Kudüs

Kudüs'te Çocuk Olmak

Savaş, binyıllardır sadece barışın karşısında yer almaz. O, hakiki manada insanlığın karşısındadır. Ancak savaşın bile bir hukuku, hududu vardır. Onun hududu cephedir. Düşman addedilse dahi savaş, savunmasız sivil insanları hedef alamaz, almamalıdır. Dünya kurulalı beri, savaşı zalimliği ile yoğuranlar hep oldu. Bu zulümden en büyük zararı da kadınlar ve çocuklar gördü.

Abone Ol

Savaş, binyıllardır sadece barışın karşısında yer almaz. O, hakiki manada insanlığın karşısındadır. Ancak savaşın bile bir hukuku, hududu vardır. Onun hududu cephedir. Düşman addedilse dahi savaş, savunmasız sivil insanları hedef alamaz, almamalıdır. Dünya kurulalı beri, savaşı zalimliği ile yoğuranlar hep oldu. Bu zulümden en büyük zararı da kadınlar ve çocuklar gördü.

Savaşın gerçek mağduru çocuklar; yetim kalan değil yetim bırakılan, anne babası, oyun arkadaşı, hatta gölgesinde misket yuvarladığı söğüt ağacı elinden alınanlar… Küçücük yaşta yerinden yurdundan olan, evleri işgal edilen, kutsalı çiğnenen, yaralanan, yıkıntılar arasında sevdiklerinin cansız bedenleriyle vedalaşanlar… Yetişkin bir insan için dahi oldukça ağır olan bu tablo çocuk yüreğini derinden etkiler. Çocuğun gönlü dünyaya kırılır, insanlığa inancı zedelenir, güven duygusunun kaybolmasına neden olur. Yaşama dair umutlarını kökünden yaralar.

Bugün Kudüs’te savaşın insan onuruna, izzet ve şerefine yakışmayan o karanlık yüzüyle erken yaşta tanışan çocuklar, insanlığı vicdanıyla baş başa bırakıyor. Bombardımanın ardından mucizevi bir şekilde sağ kurtulan bir bebeğin görüntüleri düşüyor ekranlarımıza. Gözlerini kocaman açıyor bebek. Korku, mıhlanıp kalmış bakışlarında. Korku, geleceğini esir almış. Kendisine uzanan yardım eline bile bigâne bakışları. Yüreği, yaşadıklarını taşıyamıyor. Gülüşü donmuş, sesi soluğu kesilmiş. Ağlamak dahi gelmiyor aklına. Çocukların masum gülüşlerini çalmakla kalmıyor savaş; onlardan bir damla gözyaşını da esirgiyor.

Bir başka yere çevriliyor ekrandaki kamera. Bir zamanlar yuva olan bir harabe çıkıyor önümüze. Her yeri grinin o kasvet yüklü binbir tonu kaplamış. Mutlu akşam yemeklerinin yendiği bir mutfaktan arta kalanlar etrafa saçılmış. Bir ailenin ocağı sönmüş, yuvası başına yıkılmış. Suçu ise insan olmak. Evine sahip çıkmak. Binyıllardır ait olduğu yuvasını terk etmemek. Toprağına aşkla bağlanmak. Vatanını sevmek, onu canı pahasına korumak. Mabedine uzanan namahrem ele fırsat vermemek, gerekirse bu uğurda evlad-ı iyalinden vazgeçmek.

Çocuklar enkazın başında koşuşturuyor, bedenleri gibi küçük ama yürekleri kadar büyük umutlar devşiriyorlar o enkazlardan. Biri balığını kurtarıyor yaşanan vahşetten, bir canı kurtarmış olmanın sevincine sığınıyor. Bir diğeri oyuncak ayısını sımsıkı sarıyor. Vazgeçtiği çocukluğundan ona kalan hatırayı bağrına basıyor. Sadece gülmeyi değil ağlamayı da unutmuş Kudüs’ün çocukları. Tebessümlerinde bir ağlamak özlemi gizli sadece. Mescid-i Aksa’nın kederinden bir pay düşmüş kederlerine. Dedelerinin, ninelerinin, anne babalarının kanlarıyla suladığı topraktan karılmış kaderleri. O vakit bir “Kudüs gücü” baş veriyor yüreklerinde.

Yine de büyüktür Kudüs’ün çocukları. İnce bilekleri çelikten örülmüştür, adımları arşı titretir. Vatan şairi Mehmet Akif’in dediği gibi “Kesilir belki ama çekmeye gelmez boyunları” eğilmez başları. Etraflarını saran askerlerin tehditkâr bakışlarına inat vakarlı duruşlarından taviz vermezler. Yumruklarını zulme doğru sallamaktan imtina etmezler. Kudüs’te çocuk olmak, doğar doğmaz büyümektir. Gazze’nin, Batı Şeria’nın, Mescid-i Aksa’nın, Kubbet’üs-Sahra’nın müdafisi olmaktır. Ebabil kuşlarına öykünmek, minik avuçlarıyla zulmün karanlığını taşlamaktır.

Kudüs’te çocuk olmak, gecenin sükûnetinden vazgeçmektir. Gökte sadece yıldızların değil, atılan füzelerin de ışıklar saçarak kaydığını bilmektir. Kudüs’te çocuk olmak, her gün babana onu son defa görecekmişsin gibi sarılmak; annenin sesine onu bir kez daha duyamayabileceğini bilerek sığınmaktır. Kudüs’te çocuk olmak en çok da çocukluğundan vazgeçmektir. Kardeşlerinden, oyunlarından, arkadaşlarından...

Hayır, bu bir savaş değil. İnsanlık tarihi pek çok savaş gördü, nice yıkım yaşadı. İhtiyar dünyamızın başından nice felaketler, koca cihan harpleri geçti. Ama hayır, bu bir savaş değil. Bu sadece vahşet, bu bir insanlık suçu. Zulüm yeniden “Ben buradayım!” dedi. “Kızılderili çocuklarını ailelerinden koparan bendim, Hiroşima’ya atom bombası atıp küçücük çocukları onulmaz hastalıkların pençesinde kıvrandıran bendim, Afrikalı çocukları köle pazarlarında satan bendim, Kıbrıs’ta minik yavruları hedef alan bendim. Srebrenitsa’da, Hocalı’da katliam yapan, Doğu Türkistan’da günahsız insanları ezip geçen bendim.”

Zulüm şimdi de parmaklarını Filistin halkına doluyor, Filistinli çocukları hedef alıyor. Bugün zulüm bir kez daha karşısına dikiliyor insanlığımızın. Filistin halkının maruz kaldığı işgal ve kıyım, insanlık tarihinde kara bir leke olarak yanı başımızda büyüdükçe büyüyor. Bu karanlık, küçük bedenleri durmadan yutuyor. Çocukların sadece bedenlerine değil ruhlarına da acı veren bu vahşet, insanoğlu merhametin ve aklıselimin ortak paydasında buluşmadıkça maalesef sona ermeyecek. Ölen sadece insanlar değil, çocuklar değil, geleceğimiz, insanlığımız olacak.

Bir yanda vahşetin devam etmesi umutlarımızı köreltirken diğer yandan dünyanın pek çok yerinde yükselen sesler, protestolar insanlığa olan inancımızı tazeliyor. Türkiye’de milyonlar mazlumun sesi oluyor, insanlar din, dil, ırk ayrımı yapmadan zulme dur denilmesi gerektiğini bir kez daha en acı ve ızdıraplı yoldan tecrübe ediyor.

Herkes şu soruyu soruyor kendine. Kudüs bizim neyimiz olur? Kudüs bizim vicdanımızdır, kutsalımız, tarihimiz, dünyada var olmuş ve olacak bütün kötülüklere karşı “Ben buradayım, mazlumun yanındayım!” dediğimiz yerdir. Kudüs bizim insanlığımızdır.

Sema BAYAR