Kudüs

Mescid-i Aksa'yı Anlamak

'İsrâ' ne demektir? 'Mirâc' ne demektir? İslam'da yeniden dirilişin başlayacağı yer belli midir?

Abone Ol

Yürüyüş (İsrâ)

Yüce Allah (cc), İsrâ Sûresi’nin ilk âyetinde şöyle buyuruyor:

“Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah’ın şânı yücedir. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (İsrâ, 17/1)

Yürüyüş demektir “isrâ”, hem de gece yürüyüşü. Yürüme, yolu; yol ise belli bir hedefi gerektirir. Her yolcunun bir menzili ve maksudu vardır. Ve hedef sahibi yola revan olacaktır. Yolcu yolunda gerektir ve istikametine yürüyecektir.

Kur’an, hidayeti “yol” kavramıyla takdim eder. Bazen “Sırât” der, bazen “Sebîl” diye söz eder. Bunlar günlük dildeki herhangi bir yol değildir. Ya “Sırât-i müstakîm”dir “dosdoğru yol”dur yahut “Sebîlullah” yani “Allah’ın yolu”dur. İşte kul, bu anlamlı yol üzerinde yürüyecek olan yolcudur. Ve Yüce Rabbimiz (cc), kullarından bu yolda yürümelerini talep eder.

Burada bahsedeceğimiz yol, yolcu ve yürüyüş ise çok daha farklıdır. Zira bu yürüyüş, her şeyden evvel gizli ve gizemli bir yürüyüştür. Yolcunun takatini de iradesini de aşan özel bir yürüyüştür. Yüceler Yücesi’nin (cc) emri ile yaptırılan riyasız ve garazsız bir yürüyüştür.

Zaman olarak “bir gece” ama belki de sadece bir “an”da; mekân olarak “Beyt” ile “Beytu’l-Makdis” arasında; “Kulu (Muhammed)’ in, Yüceler Yücesi Rabb’ine (cc)” doğru yapılan bir yürüyüş.

Zaman, gecedir. Karanlığın beşeriyeti bürüdüğü, herkesin dünya işlerinden el çektiği andır. İnsanların uyuduğu, ay ve yıldızların ışıltıları altında uyanık kalplerin az bulunduğu bir zamandır. Ve bu çok özel yürüyüş, çok özel saatlere özgülenir.

Nihaî hedefin Zât-i Bârî olduğunun göstergesi olan bir kıbleden, diğerine yapılan bir yürüyüştür. İki Harem, iki Mescid ve iki kıble arasında yapılan bir seyirdir. O günkü şartlarda birkaç haftalık bir mesafe olan Mekke ile Kudüs arası, bizce ölçülemeyecek bir anda gerçekleşir. Zaman büzülür, mekân dürülür ve bu mucizevî yürüyüş gerçekleşir.

İsrâ, Mescid-i Haram’dan, Mescid-i Aksâ’ya yani uzak mescide, uzaklardaki mescidedir. Bir Mekkeli için, bir gecede yapılabilecek bir yolculuk için çok uzak olsa da, aslında uzakların uzağındaki bir “yakın”a, insana şah damarından daha yakın olanadır. O’nun dilediği yerden, dilediği mekâna ve dilediği bir anda gerçekleşen bir yürüyüştür.

Duyduklarında sıradan, alelade akılların almayacağı, ilahî kudrete inanmayanların ikna olmayacağı bir yürüyüştür. Her ne kadar beşerin idrakine sunulması bakımından zemin ve zamanı belirtilse de, gerçekte farklı boyutlarda, farklı bir düzlemde, farklı vasıtalarla, farklı bir hedefe yapılmıştır.

Herhangi bir beşerin gücünün yetmeyeceği, beşerî bir çaba ile gerçekleştiremeyeceği bu yürüyüşte her ne kadar görünen hedef Beytu’l-Makdis olsa da, o çok özel yolcunun, ötelerin ötesinde görecekleri vardı. Ve bize sunulduğu kadarıyla bu yürüyüş, “Rabbânî âyetlerden bir kısmını müşahede etmek” gibi çok özel bir amaca matuf idi.

Elbette bu yürüyüşten günümüze alınacak dersler vardır. Her şeyden evvel hepimiz yolcuyuz ve bunun idrakinde olmalıyız. Maksudumuzun Yüce Rabbimiz (cc) olduğunu ve O’na giden yolda istikamet üzere olmamız gerektiğini bilmeliyiz. Yolculuğun selameti açısından yoldaki işaretlere dikkat etmeliyiz. Allah Teâlâ’nın (cc) şu açık emrine kulak vermeliyiz:

“İşte bu, benim dosdoğru yolum. Artık ona uyun. Başka yollara uymayın. Yoksa o yollar sizi parça parça edip O’nun yolundan ayırır.” (En’âm, 6/153.)

Allah Resulü’nün (sas) izini sürmek adına söylemek gerekirse, Kudüs bize gösterilen bir menzildir. İlk kıblemiz, ikinci mabedimiz olarak o kutsal mekân bizim için de mukaddestir. Hz. Ömer’in (ra) İslam’a açtığı günden bu tarafa Kudüs, bizim de kutsal kentimizdir. Allah’a (cc) giden yolculuğumuzdaki kutlu hedeflerin başında Kudüs vardır. Önce yüreklerimizi ve yönlerimizi yeniden Kudüs’e çevirmeliyiz. Kudüs davasına dönük niyetlerimizle, ideallerimizle başlamalıyız kutlu yürüyüşe. Bir gece yürüyüşüyle Allah Resulü (sas) birçok peygamber ile nasıl buluşmuş ise, bizler de gönül dünyamızda yahut imkan varsa fiilen buluşmalıyız mazlum kardeşlerimizle. İsrâ mekânına varıp, onların yanlarında ve onlarla beraber olduğumuzu göstermeliyiz. İsrâ makamını, Mescid-i Aksâ’yı yalnızlığına, hele hele ağyarın eline terk etmemeliyiz. Yönümüzü, yolumuzu, hedefimizi hep Kudüs’e doğru çevirerek, gönlümüzü bu peygamberler şehrine vererek…

Ve bu mübarek yolculuk, biz Müslümanları, bazen âlemlerin ötesine, bazen tarihe, bazen günümüze ve bazen de geleceğe götürür. Etrafı mübarek ilan edilen Mescid-i Aksâ’yı, Kuds-i Şerîf’i, Kudüs’ün geçmişini, bugününü ve geleceğini, o bölgedeki mazlum kardeşlerimizi, el-Halîl’i ve Gazze’yi düşündürür.

Yükseliş (Mirâc)

Yükseliş demektir mirâc. Yerden yukarılara, semalara doğru yükseliş. Hakikatte fizikî bir yükselişten farklıdır mirâc. Burada söz konusu olan, sembolik veya manevî bir yükseliştir. Kur’an’da “ra-fe-a”, hadislerde ise “a-ra-ce” köküyle ifade edilen bir yükseliştir. Aslında her iki kullanım da, hem maddî, hem de manevî yükselişi içerir.

Mirâc, kutlu bir kulun, hem mukaddes mekânlar arası mucizevî bir yolculuğunu, hem de Yüceler Yücesi’ne (cc) manevi yükselişini sembolize eder. Burada biz, ne İsrâ ve Mirac’ın, uykuda mı uyanıkken mi; rûhen mi, bedenen mi gerçekleştiğine; ne de bu yolculuğa dair rivayetlerde anlatılan detaylara gireceğiz. Bu vesileyle biz mü’minlerin, Yüce Allah nezdinde kendi miraçlarını nasıl gerçekleştirebileceklerine dair İsrâ Sûresi’ndeki (17/22-39) âyetlerde zikredilen bazı ilahî ilkeleri, emir ve yasakları hatırlatmakla yetineceğiz. Hakkıyla yerine getirildiğinde “urûc”un yani Allah (cc) katında manevî yükselişin gerçekleştirileceğine inandığımız miracımızın en önemli basamakları şunlardır:

“Allah (cc) ile birlikte başka bir tanrı edinme, yoksa kınanmış ve yalnızlığa itilmiş olarak kalırsın.

Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya babaya iyi davranmanızı emretti.

Akrabaya, yoksula ve yolda kalmışlara haklarını ver, fakat saçıp savurma. Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir.

Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da, sizi de biz rızıklandırırız. Onları öldürmek gerçekten büyük bir günahtır.

Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, son derece çirkin bir iştir ve çok kötü bir yoldur.

Haklı bir sebep olmadıkça, Allah’ın (cc) haram kıldığı cana kıymayın.

Rüştüne erişinceye kadar, yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın, verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü söz (veren sözünden) sorumludur.

Ölçtüğünüzde tam ölçün, doğru terazi ile tartın. Bu daha hayırlı, sonuç bakımından daha güzeldir.

Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.

Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen ne yeri yarabilirsin, ne de boyca dağlara erişebilirsin.

Bütün bu sayılan kötü hususlar, Rabbinin katında istenmeyen şeylerdir.

Bunlar, Rabbinin sana vahyettiği bazı hikmetlerdir. Sakın Allah (cc) ile birlikte başka ilâh edinme. Sonra kınanmış ve Allah’ın rahmetinden kovulmuş olarak cehenneme atılırsın.” (İsrâ, 17/22-39.)

Miracın yaşandığı iklimde, kendi miracımızı, miracın basamaklarını tefekkür etmeliyiz. “Mü’minin miracının, namaz” olduğunu, burada bir kez daha hatırlamalıyız. Bizi, Rabbimizin katına yükseltecek amelleri işlemeliyiz.

Diriliş

Yahudi geleneğinde Mesih’in Zeytindağı’na ineceği ve ölülerin de buradan dirileceği şeklinde bir inanca dönüşmüştür. Sırat köprüsü bu tepe ile Beytu’l-Makdis arasına kurulacaktır.

İslam’da ise dirilişin kesin olarak nereden başlayacağına dair açık deliller yoktur. Kıyametin ne zaman kopacağı gizlendiği gibi, dirilişin de hangi coğrafyadan başlayacağı belirtilmemiştir. Zilzâl ve Âdiyât sûrelerindeki âyetlerden, herkesin defnedildiği yerden kaldırılacağı anlaşılmaktadır. Ancak şu âyette ise bunun daha farklı bir şekilde gerçekleşeceği hatırlatılmaktadır:

“O gün yer, başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülür ve insanlar bir ve Kahhâr (yegâne hâkim) olan Allah’ın (cc) huzuruna çıkarlar.” (İbrâhim, 14/48.)

Dolayısıyla kıyametin bilgisi Rabbimize (cc) aittir. İşin nerede, ne zaman ve nasıl olacağını da sadece Yüce Allah (cc) bilir. O (cc), isterse zamanı, zemini evirip çevirir. Dilerse yer ile gökleri de değiştirir. Bu nedenle, Hz. Peygamberin (sas) “Orası haşr ve dirilişin gerçekleşeceği yerdir. Gidin ve orada namaz kılın!” (İbn Mâce, İkâme, 196.) buyruğundan hareketle, dirilişin kesin olarak Kudüs’te gerçekleşeceğini söylememiz mümkün değildir.

Bu vesile ile burada mecazi bir dirilişten söz etmemizde yarar vardır. O da, ümmetin dirilişidir. Maalesef Kudüs’ü yitirdiğimiz tam bir asırdan beri, Müslümanlar pek çok şeyi de yitirmişlerdir. Birliklerini, dirliklerini, kardeşliklerini, vatanlarını, ortak kültürlerini, tek bir millet ve ümmet oldukları bilinçlerini kaybetmişlerdir. Parçalanmış coğrafyalar, yaralanmış bilinçler, hafızasını kaybetmiş tarihler, rotasını şaşırmış topluluklar, yönünü ve tarafını tanımayan ülkeler oluşmuştur. Aidiyetlerini, kimliklerini, kültürlerini zayi eden bir ümmet, âdeta diri diri toprağa gömülmüştür. Ve bunda Kudüs’ün kaybedilişi, tam bir dönüm noktasını oluşturur. Osmanlı, Kudüs’ü kaybettiğinde, gerçekte tüm ümmet, bütün Müslüman milletler kaybetmiştir. Artık başsız, sahipsiz, otoritesiz, darmadağınık bir coğrafya kalmıştır geriye. Parçalanmış, paylaşılmış, geçmişinden koparılmış, birbirine düşürülmüş içler acısı bir tablo vardır ortada. Belki yüz yıl önce Kudüs düştüğünde, bugün başta Ortadoğu olmak üzere İslam ülkelerinde yaşanan kaos ortamı, iç savaşlar, mezhep çatışmaları vb. hususların bu boyutlara varabileceği hiç öngörülmemişti. En azından Filistin’deki yapının bugünkü kadar ters yüz olacağı, altüst olacağı kimsenin aklından bile geçmemişti. Ama maalesef bunların hepsi oldu ve halen yaşıyoruz.

Bütün bunlardan sonra ümmet olarak yeniden silkinip kendimize gelmemiz, düştüğümüz yerden kalkmamız, yeniden dirilmemiz gerekmektedir. Yeniden Ömer’leri, Selâhaddîn-i Eyyûbî’leri, Kanûnî Sultan Süleyman’ları, Sultan II. Abdulhamid’leri yetiştirmeliyiz. Buna sadece Filistin’in değil, İslam ülkeleri diye nitelenen bütün bölgelerin ihtiyacı var. Bu nedenle önce bireyler olarak, sonra toplumlar ve ülkeler olarak “diriliş” en öncelikli hedefimiz olmalı. Bir diriliş nesli yetiştirmek, en büyük idealimiz olmalı. Öylesine dirilmeliyiz ki, bizi öldürmeye gelenler de bizde dirilmeli. Bizim dirilişimiz, sadece ümmetin dirilişine değil, belki bütün beşeriyetin uyanışına, Hakkı ve hakikatı görmesine vesile olmalı.

İşte sözünü ettiğimiz bu diriliş, belki de ümmetin kanayan yüreği olan Kudüs’ten başlamalı, burada gerçekleşmelidir. Mezhebi ve meşrebi ne olursa olsun, dünyanın hangi bölgesinden olursa olsun, tüm müslümanların Kudüs’te tek yürek, tek ses olmaları, uyanış ve dirilişlerinin burada tahakkuk etmesi en büyük ümidimiz, niyazımızdır.