ÖFKENİN GÖLGESİNDE KAYBOLAN ADALET
En yalın tanımıyla linç; bir kişi ya da grubun, herhangi bir yargılama süreci olmaksızın kalabalıklar tarafından fiziki veya manevi şiddete maruz bırakılarak cezalandırılmasıdır. Linç ve onun modern türevi olan linç kültürü, insanlık tarihi boyunca adaleti nefislerin öfkesine teslim etmenin en ilkel ve tahrip edici tezahürüdür. Sosyolojik açıdan bakıldığında bu olgu, bireylerin kendi başlarına asla cesaret edemeyecekleri cürümleri, kitle psikolojisinin sağladığı sahte “haklılık” ve “anonimlik” zırhına bürünerek topluca işlemesidir. Psikolojik boyutta ise linç, kişinin kendi içsel yetersizliklerini, suçluluk duygularını ve bastırılmış öfkesini hedef tahtasına oturtulan bir kurban üzerinden kusarak arınma çabasıdır. Bugün bu ilkel dürtü, dijitalleşmeyle birlikte fiziki meydanlardan sosyal medya platformlarına taşınmış; klavye arkasına saklanan kalabalıkların her gün yeni bir kurbanı itibar suikastına uğrattığı kitlesel bir cinnete dönüşmüştür.
Oysa araştırmadan hüküm vermek ve yargısız infazda bulunmak, hem insani ahlakın hem de ilahi adaletin kökten reddettiği bir haddi aşma durumudur. İslam inancı, “Ey iman edenler! Bir topluluğa olan öfkeniz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin...” (Maide, 5/8) ilahi ikazıyla, kitle psikolojisinin insanı sürükleyeceği zulme karşı aşılmaz bir sınır çizer. Kur'an-ı Kerim, duyulan her habere körü körüne inanıp harekete geçmeyi de “Bir fasık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın; yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük eder, sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurat, 49/6) ayetiyle kesin bir dille yasaklar. Linç güruhu, savunma hakkını yok sayarak kul hakkına girmekte ve faili tövbe imkânından mahrum bırakmaktadır. Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) kendisini taşlayan topluluklara karşı dahi lanet değil hidayet dilemesi, linç kültürünün kör karanlığına karşı insanlığa sunulmuş en büyük rahmet ve adalet rehberidir.
Bu toplumsal cinnetin önüne geçmek ise ancak bireysel bir uyanışla mümkündür. Ekran karşısında veya sokakta akıntıya kapılmamalı; doğruluğundan emin olmadığımız hiçbir iddiayı yaymamalı ve adaletin gürültülü kalabalıkların tekelinde olmadığını unutmamalıyız. Tepkilerimizi öfke ve nefretle değil; ahlak, merhamet ve hukuk süzgecinden geçirerek dile getirmek, toplumsal barışımızı korumanın en temel şartıdır. Kalabalıkların haklılık illüzyonuna karşı durarak adaletin sesini kitlelerin gürültüsünden daha gür çıkarmak her birimizin insani ve vicdani borcudur.
Diyanet Aile Dergisi olarak linç ve linç kültürünü konu edindiğimiz sayımıza Doç. Dr. Abdullah Altuncu “Dijital Çağın Modern Engizisyonu: Linç Kültürü” başlıklı yazısıyla katkıda bulunurken Esma Türkseven “Ekranın Ötesindeki Mahkeme: Adalet mi İnfaz mı?” sorusunun cevabını aradı. Zeynep Merdan ise; linç kitlesinin gözüne kestirdiği insanı harcayıp o kişiyi tek hatasına, tek cümlesine indirgediğini belirtip sonrasında onun adeta insan değilmiş gibi acımasızca cezalandırıldığını ve itibarsızlaştırıldığını hatırlattı. Bu ayki Söyleşi konuğumuz; sanatla çocukların yüreğine dokunmaya, kültürel mirası atölyeler ve sahne çalışmaları yoluyla yeni kuşaklara aktarmaya gayret eden tiyatro sanatçısı Mehmet Tahir İkiler.
Dopdolu içeriğimizle sizleri baş başa bırakırken 15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü’nüzü kutluyor, bu vesileyle aziz şehitlerimizi rahmet ve minnetle yâd ediyorum.
Keyifli okumalar.
Gülhiman HEKİMOĞLU
Next