Ebû Hüreyre'den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

“Zekeriyyâ marangozdu.”

عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “كَانَ زَكَرِيَّاءُ نَجَّارًا.”

(M6162 Müslim, Fedâil, 169)

***

عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) أَنَّهُ قَالَ: “كُلُّ بَنِى آدَمَ يَمَسُّهُ الشَّيْطَانُ يَوْمَ وَلَدَتْهُ أُمُّهُ إِلاَّ مَرْيَمَ وَابْنَهَا.”

Ebû Hüreyre'den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

“Meryem ile oğlu dışında her âdemoğluna annesinden doğduğu gün şeytan dokunur.”

(M6135 Müslim, Fedâil, 147)

***

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “مَا مِنْ النَّاسِ أَحَدٌ إِلَّا قَدْ أَخْطَأَ أَوْ هَمَّ بِخَطِيئَةٍ لَيْسَ يَحْيَى بْنَ زَكَرِيَّا.”

İbn Abbâs'ın (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

“İnsanlar içerisinde Yahyâ b. Zekeriyyâ hâriç hata yapmayan veya hata yapmayı düşünmeyen kimse yoktur.”

(HM2689 İbn Hanbel, I, 293)

***

عَنْ عَلِيٍّ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “خَيْرُ نِسَائِهَا مَرْيَمُ، وَخَيْرُ نِسَائِهَا خَدِيجَةُ.”

Ali (b. Ebû Tâlib)'den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“(Kendi döneminin) en hayırlı kadını Meryem"dir. Hatice de (kendi döneminin) en hayırlı kadınıdır.”

(B3815 Buhârî, Menâkıbü'l-ensâr, 20)

***

حَدَّثَنَا عُبَادَةُ بْنُ الصَّامِتِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “مَنْ قَالَ أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَحْدَهُ [لاَ شَرِيكَ لَهُ] وَأَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ وَأَنَّ عِيسَى عَبْدُ اللَّهِ وَابْنُ أَمَتِهِ وَكَلِمَتُهُ أَلْقَاهَا إِلَى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِنْهُ وَأَنَّ الْجَنَّةَ حَقٌّ وَأَنَّ النَّارَ حَقٌّ أَدْخَلَهُ اللَّهُ مِنْ أَيِّ أَبْوَابِ الْجَنَّةِ الثَّمَانِيَةِ شَاءَ.”

Ubâde b. Sâmit'in (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

“Kim "Allah'tan (cc) başka ilâh olmadığına, O"nun tek (ve ortaksız) olduğuna, Muhammed'in (as) O'nun kulu ve resûlü olduğuna, İsa'nın da Allah'ın kulu ve O'nun kadın kulunun oğlu olduğuna, Allah'ın (ol!) kelimesi neticesinde Meryem'e bahşedildiğine ve (babasız dünyaya gelmesi bakımından) O'ndan bir ruh olduğuna, cennetin hak, cehennemin de hak olduğuna şehâdet ediyorum." derse, Allah (cc) onu cennetin sekiz kapısından hangisini dilerse o kapıdan cennete koyar.”

(M140 Müslim, Îmân, 46)

***

Hz. Zekeriyyâ (as), İsrâiloğulları’na ilâhî buyrukları tebliğ etmek üzere gönderilmişti. Soyu Hz. Dâvûd’a (as), oradan da Hz. İbrâhim’e (as) kadar dayanmakta olup İsrâiloğulları’na gönderilen peygamberlik silsilesinin son halkalarındandı. Aynı zamanda risâlet görevi verilmeden önce Beytü’l-Makdis’in hizmeti için bir araya gelmiş din adamlarından biriydi. Bir taraftan inkârın ve zulmün zirveye çıktığı bir dönemde ömrünü Allah’a davet ve Kudüs’teki mâbette hizmet ile geçiriyordu. Diğer taraftan da geçimini temin için marangozluk yapıyordu.

Zekeriyyâ (as), Fâkûz isimli bir zâtın Îşâ’ adındaki kızıyla evlenmişti. Fâkûz’un diğer kızı Hanne ise İmrân b. Mâsân isminde âlim bir zât ile evliydi. İmrân, İsrâiloğulları’nın ileri gelen hahamlarındandı. Hz. Zekeriyyâ’nın (as) hanımı Îşâ’ ile kardeş olan Hanne’nin uzun yıllar çocuğu olmamıştı. Zaman geçtikçe Hanne’nin içindeki evlât özlemi daha da büyümüş ve çocuğu olması için Allah’a gece gündüz yalvarmaya başlamıştı. Bir zaman sonra duasının kabul edildiğini ve hamile olduğunu anladı. Büyük bir sevinçle henüz doğmamış yavrusunu Allah’a (cc) ve onun yoluna hizmet etmeye adayarak şöyle dedi: "Rabbim! Karnımdakini azatlı bir kul olarak sırf sana adadım. Adağımı kabul buyur. Şüphesiz hakkıyla işiten ve bilen sensin."

O dönemde erkek çocukları Beytü’l-Makdis (Mescid-i Aksâ) hizmetine adamak âdettendi. Mâbede adanan erkek çocuklar henüz küçük yaşta iken Tevrat’ı öğrenmeleri ve mâbede hizmet etmeleri için hahamlara teslim ediliyor, ergenlik çağına ulaştıklarında isterlerse buradan ayrılabiliyorlardı. Hanne de erkek çocuk arzuladığından böyle adakta bulunmuştu. İmrân çocuğunun doğduğunu göremeden vefat etti. Doğum vakti geldiğinde ne yazık ki durum Hanne’nin beklediği gibi olmamış ve bir kız çocuğu doğurmuştu. Halbuki doğacak çocuğunu Beytü’l-Makdis’in hizmetine adamıştı. Kızı olduğunda hayal kırıklığına uğramıştı. Ancak yine de Yüce Yaratan’a (cc) sığındı ve dua etti. Onun bu yakarışından Kur’an’da şöyle bahsedilir: "Onu doğurunca, Allah (cc), ne doğurduğunu daha iyi bildiği hâlde, "Rabbim! Ben onu kız doğurdum. Oysa erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Kovulmuş şeytana karşı onu ve soyunu senin korumanı diliyorum." dedi"

Hanne doğurduğu çocuğu Beytü’l-Makdis’e adama sözünü yerine getirmeliydi. Yavrusunu alıp yola düştü. Kucağında taşıdığı çocuğunu mâbede götürecek ve orada bulunan din adamlarına teslim edecek böylece Allah’a (cc) verdiği sözü yerine getirmiş olacaktı. Mâbetteki din adamları arasında Meryem’in terbiyesiyle kimin ilgileneceği konusunda tartışma çıkmıştı. Zira Meryem önderleri İmrân’ın kızı olmakla son derece değerli bir emanetti. Dolayısıyla bu görev onlar için büyük bir şeref olacaktı. Fakat kim alacaktı Meryem’i? Zekeriyyâ (as) Meryem’in teyzesiyle evli olduğunu hatırlatarak onun himaye ve eğitiminde daha fazla hak sahibi olduğunu ileri sürdü. Diğerleri ise bu en âlimlerinin kızı olduğunu söyleyerek bu konuda kendilerinin de hak sahibi olduklarını savundular. Neticede aralarında kura çekmeye karar verdiler.

Âlimler Tevrat’ı yazmak için kullandıkları kalemleri nehre atacaklar ve kimin kalemi su üstünde kalırsa o, Meryem’i himayesine alacaktı. Hz. Zekeriyyâ’nın (as) kalemi hâriç diğerleri suya battı. İleride Allah’ın Elçisi’ni (cc) mucizevî bir şekilde dünyaya getirecek küçük Meryem’in eğitimi yine bir peygamberin, İsrâiloğulları’nın peygamberi Hz. Zekeriyyâ’nın (as) uhdesine verilmişti.

Allah (cc), Hanne’nin bu samimi ve içten yakarışını kabul etti ve Meryem’i nadide bir çiçek gibi en mükemmel şekilde yetiştirdi. Onu seçti, tertemiz yarattı ve bütün dünya kadınlarına üstün kıldı. Peygamber Efendimiz (sas) Hz. Meryem’in bu ayrıcalıklı hâlini şöyle dile getirmişti: "Meryem ile oğlu dışında her âdemoğluna annesinden doğduğu gün şeytan dokunur." Hz. Meryem, oğlu İsa’yı mucizevî bir şekilde doğuracak ve cennet hanımlarının efendisi olacaktı.

Hz. Zekeriyyâ (as) ona mâbette özel bir oda tahsis etti. Meryem Beytü’l-Makdis’teki bu odasında tek başına kalıyordu. Onun ihtiyaçlarını Zekeriyyâ (as) temin ediyor ve bir başkası Meryem’in odasına giremiyordu. Hz. Zekeriyyâ (as) onun odasına her girişinde yanında, kendisinin getirmediğinden emin olduğu türlü türlü yiyecekler görüyordu.

Zekeriyyâ (as) Meryem’e bu yiyeceklerin nereden geldiğini sorar, Meryem her defasında Allah’tan (cc) geldiğini söylerdi. Defalarca tekrarlanan bu olay sonucunda, Meryem’e böylesine nimetler bahşeden kudretin her türlü nimeti vermeye kadir olduğuna inanan Hz. Zekeriyyâ (as), Allah’tan (cc) bir çocuk istemeye karar verdi. Hanımının ihtiyar ve kısır olması, ümidini zayıflatsa da Allah’ın (cc) her şeye kadir olduğuna dair imanı duasına yön vermişti. Zekeriyyâ (as) yaşlanmıştı artık. Saçlarına aklar düşmüş, vücudu iyice ağırlaşmış, yaşlılık kendini iyiden iyiye hissettirir olmuştu. Bütün bu duygularla ellerini açıp Allah’a (cc) yalvardı: "Rabbim, dedi, kemiklerim zayıfladı, saçım başım ağardı. Ve ben, Rabbim, sana (ettiğim) dua sayesinde hiç bedbaht olmadım. Doğrusu ben, arkamdan iş başına geçecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum. Karım da kısırdır. Tarafından bana bir velî (oğul) ver."

Hz. Zekeriyyâ (as) bir oğul istiyordu. Zira İsrâiloğulları o kadar bozulmuşlardı ki Allah’ı (cc) ve âhiret gününü unutmuşlar, hiç çekinmeden peygamberlerin kanlarını dökecek kadar azgınlıklarını ileri götürmüşlerdi. İsrâiloğulları’nın yaptığı eziyetlerden Hz. Zekeriyyâ (as) da nasibini almış ve türlü musibet ve eziyetlere maruz kalmıştı. Etrafındakiler, eşine ve kendisine çocuğu olmamasından dolayı manevî baskı yapıyorlardı. Artık Hz. Zekeriyyâ’nın (as), kavminin bu eziyetlerine tahammül edecek gücü kalmamıştı. Kendisinden sonra halkının doğru yoldan ayrılacağından endişe ediyor, peygamberliği, hikmeti, Allah’a (cc) daveti miras alacak bir evlâtla rızıklandırılmayı diliyordu. Aradan çok zaman geçmedi ki Allah (cc), Hz. Zekeriyyâ’nın (as) duasını kabul buyurdu: "Zekeriyyâ mâbette durmuş namaz kılarken melekler ona şöyle seslendiler: Allah (cc) sana, kendisi tarafından gelen bir kelimeyi tasdik edici, efendi, iffetli ve salihlerden bir peygamber olarak Yahyâ’yı (as) müjdeler."

Hz. Zekeriyyâ (as) bu müjde karşısında çok sevindi. Zira adı Allah (cc) tarafından konulan bir çocuğu olacaktı. Bu hârikulâde müjdeye şaşırmıştı. Öyle ya! Yaşı oldukça ilerlemiş olmasına rağmen nasıl çocuğu olabilirdi? Yüreği büyük bir mutlulukla çarparken, "Rabbim! Hanımım kısır ve ben de ihtiyarlığın son noktasına ulaşmış iken, benim nasıl çocuğum olur?" dedi. "(Vahiy meleği) dedi ki: Evet, öyle. (Ancak) Rabbin diyor ki: "Bu, bana göre kolaydır. Nitekim daha önce, hiçbir şey değil iken seni de yarattım."

Zekeriyyâ (as) kalbinin huzura kavuşması ve tatmin olması için Allah’tan (cc) kendisine bir alâmet göstermesini istiyordu: "Rabbim! dedi, (çocuğum olacağına dair) bana bir işaret ver!" Allah (cc) bu dileğini de geri çevirmedi ve ona, "Sana işaret, sapasağlam olduğun hâlde üç gece insanlarla konuşamamandır." buyurdu.

Allah (cc) ona üç gün istese bile konuşamayacağını söylemişti. Konuşmak isteyecek ancak sağlıklı olduğu hâlde kendinde konuşacak gücü bulamayacak ve meramını işaretle anlatmak zorunda kalacaktı. Öyle de oldu. Hz. Zekeriyyâ (as) işaretle kavmine sabah akşam Allah’ı (cc) tesbih etmelerini emretti.

Bir müddet sonra ilâhî vahyin müjdesini verdiği Yahyâ dünyaya gelmişti. Yahyâ’nın çocukluğu, diğer çocuklarınkinden farklı geçti. Yaşıtları ona, "Hadi bizimle gel, oyun oynayalım." dediklerinde o, "Ben oyun için yaratılmadım." diyordu. Daima ağırbaşlı ve yumuşak kalpliydi, tertemiz bir hayat sürdü. Anne babasına da çok iyi davranıyordu. Peygamber Efendimiz (sas) onun nezih tabiatına işaretle, "İnsanlar içerisinde Yahyâ b. Zekeriyyâ hâriç hata yapmayan veya hata yapmayı düşünmeyen kimse yoktur." buyurmuştu.

Hz. Yahyâ (as) ile ilgili bu ilâhî mucize gerçekleşirken aynı zaman diliminde bir başka mucize de Beytü’l-Makdis’te yaşanıyordu. Vaktini ibadet ve tefekkürle geçiren Meryem bir gün şöyle bir ses duymuştu: "...Ey Meryem! Allah (cc) seni seçti, seni tertemiz yarattı ve seni bütün dünya kadınlarına tercih etti."

Aynı ses tekrar, "Ey Meryem! Rabbine ibadet et, secdeye kapan, (O’nun huzurunda) eğilenlerle beraber sen de eğil!" dedi. Evet, emir Allah’tan (cc) gelmişti. Hz. Peygamber’in (sas), "(Kendi döneminin) en hayırlı kadını Meryem’dir. Hatice de (kendi döneminin) en hayırlı kadınıdır." şeklinde taltif ettiği Hz. Meryem lâyık olduğu mükâfatı böylece almış ve ilâhî vahye muhatap olmuştu.

Mâbette geçen uzun yalnızlık yıllarının ardından Hz. Meryem, ailesinden ayrılarak şehrin doğu tarafında bir yere çekildi. Kendiyle baş başa kaldığı bir gün daha önce hiç görmediği son derece güzel görünümlü bir insan çıktı karşısına. Onun kendisine bir kötülük yapmasından korktu ve dedi ki, "Senden, çok esirgeyici olan Allah’a (cc) sığınırım! Eğer Allah’tan (cc) sakınan bir kimse isen (bana dokunma)." Meryem’e mükemmel bir insan şeklinde gözüken Cebrail’den başkası değildi. Cebrail (as), "Ben ancak Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz bir çocuk bağışlamak için gönderildim." dedi. Meryem’in şaşkınlığı daha da artmıştı. "Bana bir insan eli değmediği, iffetsiz de olmadığım hâlde benim nasıl çocuğum olabilir?" dedi. Cebrail (as), "Öyledir, dedi. Rabbin buyurdu ki, bu bana kolaydır. Çünkü biz, onu insanlara bir mucize ve kendimizden bir rahmet kılacağız. Bu, hüküm ve karara bağlanmış bir iş idi."

İşte dünyada ve âhirette en itibarlı ve Allah’a (cc) en yakın kullar içerisinde yer alacak olan Hz. İsa (as), annesine böyle müjdelenmişti. Takdir-i ilâhî gerçekleşmişti. Şimdi Meryem’i sıkıntılı günler bekliyordu. Bu hâlini kime, nasıl izah edecekti. Kendisine iffetsiz gözüyle bakılacağından endişe ediyordu. Bu nedenle hamile olduğunu bütün insanlardan gizlemişti. Bakire bir kızın hamile olmasını kim, nasıl anlayabilirdi? Doğum ânı yaklaştığında bu düşüncelerle Kur’an’ın ifadesiyle ’uzak bir yere’ , Kudüs’e birkaç kilometre uzaktaki Beytül-Lahm’e geldi.

Doğum zamanı gelmişti. Meryem bir hurma ağacına yaslanmış ve dudağından şu sözler dökülmüştü: "Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!" Bu hüzünlü yakarışın ardından bebek doğmuştu. Allah’ın (cc) sonsuz kudretiyle Meryem, babasız bir çocuk dünyaya getirmişti. Ancak Hz. Meryem’in üzüntüsü ve çırpınışları bir kat daha artmıştı. Bütün bunları düşünürken kendisine daha önce müjdeyi veren sesi yine işitti: "Tasalanma! Rabbin senin alt yanında bir su arkı vücuda getirmiştir. Hurma dalını kendine doğru silkele ki üzerine taze, olgun hurma dökülsün. Ye, iç. Gözün aydın olsun! Eğer insanlardan birini görürsen de ki, "Ben, çok merhametli olan Allah’a (cc) susmayı adadım; artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım.""

Allah (cc), Hz. Meryem’i teselli ediyordu. Artık kendini toparlayan genç anne, ızdırap ve korkusunu ilâhî desteklerle telâfi ettikten sonra çocuğunu da kucağına alarak halkının yanına dönmeye karar vermişti. Ancak şehre döndüğünde insanlar suçlayıcı bir tavırla ona bakmış, "...Ey Meryem! Hakikaten sen çok kötü bir şey yaptın! Ey Harun’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir insan değildi; annen de iffetsiz değildi." demişlerdi.

Ne diyebilirdi? Kavmini nasıl inandırabilirdi çocuğun babasız dünyaya geldiğine. "Bana değil de çocuğa sorun." diye işaret etti. "...Biz, dediler, beşikteki bir bebek ile nasıl konuşuruz?" Ama Allah’ın (cc) mucizesi olarak bebek konuşmaya başlamıştı: "Ben, Allah’ın kuluyum. O, bana Kitab’ı verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, O beni mübarek kıldı. Yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti. Beni anneme saygılı kıldı; beni bedbaht bir zorba yapmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağım gün esenlik banadır."

Bu manzara karşısında İsrâiloğulları şaşkına dönmüş, onu taşlamak ve öldürmek için ellerine aldıkları taşları bırakmışlardı. Merhameti sonsuz Allah (cc), bu zor zamanda Hz. Meryem’i yalnız bırakmamış ve ilâhî bir mucize ile onu desteklemişti. Peygamber Efendimizin (sas) bildirdiğine göre, Hz. İsa (as) beşikteyken konuşan üç kişiden biriydi.

Babasız dünyaya gelen Hz. İsa’nın (as) beşikte konuşması Yahudileri susturmuştu. Ancak bu mucize karşısında bile doğruyu kabul etmeye yanaşmadılar ve Hz. Meryem’i itham etmeye başladılar. Azgınlıkta ve iftirada o kadar ileri gitmişlerdi ki Hz. Meryem’i kötü bir iş yapmakla suçluyorlar, bu işin müsebbibi olarak Hz. Zekeriyyâ’yı (as) gösteriyorlar ve bu nedenle de onu öldürmek istiyorlardı. Bu ne ilkti, ne de sondu. Daha önce de defalarca günahkâr ellerini peygamberlerin tertemiz kanlarına bulamışlardı. Hz. Zekeriyyâ (as) masumiyetini ispatlamak için ne kadar çırpındıysa da kâr etmedi. Nihayet bu azgınlıkları Hz. Zekeriyyâ’yı (as) şehid etmelerine neden oldu.

Kuşkusuz babasız bir çocuğun doğmasını anlamak kolay değildi. Oysa Hz. Âdem’in (as) yaratılışına inananlar biraz düşünse bunun da Allah’ın kudreti dâhilinde mümkün olacağını kolayca kavrayabilirlerdi: "Şüphesiz Allah (cc) katında (yaratılışları bakımından) İsa’nın (as) durumu, Âdem’in (as) durumu gibidir: Onu topraktan yarattı. Sonra ona ‘Ol!’ dedi. O da hemen oluverdi." Hz. Âdem’in (as) yaratılışındaki mucizevî durum tekerrür etmişti. İmtihan tam da burada anlam kazanıyordu. Bu noktada imanın anlamı ortaya çıkıyor ve Peygamber Efendimizin (as) belirttiği üzere cennet kazanılıyordu: "Kim "Allah’tan (cc) başka ilâh olmadığına, O’nun tek (ve ortaksız) olduğuna, Muhammed’in (as) O’nun kulu ve resûlü olduğuna, İsa’nın (as) da Allah’ın (cc) kulu ve O’nun kadın kulunun oğlu olduğuna, Allah’ın (ol!) kelimesi neticesinde Meryem’e bahşedildiğine ve (babasız dünyaya gelmesi bakımından) O’ndan bir ruh olduğuna, cennetin hak, cehennemin de hak olduğuna şehâdet ediyorum." derse, Allah (cc) onu cennetin sekiz kapısından hangisini dilerse o kapıdan cennete koyar." Oysa Hz. Zekeriyyâ’nın (as) mübarek ruhu cennete ulaşırken, imtihanı kaybeden İsrâiloğulları’nın bu cinayeti tarihe kara bir leke olarak geçmişti.

Hz. Meryem’in güvenebileceği kimse kalmamıştı artık. Üstelik babasız doğduğu için Yahudiler Hz. İsa’yı (as) öldürmek istiyorlardı. Artık bu topraklarda hayatı tehlikede olan Hz. Meryem, oğlu İsa’yı (as) da beraberine alarak Mısır’a gitmek zorunda kaldı. Hz. İsa’nın (as) çocukluğunun bir bölümü böylece Mısır topraklarında geçti. Hz. İsa (as) ve annesi Mısır topraklarında yaklaşık on iki sene kaldıktan sonra Şam’a giderek Nâsıra adındaki bir köye yerleştiler. Hz. İsa (as) otuz yaşına gelinceye kadar burada kaldı.

Hz. Yahyâ (as) ile Hz. İsa’nın (as) doğumu arasında yaklaşık altı aylık bir süre vardı. Uzun süre birlikte yaşadılar. Hz. Yahyâ (as) büyüyüp olgunlaşınca Allah ona Tevrat’ı kastederek, "Ey Yahyâ, Kitab’a sımsıkı sarıl!" diye hitap etti. Artık o da bir peygamberdi. Daha çocukken ona hikmet yani insanlar arasındaki anlaşmazlıklarda hüküm verme kabiliyeti verilmişti.

Allah Teâlâ (cc) Hz. Yahyâ’dan (as) beş şeyi yapmasını ve bunları yapmayı İsrâiloğulları’na da emretmesini istedi. Yahyâ (as) bu beş konuda biraz yavaş davranır gibi oldu. Bunun üzerine Hz. İsa (as) ona şöyle dedi: "Allah (cc) sana beş hususu onlarla amel etmen ve İsrâiloğulları’na da aynı şekilde onlarla amel etmelerini emretmen için emir buyurmuştu. Ya sen onlara emredersin ya da onlara ben emredeceğim." Yahyâ (as), "Bu hususta beni geçersen yere batırılmamdan veya azaba uğramaktan korkarım." diyerek insanları Beytü’l-Makdis’e topladı ve konuşmasına başladı:

"Allah (cc) bana beş konuda emir vererek, hem benim bunların gereğiyle amel etmemi hem de size bunlarla amel etmenizi emretmemi istedi. Bunlardan ilki sadece Allah’a (cc) kulluk edip O’na hiçbir şeyi ortak koşmamanızdır... Allah (cc) size namaz kılmanızı emretti... Size orucu emretti... Size sadaka vermeyi emretti... Size Allah’ı (cc) zikretmenizi emretti..."

Bu arada Hz. İsa (as) da olgunluk çağına ulaşmıştı artık. Esmer, salınmış düz saçlı, orta boylu ve al yanaklıydı. Sima olarak, Hz. Peygamber’in (sas) bildirdiğine göre Urve b. Mes’ûd es-Sekafî’ye benziyordu. Allah Resûlü’nün (sas) Hz. İsa’yı (as) benzettiği Urve, Tâif’in ileri gelenlerindendi. Hatta Kureyşli müşrikler, "Bu Kur’an, iki şehrin birinden bir büyük adama indirilseydi ya!" derken kastettikleri kişilerden biri Urve b. Mes’ûd’du. Urve, Peygamberimizin (sas) Tâif muhasarası sonrası dönüşünde onu takip etmiş, o Medine’ye varmadan ona yetişmiş ve Müslüman olmuştu. Sonrasında İslâm’ı anlatmak üzere kavminin yanına dönmüş ama ne yazık ki kavmi onu şehit etmişti.

Otuz yaşına kadar Nâsıra’da yaşayan Hz. İsa’ya (as) Cebrail (as) ilk vahyi indirmiş ve Allah’ın (cc) onu peygamber olarak seçtiğini bildirmiş, insanları Allah’ın (cc) yoluna davet etmesini emretmişti.

Hz. İsa’ya (as) peygamberliğinin henüz müjdelendiği bu dönemde İsrâiloğulları bir tuzak peşindeydiler. Zira Hz. Yahyâ’nın (as) insanları tevhide çağırması ve insanların da bu çağrıya kulak vermesi, dönemin Filistin valisi Herodos’un ve bir kısım Yahudi din adamının hoşuna gitmemişti. Hz. Yahyâ (as), insanları merhamete, paylaşmaya, eşitliğe, tek Allah’a (cc) ibadete çağırıyordu. Bu çağrıların halk tarafından kabul edilmesini kendi iktidarı ve çıkarları adına bir tehdit olarak gören Herodos, kendisinin dinen meşru olmayan bir evlilik yapmasına karşı çıkan Hz. Yahyâ’nın (as) öldürülmesini emretti. Hz. Zekeriyyâ’ya (as) duyulan öfke, sonunda Hz. Yahyâ’yı (as) da bulmuştu. Bu öfkenin sahipleri İsrâiloğulları, nihayetinde onu da şehit ettiler. Peygamber katilleri olan, adaleti emreden insanları öldüren bu kimseler, Kur’an’da elem dolu bir azap ile müjdelenmişlerdir.

Artık Hz. İsa (as) tevhid mücadelesinde yalnız kalmıştı. Her yerde peygamber olarak gönderildiğini, ilâhî vahye mazhar olduğunu ve kendisine kitap verildiğini ilân ediyordu. Ancak, İsrâiloğulları inatlarında ısrar ediyorlar ve daha önce kendilerine gönderilen peygamberlerden istedikleri gibi ondan da mucizeler bekliyorlardı. Hz. İsa (as) bir gün halkının karşısına geçip onlara şöyle seslendi:

"Size Rabbinizden bir mucize getirdim: Size çamurdan bir kuş sureti yapar, ona üflerim ve Allah’ın (cc) izni ile o kuş oluverir. Yine Allah’ın (cc) izni ile körü ve alacalıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim. Ayrıca evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer inanan kimseler iseniz bunda sizin için bir ibret vardır. Benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri de helâl kılmam için gönderildim. Size Rabbinizden bir mucize getirdim. O hâlde Allah’tan (cc) korkun, bana da itaat edin. Allah (cc), benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O’na kulluk edin. İşte bu doğru yoldur."

Hz. İsa (as) bahsedilen mucizeleri Allah’ın (cc) lütfu ile gerçekleştiriyordu. Fakat İsrâiloğulları bütün bunlara ‘Apaçık bir sihirdir.’ yaftasını yapıştırıp iman etmeye yanaşmadılar. "İsa, onların inkârlarını sezince, "Allah (cc) yolunda yardımcılarım kim?" dedi. Havâriler, "Biziz Allah (cc) yolunun yardımcıları. Allah’a (cc) iman ettik. Şahit ol, biz Müslümanlarız." dediler."

Hz. İsa (as) kendisine inananlar arasından, irşad ve tebliğ işlerinde kendisine yardımcı olması için on iki kişi seçti. Bu on iki havârinin tayini haddizâtında İsrâiloğulları’nın on iki kabilesi ile ilgiliydi. Hz. İsa (as), havârilerine bir ay boyunca oruç tutmalarını, bu süre sonunda yaptıkları duaların kabul edileceğini söyledi. Havâriler bir ay oruç tuttuktan sonra, "Ey Meryem oğlu İsa, Rabbin bize gökten, donatılmış bir sofra indirebilir mi?" dediler. Onlardan böyle bir isteğin gelmesi Hz. İsa’yı (as) şaşırtmıştı. Yoksa hâlâ onun peygamberliğine karşı şüpheleri mi vardı? Hz. İsa (as), "İman etmiş kimseler iseniz Allah’tan (cc) korkun." şeklinde cevap verdi. Havâriler de, "Ondan yiyelim, kalplerimiz mutmain olsun, bize doğru söylediğini (kesin olarak) bilelim ve onu gözleriyle görmüş şahitler olalım istiyoruz." demişlerdi.

Bunun üzerine Hz. İsa (as), "Ey Rabbimiz! Bize gökten bir sofra indir ki bizim için, geçmiş ve geleceklerimiz için bayram ve senden bir âyet (mucize) olsun. Bizi rızıklandır. Sen rızık verenlerin en hayırlısısın." diye dua ettiAllah (cc) bu duaya şöyle karşılık verdi: "Ben onu size şüphesiz indireceğim. Ama bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, kâinatta hiçbir kimseye etmediğim azabı ona edeceğim!"

Hz. İsa (as), Filistin’in çeşitli şehir ve kasabalarında Allah’ı (cc) anlatıyordu. Allah Teâlâ (cc) onun hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurmaktaydı: "Kendinden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı olarak peygamberlerin izleri üzerine, Meryem oğlu İsa’yı arkalarından gönderdik. Ve ona, içinde doğruya rehberlik ve nur bulunmak, önündeki Tevrat’ı tasdik etmek, sakınanlara bir hidayet ve öğüt olmak üzere İncil’i verdik." Hz. İsa’nın (as) getirdiği mesaj diğer peygamberlerinkiyle aynıydı: "Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a (cc) kulluk edin!"

Hz. İsa’nın (as) uyarıları, dinlerinin öğretilerini tahrif eden Yahudi din adamlarını ve onlarla işbirliği hâlindeki idarecileri rahatsız etmişti. Risâlet zincirinin kendisinden önceki halkalarında olduğu gibi Hz. İsa (as) hakkında da çirkin bir oyun sahneleniyordu. Yine bir peygamberin kanına girilecekti. Askerler her yerde Hz. İsa’yı (as) ararken, Havâriler içinde birisi ona ihanet ederek para karşılığında yerini gösterdi. Ancak bu ihaneti karşılıksız kalmadı, Yüce Allah (cc) onu Hz. İsa’ya (as) benzeterek yakalanmasını ve cezalandırılmasını sağladı. Ne kadar çırpındı ve "Ben Hz. İsa değilim!" dediyse de kâr etmedi. Onu alıp İsrâiloğulları’na teslim ettiler. Onlar önce işkence ettiler ona. Sonra da çarmıha gerip astılar. Kendileri Hz. İsa’yı astıklarını zannediyorlardı. Kur’an onların bu yanılgılarından şu şekilde bahsetmektedir: "Ve "Allah elçisi Meryem oğlu İsa’yı öldürdük." demeleri yüzünden (onları lânetledik). Halbuki onu ne öldürdüler ne de astılar, fakat (öldürdükleri) onlara İsa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilâfa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler. Bu hususta zanna uymak dışında hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler."

Allah Teâlâ (cc) Peygamber’ini İsrâiloğulları’nın taşkınlıklarından korumuştu. Onun vefatının bu katillerin elinden olmayacağını şöyle bildirmişti: "Hani Allah (cc) şöyle buyurmuştu: "Ey İsa! Şüphesiz, senin hayatına ben son vereceğim. Seni kendime yükselteceğim. Seni inkâr edenlerden kurtararak temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar küfre sapanların üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz yalnızca banadır. Ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim." Buna göre Allah (cc), Hz. İsa’yı (as) katına yükseltmiş ve elçisini inkârcıların elinden kurtarmış, temizlemiş ve yüceltmiştir.

Kendisinden sonra Ahmed isimli bir peygamberin geleceğini müjdeleyen Hz. İsa’nın (as) kültürümüzde çok ayrı bir yeri vardır. Onun kıyamete yakın bir zamanda yeryüzüne ineceği ve Peygamberimiz Muhammed’in (sas) davetini devam ettireceğine dair pek çok rivayet temel hadis eserlerimizde yerini almıştır. Rivayetlerde onun kıyametin yaklaştığının bir işareti olarak yeryüzüne ineceğinden ve İslâm adına mücadele vereceğinden bahsedilmektedir. Hz. İsa’nın (as) Allah (cc) katına yükseltildiğinden bahseden âyetle ilgili olduğu gibi bu rivayetlerle ilgili de farklı yorumlar ortaya konulmuştur. Bu yorumlardan bazılarına göre, Hz. İsa (as), Allah katına bedenen yükseltildiği görüşüne uygun düşecek bir şekilde kıyamete yakın bir zamanda yeryüzüne inecektir. Diğer bir yoruma göre ise Hz. İsa’nın (as) dönüşü, manevî şahsiyetinin ortaya çıkıp getirdiği değerlerin müntesiplerince benimsenmesi ve uygulanması anlamına gelmektedir.

Hz. Zekeriyyâ (as), Hz. Yahyâ (as) ve Hz. İsa (as), İsrâiloğulları’na gönderilmiş peygamberlerdendi. Aynı dönem ve toplumda yaşayan Allah’ın (cc) bu sevgili kulları, insanları tek bir ilâha çağırmış, hayatları boyunca iyiliğin egemen olması için mücadele vermişlerdi. Hz. İsa’yı (as) babasız bir şekilde dünyaya getiren Hz. Meryem ise iffeti, takvası, tevekkülü ve teslimiyeti ile Allah’ın (cc) kulları arasında seçkin bir yere sahip olmuştu. Rahminde taşıdığı mucize, hem kendisi için büyük bir imtihandı hem de insanlara iman ile küfür arasında bir tercih sunuyordu.

Kaynak: Diyanet Hadislerle İslam