banner199

banner103

“Toprakla bağını yitirmiş her insan, kendi özüyle ve Yaradan’la da bağını yitiriyor.”

1969 yılında dünyaya gelen Serdar Kılıç, ODTÜ Jeoloji Mühendisliği'nin yanında, Beden Eğitimi ve Spor Lisansı Eğitimi bölümünden mezun oldu, Spor Organizasyonu ve Yönetimi üzerine yüksek lisans yaptı. Başta Egzersiz Fizyolojisi, Sporcu Beslenmesi ve Sağlığı, Doğa Sporları, Doğada Arama Kurtarma ve Dağcılık olmak üzere pek çok eğitim programını başarıyla tamamladı.

Aile Dergisi 25.07.2019, 08:00
“Toprakla bağını yitirmiş her insan, kendi özüyle ve Yaradan’la da bağını yitiriyor.”
© Diyanet Haber
banner200

Serdar Kılıç

Haliç ve Marmara Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalışan Serdar Kılıç, bu üniversitelerde Liderlik ve Grup Dinamikleri, Rekreasyon Yönetimi ve Doğa Sporları gibi dersler verdi. Uluslararası yarışmalarda ülkemizi temsil etti.

İnsanları doğaya yönlendirme, motivasyon ve kişisel gelişim adına çalışmalarını sürdüren Kılıç, pek çok televizyon programı hazırladı. Son çalışması olan “Ulak” isimli program, TRT Belgesel’de izleyiciyle buluşuyor.

İnsan için doğanın, doğa için insanın önemini konuşarak başlayalım isterseniz. Bizler için doğa ne anlama geliyor ya da şöyle soralım doğa bizler için ne anlama gelmeli?

Aslında ben doğa yerine tabiat ismini kullanmak istiyorum. Çünkü tabiat daha çok ait olduğumuz yeri işaret ediyor. İnsan tabiatın bir parçasıdır. Yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz, tükettiğimiz her şey bize topraktan geliyor. Ancak biz insanlar son yüzyılda toprakla olan bağımızı neredeyse yitirdik ve bu kopuk bağ sebebiyle hem tabiat hem biz insanlar hem de tabiatta var olan diğer canlılar âdeta acı çekiyoruz. Bu nedenle tabiatla ilişkimizi yeniden, doğru kurgulamazsak ve bunun mücadelesini vermezsek gelecek nesiller ve dünyamız tehlike altında olacaktır. Tabiattan uzak kalmak aynı zamanda manevi yaşantımızdan da uzaklaşmamıza sebep oluyor. Dolayısıyla iç dünyamıza doğru çıkılacak bir yolculuğun tabiata yapılan bir yolculukla mümkün olabileceğini aklımızdan çıkarmamalıyız.

TRT’de yayımlanan ve oldukça ilgi gören “Doğadaki İnsan” olma sürecinizle devam edelim. Serdar Kılıç’ın Doğadaki İnsan’a dönüşüm hikâyesinin temellerini öğrenmek isteriz.

Tabiatta soyu tükenen tür üzerinde konuşuyoruz ya hep. Aslında tabiatta soyu tükenen tür, insandır. Maalesef insanlar bunun farkında dahi değiller. Ben de bu nedenle tabiatta yaşayan insanların o kadim kültürlerini araştırıp insanla tabiat arasında kopan bağı yeniden onarmak için böyle bir yola çıktım.

Bu dönüşüm yolculuğunda karşılaştığınız zorluklar, yaşadığınız sıkıntılar da olmuştur elbet. Bunların üstesinden nasıl geldiniz?

Tabiat, insana zorluklar sunmuyor sadece. Zorluklarla baş edebilmeyi de öğretiyor. Biz insanlar yüzyıllarca tabiatta hem iklim hem coğrafi koşullar nedeniyle birçok zorlukla mücadele ettik. İnsan yaşadığı zor şartlarda öğrendiklerini asla unutmuyor ve kendini geliştirebiliyor. Çünkü bu bir hayatı sürdürme olgusudur, döngüsüdür. Bunun dışına istesek de çıkamayız zaten.

Büyük küçük, genç yaşlı herkes sizi “Doğadaki İnsan” diye biliyor artık. Bunun sizdeki izdüşümleri nelerdir. Tabiat ile tanınır olmak, doğa adamı olarak bilinmek size neler katıyor?

Tabiat, ait olduğumuz yer ve içimizde oraya ait olan bir bağ var. Her insan tabiatta, gördüğü, kokladığı, dokunduğu, tattığı ve işittiği birçok şeyde huzur ve mutluluk bulur, ruhunu tazeler. Tabiatta gördüğümüz her bir canlı, birer mucize gibi hayranlık duygusu uyandırır içimizde. Bütün bu sebeplerle insan ve tabiat arasındaki bu bağı yeniden kurma çabasında olan bir kimse olarak bilinmek, tanınmak çok güzel bir duygu benim için. Burada özellikle belirtmek isterim, karşılaştığım kişilerin beni ünlü biri gibi değil de kendilerinden bir parça ve dost gibi görmeleri beni çok duygulandırıyor.

Sizi kendine örnek alan, siz gibi yaşamaya çalışan pek çok kişi var. Peki, Serdar Kılıç’ın rol modeli kimdir, siz kendinize kimi/kimleri örnek aldınız/alıyorsunuz?

Buna en doğru ve net cevap olarak rahmetli dedemi verebilirim. O, uzun bir süre yaşadı ve yaşamı boyunca kadim bir kültürü temsil etti. Geleneğimizin ve kültürümüzün taşıyıcıları olan halk ve hak âşıklarını dilinden hiç düşürmedi. İnsan ve toprak arasındaki bağı yaşamı boyunca sürdürdü. Kısacası aşıladığı sayısız yabani meyve ağaçlarıyla, yaşamını birlikte sürdürdüğü atı ve koyunuyla, toprağı sürdüğü sabanı, ekip biçtiği tahılı, kullanmış olduğu demiri, örsü, derisi, postu, elindeki sazı, meyi, omuzlarındaki su helkeleriyle kadim kültüre temas etmiş bir taşıyıcı olan dedemi örnek aldım.

Okumanın önemi her geçen gün daha da ön plana çıkıyor. Bu herkesin malumu. Buradan hareketle Serdar Kılıç için okumanın, tabiatı okumanın, önemi nedir; tabiat nasıl okunur?

Bildiğiniz üzere Peygamber Efendimize Hira Mağarası’nda iken indirilen, Alâk suresinin ilk ayeti “Oku.” ile başlar. Okumak; bilinçlenmeyi, uyanmayı anlatır bize. İnsanlar bir şeyler öğrenebilmek için gezmeli, görmeli, tecrübe ederek de yaşamalıdır. Bir ekmeğin soframıza gelene kadar geçtiği aşamaları yaşamayan, görmeyen bir insan, o ekmeğin hikâyesini ve kıymetini nasıl bilebilir ki? Yediğimiz besinlerle olan bağımızı ve bu besinlerin toprakla olan bağını ilişkilendiremeyen milyonlarca insan var dünyamızda ne yazık ki.

Bilimsel dayanağı yok belki ama kendi deneyimlerim ve gözlemlerimden yola çıkarak şunu söyleyebilirim: Toprakla bağını yitirmiş her insan, kendi özüyle ve Yaradan’la da bağını yitiriyor. Okumak, birisinin kaleme alıp yazdığı sayfalara bakarak öğrenmek değildir sadece. Aynı zamanda sonsuz diyebileceğimiz canlı türlerinin içinde var olduğu toprağa dokunabilmek, onunla bağ kurabilmek ve kendisini de o zenginliğin bir parçası olarak görebilmek, anlamak da bir okuma türüdür.

Doğala dönüşmek, tabii yaşamak, öze dönmek kavramlarından hareketle herkesi kuşatacak bir doğal hayat günümüzde mümkün mü? Gelişen teknolojinin değiştirdiği insanoğlu ve doğa için çok mu geç?

Biz zaten onun bir parçasıyız, bu hiçbir zaman değişmeyecek. Ancak bazı şeyleri tükettiğimiz vakit toprakla eskiden kurduğumuz o güzel ilişkiye geri dönme zamanı gelecek. Üzerinde yaşayabileceğimiz başka bir gezegen daha bulamadık, bulsak da bu düşünce ve bu yaşam modelimizle gideceğimiz her gezegen aynı döngünün içine girecek. Bu nedenle topyekûn tüm insanların bu güzel gezegeni eski hâline dönüştürmek için akıl ve fikir birliği yapması gerekir. Bilimi bu yönde kullanmak zorundayız. Çözüme ancak bu şekilde ulaşabiliriz.

Çok büyük bir medeniyetin evlatlarıyız ve malumunuz medeniyetimiz aslında tabiatla iç içe olan bir medeniyet. Buradan hareketle başta ülkemiz olmak üzere insanlığı yeniden, nasıl doğala döndürebiliriz?

Bu dönüşüm, içinde yaşadığımız çağın gerektirdiği gibi güçlenip dünyaya söz geçirebilir hâle gelirsek ve çocuklarımızı tabiatla bağ kurabilecekleri yeni fikir ve düşüncelerle yetiştirebilirsek gerçekleşir. Dünya üzerinde yaşayan tüm insanları etkileyebilecek, inandırabilecek bir tabiat-insan ilişkisi kurgulamalıyız. Böylesine güçlü ve sağlam temelli bir kurgu ile değişimi başlatabilir ve mümkün kılabiliriz. Bu kurgu da ancak tabiata fidan yerine çocuk dikerek gerçekleşir. Çocuklarımız tabiatla büyüdüklerinde geçekleşir.

Son olarak başta genç kardeşlerimiz olmak üzere sizi takip eden, sizin gibi olmaya gayret gösterenlere neler söylemek istersiniz?

Çok şükür, hızla gelişen teknoloji çağında çocuklarımız, ellerindeki elektronik imkânları doğru bir şekilde kullanabiliyor. Bunu da takipçilerimizden yola çıkarak söylüyorum. Neredeyse 1 milyona yakın takipçi genç arkadaşımız var. Bu arkadaşlarımızın kimi şehir dışında kampa gidiyor kimi dağa tırmanıyor kimi tabiat fotoğrafları çekiyor kimi ise el becerilerini kullanarak kaşık, çatal, bıçak, sepet gibi gereçler yapıyor. Her gün yüzlerce mesaj alıyoruz bunlarla ilgili. Bunlar güzel şeyler ve meşguliyet gerektiren işler. Hayatlarını böyle güzel işlerle meşgul eden, bu tür uğraşları olan insanlar daha dingin, daha üretken olurlar.

Benim gençlerimizden bu konuda ümidim var. Hepsine tavsiyem, tatillerinde dahi çalışmalarını ihmal etmemeleri ve tabiatta yaşayan insanların hayatlarına girip onların o derin hayatlara temas etmeleri olacak. Çünkü o derin yaşantılardan ve kültürümüzün taşıyıcısı olan yaşlılardan öğrendikleri kadim bilgileri toplamakla ileriye gidebiliriz. Bu bilgileri ise mutlaka derleyerek, kaleme alarak ya da teknolojiyi kullanarak sesli ve görüntülü kayıt altına alsınlar. Hepsinden de önemlisi kaydettikleri bilgileri hayatlarına da tatbik etsinler ki bu kadim bilgiler, gelecek nesillere de aktarılabilsin. Çünkü bu bilgiler, yüzyıllardır bizimle ve ileride de onlara çok ihtiyacımız olacak.

Tatillerimizi deniz kıyılarında geçirebiliyoruz. Sağlık bulmak için sadece denizlere de gidilebilir doğru ama yılda üç beş kez deniz suyunun insan vücuduna temas etmesi sağlık için yeterli. Şimdiki aklımızla düşünelim biz uyumaya dinlenmeye yatmaya gidiyoruz. Oysaki insan çalışarak daha iyi dinleniyor. Dağlarda, ovalarda, yaylalarda yaşayan insanları bulup onların yaşamına girerek, onlara yardım ederek dinlenmek bize daha çok mutluluk verecektir. O derin ve kadim bilgilere ulaşmak, bizi daha çok dinlendirecektir.

Ayrıca her bireyin, her gencin elinde birtakım meşguliyetler olmalı. Meşguliyet terapisi olarak adlandırdığımız şey sepet örmek, kaşık yapmak, müzikle ve müzik aletiyle uğraşmak, marangozluk yapmak gibi sayısız aktivite aslında. Bir demir ustasının yanında çok şey öğrenilebilir. Bu yapacağınız işlerin karşılığında para bile alabilirsiniz ama parayla ölçülemeyecek ve hatta paranın satın alamayacağı daha derin bilgilere ulaşabilirsiniz. İnsanlar artık bunun farkına varmak, parmak uçlarına yüklenmiş milyonlarca siniri doğru şekilde kullanmak durumunda. Günümüzde parmaklarımız sadece tuş takımlarına dokunur hâlde ve her şeye onunla ulaşıyor. Hâlbuki bizi daha mutlu edecek işler, sandığımızdan çok daha yakınımızda.

Kaynak: Diyanet Haber
Yorumlar (0)