Hakîm kelimesinin kök anlamı tutmak ve engellemektir. Zulme engel olarak adaleti gerçekleştirene hâkim, tarafgirliğe engel olarak hakkaniyeti sağlayana da hakem denir. “Kendine hâkim olmak” tabiri de buradan gelir. Buna göre hikmetli kişi kendisini yanlış işlerden ve nefsani arzulardan alıkoyan, düşünceleri dosdoğru, davranışları hatadan uzak olan kimsedir. Allah Teâlâ’nın “Hakîm” oluşu ise O’nun bütün sözleri ve fiillerinin en üst derecede adalete, ilme ve teenniye (hilm) uygun olması demektir. Yüce Allah’ın ilminin ve fiillerinin mükemmelliğini ifade eden Hakîm ismi doğal olarak yaratılıştaki düzen ve hikmetin membaıdır. (Mâide, 5/50) Bu isim iledir ki her şey bir ölçü içinde ve kendine has amaçları kusursuz bir şekilde gerçekleştirecek bir sistem dâhilinde yaratılmıştır. Elmalılı’nın deyişiyle “Hikmette tesadüf yoktur. Tesadüf hakikate ve ilme nazaran değil, sebebini bilmeyen cehle nazarandır.” ve bu nedenledir ki şeriatta hikmetsiz bir kural yoktur. Her emir ve yasağın “mekasıd-ı şeria”da, yani şeriatın genel amaçlarında bir yeri vardır ve yeni meselelere getirilen çözümler de bu genel hikmetlerle uyum içinde olmalıdır.

Hikmet

Hikmet doğruyu yanlıştan ayırt etme kabiliyetidir. Hikmet sahibi olan her şeyi layık olduğu yere koyar. Yani bütün işler yerincedir. Allah Teâlâ’nın hikmetsiz iş yapmaması O’nun her işinin anlamlı ve olması gerektiği gibi olduğu demektir. Ne var ki insanın aciz kavrayışı çoğu zaman olaylardaki hikmeti idrak edemez. O yüzden insanlık hiçbir zaman vahiyden mahrum bırakılmamıştır. Vahiy yoluyla gelen bilgi yaratılışın anlam ve hikmetini bilmenin tek yoludur. Varlığın hikmetini kavramak isteyen insan mutlaka vahiyden beslenmek zorundadır. (Yûnus, 10/109)

Hikmetin zıddı “sefeh”tir. Anlamsızlık, ilkesizlik, isabetsizlik ve ahmaklık demektir. Sefih yaptığını bir amaç ve hedef gütmeden, rastgele ve başıbozuk, isabetsiz ve uygunsuz yapan, hayatın anlamını kaybetmiş kişi demektir. Böyle olduğu içindir ki kime hikmet verilmişse ona çok büyük bir hayır verilmiştir. (Bakara, 2/269) Bu ayetin tefsirinde Elmalılı hikmet olmadan bin işte bir hayır elde edilirse hikmetle binlerce hayra erileceğini söyler ve büyük bir fazl-ı ilahi olan hikmetin de ancak temiz, halis akıl sahiplerine nasip olacağını belirtir. Ona göre “Allah’ın verdiği aklı şehevata ve şeytanın vesveselerine kaptıranlar ne varidat-ı enfüsiyeyi ne de mevarid-i afakiyeyi tezekkür ve tefekkür edemezler. Öyle olunca da tarik-i hikmette yürüyemezler.”

Hakîm kelimesi Kur’an-ı Kerim’de doksan yedi yerde geçmektedir. Bunlardan beşinde Kur’an’a nispet edilmekte ve böylece Hakîm vasfı hem Rabbimizin ismi hem de O’nun kelamının sıfatı olmaktadır. (Yûnus, 10/1; Lokmân, 31/2) Kur’an’ın Hakîm diye isimlendirilmesi onun baştan sona hikmetle dolu olduğunu; içinde hikmetsiz hiçbir söz bulunmadığını ifade eder. Hakîm bir ayette de Kur’an’ın indirildiği “mübarek bir gece”de tespit edilen her işin sıfatı durumundadır. (Duhân, 44/4) Kalan doksan bir ayetteki Hakîm ismiyle on yerde geçen hikmet kelimesi ise Allah’a izafe edilmektedir. Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın ismi olarak yer alan Hakîm kelimesi hiçbir ayette tek başına geçmemiş, geldiği ayetin muhtevasını pekiştirecek şekilde Azîz, Alîm, Habîr, Vâsî, Alî, Hamîd ve Tevvâb gibi isimlerle birlikte kullanılmıştır. Bunların her biri bilhassa sonunda geldikleri ayetlerin muhtevası dikkate alındığında ayrı ayrı nükteler taşır. Mesela Hakîm vasfı Alîm ismiyle birlikte ve genelde ahkâm ayetlerinden sonra gelmesi Allah Teâlâ’nın sınırsız ilmi sayesinde hikmetsiz iş yapmadığını, insan için yararlı ve zararlı olanı bildiğini; bu nedenle de her emir ve yasağının insanların lehine olduğunu ifade eder. Aynı şekilde hüküm bildiren ayetlerden sonra Azîz ve Hakîm isimlerinin geldiği yerlerde de O’nun emrine muhalefetten sakındırma vardır. Azîz isminin Hakîm’le birlikte olması bu güç ve kudretin hikmetsiz kullanılmayacağını işaret etmesi bakımından ayrıca rahmet ifade etmektedir.

Hakîm Tecelli Ederse

Hikmetin “anlam” demek olduğunu söylemiştik. Böyle olunca bu ismin tecelli ettiği kişi hayatta cereyan eden işlerin künhünü kavramış demektir. Çünkü o büyük resmi fark etmiş, hayatın sırrını sezmiş, olana bütün içinde bir anlam verebilmiştir. Hayatın sadece dünyadan ibaret olmadığını ve anlamın bu dar âlemle sınırlanmadığını bilmiştir. Bu idrak insanı kendi kontrolünde olmayan olaylar hakkında daha iyimser, daha sabırlı ve daha dirençli kılar. Hikmete talip olanın Hakîm’in tecellisi nispetinde varlığın anlamını kavraması ve olanla olmayanda tecelli eden hayırları görmesi mümkün olur. (Fâtır, 35/2) Böyle insanlar yaşam olaylarının peşi sıra bilinçsiz bir şekilde sürüklenmez; yaşadığı her olay onu geliştiren bir fırsata dönüşür.

Hikmet sahibi insanlar her şeyin yerini ve önemini kavramışlardır. Önemsiz şeyleri abartma, önemli şeyleri ihmal etme hatası işlemezler. En önemli şeyleri en önemsiz şeyler için feda edecek ahmaklıklar yapmazlar. Aynı şekilde kendi yer ve değerlerini de bilir, ne şımarır ve azar ne de kendilerini ziyan edecek şekilde hayatlarını boşa harcarlar. Kendisine hikmet verilen kişiler sahip oldukları her şeyi (ömür, ilim, mal, sağlık vb.) de bir denge içinde yerli yerinde kullanırlar. Ancak “Yaptığı her işte, her sözünde ve davranışında mutlaka bir hikmet vardır.” sözü Allah’tan başkası için kullanılmaz. Çünkü insanın bilgisi, görüşü, eşyanın bütününü kavrama kabiliyeti ne kadar sınırlıysa hikmeti de o oranda sınırlıdır.

Son olarak Hakîm olan Rabbimizin hikmet tecellilerine açık olmak için bilgi ve kavrayış gücünün yetmeyeceğini de hatırlatmamız gerekir. İslam uleması bu noktada davranışa dönüşmeyen, yani gereğine göre yaşanmayan bilginin hikmetle sonuçlanmayacağını özellikle vurgularlar. Hikmetin marifet ve bilgiden farkı da budur. Hikmetle amel arasındaki bu ilişkiyi Elmalılı şöyle açıklar: “İlim ve ameli cemedemeyene hakîm denmez. Herhangi bir ilm-i nazari bizzat bir hikmet olmadığı gibi tesadüfi olan herhangi bir amel-i gayr-ı ilmi de öyledir.”