu. Refika’nın küçük kızı bile şimdi on altısında bir genç kızdı. Dünya yeni bir bin yıla girme telaşındaydı o günlerde. Her şey ne kadar da değişmişti. Şeker Hanım iyice yaşlanmıştı. Nizamettin Bey artık sabah ve yatsı namazlarını evinde eda ediyor günde sadece üç vakit camiye gidebiliyordu. Ayakları yorgun bedenini taşımakta güçlük çekmekteydi. İki can gitgide kimsesizleşen, kimsesizleştikçe sessizleşen evlerinde ömürlerinin nihayetini bekliyorlardı usulca. Evin sükûnetine hürmet gösteriyorlardı. Eskisinden daha az konuşuyorlardı; bir bakış, bir tebessüm yetiyordu istediklerini anlatmaya. Derken Şeker Hanım da gözlerini yumdu dünyaya ve bir daha da açmadı. Nizamettin Bey de çok yaşamadı eşinin ardından. O da göçtü dünyadan.

Refika yine baba ocağındaydı. Birkaç ay önce annesini kaybetmiş, ardından da babasını toprağa vermiş biri olarak. Ev sessizliğe gömülmüştü. Eşyalar bulundukları yerde tedirgin ve ürkek bekleşiyordu sanki. Bize ne olacak, der gibiydiler. Refika’nın küçük kızı yine annesinin yanı başındaydı. Gözleri duvardaki tabloya mıhlanmıştı. Çocukluğundan kalma bir an tazelendi zihninde. Heceleyerek okuduğu satırlar onu alıp geçmişe götürdü. Bu defa eteklerinden değil omzundan tuttu annesinin. Onu teselli etti. Bir o tabloyu aldı yanına yadigâr bir de pandüllü ahşap duvar saatini.

Sonra bir ses duyuldu, bir tane daha. Evin misafirleri toplanmıştı, konu komşu Refika’nın bu acı gününde onun yanı başındaydı. Bu ev öyle bir evdi ki her gelen sefa bulmuştu,  misafirler ikram ve ihtiram görmüştü, her gelen bir daha gelmiş vefa göstermişti. Şimdi dillerde dua vardı. Son sözleri “Sahibine kıl şefaat ya Muhammed Mustafa” oldu.

Diyanet Haber

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER