Abdullah (b. Mes'ûd) (ra) tarafından nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

“Kıyamet günü insanlar arasında hüküm verilirken ilk görülecek dava, kan davasıdır.”

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “أَوَّلُ مَا يُقْضَى بَيْنَ النَّاسِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، فِى الدِّمَاءِ.”

(M4381 Müslim, Kasâme, 28; B6533 Buhârî, Rikâk, 48)

***

عَنْ حُذَيْفَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “لاَ تَكُونُوا إِمَّعَةً تَقُولُونَ: إِنْ أَحْسَنَ النَّاسُ أَحْسَنَّا، وَإِنْ ظَلَمُوا ظَلَمْنَا، وَلَكِنْ وَطِّنُوا أَنْفُسَكُمْ، إِنْ أَحْسَنَ النَّاسُ أَنْ تُحْسِنُوا، وَإِنْ أَسَاءُوا فَلاَ تَظْلِمُوا.”

Huzeyfe (b. Yemân) (ra) tarafından nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

""İnsanlar iyilik yaparlarsa biz de iyilik yaparız; zulmederlerse biz de zulmederiz", diyen zayıf karakterli kimseler olmayın. Bilakis iyilik yaptıklarında insanlara iyilik yapmayı, kötülük yaptıklarında ise onlara zulmetmemeyi içinize (bir ilke olarak) yerleştirin.”

(T2007 Tirmizî, Birr, 63)

***

عَنْ سُلَيْمَانَ بْنِ عَمْرِو بْنِ الأَحْوَصِ، عَنْ أَبِيهِ قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ فِى حِجَّةِ الْوَدَاعِ: “أَلاَ لاَ يَجْنِى جَانٍ إِلاَّ عَلَى نَفْسِهِ. لاَ يَجْنِى وَالِدٌ عَلَى وَلَدِهِ، وَلاَ مَوْلُودٌ عَلَى وَالِدِهِ.”

Süleyman b. Amr b. Ahvas (ra), babasından şöyle nakletmiştir: “Resûlullah'ı (sas) Veda Haccı'nda dinledim, şöyle diyordu:

"Dikkat edin! Cana kıyan kişi ancak kendi işlediği cinayetten sorumludur. Hiçbir baba oğlunun cinayetinden sorumlu tutulamaz, hiçbir oğul da babasının cinayetinden sorumlu tutulamaz." ”

(İM2669 İbn Mâce, Diyât, 26; T3087 Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'ân, 9)

***

عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ قَالَ: مَا رَأَيْتُ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) رُفِعَ إِلَيْهِ شَيْءٌ فِيهِ قِصَاصٌ إِلاَّ أَمَرَ فِيهِ بِالْعَفْوِ.

Enes b. Mâlik (ra) şöyle demiştir: “Resûlullah'ın (sas), kendisine arz edilen kısasla ilgili her davada affetmeyi tavsiye ettiğini gördüm.”

(D4497 Ebû Dâvûd, Diyât, 3; N4788 Nesâî, Kasâme, 28-29)

***

Zilkâde ayının yirmi beşinci günü, Resûlullah (sas) ve Müslümanlar hac ibadetini ifa etmek üzere Medine’den yola çıkmışlardı. Kafileye yoldan katılanlarla birlikte binlerce kişi, tekbir ve telbiyelerle bir pazar günü Mekke’ye girdiklerinde Zilhicce’nin dördü olmuştu. Perşembe gününe kadar Mekke’de kalan Resûl-i Ekrem (sas), önce Mina’ya, daha sonra da Arafat’a gitti. Devesine binerek Urene Vadisi’nin ortasına geldi. Vadide toplanan büyük bir kalabalık heyecanla onu bekliyordu. Allah Resûlü (sas), Veda Hutbesi olarak bilinen konuşmasında onlara şöyle seslendi:

"Kanlarınız ve mallarınız, size şu (Arafat) gününüz ile şu (Zilhicce) ayınızın, şu (Harem) beldenizdeki saygınlığı gibi saygındır. Bilesiniz ki! Câhiliye dönemine ait bütün işler ayaklarımın altındadır. Câhiliye döneminin bütün kan davaları da kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası da, İbn Rebîa’nın kan davasıdır..."

Allah Resûlü (sas) böylece kan davası olarak bilinen ve neredeyse insanlık tarihi kadar eski olan bu kanlı töreyi ayaklarının altına aldığını ilân ediyor, oradakilere, "Tebliğ ettim mi?" diye sorarak hem dinleyenleri hem de Yüce Allah’ı (cc) sözlerinin şahidi kılıyordu. Henüz küçük bir çocuk iken Huzeyl kabilesi tarafından öldürülen amcasının torunu İyâs b. Rebîa’nın kan davasını kaldırarak da işe önce kendi akrabalarından başlıyordu. İyâs, Huzeyl kabilesinin bir kolu olan Sa’doğulları’nda sütannesinin yanındaydı. Bu esnada Sa’doğulları ile Kinâne kabilesinin bir kolu olan Leysoğulları arasında savaş çıkmıştı. Savaşta çadırların arasında emeklemekte olan İyâs’a bir taş isabet etmiş ve İyâs vefat etmişti. İşte bu hadise sonucunda ortaya çıkan kan davası, Efendimizin (sas) ortadan kaldırdığı ilk kan davasıydı.

Aslında o, Veda Hutbesi’nin çok daha öncesinde Medine’de güçlü bir sosyo-politik birlik kurmakla kan davasına en büyük darbeyi vurmuş oluyordu. Zira câhiliye döneminde merkezî otoriteyi temsil eden bir devlet anlayışı gelişmediğinden kan bağı esasına dayalı bir kabile düzeni hâkimdi ve öldürme suçunun cezasının uygulanmasında çoğu kez keyfîlik ve şahsî intikam esasına dayalı aşırılıklar söz konusu oluyordu. Öldürülenin kanının öcünü alma kutsal ve onur kazandıran bir görev sayıldığından güçlü kabilelerin bazen öldürülen bir üyesine karşılık zayıf kabileden birden fazla kişiyi öldürdüğü oluyor, zayıf kabileler ise diyete razı ediliyordu.

İşte Allah Resûlü (sas), suçlara şahıslar eliyle keyfî cezalar verilmesini engellemek ve cezaların âdil yargılama sonucuna göre verilmesini sağlamak gibi işlevler üstlenen hukuka dayalı bir yönetim sistematiği kurmak suretiyle, kan davalarını besleyen siyasî ve sosyal yapıyı işlevsiz kılıyordu.

Meselâ, Medine’de bulunan Yahudi kabilelerden Nadîr kabilesi, Kurayza kabilesinden daha üstün görülürdü. Bu yüzden Kurayza’dan bir adam Nadîrli birini öldürdüğünde o da öldürülür, fakat Nadîr’den bir adam Kurayza’dan birini öldürdüğünde yüz ölçek hurma verirdi. Ancak Allah Resûlü’nün (sas) Medine’ye hicret edip bir site devleti kurmasından sonra davalar kendisine arz edilmeye başlanmış, o da bizzat Yüce Allah’ın emriyle bu çirkin câhiliye âdetini kaldırarak hükümlerin ve müeyyidelerin ‘adalet’ sınırları içinde olmasına çalışmıştır.

Kan davası, sadece siyasî ve hukukî boşluklarla izah edilebilecek bir cezalandırma yolu değildir. Her şeyden önce gözleri ve gönülleri kör eden bir intikam ve üstünlük algısı hastalığıdır. Kandan başka hiçbir şeyin gideremeyeceğine inanılan azap verici bir susuzluktur. Arazi ve sınır anlaşmazlıkları, miras paylaşımı, ırza geçme, husumet, hata ile öldürme, kız kaçırma, kadına yönelik cinsellik odaklı namus anlayışı ve törelere karşı gelme gibi sebeplerle öfke dolan kalpte nefret duyguları filizlenir hemen. Erken tedbir alınmadığında nefret büyüyerek kine, kin de intikam hırsına dönüşür. İntikam, bir yangın misali yayılırken, hatadan geri dönmek artık mümkün değilmiş gibi görünür. İşte böyle durumlarda öfke kıvılcımının intikam ateşine dönüşmesini önlemek en güzelidir; zira intikam ateşi bir kez toplumsal bir yangına neden olduğunda, artık onu söndürmek hiç de kolay değildir.

Bu nedenle İslâm daha en baştan öç alma duygusunu bambaşka bir yöne çevirir. Öç alma işini insanın elinden alarak, mağdur edilen insan adına Allah’ın (cc) uhdesine verir. Kulları adına, onların hakkını almak için en güçlü intikam alıcı olan Allah Teâlâ (cc) yeryüzünde işlenen hiçbir suçu veya haksızlığı karşılıksız bırakmaz. Kimi zaman dünyada alınsa da ilâhî intikamın alınacağı asıl yer âhirettir. Ve Peygamberimizin (sas) bildirdiği üzere kıyamet günü insanlar arasında hüküm verilirken ilk olarak kan davaları görülecektir. Allah Teâlâ (cc) yapılan hiçbir kötülüğü karşılıksız bırakmayacaktır. Öyle ki Peygamber Efendimiz (sas), "Boynuzsuz koyun, boynuzlu koyundan hakkını alacaktır." buyurarak kıyamet gününde hakların sahiplerine iade edileceğini bildirmiştir. Efendimizin (sas) bu teşbihi, mükellef olmayan hayvanlara dahi bu kadar ince bir muhasebe yapılırken insanların karşılaşacağı muamelenin ne kadar âdil olacağını göstermektedir.

"Ey Allah’ın kulları! Kardeş olun!" nidasıyla müminleri kin ve intikamdan uzak durmaya davet eder İslâm Peygamberi. Allah’ın en nefret ettiği insanın, husumette sınır tanımayan kimse olduğunu hatırlatır onlara. "Husumeti sürdürmen sana günah olarak yeter." uyarısında bulunur. Hayatı boyunca asla kişisel intikam peşinde koşmayarak müminlere örnek olan Hz. Peygamber (sas), husumeti sürdürmek bir yana, kişinin, kendisine yapılan kötülüğe dahi kötülükle karşılık vermemesini şu sözleriyle öğütler: "İnsanlar iyilik yaparlarsa biz de iyilik yaparız; zulmederlerse biz de zulmederiz" diyen zayıf karakterli kimseler olmayın. Bilakis iyilik yaptıklarında insanlara iyilik yapmayı, kötülük yaptıklarında ise onlara zulmetmemeyi içinize (bir ilke olarak) yerleştirin."

Kuşkusuz kan davası yalnızca öç alma duygusuyla geliştirilen basit bir tepki değildir. O aynı zamanda toplumsal ve kültürel gerçeklerle de yakından ilgilidir. Zira kişiyi kan gütme âdetini sürdürmeye zorlayan en önemli unsur, aynı zamanda kan davasını sıradan bir cinayetten ayıran, yanılsama sonucu oluşan ‘ortak sorumluluk ilkesi’dir. Buna göre aile veya sülâle fertlerinden birine karşı işlenen suç bütün aile ve sülâleye karşı işlenmiş sayılır ve suçlunun ailesine mensup olmak cezalandırılmak için yeterli sebep kabul edilerek misilleme cihetine gidilir. İslâm tam da bu noktada bu ortak sorumluluk ilkesini nihayete erdiren şu hükmü getirir: "Hiç kimse bir başkasının suçundan sorumlu değildir." "Bilesiniz ki! Cana kıyan kişi ancak kendi işlediği cinayetten sorumludur. Hiçbir baba oğlunun cinayetinden sorumlu tutulamaz, hiçbir oğul da babasının cinayetinden sorumlu tutulamaz."

İslâm böylece suç ve cezayı şahsîleştirir. Aşiret ve akrabalar arası ortak sorumluluk ve cezalandırma anlayışına kesin bir son verir. Suç işleyen kimsenin ancak işlediği suça denk bir ceza ile cezalandırılabileceğini bildirir. Suç ve cezanın denkliğini ifade eden ‘kısas’ da işte buradan gelir. Adaleti temin ettiği ve masum hayatları koruduğu için Kur’an’da, "Kısasta hayat vardır." buyrulur. Ancak Allah Teâlâ’nın (cc) rahmeti ve hafifletmesiyle, mağdurun yakınlarına kısastan vazgeçip kan bedeli (diyet/tazminat) isteme hakkı verilir. Eğer öldürülen kimsenin yakınları kısas hakkından vazgeçip diyete razı olurlarsa, artık taraflar hakkaniyete uymalı ve öldüren kişi gereken diyeti zorluk çıkarmadan ödemelidir. Ayrıca kim yakınını öldüren katili karşılıksız olarak affederse, bu davranışı günahlarına kefaret olacak, onun asıl mükâfatını vermeyi de bizzat Yüce Allah (cc) üstlenecektir.

Böylece suç ve cezanın denkliğini ifade eden kısas ile suçun tazminata bağlanmasını ifade eden diyet anlayışı, aileler ve aşiretler arasında nesiller boyu süren kan davalarını önleyen, ortak görev anlayışını sona erdiren bir role sahip olmuştur. İslâm, daha önce de insanlar arasında bilinen bu cezalandırma usulünün eşitlik, adalet ve hakkaniyet çerçevesinde uygulanmasını temin edecek esaslar getirir. Ancak kısas ve diyet cezalarından daha üstün bir çıkış yolunu da ısrarla önerir: Bağışlayarak cezadan vazgeçmek. İşte burası affetme erdeminin adalet erdeminden öteye geçtiği yerdir. Burası tam da ihsan mertebesidir. Zira işlenen suça karşılık ona denk bir ceza vermek adalettir. Ancak cezalandırmaktan vazgeçmek, adaleti de aşan bir erdemdir. Affetmek bu yüzden zor fakat yapılmaya değer bir iştir. Bu sebeple özellikle müttakilerin yani Allah’a (cc) karşı sorumluluğunun bilincinde olanların sahip olduğu bir erdemdir bu.

İslâm, insanlar arası suçlara yönelik af yetkisini, hakkı çiğnenen mağdurun kendisine veya —bu mümkün olmadığında— yakınlarına verir. Mümin, bir haksızlığa uğradığında ya hukukun eliyle suça denk bir ceza ister yahut bundan daha hayırlı olan af yolunu seçer. Ancak Resûl-i Ekrem (sas) bir haksızlığa uğrayan müminin buna misilleme yapma hakkının olmadığını söyler. Zira misilleme yapmak hem toplumda kargaşa ve düzensizlik çıkarabilir, hem de haksızlığa uğrayan kişi suçluya kendi gördüğü zarardan daha fazlasını vermek suretiyle mazlum iken zalim durumuna düşebilir. O yüzden affetme kararı mağdurun kendisine veya yakınlarına, suçluların cezalandırılması suretiyle adaletin geçekleşmesi ise hukukî müesseselerin yetkisine verilmiştir.

"Kişi, yakınının öldürülmesi veya yaralanması durumunda üç yoldan birini seçmekte serbesttir..." buyurur Hz. Peygamber (sas), "Ya (hukukun eliyle)(suça denk bir müeyyide yani) kısas ister, ya kan bedelini kabul eder yahut karşılıksız affeder. Kim bu üç yoldan birine başvurduktan sonra vazgeçip başka birine dönüş yaparsa, artık o kimseyi içinde ebedî kalacağı cehennem ateşi bekler."

Bütün hayatı boyunca asla kişisel intikam peşinde koşmayan, hatta canına kastedenleri dahi tereddütsüz bağışlayan Allah Resûlü (sas), kendisine arz edilen kısasla ilgili her davada affetmeyi teşvik ederdi. Nitekim bir gün arkadaşlarıyla birlikte otururken huzuruna bir adam geldi. Beraberinde, boynuna urgan dolayarak sürüyüp getirdiği Habeşli bir işçi vardı. Adam, "Ey Allah’ın Resûlü!" dedi, "Bu adam benim kardeşimi öldürdü." Hz. Peygamber (sas) Habeşliye dönerek, "Onu gerçekten öldürdün mü?" diye sordu. Adam cevabı bekleyemeden araya girdi: "Eğer itiraf etmezse, aleyhine delil getirebilirim." Habeşli de, "Evet, öldürdüm." diyerek suçunu itiraf etti. Allah Resûlü (sas) bu kez, "Onu nasıl öldürdün?" diye sordu. Habeşli anlattı: "Ben ve bu adamın kardeşi bir ağacı budayarak yaprak silkeliyorduk. İş esnasında bana sövdü, ben de öfkelendim. Elimdeki baltayla başına vurdum ve onu öldürdüm." Yaptığından dolayı pişmanlık duyduğunu Resûlullah’ın (sas) bilmesini istiyordu: "Aslında onu öldürmek istememiştim." diye ekledi.

Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas) adama dönerek, "Onu affet." buyurdu. Suçun cezasız kalmamasını isteyen adam, "Ama o benim kardeşimi öldürdü." diyerek bağışlama talebini geri çevirdi. Merhamet Peygamberi (sas), adama üç defa "Affet!" demesine rağmen adam kararında ısrarlıydı. Af yoluyla meseleyi çözümlemek mümkün olmayınca Hz. Peygamber (sas), "Öldürdüğün insanın diyetini ödeyecek malın var mı?" diye sordu Habeşliye. Fakir bir işçi olan Habeşlinin, kan bedelini ödemesi imkânsız görünüyordu: "Benim elbisemle baltamdan başka hiçbir şeyim yok ki!" dedi. Resûlullah (sas) bu kez, Habeşlinin kabilesine giderek onlardan diyet almasının mümkün olup olmadığını sordu. Habeşli çaresiz bir şekilde, birlikte yaşadığı insanların ona bu kadar değer vermeyeceklerini söyledi. Bu arada şikâyetçi olan adam yine söze karışmış ve diyeti de kabul etmeyeceğini belirtmişti.

İlk olarak davacıya bağışlamasını tavsiye eden, sonra da davalının diyet vermesini sağlamaya çalışan Resûlullah (sas), önerdiği iki seçeneğin de gerçekleşmemesi üzerine, son çare olarak kısasa karar verdi. Ölen kişinin ağabeyine Habeşlinin urganını uzatarak, "Al onu." dedi. Adam sonunda beklediği kararı duymuş ve kardeşinin kanına bedel olarak Habeşliyi alarak Hz. Peygamber’in (sas) huzurundan ayrılmıştı. Resûlullah (sas) meselenin anlaşma ve sulh yoluyla sona ermemesinden rahatsızdı. Öfkesine yenilen ve istemeden adam öldüren bir kişinin ölümle cezalandırılmasına gönlü razı değildi. Onlar çıktıktan sonra, "Eğer onu öldürürse kendisi de onun gibi olur." dedi; belli ki yeni bir katil doğmasını istemiyordu.

Ardından bu cümleyi kendisine iletenleri duyunca kulaklarına inanamadı adam. Geri dönerek şaşkınlık içinde, "Ey Allah’ın Resûlü! "Onu öldürürse kendisi de onun gibi olur." buyurduğunu işittim. Hâlbuki ben onu senin emrinle almıştım." dedi. Affı ve merhameti her şeyin üstünde tutan Resûlullah (sas), sürüp gidecek bir kan davasına engel olmak istercesine, "Onun hem senin günahını hem de kardeşinin günahını üzerine almasını istemez misin?" diye karşılık verdi. Bu müjde karşısında nihayet kardeşinin katilini affetmeye razı olan adam Habeşliyi salıverdi. Boynundaki urganın ucunu yerde sürükleyerek oradan uzaklaşan Habeşli, bağışlanan hayatının geri kalanında artık ‘urganlı’ (zü’n-nis’a) adıyla anılacaktı.

İslâm Peygamberi (sas), kan davalarının sona erdirilmesi için hukukî tedbirler almanın yanında uhrevî ikazlar da yapar: "Allah katında dünyanın yok olması, bir Müslümanın öldürülmesinden daha hafiftir" buyurur. Âdem Peygamber’in (as) oğlu Kâbil’in, öldürme günahını işleyen ilk kimse olması nedeniyle bütün katillerin ve cinayetlerin günahında pay sahibi olduğunu söyler. Çünkü kötü bir çığır açan kimse, kendisinden sonra o kötülüğü işleyenlerin günahına ortak olacaktır. Masum bir cana kıymak da kötülüklerin en büyüklerindendir. Diğer yandan kan davasını sona erdiren yahut sona ermesine vesile olan kimse de huzur ve barışın sevabına ortak olur. Zira, "Kim —bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın— bir insanı öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir hayatı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur."

Bütün bunlar ortadayken, insanoğlunun bir türlü bitmek bilmeyen intikam hırsı, otorite ve ceza konusundaki boşluklar, sağlıksız namus ve şeref algıları, toplumun kimi kesimlerinin baskısı ve en temelde ortak sorumluluk anlayışı gibi sebeplerle hâlâ sürmekte olan kan davalarını, köhnemiş bazı anlayışların baskısıyla bir tür yükümlülük olarak algılamanın haklı hiçbir dayanağı yoktur. Özellikle Allah Resûlü’nün (sas) ayaklar altına aldığını ilân ettiği bu âdetin İslâm’la bağdaşır hiçbir yanı olamaz. Kan dökme gibi hiçbir dinin tasvip etmediği şiddet eylemlerini İslâm’a mal etmek, dahası, Kur’an’ı ve hadisleri bu türden kanlı törelerin kaynağı gibi göstermek, insanlar için büyük bir cehalet, İslâm’a karşı da büyük bir haksızlıktır.

Diğer taraftan kimi toplumlarda ve durumlarda kişiyi ‘maktulün kanını yerde bırakmama’ gibi bir düşünceye sevk eden çok ciddi sosyal baskıların bulunduğu da bir gerçektir. Bazen ömrünün sonuna dek hapislerde çürüyeceğini bilse bile, eline silah almadığında aşağılanacağını, ailesinden ve toplumdan dışlanacağını hatta belki evlenecek kız bile bulamayacağını düşünen kimse, namusunu ve şerefini kurtarmak adına ne yazık ki bu töreye uymaktadır. Böyle durumlarda irade ve karakter sahibi olan insanın bir tercih yapması gerekebilir: Bir cana kıyarak kötü ve çirkin bir âdetin parçası olmak mı, yoksa insanların sözde beklentilerine değil de Allah’ın emrine teslim olmak mı? Böyle bir ikilem karşısında müminin tercihi Yaratıcı’sından yana olmalıdır: "Yoksa onlar câhiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Allah’a (cc) hakkıyla inanmış insanlar için, kimin hükmü Allah’ınkinden daha güzeldir?"

İslâm’ın bu konudaki tavrı son derece açıktır. Hayatının her ânında Rabbinin kendisine şah damarından daha yakın olduğunun bilincinde olan mümin, haksızlığa uğradığında hukukun eliyle en doğru ve en meşru biçimde hakkını arar. Hukukî yollardan hakkını aramaya gücünün yetmediği zamanlarda ise, güvendiği o yüce kudretin kendisine yardım ve dostluk edeceğine dair inancını asla yitirmez. Şu hâlde hiç kimseye hiçbir zaman zerre kadar haksızlık etmeyen, insanların yaptığı her şeyden haberdar olan ve suçlulardan intikam almayı vaad eden Yüce Allah (cc) varken, bir mümin için en güzel yol, güç yetiremediği zalimlerin hesabını Allah’a (cc) havale etmektir.

Ve nihayet bu kanlı eylemin insan onuru ve haysiyetiyle de bağdaşmayacağı aşikârdır. İntikam duygusundan kaynaklanan susuzluğu kanla gidermeye çalışmak, yiğitlik ve cesaretin değil, olsa olsa zayıflık ve çaresizliğin göstergesidir. Asıl onurlu davranış, can almak değil, can bağışlamaktır.

Kaynak: Diyanet Hadislerle İslam