<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Diyanet Haber</title>
    <link>https://www.diyanethaber.com.tr</link>
    <description>Diyanet Haber / Diyanet Sınav / Diyanet Duyuru / Diyanet Hutbe / Müftülükler / İslam Dünyası / Kültür Sanat / #Keşfet / www.diyanethaber.com.tr</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.diyanethaber.com.tr/rss/kesfet-haberleri" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2025 Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Fri, 15 May 2026 20:48:19 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/rss/kesfet-haberleri"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Yeryüzünün Halifesi: İnsan]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/yeryuzunun-halifesi-insan</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/yeryuzunun-halifesi-insan" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bir Ayet: O, sizi yeryüzünde halifeler kılandır. Artık kim inkâr ederse inkârı kendi aleyhinedir. (Fâtır, 35/39)]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Yüce Allah, en şerefli varlık olarak yarattığı insanı diğer tüm varlıklardan üstün tutmuş ve onu yeryüzüne halife kılmıştır. İnsanın üstün bir varlık olması, Allah Teâlâ’nın ona lütfettiği özellikler ve nimetler sebebiyledir. Kur’an-ı Kerim’de “And olsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Kendilerini en güzel ve temiz şeylerden rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.” (İsrâ, 17/70) buyrulmuştur. İnsana üstünlük kazandıran meziyetler arasında akıl, ruh, zekâ, irade, düşünme, doğru ve yanlışı birbirinden ayırma kabiliyeti; canlı ve cansız varlıklar üzerinde tasarruf yetkisi, ekonomik faaliyetlerde bulunma yanında şehirler ve medeniyetler kurma özelliği sayılabilir. Yüce Allah, ruh ve beden yönüyle en güzel şekilde yarattığı insana akıl, irade ve düşünme gücü vermiştir. İnsana verdiği eşsiz değerin bir sonucu olarak onun inancını, canını, malını, neslini, onur ve haysiyetini dokunulmaz kılmıştır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<hr />
<p><strong>Oku! Kalemle (yazmayı) öğreten, (böylece) insana bilmediğini bildiren Rabbin sonsuz kerem sahibidir. (Alak, 96/3–5)</strong></p>

<hr />
<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Diyanet Takvimi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/yeryuzunun-halifesi-insan</guid>
      <pubDate>Fri, 15 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2026/04/mehmet/takvim-2026/mayis-15.jpg" type="image/jpeg" length="78878"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Zilhicce Oruçları ne zaman başlıyor?]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/zilhicce-oruclari-ne-zaman-basliyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/zilhicce-oruclari-ne-zaman-basliyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Zilhiccenin ilk dokuz günü oruç tutmak müstehap kabul edilmiştir. 2026 Zilhicce Oruçları ne zaman başlıyor?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Zilhicce ne demektir?</strong></p>

<p>Sözlükte “hac ayı” anlamındaki zilhicce (zülhicce, zülhacce) kamerî yılın son ayıdır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Zilhicce ayında oruç tutmanın hükmü nedir?</strong></p>

<p>Zilhiccenin ilk dokuz günü oruç tutmak müstehap kabul edilmiştir.</p>

<p><strong>Zilhicce orucu kaç gün tutulmalıdır?</strong></p>

<p>Zilhiccenin ilk dokuz günü oruç tutulabileceği gibi, birkaç gününü de tutabilir.</p>

<p><strong>Zilhicce orucunun önemi</strong></p>

<p>Hem hac mevsiminin hem de haram aylarının içerisinde yer alan bu ayın ilk on gününün faziletini Peygamber Efendimiz (sas) şöyle anlatmaktadır:</p>

<p>Hz. Peygamber (sas)’in, “Allah katında ibadet edilecek -sâlih amel işlenecek- günler içinde zilhiccenin ilk on gününden daha hayırlısı yoktur” ( Ebû Dâvûd, “Ṣavm”, 61); “Allah katında zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerden daha değerlisi yoktur; bugünlerde tesbihi çok yapın; tahmîdi, tehlîli ve tekbiri çok söyleyin” buyurduğu nakledilir. (Şevkânî, Neylü’l-evṭâr, III, 354).</p>

<p>Zilhicce’nin dokuzuncu günü olan Arefe gününün dinde önemli bir yeri vardır. Hz. Peygamber (sas) bugünü oruçlu geçirme ile ilgili olarak “Arefe günü tutulan orucun geçmiş ve gelecek birer yıllık günahları bağışlayacağı Allah’tan umulur.” (Müslim, Sıyâm, 196-197) buyurmuştur.</p>

<p>Fakat hacda olanların, yapacakları ibadetleri aksatmamaları, sıkıntı ve hâlsizliğe düşmemeleri gerekçesiyle Arefe günü oruç tutmamaları daha uygundur (Ebû Dâvûd, Savm, 64).</p>

<p><strong>2026 Zilhicce orucu ne zaman?</strong></p>

<p>2026 Zilhicce 18 Mayıs Pazartesi günü başlayacak.</p>

<p>Zilhicce ayının 9. günü 26 Mayıs Salı günü</p>

<p>Kurban Bayramı Arefesi'dir.</p>

<p>Zilhicce ayının 10. günü 27 Mayıs Çarşamba Kurban Bayramı'nın 1. günü olarak idrak edilecektir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>#KEŞFET</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/zilhicce-oruclari-ne-zaman-basliyor</guid>
      <pubDate>Thu, 14 May 2026 09:33:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/03/dunyada-ramazanin-ilk-gun-mujdecisi-olan-hilal-takibi.jpg" type="image/jpeg" length="81994"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Zekat: Yoksulun Hakkı]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/zekat-yoksulun-hakki-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/zekat-yoksulun-hakki-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Zekatın verilebileceği sekiz sınıf insan kimlerdir? Kişi kimlere zekat veremez? Zekat verilirken nelere dikkat edilmelidir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify">"﴾.عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "لَيْسَ الْمِسْكِينُ بِالَّذِى تَرُدُّهُ التَّمْرَةُ وَالتَّمْرَتَانِ وَلاَ اللُّقْمَةُ وَاللُّقْمَتَانِ إِنَّ الْمِسْكِينَ الْمُتَعَفِّفُ اقْرَءُوا إِنْ شِئْتُمْ: ﴿لاَ يَسْأَلُونَ النَّاسَ إِلْحَافًا<br />
<br />
Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Allah Resûlü (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"(Kendisine <strong>zekât</strong> verilecek olan) miskin, ihtiyacını bir iki hurma veya bir iki lokmanın giderebileceği kişi değildir. Asıl miskin, (maddî imkânı olmadığı hâlde onurundan dolayı) istemekten kaçınan kişidir. Dilerseniz (bu konuda) "…İnsanlardan arsızca (bir şey) istemezler…" âyetini </i>(Bakara, 2/273) <i>okuyun!"</i></p>

<p style="text-align:justify">(M2394 Müslim, <strong>Zekât</strong>, 102; B1476 Buhârî, <strong>Zekât</strong>, 53)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "لاَ تَحِلُّ الصَّدَقَةُ لِغَنِيٍّ وَلاَ لِذِى مِرَّةٍ سَوِيٍّ</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Abdullah b. Amr’dan (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Zengin ve gücü kuvveti yerinde (sağlıklı) kimselerin <strong>zekât</strong> almaları helâl değildir."</i></p>

<p style="text-align:justify">(D1634 Ebû Dâvûd, <strong>Zekât</strong>, 24; T652 Tirmizî, <strong>Zekât</strong>, 23)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) : أَنَّ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) بَعَثَ مُعَاذًا إِلَى الْيَمَنِ فَقَالَ: "…فَأَعْلِمْهُمْ أَنَّ اللَّهَ افْتَرَضَ عَلَيْهِمْ صَدَقَةً فِي أَمْوَالِهِمْ تُؤْخَذُ مِنْ أَغْنِيَائِهِمْ وَتُرَدُّ عَلَى فُقَرَائِهِمْ</p>

<p style="text-align:justify">İbn Abbâs’tan (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) Muâz’ı (ra) Yemen’e gönderirken şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"... Allah’ın (cc), zenginlerinden alınıp fakirlerine verilmek üzere mallarına <strong>zekât</strong>ı farz kıldığını onlara bildir."</i></p>

<p style="text-align:justify">(B1395 Buhârî, <strong>Zekât</strong>, 1)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ سَلْمَانَ بْنِ عَامِرٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "إِنَّ الصَّدَقَةَ عَلَى الْمِسْكِينِ صَدَقَةٌ وَعَلَى ذِى الرَّحِمِ اثْنَتَانِ: صَدَقَةٌ وَصِلَةٌ</p>

<p style="text-align:justify">Selmân b. Âmir’den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Yoksula verilen sadaka bir, akrabaya verilen ise hem sadaka hem de sıla-i rahim olmak üzere iki sadaka sayılır."</i></p>

<p style="text-align:justify">(N2583 Nesâî, <strong>Zekât</strong>, 82; T658 Tirmizî, <strong>Zekât</strong>, 26)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Ziyâd b. Hâris, Yemen’in Sudâ kabilesindendi. Resûlullah’a (sas) gelerek biat etmiş, Hz. Peygamber’in (sas) kendi kabilesine karşı savaşmak üzere bir ordu göndermek istediğini öğrenmişti. Ordunun gönderilmesine mâni olmak amacıyla: "Ey Allah’ın Resûlü! Orduyu geri çevirirseniz, ben onların hem Müslüman olmalarını hem de size itaat etmelerini sağlayabilirim" dedi. Hz. Peygamber (sas) onun bu isteğini kabul etti. O da derhâl akrabalarına bir mektup yazdı. Bir süre sonra, kabilesinden Medine’ye bir heyet geldi. Müslüman olduklarını ve itaat edeceklerini belirterek selâm verdiler. Hz. Peygamber (sas) Ziyâd b. Hâris’in bu girişiminden memnun bir şekilde: "<i>Ey Ziyâd! Sudâ kabilesinde sözü dinlenen biri olduğun anlaşılıyor."</i> diye iltifat etti. "Allah (cc) onlara hidayeti nasip etti ve iyilikte bulundu." cevabını verdi Ziyâd tevazu içinde. Onun bu tavrını daha da beğenen Hz. Peygamber (sas), "<i>Seni onların başına yönetici yapayım mı?"</i> diye sordu. "Evet, beni onların yöneticisi yap." dedi Ziyâd memnuniyetle.</p>

<p style="text-align:justify">Bunun üzerine Allah Resûlü (sas) onu yönetici olarak tayin ettiğini bildirdi ve bunu yazı ile kayıt altına aldı. Ziyâd, Peygamber Efendimizden (sas), kabilesinden alınan <strong>zekât</strong>tan kendisi için pay istedi. Bu teklifi de kabul edildi.</p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah (sas) ile Ziyâd arasında geçen bu olay, bir yolculuk esnasında gerçekleşmişti. Konakladıkları yerde bir şahıs gelerek Allah Resûlü’nden (sas) bir şeyler istedi. Kutlu Nebî (sas) de, "<i>Kim muhtaç olmadığı hâlde insanlardan bir şey isterse, aldığı şey, ona baş ve karın ağrısı yapar!" </i> buyurdu. Bu defa o şahıs, "Öyleyse bana <strong>zekât</strong>tan ver!" deyince, Peygamberimiz, "<i>Allah, <strong>zekât</strong>ların kimlere verileceği hususunda ne bir peygambere ne de bir başkasına yetki verdi ve bizzat kendisi, onları sekiz kısma ayırdı. Eğer sen onlardan birisi isen, vereyim." </i>buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas) ile bu şahıs arasındaki konuşmayı işiten ve maddî durumu iyi olan Ziyâd, duyduğu bu sözlerden çok etkilendi. Düşündü, taşındı ve sabah olunca Allah Resûlü’nün (sas) yanına varıp hem yöneticilikten, hem de <strong>zekât</strong> almaktan vazgeçtiğini belirtti...</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas) <strong>zekât</strong> alacak kişilerin bizzat Allah (cc) tarafından sekiz sınıf olarak belirlendiğini söylerken, hiç şüphesiz şu âyeti kastetmişti: "<i>Sadakalar (<strong>zekât</strong>lar) Allah’tan (cc) bir farz olarak ancak, yoksullara, miskinlere, <strong>zekât</strong>ı toplayan memurlara, gönülleri İslâm’a ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah (cc) yolunda olanlara, yolda kalmışlara mahsustur. Allah (cc) en iyi bilendir, hikmet sahibidir."</i></p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas) <strong>zekât</strong>ın zenginlerden alınıp, fakirlere verilmesi gereken bir mal olduğunu belirtmişti. Böylece yetkili kişiler öncelikle fakirleri tespit edecek ve onlara gerekli yardımları ulaştıracaktı. İlgili âyette fakirlerin yanı sıra bir de ‘miskinler’den bahsedilmekteydi. Allah’ın Son Elçisi (sas) buna da şöyle açıklık getirmişti: "<i>(Kendisine <strong>zekât</strong> verilecek olan) miskin, ihtiyacını bir iki hurma veya bir iki lokmanın giderebileceği kişi değildir. Asıl miskin, (maddî imkânı olmadığı hâlde onurundan dolayı) istemekten kaçınan kişidir. Dilerseniz (bu konuda) "...İnsanlardan arsızca (bir şey) istemezler..." âyetini</i>  <i>okuyun!" </i> Buna göre, tabiî ve zarurî ihtiyaçlarını karşılayamayan, bakmakla yükümlü olduğu kişileri geçindirecek kadar geliri olmayan bütün yoksullar fakir ve miskin sınıfına girmektedir. Ama bunların içinde öyleleri vardı ki, yoksul olduklarını kimseye bildiremeyecek kadar iffetliydiler. Bu nedenle de sokaklarda bir iki lokma için dilencilik yapmazlardı. Dolayısıyla Rahmet Elçisi (sas), <strong>zekât</strong> verilirken böyle gerçek muhtaçların araştırılıp tespit edilmesini istemişti.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’in (sas) Veda haccını yaptığı günlerdi. <strong>Zekât</strong> taksimi yaparken, çalışabilecek derecede gücü kuvveti yerinde iki adam gelerek, kendilerine <strong>zekât</strong> verilmesini istediler. Peygamber Efendimiz (sas) başını kaldırıp istek sahiplerinin yüzüne baktıktan sonra, "<i>İsterseniz size <strong>zekât</strong> verebilirim. Ancak, zengin ve çalışmaya gücü yetenlerin <strong>zekât</strong>ta payı yoktur."</i> demişti. Böylece, Kutlu Resûl (sas), çalışma imkânı olduğu hâlde tembellik edenlerin, <strong>zekât</strong> alamayacaklarını belirtiyordu. Ancak gücü yettiği hâlde iş bulamayanların bu insanlardan sayılamayacağı da açıktı.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Zekât</strong> verilecek borçlulara gelince, onlar, temel ihtiyaçları dışında borçlarını ödeyebilecek malı olmayan kimselerdir. Varlıklı olup, malını mülkünü daha da artırmak için borçlanan kimseler bu kapsamın dışındadır. Zira böyle kimselere verilecek <strong>zekât</strong>, ihtiyaç sahiplerinin bu paydan mahrum olmasına neden olacaktır. Ancak, maddî durumu iyi iken, aniden iflas etme, beklenmedik bir sıkıntı sonucu borçlanma, birilerine yardım edeyim derken borç altına girme gibi geçici durumlarda borçlananlara da <strong>zekât</strong> verilebilecektir. Nitekim bir anlaşmazlığı gidermek amacıyla kefil olan sahâbeden Kabîsa b. Muhârik (ra) de Hz. Peygamber’e (sas) gelip borcunu ödeyebilmesi için yardım talep etmişti. Resûlullah (sas), biraz beklemesini, <strong>zekât</strong> geldiği takdirde kendisine verilmesini emredeceğini söylemiş, ardından da kefalet altına girip ödeyemeyenlerin, başına gelen bir afet sebebiyle bütün mal varlığını kaybedenlerin ve sözüne güvenilir üç kişi tarafından fakir olduğuna tanıklık edilen kişilerin, sıkıntılarından kurtuluncaya kadar açıkça yardım talep etmelerinde bir sakınca bulunmadığını ifade etmiştir. Buradan özellikle çeşitli felâketlere uğrayıp borçlanan kimselerin normal geçim standardına erişinceye kadar <strong>zekât</strong> mallarından istifade edebilecekleri anlaşılmaktadır. Bu bağlamda Resûlullah (sas) kimin tarafından öldürüldüğü kesin olarak bilinmeyen fakat insanların birbirlerini itham ettikleri bir olayda, herhangi bir husumetin ortaya çıkmasını engellemek amacıyla da maktulün diyetini <strong>zekât</strong> için ayrılan develerden karşılamıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’in (sas), sırf kalplerini İslâm’a ısındırmak amacıyla, küfürden yeni kurtulmuş kişilere <strong>zekât</strong>tan daha çok pay verdiği de oluyordu. Bu kişiler arasında ilk etapta sadece dünyalık bir şeyler elde edebilmek gayesiyle Müslüman olanlar bile vardı. Ancak daha akşam olmadan onlar için İslâm, bütün dünya ve içindekilerden daha sevimli hâle geliyordu.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas) ve onun güzîde ashâbı, <strong>zekât</strong> taksiminde, âyet-i kerimede, "<i>fî sebîlillâh/Allah(cc) yolundakiler"</i> şeklinde genel bir ifade ile belirtilen diğer hak sahiplerini de gözetiyorlardı. Bu, öncelikle Allah (cc) yolunda cihad edenlere teçhizat temini, şehitlerin ailelerinin bakımı şeklinde anlaşılmakla birlikte, yerel ihtiyaçlara göre de değerlendirilebiliyordu. Örneğin; Hz. Peygamber’in (sas) amcasının oğlu İbn Abbâs (ra), malının <strong>zekât</strong>ıyla köle azat ettiği gibi, fakirlerin hac yapabilmelerine de imkân sağlıyordu. Sahâbeden Ebû’l-Âs el-Huzâî (ra) de Hz. Peygamber’in (sas), kendilerini, hac farizasını yerine getirmek üzere <strong>zekât</strong> develerine bindirdiğini anlatmıştı. Bu uygulamalar ışığında, <i>’fî sebîlillâh’</i> kavramı ile, müminlere günün şartlarına göre <strong>zekât</strong>ı daha faydalı bir şekilde harcama imkânı verildiği anlaşılmaktadır. Böylece yardım yapılabilecek yerler ihtiyaçlara göre genişletilip birçok hayır işlerini kapsayacak şekilde dağıtım yapılabilecektir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas) döneminde ve sonraki dönemlerde, <strong>zekât</strong>ı tahsil eden resmî görevliler vardı. Kendilerine ‘âmil’ de denilen bu kimseler ile Allah yolunda savaşanlar, borçlular ve yolda kalmışlar, zengin bile olsalar <strong>zekât</strong> alabileceklerdi. <strong>Zekât</strong> memurları fakir oldukları için değil, yaptıkları işin karşılığı olarak <strong>zekât</strong>tan belli bir pay alıyorlardı. Bir de topladıkları <strong>zekât</strong> mallarında onların gözü kalmamalıydı. Bunun dışında herhangi bir maaş almak şöyle dursun, hediye dahi alamıyorlardı. Aksi takdirde aldıkları hediyelerin hesabı kendilerine sorulmaktaydı. Kutlu Elçi (sas), Abdullah b. el-Lütbiyye’yi (ra) Süleymanoğulları’nın <strong>zekât</strong>ını toplamakla görevlendirmişti. Bu sahâbî, <strong>zekât</strong>ları toplayıp geldiğinde, "Şu sizin, bu da bana hediyedir." deyince, Resûlullah (sas) minbere çıktı, Allah’a (cc) hamd ve senâ ettikten sonra şöyle buyurdu: "<i>Görevli olarak gönderdiğim kimseye ne oluyor da, "Şu sizin, bu da bana hediyedir." diyor! Babasının veya annesinin evinde otursa da bir baksaydı! Ona yine hediye gelir miydi? Asla! Allah’a (cc) yemin olsun ki, sizden kim (topladığı <strong>zekât</strong> mallarından) hak etmediği bir şey alırsa, kıyamet günü aldığı şey (vebal olarak) sırtına yüklenecektir."</i>  Nitekim sahâbeden Ebû Mes’ûd el-Ensârî, böyle bir yükümlülüğün altından kalkamayacağı endişesiyle <strong>zekât</strong> memurluğu görevini kabul etmemişti.</p>

<p style="text-align:justify">Bu görevlilerin yaptıkları iş aslında zenginle fakiri karşı karşıya getirmeden <strong>zekât</strong>ları toplayıp dağıtmak idi. <strong>Zekât</strong> veren kişi bundan dolayı böbürlenebilir, fakir de bu durumda rencide olabilirdi. Bunu önlemek için en uygun yöntem, fakir ve zengin birbirini görmeden yardımların dağıtılması olacaktı. Hz. Peygamber (sas) bu maksatla görevlendirilen <strong>zekât</strong> amillerinin güzel bir şekilde karşılanmasını, kendilerine zorluk çıkarmaksızın memnun bir şekilde ayrılmalarının temin edilmesini tavsiye etmişti.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimiz (sas), Muâz b. Cebel’i (ra) Yemen’e gönderirken, "<i>Allah’ın (cc), zenginlerinden alınıp fakirlerine verilmek üzere mallarında <strong>zekât</strong>ı farz kıldığını onlara bildir." </i> buyurmuştu. Kendisinden sonra ashâbın uygulaması da bu yönde idi. <strong>Zekât</strong>, öncelikle toplandığı yerin fakirlerine dağıtılır. Böylece o yörenin fakirlerinin zenginler hakkında olumsuz düşünmelerinin önüne geçilip, gönülleri alınmış olur. Ancak Peygamberimizin (sas) bir kefalet yüklenerek borçlanan Kabîsa b. Muhârik’e, "<i>Bekle <strong>zekât</strong> gelsin. Ya sana yardım ederiz veya senin yerine onu öderiz." </i> buyurmasından, ihtiyaç olması hâlinde <strong>zekât</strong>ın farklı yerlere nakledilebileceği de anlaşılmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Akrabalar arası ilişkiler, aynı zamanda sosyal yardımlaşmayı da gerektirdiği için <strong>zekât</strong> verilirken, yakınlar tercih edilir. İyilik yapma konusunda öncelikli kimseler, ilk önce anne, sonra baba, kız kardeşler ve kardeşler şeklinde sıralanır. Genel olarak yardım ederken bu sıra gözetilirse de, kişi bakmakla yükümlü olduğu kimselere yani ana, baba, dede, nine, çocuk ve torun gibi usul ve fürûuna <strong>zekât</strong>ını veremez. Aynı şekilde bir erkek hanımına, hanım da fakir olan kocasına <strong>zekât</strong> veremez. Çünkü <strong>zekât</strong> veren kimsenin, verdiği <strong>zekât</strong>tan hiçbir şekilde maddî menfaat sağlamaması gerekir. Halbuki muhtaç durumda olan usul ve fürûuna <strong>zekât</strong> vermek, nafaka borcundan kurtularak malın aile içinde dolaşmasını sağlamak anlamına gelmekte; dolayısıyla <strong>zekât</strong> verilen mal, fakirin mülkiyetine geçirilmiş olmamaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Bakmakla yükümlü olunanlar dışındaki kardeş, amca, teyze, dayı, hala ve onların çocukları gibi fakir akrabaya <strong>zekât</strong> vermek ise, "<i>Yoksula verilen sadaka bir, akrabaya verilen ise hem sadaka hem de sıla-i rahim olmak üzere iki sadaka sayılır."</i>  buyuran Peygamber Efendimizin (sas) özel olarak teşvik ettiği bir durumdur. Bu sayede yakın akrabalar arasındaki bağlar daha da güçlenecektir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Zekât</strong>ta akrabalara öncelik verilmesini tavsiye eden Hz. Peygamber (sas) <strong>zekât</strong> almadığı gibi, yakınlarının da <strong>zekât</strong> almasını yasaklamıştır. Nitekim sevgili torunu Hz. Hasan (ra), bir defasında Resûlullah’ın (sas) omuzunda iken, <strong>zekât</strong> hurmalarından birini ağzına almıştı. Bunu gören Peygamberimiz (sas), "<i>At ağzından onu! Bize <strong>zekât</strong>ın helâl olmadığını bilmiyor musun?"</i> diyerek derhâl müdahale etmişti.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’in (sas) yakınlarından da <strong>zekât</strong> toplama görevine talip olanlar vardı. Allah Resûlü’nün (sas) amcası Abbâs (ra), oğlu Fadl’ı, diğer amcasının oğlu Rebîa da oğlu Abdülmuttalib’i evlendirmeyi düşünüyorlardı. Bu arada iki genci <strong>zekât</strong> toplamakla görevlendirmesi için Hz. Peygamber’e (sas) göndereceklerdi. Durumu çocukları ile müzakere ederlerken, yanlarına Hz. Ali (ra) çıkageldi. Ona konuyu anlattılar. O da her iki gence, "Bundan vazgeçin. Hz. Peygamber (sas) sizi bu işle görevlendirmez." deyince, bir an onun kendilerini kıskandığını düşündüler. Bu iki genç sahâbî Hz. Peygamber’in (sas) huzuruna çıktılar ve geliş sebeplerini anlattılar. Hz. Peygamber (sas), uzun bir sessizlikten sonra onlara şöyle dedi: "<i>Şüphesiz, Muhammed’in </i>(sas)<i> ailesine <strong>zekât</strong> almak yaraşmaz."</i></p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah’ın (sas) kendisi için <strong>zekât</strong> almayı uygun görmemesinin ve yakınlarına <strong>zekât</strong> almayı yasaklamış olmasının çeşitli sebepleri olduğu şüphesizdir. Şahsına ve ailesine <strong>zekât</strong> dağıtımıyla ilgili yöneltilebilecek itham ve iddiaların önüne geçmek, yakınlarını kanaatkârlığa alıştırmak, başkalarının malına göz dikmeyip çalışmaya, üretmeye teşvik etmek bu sebeplerden bazılarıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Zekât</strong> verilirken, gerçekten muhtaç kişileri bulmaya çalışmak gerekir. Peygamber Efendimiz (sas) <strong>zekât</strong> verilen kişilerin aslında <strong>zekât</strong> almaya ehil olmadıklarının sonradan ortaya çıkması durumunda da Allah’ın (cc) o <strong>zekât</strong>ı kabul edeceğini bildirmiştir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Zekât</strong>, Allah (cc) rızası gözetilerek ve gönül rahatlığıyla verilmelidir. Allah (cc) için yapılan bir ibadet olduğundan, <strong>zekât</strong>ın alınması-verilmesi kadar, kabul edilip edilmemesi de önem arz etmektedir. Bu nedenledir ki, <strong>zekât</strong> veren kişi, verdikten sonra, "Allah’ım! Verdiğim <strong>zekât</strong>ı kârlı kıl, zoraki verilen bir şey kılma." gibi dualar ederek <strong>zekât</strong>ının kabul edilmesini istemelidir. Aynı şekilde <strong>zekât</strong> alan da, <strong>zekât</strong> sahibi için dua etmelidir. Nitekim Hz. Peygamber (sas), <strong>zekât</strong>ını getirip veren Ebû Evfâ için, "<i>Allah’ım! Ebû Evfâ’nın ailesine rahmet et." </i> diye dua etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Diğer ibadetlerde olduğu gibi, <strong>zekât</strong>ta da önemli olan niyettir ve ameller, niyetlere göre karşılık bulacaktır. Niyet iyi olduktan sonra, <strong>zekât</strong>ın açıktan verilmesinde de gizli verilmesinde de bir sakınca yoktur. Şayet insanlara gösteriş yapma gibi olumsuz bir eğilim yoksa <strong>zekât</strong>ın açıktan verilmesi başkalarını da teşvik edebilecektir. Ancak <strong>zekât</strong> alanların asla incinmesini istemeyen Yüce Allah (cc), "<strong>zekât</strong>ların fakirlere gizli bir şekilde verilmesini daha hayırlı görmekte ve böyle yapmanın günahlardan bir kısmına kefaret olacağını" bildirmektedir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Zekât</strong> alan kimseyi hiçbir şekilde incitmemek, verdiğini dile getirerek fakirin başına kakmamak gerekir: "<i>Mallarını Allah (cc) yolunda harcayıp da arkasından başa kakmayan, fakirlerin gönlünü kırmayan kimselerin mükâfatları, Allah (cc) katındadır. Onlar için korku yoktur, onlar üzüntü de çekmeyeceklerdir."</i>  "Güzel bir söz ve bağışlamanın, peşinden incitme gelen sadakadan daha iyi olduğunu" bildiren Yüce Rabbimiz (cc) bu hususta şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Ey iman edenler! Allah’a (cc) ve âhiret gününe inanmadığı hâlde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek suretiyle, sadakalarınızı boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya benzer ki, sağanak bir yağmur isabet etmiş de onu çıplak, pürüzsüz bir kaya hâline getirivermiştir. Bunlar kazandıklarından hiçbir şeye sahip olamazlar. Allah (cc), kâfirleri doğru yola iletmez."</i></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/zekat-yoksulun-hakki-1</guid>
      <pubDate>Thu, 14 May 2026 09:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2022/12/zekat-yoksulun-hakki.jpg" type="image/jpeg" length="48738"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tek Hak Din: İslam]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/tek-hak-din-islam</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/tek-hak-din-islam" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İslam, Hz. Adem’den beri gelen bütün peygamberlerin tebliğ ettiği tevhid davasının ortak adıdır. Allah’tan başkasını tanrı ilan eden bir din, hak değildir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Allah nezdinde hak din İslam’dır. (Âl-i İmrân, 3/19)</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İnsanların bir kısmı, kendi istek ve arzularına dayanarak hak dinden başka dinler icat etmişlerdir. Bazıları da hak dini değiştirmeye kalkışmışlardır. Böylece yeryüzünde birbirinden farklı dinî topluluklar oluşmuştur. Yüce Allah ise, insanlara gönderdiği dinin aslında tek olduğunu haber vermektedir. Peygamberlerin getirdikleri arasında, zamana ve şartlara bağlı olarak bazı farklı hükümler bulunsa da, esas bakımından hepsi birdir.</p>

<p>İslam, Hz. Adem’den beri gelen bütün peygamberlerin tebliğ ettiği tevhid davasının ortak adıdır.<br />
Allah’tan başkasını tanrı ilan eden bir din, hak değildir.</p>

<p><strong>Din:</strong> İrade ve akıl sahibi varlıkları, kendi tercihleriyle dünya ve ahiret saadetine ulaştıran ilahî kanun.<br />
<strong>İslam:</strong> Yüce Allah’ın bütün peygamberlere gönderdiği tevhid odaklı dinin adı olup “barış” anlamına gelen bir kelimeden türemiştir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Bir Ayet</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/tek-hak-din-islam</guid>
      <pubDate>Thu, 14 May 2026 09:31:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/10/tek_hak_din_islam_h28522_7745c.jpg" type="image/jpeg" length="66488"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İnsanı İhya, Toplumu İnşa Eden İbadet: Hac]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/insani-ihya-toplumu-insa-eden-ibadet-hac</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/insani-ihya-toplumu-insa-eden-ibadet-hac" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bir Hadis: Yaşlının, küçüğün, zayıfın (düşkünün) ve kadının cihadı hac ve umre yapmaktır. (Nesâî, Menâsikü’l-hac, 4)]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Hac, içinde pek çok ilahi hikmet ve bereketi barındıran; insanı ihya, toplumu inşa eden bir ibadettir. Hac, diriliştir. Yüce Rabbimiz “Allah, Kâbe’yi Beytülharam’ı insanlar için bir kıyam, bir diriliş vesilesi kıldı...” (Mâide, 5/97) buyurmaktadır. Müminler hacda önce ihrama girer. İhram; günah ve haram olan her şeyi terk edip takva elbisesine bürünmektir. İhrama bürünen mümin, haccın farzını eda etmek üzere Arafat’a çıkar. Arafat; kötülüklerin ayaklar altına alındığı, insani ve vicdani değerlerin dünyaya ilan edildiği yerdir. Haccın bir diğer farzı ise ziyaret tavafıdır. Tavaf; yeryüzünün ilk evi Kâbe’yi kalbimizin hizasına alarak onun etrafında yedi defa dönmektir. Tavaf, hayatımızı Rabbimizin koyduğu ölçülere göre yaşama bilincini gönüllerimize işler. Tavaftan sonra müminleri sa’y beklemektedir. Sa’y; bir arayış ve çabadır. Sa’y toplum için koşturmamız gerektiğini bize hatırlatır. Bu bilinç ve çaba içinde yapılan hac dünyada huzur ve mutluluğa, ahirette ise cennete vesile olacaktır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<hr />
<p><strong>Ateşin odunu yakıp bitirmesi gibi haset de iyilikleri mahveder. (Ebû Dâvûd, Edeb, 44)</strong></p>

<hr />
<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Diyanet Takvimi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/insani-ihya-toplumu-insa-eden-ibadet-hac</guid>
      <pubDate>Thu, 14 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2026/04/mehmet/takvim-2026/mayis-14.jpg" type="image/jpeg" length="95487"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Zilkade ne demektir?]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/zilkade-ne-demektir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/zilkade-ne-demektir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Zilkade ne anlama gelmektedir? Zilkade hicri takvimin kaçıncı ayıdır? Zilkade ayında meydana gelen olaylar nelerdir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h3><span style="color:#ffffff"><strong><span style="background-color:#c0392b">Zilkade nedir?  </span></strong></span><span style="color:#ffffff"><strong><span style="background-color:#c0392b">Zilkade hicri takvimin kaçıncı ayıdır? </span></strong></span></h3>

<p>Zilkade (zülka‘de, zilki‘de) kamerî yılın şevvalden sonra, zilhicceden önce gelen on birinci ayıdır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<ul>
 <li>Haram aylardan olduğu için “zü’l-ka‘deti’l-harâm” şeklinde de anılır.</li>
 <li>Câhiliye Arapları bu ay girdiğinde kutsallığına karşı saygılarından dolayı savaş ve saldırıyı, kötü söz ve kötü davranışı, hatta hayvanları için otlak aramayı bırakmaları sebebiyle bu ayın “oturmakla geçen ay, oturma zamanı” anlamında “zü’l-ka‘de” diye adlandırıldığı, İslâm’dan önce Arab-ı bâide (Âd ve Semûd) döneminde “ḥaykal”, Arab-ı âribe devrinde ise “harf”, “hüvâ‘” ya da “renne” adıyla anıldığı nakledilmektedir.</li>
 <li>Zilkade isminin, hicrî takvimde yer alan diğer ay adları gibi milâdî V. yüzyılın başlarında Hz. Peygamber’in babasından beşinci dedesi Kilâb b. Mürre tarafından belirlendiği, İslâmiyet’in zuhuru döneminde de Araplar’ın bu isimleri kullanmakta olduğu belirtilmektedir.</li>
 <li>Câhiliye devrinde haram ayların ilki olan zilkade ayında ticarî açıdan büyük önem taşıyan panayırlar düzenlenir, Mekke’de Ukâz ve Mecenne panayırları da bu ayda kurulurdu.</li>
</ul>

<h3><span style="color:#ffffff"><strong><span style="background-color:#d35400">Zilkade ayında meydana gelen olaylar</span></strong></span></h3>

<p>Bazı kaynaklarda zilkade ayında meydana gelen olaylar arasında Hz. İbrâhim ile İsmâil’in Kâbe’nin temellerini yükseltmeleri, denizin Hz. Mûsâ için yarılması, Hz. Yûnus’un balığın karnından çıkması zikredilmekle birlikte (meselâ bk. Zekeriyyâ b. Muhammed el-Kazvînî, s. 71) bu rivayetleri doğrulama imkânı bulunmamaktadır. İbn Abbas’ın, “Mûsâ’ya otuz gece vade verdik” âyetinde geçen (el-A‘râf 7/142) “otuz gece” ifadesini zilkade ayı olarak yorumladığı nakledilir (Şevkânî, II, 242).</p>

<h3><span style="color:#ffffff"><strong><span style="background-color:#2980b9">İslâm tarihinde zilkade ayında meydana gelen olaylar</span></strong></span></h3>

<p>İslâm tarihinde zilkade ayında meydana gelen önemli olaylardan Hendek (Ahzâb) Gazvesi, Hz. Peygamber’in Zeyneb bint Cahş ile evlenmesi, Benî Kurayza Gazvesi, Umre Seferi, Umretü’l-kazâ, Resûl-i Ekrem’in Meymûne bint Hâris ile evlenmesi zikredilebilir.</p>

<ul>
 <li><span style="color:#e74c3c">Ramazan ve kurban bayramları arasında kaldığı için zilkade ayında nikâh kıyılamayacağı yönündeki inanışların dinî dayanağı yoktur.</span></li>
 <li>Haram aylar olan zilkade, zilhicce, muharrem ve recebde (Hanefîler’e göre tercihen bu ayların perşembe, cuma ve cumartesi günlerinde) oruç tutmak müstehaptır.</li>
</ul>

<h3><span style="color:#ffffff"><strong><span style="background-color:#f39c12">Türk dinî mûsikisinde zilkade ayı</span></strong></span></h3>

<ul>
 <li>Türk dinî mûsikisinde şevval, zilkade ve zilhicce aylarında genellikle hac ilâhileri okunur. Bu aylarda güftelerinde haccı, Kâbe sevgisi ve hasretini dile getiren eserler icra edilir.</li>
</ul>

<h3><span style="color:#ffffff"><strong><span style="background-color:#8e44ad">Osmanlı belgelerinde zilkade ayı</span></strong></span></h3>

<ul>
 <li>Yine iki bayram arasında yer aldığından Türk halk kültüründe özellikle kadınlar arasında “aralık” şeklinde isimlendirilen zilkade ayı Osmanlı belgelerinde ”ذا“ kısaltmasıyla gösterilmiştir.</li>
</ul></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>#KEŞFET, Dini kavramlar</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/zilkade-ne-demektir</guid>
      <pubDate>Wed, 13 May 2026 09:35:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2024/04/zilkade-ne-demektir.jpg" type="image/jpeg" length="34184"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Yolculukta İbadet: Yolcuya Tanınan Kolaylıklar]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/yolculukta-ibadet-yolcuya-taninan-kolayliklar-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/yolculukta-ibadet-yolcuya-taninan-kolayliklar-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yolculukta iken namazlar nasıl kılınır? Mestler üzerine mesh süresi kaç gündür? Bayanlar, yanında mahremi olmadan yolculuk yapabilir mi?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify">"عَنْ خُزَيْمَةَ بْنِ ثَابِتٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "الْمَسْحُ عَلَى الْخُفَّيْنِ لِلْمُسَافِرِ ثَلاَثَةُ أَيَّامٍ وَلِلْمُقِيمِ يَوْمٌ وَلَيْلَةٌ<br />
<br />
Huzeyme b. Sâbit’in (ra) rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Mestler üzerine mesh süresi, yolcu için üç gün üç gece, mukim içinse bir gün bir gecedir."</i></p>

<p>(D157 Ebû Dâvûd, Tahâret, 60)</p>

<p>***</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) قَالَ: كَانَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَجْمَعُ بَيْنَ صَلاَةِ الظُّهْرِ وَالْعَصْرِ إِذَا كَانَ عَلَى ظَهْرِ سَيْرٍ، وَيَجْمَعُ بَيْنَ الْمَغْرِبِ وَالْعِشَاءِ</p>

<p style="text-align:justify">İbn Abbâs (ra) şöyle demiştir: "Resûlullah <strong>yolculuk</strong>ta öğle ile ikindi namazlarını cem eder (tek vakitte birleştirerek peş peşe kılar), aynı şekilde akşam ile yatsı namazlarını da cem ederdi."</p>

<p>(B1107 Buhârî, Taksîru’s-salât, 13)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ قَالَ: كَانَ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) إِذَا ارْتَحَلَ قَبْلَ أَنْ تَزِيغَ الشَّمْسُ أَخَّرَ الظُّهْرَ إِلَى وَقْتِ الْعَصْرِ، ثُمَّ يَجْمَعُ بَيْنَهُمَا، وَإِذَا زَاغَتْ صَلَّى الظُّهْرَ ثُمَّ رَكِبَ</p>

<p style="text-align:justify">Enes b. Mâlik (ra) şöyle demiştir: "Hz. Peygamber (sas), öğle vakti girmeden sefere çıkacağı zaman öğle namazını ikindi vaktine kadar erteler, sonra iki namazı beraber kılardı. Öğle vaktinden sonra yola çıktığında ise namazını kılar yola öyle çıkardı."</p>

<p>(B1111 Buhârî, Taksîru’s-salât,15)</p>

<p>***</p>

<p>عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) خَرَجَ مِنْ مَكَّةَ إِلَى الْمَدِينَةِ لاَ يَخَافُ إِلاَّ رَبَّ الْعَالَمِينَ يُصَلِّى رَكْعَتَيْنِ</p>

<p style="text-align:justify">İbn Abbâs’tan (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas), Mekke’den Medine’ye yola çıktı ve âlemlerin Rabbi olan Allah’tan (cc) başka hiçbir şeyden korkusu olmadığı hâlde namazlarını ikişer rekât olarak kıldı.</p>

<p>(N1436 Nesâî, Taksîru’s-salât, 1)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ حَمْزَةَ ﴿بْنِ عَمْرٍو﴾ قَالَ: سَأَلْتُ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) عَنِ الصَّوْمِ فِي السَّفَرِ قَالَ: "إِنْ شِئْتَ أن تَصُومَ فَصُمْ وَإِنْ شِئْتَ أن تُفْطِرَ فَأَفْطِرْ</p>

<p style="text-align:justify">Hamza (b. Amr) (ra) anlatıyor: "Allah’ın Resûlü’ne (sas) <strong>yolculuk</strong>ta oruç meselesini sordum. O (sas) da, "<i>Tutmak istersen tut, tutmak istemezsen tutma."  </i>buyurdu. " </p>

<p>(N2298 Nesâî, Sıyâm, 56)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Hicretin sekizinci yılı Ramazan ayında, Allah Resûlü (sas) ve binlerce sahâbîsi Mekke’nin fethi için yola çıktıklarında oruçlu idiler. Mekke yakınlarındaki Kürâu’l-Ğamîm mevkiine vardıklarında vakit ikindiyi geçmişti. Hz. Peygamber (sas), yorgun ve bitap düşen ashâbının oruçtan dolayı hayli zorlandığını fark etti. Arkadaşlarından bir tas su istedi ve getirilen bu suyu herkesin gözü önünde içti. Allah Resûlü’nün (sas) orucunu bozduğunu görenlerden bazıları derhâl oruçlarını bozdu, bazıları ise oruçlarına devam ederek bozmadılar. Bunu duyan Allah’ın Elçisi (sas), "<i>Onlar sözüme karşı geliyorlar, onlar sözüme karşı geliyorlar!"</i> diyerek oruç tutmaya devam edenlerin bu tutumundan hoşlanmadığını bildirdi.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Yolculuk</strong> hâli, başlı başına bir meşakkattir. Hemen her yolculuğun kendine göre birtakım riskleri, sıkıntıları ve güçlükleri vardır. Kişi eşinden, işinden, evinden uzak kalarak, zihnen ve bedenen yorulur. Nitekim Peygamber Efendimiz (sas), "<i><strong>Yolculuk</strong>, uykunuzu ve yeme-içmenizi engelleyen bir çeşit azaptır."</i>  buyurarak yolculuğun sıkıntısını tarif etmiştir. Durum böyle olunca kişi, bir an önce evine, yurduna, ailesine sağ salim kavuşma çabası içinde hisseder kendini.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân-ı Kerîm’de savaş ve hastalık gibi yolculuğun da sıkıntılı olduğuna işaret edilmiş ve bu durumlar için özel hükümlere işaret edilmiştir. Savaş esnasında kılınan namaz için olduğu gibi, <strong>yolculuk</strong>ta kılınan namaz için de kolaylık sağlanmıştır. "<i>Yeryüzünde sefere çıktığınız vakit kâfirlerin size saldırmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızdan ötürü size bir günah yoktur."</i>  âyeti her ne kadar savaş amacıyla sefere çıkılması hâlinde namazın kısaltılabileceğine işaret ediyorsa da, Peygamber Efendimizin (sas) uygulamalarından, bu âyetin diğer <strong>yolculuk</strong>larda namazların kısaltılmasını da kapsadığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla hem savaş esnasında kılınan korku namazları hem de <strong>yolculuk</strong>ta kılınan namazlar için farklı kolaylıklar sağlanmıştır.</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Eğer hasta veya <strong>yolculuk</strong>ta iseniz veya biriniz tuvaletten gelmişse ya da hanımlarla cinsel ilişkiye girip de su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprakla teyemmüm edin."</i>  âyetinde yolculuğa çıkan insanların su bulamama gibi sıkıntılarla karşı karşıya kaldıklarında teyemmüm ederek namazlarını eda edebileceklerine işaret edilmektedir. Aynı şekilde, "<i>Sizden kim hasta ya da <strong>yolculuk</strong>ta olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruca gücü yetmeyen ise bir yoksul doyumu fidye verir."</i>  âyetinde oruç konusunda hasta ve yolcu için özel kolaylık sağlandığı bildirilmiştir. Kulları için zorluğu değil daima kolaylığı isteyen Yüce Allah (cc), sıkıntılı anlarında kullarına böyle kolaylıklar sağlamıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah’ın yaptığı <strong>yolculuk</strong>lara bakıldığında, risâlet öncesinde ticaret; sonrasında ise hicret, cihad, umre ve hac yapmak için sefere çıktığı, seferin sıkıntılarını yaşayarak <strong>yolculuk</strong> esnasında yapılan <strong>ibadet</strong>lerle ilgili kolaylaştırıcı hükümleri uyguladığı ve bunları ashâbına da öğrettiği görülmektedir. Bu hükümlerden biri hafif ve yumuşak deriden yapılan ve ayakları topuklarla birlikte örten bir çeşit ayakkabı olan mestler üzerine yapılan meshin süresi ile ilgilidir. Hz. Peygamber (sas), "<i>Mestler üzerine mesh süresi, yolcu için üç gün üç gece, mukim içinse bir gün bir gecedir." </i> buyurmuştur. Tâbiîn âlimlerinden Şureyh b. Hâni (ra) bir gün Hz. Âişe’ye (ra) gelerek <strong>yolculuk</strong>ta mest üzerine meshetme meselesini sorar. Hz. Âişe (ra) de ona, "Ali b. Ebû Tâlib’e (ra) git ve ona sor. Çünkü o Resûlullah (sas) ile birlikte sefere çıkıyordu." der. Bunun üzerine Şureyh (ra), Hz. Ali’ye (ra) gider ve Allah Resûlü’nün (sas) nasıl meshettiğini sorar. Hz. Ali (ra), Resûlullah’ın (sas) yolcunun üç gün üç gece, mukim olanın da bir gün bir gece meshedebileceğini belirlediğini anlatır. Yine sahâbeden Huzeyme b. Sâbit’in (ra), "Resûlullah (sas), "<i>(<strong>Yolculuk</strong>ta) mestlere üç gün mesh edin." </i> buyurdu. Eğer bu sürenin daha fazla olmasını isteseydik onu artıracaktı." ifadeleri, Allah Resûlü’nün (sas) her zaman, özellikle de seferde sıkıntıları gidermeye yönelik bir tutum sergilediğinin bir diğer işaretidir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’in (sas) <strong>yolculuk</strong>ta ashâbına öğrettiği önemli kolaylıklardan biri de namazların kısaltılarak ve cem edilerek kılınabileceğidir. Hicretin dokuzuncu senesiydi. Müslümanlara karşı savaşmak üzere Dımaşk’ta kırk bin kişilik bir ordu hazırlanmıştı. Böyle bir askerî harekât hazırlığını öğrenen Allah’ın Resûlü (sas) genel seferberlik ilân etti. Hazırlanan ordu Tebük’e doğru yola çıkmıştı. Gidilecek yer uzak, havalar ise sıcak ve kuraktı. Zorlu bir yolculuğa çıkılmıştı. Hatta Kur’ân-ı Kerîm bu yolculuğu <i>’sâatü’l-usra’</i> (güçlük zamanı) diye nitelemişti. Bu <strong>yolculuk</strong> esnasında Resûl-i Ekrem (sas) mola verip hareket edeceği zaman öğle vakti henüz girmemişse öğleyi ikindi vaktine kadar geciktirmiş ve ikisini bir arada kılmıştı. Öğle vakti girdikten sonra hareket edecekse, ikindiyi öne alarak ikisini bir arada kılmış, sonra hareket etmişti. Akşamdan önce hareket edeceği zaman akşam namazını geciktirmiş, akşamı yatsı ile birlikte kılmış; şayet akşamdan sonra hareket edecekse yatsı namazını öne almış, yatsıyı akşam ile birlikte kılmıştı.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimiz (sas) cem uygulamasını ‘öğle ile ikindi’ ve ‘akşam ile yatsı’ namazlarını birleştirmek suretiyle yapıyordu. O (sas), <strong>yolculuk</strong>ta varacağı yere acele gitmesi gerektiği zamanlarda da, düşman takibi ve korkusu gibi acele etmesini gerektiren bir durum bulunmadığı seferlerde de öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı cem ederek kılardı. Nitekim onun bu tutumuna şahit olan Abdullah b. Ömer (ra) gibi sahâbîler de böyle yapardı. Enes b. Mâlik (ra) Peygamber Efendimizin (sas) <strong>yolculuk</strong>taki namazı nasıl cem ettiğini şöyle anlatıyordu: "Hz. Peygamber (sas), öğle vakti girmeden sefere çıkacağı zaman öğle namazını ikindi vaktine kadar erteler, sonra iki namazı beraber kılardı. Öğle vaktinden sonra yola çıktığında ise namazını kılar yola öyle çıkardı."</p>

<p style="text-align:justify">Sevgili Peygamberimiz (sas) işlerin daima dengeli yürümesinden yana idi. İbadetleri ihmal etmeden bunların günlük hayatın akışı içindeki konumunu belirliyordu. Saîd b. Cübeyr (ra), İbn Abbâs’a (ra), Hz. Peygamber’in (sas) Tebük Seferi’nde namazı neden cem ettiğini sorduğunda, "Ümmetini meşakkate sokmamak istediği için" cevabını almıştı. Böylece Allah Resûlü’nün (sas) sefere çıkan ashâbını karşılaşabilecekleri sıkıntılardan kurtarmak ve kolaylık sağlamak amacıyla namazları cem ettiği anlaşılmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’in (sas) seferde bizzat uygulayarak ashâbına gösterdiği kolaylıklardan biri de namazın kısaltılmasıdır. Hz. Âişe’den (ra) rivayet edilen, "<i>Allah (cc), namazı farz kıldığı zaman, hazarda (barış durumunda ve yerleşik iken) ve seferde ikişer rekât olarak farz kılmıştı. Sonra sefer namazları oldukları gibi bırakıldı da hazar namazları artırıldı." </i> hadisinden de anlaşıldığı gibi seferîliğin sıkıntısı göz önünde bulundurularak namazların rekât sayısında kolaylık sağlanmıştır. İbn Abbâs’tan (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas), Mekke’den Medine’ye yola çıkar ve âlemlerin Rabbi olan Allah’tan (cc) başka hiçbir şeyden korkusu olmadığı hâlde namazlarını ikişer rekât olarak kılardı. O (sas), bu kısaltmanın Yüce Allah’ın (cc) müminlere bir ikramı olduğunu söylerdi. Ya’lâ b. Ümeyye (ra), Ömer b. Hattâb’a (ra), "Allah Teâlâ (cc), "<i>Yeryüzünde sefere çıktığınızda</i> , <i>kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızda size bir sorumluluk yoktur." </i> buyuruyor. Halbuki insanlar şimdi güven içindedirler. (O hâlde niçin seferde namazları kısa kılıyoruz?)" diye sormuştu. Hz. Ömer (ra) ona şöyle cevap verdi: "Bu senin şaştığın şeye vaktiyle ben de şaşmıştım da onu Allah’ın Resûlü’ne (sas) sormuştum. O (sas) da, "<i>Bu, Allah’ın (cc) size verdiği bir sadakadır. Allah’ın (cc) sadakasını kabul ediniz." </i> buyurmuştu." Aynı soru Abdullah b. Ömer’e (ra) sorulunca o da, "Resûlullah (sas) bize peygamber olarak geldiğinde bizler dalâlette idik. O bize her şeyi öğretti; seferde namazı iki rekât kılmamız da bu öğretilenler arasındaydı." cevabını vermişti. Nitekim Mekke’nin fethi sonrası orada on sekiz gece kalan Hz. Peygamber (sas), namazları ikişer rekât olarak kıldırmış ve (arkasına dönüp cemaate), "<i>Ey Mekkeliler! Siz namaz(lar)ı dörder (rekât olarak) kılın. Biz (Medineliler) seferîyiz." </i> buyurmuştu. Bu uygulamasıyla Allah Resûlü (sas), yerleşik olanların, seferî olanın ardında namaz kıldığı zaman namazları nasıl tamamlayacağını da ashâbına öğretmiş oluyordu.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Ömer’in (ra) torunlarından Hafs b. Âsım (ra) şunları anlatmaktadır: "Biz <strong>yolculuk</strong>ta (amcam Abdullah) İbn Ömer’in (ra) beraberindeydik. İbn Ömer (ra) bize namaz kıldırdı. Farzdan sonra (sünnet kılmadan) beraber çıkıp gittik. İbn Ömer (ra) dönüşünde cemaatin bir kısmının (kalkıp) namaza durduklarını görünce, "Bunlar ne yapıyorlar?" diye sordu. Ben de, "Sünnet kılıyorlar." dedim. İbn Ömer (ra) "Eğer ben (<strong>yolculuk</strong>ta) sünnet kılacak olsaydım farzımı tam kılardım! Ey kardeşimin oğlu! Ben Resûlullah (sas) ile beraber bulundum. Vefat edinceye kadar <strong>yolculuk</strong>ta iki rekât farzın dışında (sünnet namaz) kılmadı. Sonra Ebû Bekir (ra), Ömer (ra) ve Osman (ra) ile birlikte bulundum. Onlar da <strong>yolculuk</strong>ta iki rekâttan fazla kılmadılar. Bu zâtlar vefat edinceye kadar durum böyleydi." dedi."</p>

<p style="text-align:justify">Diğer yandan Hz. Peygamber (sas) yolculuğa ait olmak üzere "bineği üzerinde iken deve yönünü hangi tarafa çevirirse çevirsin namazı kılardı." şeklinde gelen rivayetlerden, Allah Resûlü’nün (sas) farz namazlarını yolculuğa ara verip dinlendiği zaman, nafile namazlarını da bineği üzerinde iken kıldığını anlıyoruz. Câbir b. Abdullah’ın (ra) anlattığı üzere, Peygamberimizin (sas) farz olan bir namazı kılmak istediğinde bineğinden inip kıbleye yönelmesi de bu durumu teyit etmektedir. Allah Resûlü (sas) aynı hikmetlerden ötürü yolcunun cuma namazı kılmayabileceğini belirtiyordu. Bununla beraber önemine binaen <strong>yolculuk</strong>ta da ezan, kâmet ve cemaatin ihmal edilmemesini istiyordu. Nitekim, "<i>Bir yolculuğa çıktığınızda ezan okuyun ve kâmet getirin, en büyüğünüz de size imam olsun!" </i> buyurmuştu.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü’nün (sas) seferlerinin bir kısmı Ramazan’da gerçekleşmişti. "<i>Oruç, sayılı günlerdir. Sizden kim hasta ya da <strong>yolculuk</strong>ta olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruca gücü yetmeyen ise bir yoksul doyumu fidye verir." </i> âyetinde yolcu ve hastaların <strong>yolculuk</strong> esnasında oruç tutamayabileceklerine işaret edilmektedir. Hz. Peygamber’in (sas) Ramazan ayında yaptığı <strong>yolculuk</strong>larda oruç tuttuğu gibi tutmadığı da olurdu. Bir gün yanına Hamza b. Amr el-Eslemî (ra) gelmiş, <strong>yolculuk</strong>ta oruç tutabilecek güçte olduğunu söylemişti. Allah’ın Elçisi (sas) ona, "<i>Tutmak istersen tut, tutmak istemezsen tutma." </i> buyurdu. Diğer bir rivayete göre ise, "<i><strong>Yolculuk</strong> esnasında oruç tutmamak, Allah (cc) tarafından verilmiş bir ruhsattır. Kim bu ruhsatı kullanırsa iyi yapmış olur. Kim de oruç tutmak isterse ona hiçbir günah yoktur."  </i>demişti. Allah Resûlü’nün (sas) tavrını bilen sahâbîler kendi özel durumlarına göre oruç <strong>ibadet</strong>ini ifa ediyorlardı. Durumu müsait olan, sağlığı elveren oruç tutuyor, müsait olmayan ise sonradan tutmak üzere orucunu erteliyordu. Nitekim Ebû Saîd el-Hudrî (ra), "Biz Ramazan ayında Allah’ın Resûlü (sas) ile birlikte yolculuğa çıkardık. Kimimiz oruç tutar, kimimiz tutmazdı. Fakat ne oruç tutan tutmayanı ne de tutmayan tutanı ayıplardı." demişti.</p>

<p style="text-align:justify">Diğer yandan inananları <strong>ibadet</strong>e teşvik eden Hz. Peygamber (sas), ashâbın bu konudaki hevesini bilse de yolculuğun <strong>ibadet</strong>i zorlaştırdığı hâllerde kolaylığı seçmeyi emrediyordu. Nitekim bir <strong>yolculuk</strong> esnasında sahâbeden biri oruçlu olduğu için fenalaşınca, "<i>Seferde oruç tutmak iyilik değildir." </i> buyurmuştu.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimizin (sas) zorlu hac yolculuğu için de tavsiyeleri vardı. Yol güvenliği konusunda sıkıntılar bulunması ve hac <strong>ibadet</strong>inin çok meşakkatli olması sebebiyle özellikle kadınlara <strong>yolculuk</strong> âdâbıyla ilgili tavsiyelerde bulunan Hz. Peygamber (sas), "<i>Hiçbir erkek yabancı bir kadınla yalnız kalmasın. Hiçbir kadın da beraberinde mahremi (kendisine nikâh düşmeyen yakını) bulunmaksızın sakın <strong>yolculuk</strong> etmesin." </i> buyurmuştu. Bunun üzerine bir adam ayağa kalkarak, "Yâ Resûlallah! Ben şöyle şöyle bir gazveye katılacaktım. Eşim de hac yapmak üzere yola çıkmaya niyetlendi. Bu durumda (ne yapayım)?" deyince Peygamberimiz (sas), "<i>Sen de eşinle beraber hacca git." </i> şeklinde cevap vermişti. Çünkü hac yolculuğu başlı başına bir sıkıntı olduğu gibi, mukaddes topraklarda yaşanan aşırı izdiham ve meşakkat özellikle yalnız başlarına gelecek hanımların çeşitli sıkıntılara maruz kalmalarına neden olabilmekteydi. Dolayısıyla kadınların mahremleri ile hac seferine çıkmalarının istenmesi, daha güvenli ve daha kolay hac yapmalarını temin etmeye yönelik bir tedbir idi. Nitekim Resûlullah’ın (sas) uygulamalarını yakından bilen Hz. Ömer (ra), yaptığı son haccında Hz. Peygamber’in (sas) eşlerine izin verip beraberlerinde de Osman b. Affân (ra) ile Abdurrahman b. Avf’ı (ra) göndermişti. Bu durum Peygamber Efendimizin (sas), hanımların hacca gitme âdâbı ile ilgili tavsiyelerinin güvenilir kişilerin refakati ile onlara yardımcı olunmasını amaçladığını göstermektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’in (sas), "<i>İnsanlar tek başına <strong>yolculuk</strong> yapma(nın tehlikeleri) konusunda benim bildiğimi bilselerdi hiç kimse binitiyle tek başına gece yolculuğuna çıkmazdı."</i>  buyururken aynı şekilde erkeklerin de tek başlarına sefere çıkmamaları yönünde tavsiyede bulunduğu görülmektedir. Buradan da konunun yol güvenliği ve o günün şartları ile ilgili olduğu; can, mal ve iffet emniyeti olduğu takdirde kadının mahremi olmadan, erkeklerin de tek başlarına sefere çıkmalarında bir sakınca olmayacağı anlaşılmaktadır. Nitekim Peygamber Efendimizin (sas), "<i>İslâm dini muhakkak surette kemale erecektir. Hatta bir kimse bineği üzerinde tek başına San’a’dan Hadramevt’e kadar (selâmetle) gidecek de Allah’tan (cc) başka hiçbir şeyden korkmayacaktır." </i> hadisi ve bu anlamda gün gelip bir kadının Hire kentinden yola çıkarak yalnız başına Kâbe’yi ziyaret edebileceğini belirten diğer hadisler bunu teyit etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Kaynaklarımızdaki bazı hadislerden <strong>yolculuk</strong> konusunda tanınan bu kolaylıkları uygulayıp uygulamama hususunda insanların muhayyer oldukları da anlaşılmaktadır. Hz. Âişe (ra), Peygamber Efendimizle (sas) beraber çıktığı umre seferini şöyle anlatır: "Mekke’ye varınca, "Anam babam sana feda olsun Ey Allah’ın Resûlü! Sen namazları kısalttın, ikişer rekât kıldın, ben ise kısaltmadan dört rekât kıldım. Sen iftar ettin, ben ise oruç tutmaya devam ettim." dedim. Peygamber (sas) bana, "<i>İyi yaptın."</i>  dedi ve yaptığımdan dolayı beni ayıplamadı. " Fakih sahâbîlerden Ebû Saîd el-Hudrî (ra) de benzer hâdiseyi şöyle anlatmaktadır: "Bir gün iki sahâbî beraber yolculuğa çıkmıştı. Namaz vakti geldiğinde abdest alacak suları yoktu. Temiz toprakla teyemmüm aldılar. Ardından namaz kıldılar. Fakat namaz vakti çıkmadan önce su buldular. Birisi abdestini tazeleyerek yeniden namaz kıldı, öbürü ise namazını iade etmedi. Sonra Peygamber’e (sas) gelip durumu anlattılar, Allah’ın Elçisi (sas), iade etmeyene, "<i>Sünnete uydun ve kıldığın namaz yeterlidir."</i> dedi. Abdest alıp namazını iade edene ise, "<i>Senin sevabın iki kattır." </i> buyurdu."</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas), seferden döndüğünde Allah’a (cc) şükür amacıyla iki rekât namaz kılıyordu. Kuşluk vakti yoldan döndüğü zaman (doğru) mescide girer ve oturmadan önce iki rekât namaz kılardı. Nitekim Câbir b. Abdullah (ra) diyor ki, "Ben bir seferde Peygamber’in (sas) beraberinde bulundum. Medine’ye geldiğimiz zaman Peygamber (sas) bana, "<i>Mescide gir de iki rekât namaz kıl." </i> buyurdu." Böylece Efendimiz (sas) seferin sıkıntılarından kurtularak evine selâmetle vardığında Allah’a (cc) şükretmenin güzel bir haslet olduğunu ashâbına öğretiyordu.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm, Allah (cc) ile kul arasındaki ilişkiye son derece önem veren bir dindir. Hem <strong>yolculuk</strong>taki sıkıntı ve meşakkatler dikkate alınarak tanınan kolaylık ve ruhsatlar hem de bütün zorluklara rağmen namazın kısaltılarak veya birleştirilerek kılınmasına verilen önem, Yüce Allah’ın (cc) kullarına olan sevgisinin ve onları mânevî huzurunda istemesinin bir ifadesidir. Fakih sahâbîlerden İbn Abbâs’ın (ra) rivayet ettiği, "Allah (cc), namazı Peygamberinizin (sas) dilinden hazarda (barışta ve yerleşik hâlde iken) dört, seferde iki, korku zamanında da bir rekât olarak farz kıldı." hadisi, müminlere gösterilen merhamet ve ikramı en güzel şekilde ifade etmektedir. <strong>Yolculuk</strong>, hastalık, savaş gibi sıkıntılı zamanlarda <strong>ibadet</strong> etmenin kolaylaştırılması bir yandan insanların <strong>ibadet</strong>e devamını sağlayıp iştiyaklarının kırılmamasını temin ettiği gibi diğer yandan da gönüllerinin rahata ermesini sağlamaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm dininin, hükümlerini zaman ve coğrafî şartları da dikkate alarak herkesi kucaklayacak şekilde vazetmesi, evrenselliğinin bir gereğidir. Bugün gayet konforlu ve rahat yapılan <strong>yolculuk</strong>lar olduğu gibi; imkânsızlık sebebiyle ya da iklim ve coğrafyanın zorluklarından dolayı ağır şartlarda yapılan <strong>yolculuk</strong>lar da vardır. Şurası bir gerçektir ki, <strong>yolculuk</strong>taki ruhsatları kullanmanın sebep ve hikmeti meşakkatten ziyade bizâtihi <strong>yolculuk</strong>tur. Belli mesafedeki bir yolculuğa niyetlenen herkes bu ruhsatlardan yararlanma hakkına sahiptir. Peygamber Efendimizin (sas) bizzat uygulamalarında görüldüğü üzere, dört rekâtlı farz namazların ikişer rekât olarak kılınması, iki namazın birleştirilerek bir vakitte kılınması, nafile namazları binek üzerinde kılmanın ve suyun bulunamaması hâlinde teyemmümün caiz olması, cuma namazının terk edilebilmesi, mestler üzerine mesh müddetinin üç güne kadar uzatılması, Ramazan orucunun kaza edilmek üzere sonraya bırakılmasına izin verilmesi gibi pek çok husus, <strong>ibadet</strong>lerin uygulanışında yolculara tanınan ruhsatlardır. Dileyen bu ruhsatları değil de azimeti uygulayabilir yani <strong>ibadet</strong>leri hazardaki (mukîm iken) hâlleriyle yerine getirmeyi tercih edebilir. Ancak tanınan bu kolaylıkların "Allah’ın (cc) bir ikramı" olduğunu unutmamak gerekir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak:</strong> Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/yolculukta-ibadet-yolcuya-taninan-kolayliklar-1</guid>
      <pubDate>Wed, 13 May 2026 09:34:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2022/12/yolculukta-ibadet.jpg" type="image/jpeg" length="28112"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ahiret Güvencesi]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/ahiret-guvencesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/ahiret-guvencesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kıyamet gününde dünyadaki hiçbir güvence kişiye bir yarar sağlamayacak, orada herkes tek başına yaptıklarının hesabını verecektir.
Ahirette sadece iman dolu bir kalple ve salih amellerle Allah’ın huzuruna gelmiş olmak bir değer ifade edecektir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>İnkâr edenlerin malları da evlatları da Allah’ın azabına karşı onlara hiçbir yarar sağlamayacaktır. İşte onlar cehennemin yakıtıdır. (Âl-i İmrân, 3/10)</strong></p>

<p style="text-align:justify">Önceki âyetlerde müminlerin dua ve yakarışlarına değinilmiş, burada da inkâr edenlerin durumu ve karşılaşacakları azabın ne kadar şiddetli olacağı açıklanmıştır. Burada psikolojik tahlile dayalı bir uyarının bulunduğu görülmektedir. Şöyle ki: Mal ve çocuklar, insanoğlunun daraldığında destek almak için genellikle başvurduğu dayanaklardır. Ayette, dünya hayatında kişiye güvence sağlayabilen malların ve çocukların kıyamet gününde bir yarar sağlayamayacağı ifade edilmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Kıyamet gününde dünyadaki hiçbir güvence kişiye bir yarar sağlamayacak, orada herkes tek başına yaptıklarının hesabını verecektir.<br />
Ahirette sadece iman dolu bir kalple ve salih amellerle Allah’ın huzuruna gelmiş olmak bir değer ifade edecektir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Nâr</strong>: Cehennem ateşi</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Bir Ayet</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/ahiret-guvencesi</guid>
      <pubDate>Wed, 13 May 2026 09:33:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/10/ahiret_guvencesi_h28490_a2bd9.jpg" type="image/jpeg" length="18956"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Evimizde Güven ve Sadakat]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/evimizde-guven-ve-sadakat</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/evimizde-guven-ve-sadakat" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bir Ayet: Onlara merhametle ve alçak gönüllülükle kol kanat ger. “Rabbim! Onlar nasıl küçüklükte beni şefkatle eğitip yetiştirdilerse şimdi sen de onlara merhamet göster.” diyerek dua et. (İsrâ, 17/24)]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Aile; Allah’ın rahmetiyle korunan ve neslin devamını sağlayan güzide bir kurumdur. İnancımızın, şahsiyetimizin, yaşam tarzımızın şekillendiği en değerli çatıdır. Aile çocuklarla büyüyen, güzelleşen, gençlerle geleceğe kök salan bir çınardır. Mutlu bir aile için sevgi, saygı, sabır, sorumluluk ve sadakat olmazsa olmazlardır. Evimizde güven ve sadakat sarsılırsa aileyi ayakta tutmak için sevgi kâfi gelmeyebilir. Evlerimizin göz bebeği olan gençlerimiz bizi güçlü kılan en büyük zenginliğimizdir. Onların inançları, hayalleri ve fikirleri bizim geleceğimizdir. Gençlerimizi anlamak ve onlara rehberlik etmek bizim vazifemizdir. Zira gençlik dönemi tecrübesizlik ve merakla çeşitli tehlikelere maruz kalınan bir dönemdir. Huzurlu, bilinçli ve güven içinde bir ev ortamında büyüyen, kendisine güvenilen ve maneviyatla desteklenen gençlerimiz girdaplardan korunacaktır. Evimizde var olan güven ve sadakat mutlu bir ailenin ve sağlıklı nesillerin yetişmesinin temelidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<hr />
<p><strong>• Türk Dil Bayramı<br />
• Karamanoğlu Mehmet Bey, Türkçeyi resmî dil ilan etti. (1277)</strong></p>

<hr />
<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Diyanet Takvimi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/evimizde-guven-ve-sadakat</guid>
      <pubDate>Wed, 13 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2026/04/mehmet/takvim-2026/mayis-13.jpg" type="image/jpeg" length="56803"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Umre: Manevi Dünyayı İmar Etmek]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/umre-manevi-dunyayi-imar-etmek-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/umre-manevi-dunyayi-imar-etmek-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Umre yapmak farz mıdır? Umre nasıl yapılır? Allah resulü (sas) kaç defa umre yapmıştır?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"عَنْ جَابِرٍ: أَنَّ النَّبيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) سُئِلَ عَنِ الْعُمْرَةِ أَوَاجِبَةٌ هِيَ؟ قَالَ: "لاَ وَأَنْ تَعْتَمِرُوا هُوَ أَفْضَلُ<br />
<br />
Câbir’den nakledildiğine göre, "<strong>Umre</strong> yapmak farz mı?" diye sorulunca Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p><i>"Hayır, fakat <strong>umre</strong> yapmanız, (yapmamanızdan) daha faziletlidir."</i></p>

<p>(T931 Tirmizî, Hac, 88)</p>

<p>***</p>

<p>" عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) : أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "الْعُمْرَةُ إِلَى الْعُمْرَةِ كَفَّارَةٌ لِمَا بَيْنَهُمَا، وَالْحَجُّ الْمَبْرُورُ لَيْسَ لَهُ جَزَاءٌ إِلاَّ الْجَنَّةُ</p>

<p>Ebû Hüreyre’nin (ra) rivayet ettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p>"<i>İki <strong>umre</strong>, aralarında işlenen günahlara kefarettir. (Allah tarafından) kabul gören haccın karşılığı ise ancak cennettir."</i></p>

<p>(B1773 Buhârî, <strong>Umre</strong>, 1; M3289 Müslim, Hac, 437)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أُمِّ مَعْقِلٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "عُمْرَةٌ فِى رَمَضَانَ تَعْدِلُ حَجَّةً</p>

<p>Ümmü Ma’kıl’in rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Ramazan’da yapılan bir <strong>umre</strong>, (sevap bakımından) hacca denktir."</i></p>

<p>(T939 Tirmizî, Hac, 95)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ عُمَرَ أَنَّهُ اسْتَأْذَنَ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) فِى الْعُمْرَةِ فَقَالَ: "أَيْ أُخَيَّ أَشْرِكْنَا فِى دُعَائِكَ وَلاَ تَنْسَنَا</p>

<p>Hz. Ömer’den nakledildiğine göre, <strong>umre</strong>ye gitmek için izin isteyince Hz. Peygamber (sas) ona şöyle demişti: "<i>Kardeşçiğim! Duana bizi de ortak et ve bizi unutma!"</i></p>

<p>(T3562 Tirmizî, Deavât, 109; İM2894 İbn Mâce, Menâsik, 5)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى سَعِيدٍ الْخُدْرِىِّ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "لَيُحَجَّنَّ الْبَيْتُ وَلَيُعْتَمَرَنَّ بَعْدَ خُرُوجِ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ</p>

<p>Ebû Saîd el-Hudrî’nin (ra) rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Ye’cûc ve Me’cûc’un çıkmasından sonra bile mutlaka Beytullah’a hac ve <strong>umre</strong> (ziyareti) yapılacaktır."</i></p>

<p>(B1593 Buhârî, Hac, 47)</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Hicretin altıncı yılında Hz. Peygamber (sas) Medine’de ilginç bir rüya görmüş ve bunu, çok sevdiği Kâbe’yi ziyarete yormuştu. Rüyasını ashâbıyla paylaştı ve bir <strong>umre</strong> ziyareti ile bunu gerçekleştirmek istedi. Yapılacak bu <strong>umre</strong> ziyareti, doğup büyüdükleri Mekke’den gelen muhacirler başta olmak üzere herkesi heyecanlandırdı. Gerekli hazırlıklar yapıldı ve yola çıkıldı. Ancak yegâne gayeleri Kâbe’yi ziyaret etmek olan bu Müslümanlar, ihramlarıyla günlerce süren yorucu yolculuktan sonra Mekke’nin 22 km. batısındaki Hudeybiye’de Mekkeli müşrikler tarafından durduruldular. Niyetlerinin sadece <strong>umre</strong> ziyareti olduğunu defalarca dile getirmelerine rağmen, Mekkeliler Müslümanların <strong>umre</strong> yapmalarına izin vermediler. Bunun üzerine Allah Resûlü (sas) ile sahâbe arasında Rıdvan Biati, Mekkelilerle de Hudeybiye Antlaşması gerçekleşti. Neticede Müslümanlar kendi açılarından şartları oldukça ağır sayılabilecek bir antlaşma imzalamak durumunda kaldılar. Yapılan bu antlaşmaya göre, Müslümanlar bu ziyaretlerinden vazgeçip Medine’ye geri dönecekler, Kâbe’yi ertesi yıl ziyaret edebileceklerdi. Hasretleri iyice depreşen Müslümanlar, Mekke’nin yanı başına kadar varıp da Kâbe’yi ziyaret edemeden dönmenin hüznü ile çaresiz ihramlarından çıktılar ve Medine’ye geri döndüler. Onların en büyük teselli kaynağı ise, Rıdvan Biati’nden söz eden ve bir gün ihramlarıyla mutlaka Kâbe’yi ziyaret edeceklerini müjdeleyen Fetih sûresinin inmesi oldu.</p>

<p style="text-align:justify">Hudeybiye Antlaşması’nın üzerinden bir yıl geçmiş, <strong>umre</strong> zamanı gelmişti. Allah Resûlü’nün (sas) emri ile tekrar <strong>umre</strong> hazırlıklarına başlandı. Önceki yıl gerçekleştiremedikleri <strong>umre</strong>, kaza edilecek ve bu <strong>umre</strong>ye ‘kaza <strong>umre</strong>si’ denilecekti. Önceki sene giden 1400-1500 kişiye ilâveten bu sene yeni katılanların da olduğu 2000 kişilik grup yola çıktı. Yapılan antlaşma gereği Müslümanlar Mekke’ye silahsız girecekler ve üç gün içerisinde ziyaretlerini tamamlayıp döneceklerdi.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas) ve sahâbe, yıllarca uzak kaldıkları Mekke’ye gür sesleriyle telbiyeler getirerek girdiler. Hasret kaldıkları Kâbe’yi tavaf etmeye başladılar, Mekkelilerin meraklı bakışları arasında. Mekkeli Müslümanlar Medine’ye hicret edince, oranın havası kendilerini olumsuz etkilemiş ve biraz zayıf düşmüşlerdi. Mekkeliler tarafından bu durum dile getirilince Hz. Peygamber (sas) ashâbına onlara karşı güçlü görünmelerini, onların oturduğu tarafa dolandıklarında daha çalımlı ve güçlü yürümelerini emretmiş, ashâb-ı kirâm da bunu yapmıştı. İşte erkeklerin tavafın ilk üç şavtında daha heybetli yürümeleri (remel) ve tavafta ihramlıyken sağ omuzlarını açık bulundurmaları (ıztıba), aslında hasımlara karşı güç ve gövde gösterisi amaçlı olarak bu <strong>umre</strong>de ortaya çıkmıştı. İbn Abbâs’a (ra) göre, başlangıçta tavaf esnasında Kureyşlilere gövde gösterisi için yapılan remel, Hz. Peygamber’in (sas) Veda haccında tavafın ilk üç şavtında yapmasıyla sünnet olmuştu.</p>

<p style="text-align:justify">İki taraf da antlaşmaya uymuş ve böylece Hz. Peygamber (sas) ve Müslümanlar <strong>umre</strong>lerini kaza etmişlerdi. Mekkelilerle herhangi bir tartışmaya girmeksizin <strong>umre</strong> ziyareti tamamlanmıştı.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü’nün (sas) diğer bir <strong>umre</strong>si ise, hicretin sekizinci senesinde Mekke’nin fethinin ardından gerçekleşmişti. Huneyn Gazvesi’nde elde edilen ganimetleri Ci’râne’de bekletirken Kutlu Elçi (sas) <strong>umre</strong> yapmak istedi. Bu amaçla Mekke ile Tâif arasında, Mekke’ye 29 km. uzaklıktaki Ci’râne denilen yerde niyet edip ihrama girdi ve geceleyin yola çıktı. Mekke’ye geceleyin girdi, <strong>umre</strong>sini yaptı ve aynı gece Mekke’den çıkarak Ci’râne’de sabahladı. Sanki bütün geceyi orada geçirmiş gibi ertesi gün güneş batıya kayınca, Batn-ı Serif bölgesinden çıktı. Oradan çıkıp Müzdelife yolunu takip ederek gittiği için yaptığı bu <strong>umre</strong> insanların çoğuna gizli kaldı.</p>

<p style="text-align:justify">İşte bu <strong>umre</strong>lere işaret eden Enes b. Mâlik (ra), <i>"Resûlullah (sas) dört defa <strong>umre</strong> yaptı. Bunlardan hac için geldiğinde yaptığı <strong>umre</strong>si hariç, diğerleri hep Zilkâde ayındadır: Hudeybiye’den dönüşteki <strong>umre</strong>si, ertesi yılki <strong>umre</strong>si, Huneyn ganimetlerini dağıttığı yer olan Ci’râne’den yaptığı <strong>umre</strong>si ve hac ile beraber yaptığı <strong>umre</strong>."</i> demektedir.</p>

<p style="text-align:justify">İmam Buhârî (ra), <i>Sahîh</i> ’inde <strong>umre</strong> ile ilgili bölüme, İbn Ömer’in (ra) "herkesin bir hac ve bir <strong>umre</strong> yapması gerektiği’ şeklindeki görüşünü naklederek başlar ve İbn Abbâs’ın (ra) bunu Kur’an’da, "<i>Allah için haccı ve <strong>umre</strong>yi tam yapın!’"</i> şeklinde hac ile <strong>umre</strong>nin birlikte anılmasıyla izah ettiğini belirtir.</p>

<p style="text-align:justify">Gerçekten de Yüce Allah (cc), önemine binaen <strong>umre</strong>yi hac ile birlikte anmaktadır: "<i>Safâ ile Merve, Allah’ın (dininin) nişanelerindendir. Her kim Beyt’i hacceder veya <strong>umre</strong> yaparsa, o ikisi arasında sa’y etmesinde bir günah yoktur..."</i></p>

<p style="text-align:justify">Câbir b. Abdullah’tan (ra) rivayet edildiğine göre, bir gün Peygamber Efendimiz'e (sas) <strong>umre</strong> yapmanın farz olup olmadığı sorulunca, "<i>Hayır, fakat <strong>umre</strong> yapmanız, (yapmamanızdan) daha faziletlidir."</i> cevabını verir. Bu hadisi kitabında nakleden büyük hadis âlimi İmam Tirmizî (ra) şu değerlendirmeyi yapar: <i>"Bazı ilim adamları ‘<strong>Umre</strong> farz değildir." der. Hac ve <strong>umre</strong>nin ikisine de ‘hac’ denirdi. Kurban Bayramı’nda yapılana ‘Haccü’l-ekber’ (Büyük Hac), <strong>umre</strong>ye ise ‘Haccü’l-asğar’ (Küçük Hac) denirdi. İmam Şâfiî’ye göre, <strong>umre</strong> yapmak, hiçbir ilim adamı tarafından terk edilmesine ruhsat verilmeyen bir sünnettir."</i></p>

<p style="text-align:justify">Bilhassa Ramazan ayı içinde yapılan <strong>umre</strong>nin ayrı bir fazileti vardır. Nitekim hicretin dokuzuncu senesinde, Peygamber Efendimiz (sas) ashâbıyla birlikte hacca gitmeye karar vermiş ve yol için hazırlık yapmaya başlamıştı. Onun hacca gideceğini işiten birçok sahâbî, birlikte hac yapabilmek için âdeta can atıyordu. İşte ensardan Ma’kıl’in (ra) ebeveyni de o bahtiyarlar arasında olmayı arzuluyordu. Ebû Ma’kıl (ra) ile eşi Ümmü Ma’kıl (ra), bu iştiyak içinde Resûl-i Ekrem’e (sas) gittiler. İlk sözü Ümmü Ma’kıl (ra) aldı ve <i>"Ey Allah’ın Resûlü! Benim üzerimde yapmam gereken bir hac görevi var. Ebû Ma’kıl’in ise (sadece) genç bir devesi var."</i> dedi. Eşini onaylayan Ebû Ma’kıl (ra), <i>"Evet, doğru söyledi, ancak ben o deveyi Allah yoluna vakfettim. (Dolayısıyla onunla hacca gitmesi mümkün olur mu bilmem?)"</i> dedi. Resûlullah (sas), <i>’Sen o deveyi ona ver de, onunla hacca gitsin. Çünkü (onunla hacca gitmek de) Allah yolunda (bir hayır)dır." </i>buyurdu. Bunun üzerine Ebû Ma’kıl (ra) deveyi eşine verdi.</p>

<p style="text-align:justify">Ancak o sene ikisi de hastalandılar ve sonunda Ebû Ma’kıl (ra) vefat etti. Bundan dolayı o sene Ümmü Ma’kıl (ra) da hacca gidemedi. Resûl-i Ekrem (sas) hacdan döndükten sonra Ümmü Ma’kıl (ra) kendisini ziyarete gelince Allah Resûlü (sas), "<i>Ümmü Ma’kıl, seni bizimle beraber (hacca) gelmekten alıkoyan ne idi?" </i>diye sordu. Zaten Peygamber (sas) ile birlikte hacca gidememenin üzüntüsü içerisindeki Ümmü Ma’kıl (ra), Allah Resûlü’ne (sas) başından geçenleri anlattı. Sonunda, <i>"Ey Allah’ın Resûlü! Ben ihtiyar ve hasta bir kadınım. Benim için (bu kaçırdığım) haccın yerine geçecek bir amel var mı?"</i> diye sorunca Resûl-i Ekrem (sas), "<i>Madem bizimle beraber haccı kaçırdın, öyleyse sen Ramazan’da <strong>umre</strong> yap! Çünkü Ramazan’da yapılan bir <strong>umre</strong>, (sevap bakımından) hacca denktir." </i>buyurdu. Bu cevabı işiten Ümmü Ma’kıl (ra), şöyle demekten kendini alamadı: <i>"Hac, hacdır; <strong>umre</strong> de <strong>umre</strong>dir. (Birbirinin yerine geçer mi!) Resûlullah (sas) bunu bana söyledi ama bu sadece bana mı özgüdür (yoksa herkes için geçerli midir) bilemiyorum!"</i></p>

<p style="text-align:justify">İshâk b. Râhûye (ra) şöyle der: "Bu hadisin mânâsı, Hz. Peygamber’den (sas) rivayet edilen, "<i>Kim İhlâs sûresini okursa Kur’an’ın üçte birini okumuş gibi olur." </i>hadisi gibidir (böyle anlaşılmalıdır)." Aslında bu hanım, hac ile <strong>umre</strong> arasındaki farkı iyi bilmektedir. Önce, çok daha faziletli olan hacca karşılık Ramazan’da yapılan bir <strong>umre</strong>nin hacca denk olmasına şaşırıyor, fakat Resûlullah’ı işittikten sonra bu <strong>umre</strong>nin haccın yerine geçeceğini düşünmeye başlıyordu. Bu yüzden, o hükmün yalnızca kendisi için mi yoksa herkes için mi geçerli olduğunu bilemiyordu. Oysa Hz. Peygamber (sas) bu sözüyle Ramazan ayında yapılacak <strong>umre</strong>nin faziletini anlatabilmek için onu hacca teşbih etmişti. İbn Huzeyme’nin (ra) de dediği gibi, şayet <strong>umre</strong> burada bütün hükümleriyle hacca denk olsaydı, o zaman hac yerine geçerdi ve İslâm’ın kişiye yüklediği hac vazifesi, Ramazan’da yaptığı <strong>umre</strong>siyle kendinden düşerdi.</p>

<p style="text-align:justify">İbn Abbâs (ra) tarafından nakledilen bazı rivayetlerde de Hz. Peygamber (sas) ile ensardan bir hanım arasında benzer bir diyalog geçmektedir. Bu rivayetlerde, eldeki iki deveyle baba ile oğlun hacca gittikleri, kalan tek devenin de su taşımada kullanıldığı gerekçesiyle Medineli hanımın hacca katılamadığı anlatılmakta, bu durumda Peygamberimiz aynı şekilde hanıma Ramazan’da <strong>umre</strong> yapmasını tavsiye etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Gerçekten de günümüzde bile Ramazan’da yapılan <strong>umre</strong> her yönüyle çok farklıdır. Hemen her ülkeden Müslümanların davet ettiği iftar sofraları, orada zemzem ile açılan oruçlar, hatimle kılınan teravih namazları, gün boyu yapılan tavaflar, son on gün gece yarısından sonra cemaatle ve ikinci bir hatimle kılınan teheccüd namazları, özellikle de herkesi hıçkırıklara ve gözyaşlarına boğan hatim duası ve bayram namazı anlatılamaz, ancak yaşanır...</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’nin (ra) naklettiği bir hadiste <strong>umre</strong>nin faziletine değinen Resûlullah (sas) şöyle buyurur: "<i>İki <strong>umre</strong>, aralarında işlenen günahlara kefarettir. Allah (cc) tarafından kabul gören haccın karşılığı ise cennettir."</i></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Umre</strong>ye gitmek için kendisinden izin isteyen Hz. Ömer’e (ra), Allah Resûlü’nün (sas) söylediği şu sözler, hem <strong>umre</strong>nin faziletini, hem de Resûl-i Ekrem’in (sas) yakın dostuna olan ilgisini, samimiyetini ve tevazuunu göstermektedir: "<i>Kardeşçiğim! Duana bizi de ortak et ve bizi unutma!"</i> Allah Resûlü’nün (sas) kullanmış olduğu, <i>’Kardeşçiğim!’</i> hitabı Hz. Ömer’in (ra) o kadar hoşuna gitmiştir ki bu ifadeyi, "üzerine güneşin doğduğu her şeyden daha sevimli" diye nitelemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Üzerinde bir cübbe bulunan, sakalı ve başı sarıya boyanmış bir adam, Ci’râne’de iken Resûlullah’a (sas) gelerek, <i>"Ey Allah’ın Resûlü! Ben <strong>umre</strong> için ihrama girdim ve gördüğün gibiyim (ne yapmalıyım?)"</i> diye sormuş, bunun üzerine Hz. Peygamber (sas), "<i>Üzerinden cübbeni çıkart, sarı boyayı da yıka ve hac yaparken ne yapıyorsan, <strong>umre</strong>nde de onu yap." </i> buyurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Umre</strong> ile hacda yapılması gereken hususlar, Safâ ile Merve arasında sa’y yapıp ihramdan çıkılmasına kadar aynıdır. Peygamberimizin (sas) <strong>umre</strong>lerinden birini kısaca özetleyen İbn Ömer (ra) şöyle anlatır: <i>"Hz. Peygamber (sas) <strong>umre</strong> için (Mekke’ye) geldi, Beyt’i yedi kere (etrafında dönerek) tavaf etti. Makam’ın arkasında iki rekât namaz kıldı. Safâ ile Merve arasında sa’y etti. (Siz de böyle yapınız, çünkü) "Andolsun ki, Allah’ın Resûlü’nde (sas) sizin için güzel bir örnek vardır.’’ </i> Muâviye (ra) ise, Resûlullah’ın (sas) <strong>umre</strong> yaptığında sa’y sonrasında saçını makasla kısalttığını haber verir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Umre</strong> yapan kişi sa’yini tamamladıktan sonra saçlarını tıraş eder veya kısaltır ve ihramdan çıkar. Böylece <strong>umre</strong> tamamlanmış olur. Hacda ise, ayrıca günü geldiğinde Arafat’a çıkılması, arefe günü orada vakfeye durulması, dönüşte Müzdelife vakfesi, Mina’da kurban kesilmesi ve Cemerât’ta şeytan taşlanması gibi hacca özgü görevler devam etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">İbn Abbâs’ın (ra) anlattığına göre, câhiliye devrinde müşrikler hac aylarında <strong>umre</strong> yapmayı dünyadaki en çirkin işlerden sayarlardı. Onlar, Muharrem ayına Safer ismini verirler ve "(Ne zaman) devenin sırtındaki yara iyileşir; (yoldaki) ayak izleri silinir; (Safer ayı da çıkarsa) artık <strong>umre</strong> yapmak o zaman helâl olur." derlerdi. İbn Abbâs (ra) dedi ki: <i>"Resûlullah (sas) sahâbîleriyle beraber (Zilhicce’nin) dördüncü günü (sabahında) sadece haccetmek niyetiyle telbiye ederek (Mekke’ye) geldi. Peygamber (sas), sahâbîlerine haclarını <strong>umre</strong>ye çevirmelerini (tavaf, sa’y ve tıraşla ihramdan çıkmalarını) emretti."</i> Allah Resûlü (sas), <strong>umre</strong>nin kıyamete kadar hac (ayları) içine girmiş olduğunu ilân etti ve böylece hac aylarında <strong>umre</strong> yapmakta hiçbir sakınca olmadığını göstermiş oldu.</p>

<p style="text-align:justify">Günümüzde olduğu gibi iktisadî ve coğrafî nedenlerle, ömründe yalnız bir defa hacca gidebilme imkânı bulan bir kimse, elbette hac ile birlikte <strong>umre</strong> yapmaya da gayret edecektir. Çünkü bu insanlardan çoğu, hac dışında ayrıca <strong>umre</strong> için Kâbe’ye gelme imkânını belki de hiç bulamayacaktır. Oysa ilk dönemlerde İslâm coğrafyası küçüktü ve insanların Medine’den, Şam’dan, Irak’tan <strong>umre</strong>ye de gidebilme imkânları mevcuttu. Bu nedenledir ki, günümüzde ülkemizden giden hacıların çoğu, önce <strong>umre</strong> yaptıktan sonra ardından yeni bir ihramla yapılan temettü haccını tercih etmektedirler.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm’ın temel ibadetlerinden olan hac, farz kılındığından bugüne dek her yıl nasıl devam etmekteyse, <strong>umre</strong> vazifesi de aynı şekilde asırlardır her gün devam etmektedir. Allah’ın (cc) evi olan Kâbe, Rahmân’ın misafirleri tarafından asırlardır kesintisiz bir şekilde ziyaret edilmektedir. Öyle anlaşılmaktadır ki bu durum kıyamete kadar da böyle devam edecektir. Sahâbeden Ebû Saîd el-Hudrî’nin (ra) naklettiğine göre, Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurur: "<i>Ye’cûc ve Me’cûc’un çıkmasından sonra bile mutlaka Beytullah’a hac ve <strong>umre</strong> (ziyareti) yapılacaktır."</i></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/umre-manevi-dunyayi-imar-etmek-1</guid>
      <pubDate>Tue, 12 May 2026 11:02:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2022/12/umre-manevi-dunyayi-imar-etmek.jpg" type="image/jpeg" length="67737"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Allah'ı Seven, Peygamberine İtaat Eder]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/allahi-seven-peygamberine-itaat-eder</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/allahi-seven-peygamberine-itaat-eder" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hz. Muhammed’in yoluna tabi olmamız, Allah’ı sevmemizin bir gereğidir. Allah’ın sevgisini ve affını kazanmanın yolu, insanların uydurduklarını bırakıp Peygamber’in öğrettiklerini uygulamaktan geçer.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><strong>De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.” (Âl-i İmrân, 3/31)</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">İnsanların bir kısmı, kendileri gibi bir insan gördükleri <strong>Hz. Muhammed</strong>’e (s.a.s) tabi olmaktan geri durmuşlar, hatta onu alaya almışlardı. Hâlbuki Hz. <strong>Peygamber</strong> <strong>Allah</strong>’ın (c.c.) elçisiydi ve Allah’ı sevenlerin O’nun elçisini de sevmeleri beklenirdi. <strong>Peygamber</strong>, <strong>Allah </strong>için sevilir. Ayrıca, <strong>sevgi</strong>nin sadece sözde kalmaması, gereğinin yapılması gerekir. Seven, sevdiğinin emrini yerine getirir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hz. Muhammed</strong>’in yoluna tabi olmamız, <strong>Allah</strong>’ı sevmemizin bir gereğidir. <strong>Allah</strong>’ın <strong>sevgi</strong>sini ve affını kazanmanın yolu, insanların uydurduklarını bırakıp <strong>Peygamber</strong>’in öğrettiklerini uygulamaktan geçer.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>İttibâ:</strong> Uymak, yolundan gitmek, tâbi olmak.<br />
<strong>Zenb [çoğul: zünûb]:</strong> Günah, suç.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Bir Ayet</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/allahi-seven-peygamberine-itaat-eder</guid>
      <pubDate>Tue, 12 May 2026 11:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/10/allah_i_seven_peygamberine_itaat_eder_h28573_71bed.jpg" type="image/jpeg" length="89145"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Vahiy Kâtibi: Übey b. Ka’b (ra)]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/vahiy-katibi-ubey-b-kab-ra</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/vahiy-katibi-ubey-b-kab-ra" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bir Hadis: Kur’an’ı öğrenin, onu okuyun ve okutun. Kur’an’ı öğrenen, okuyan ve gereğini yapan kimse, her tarafa koku yayan misk dolu bir kaba benzer. (Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 2)]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Übey b. Kâ‘b (ra), Medine’de doğmuştur. Künyesi, Ebû’l-Münzir’dir. Ona bu ismi Hz. Peygamber (sas) vermiştir. Übey b. Kâ‘b’ın, İslamiyet’ten önce okuma yazma bildiği, Tevrat ve İncil’i okuduğu kaynaklarda yer almaktadır. Übey, Mus‘ab b. Umeyr’in nezaretinde İslam’a girmiştir. Hz. Peygamber’in hicretinden sonra onun gözetiminde ayetleri yazan ilk kişinin Übey olduğu söylenmektedir. Übey, Hz. Peygamber’in Zeyd b. Sabit’ten (ra) önceki vahiy kâtibidir ve zaman içinde İslam devletinin yazıyla alakalı tüm işlerini yürütmeye başlamıştır. Übey (ra) “Seyyidü’l-kurrâ” yani Kur’an’ı okuyan ve ezberleyenlerin efendisi olarak tanınmaktadır. Medine döneminde Kur’an’ın tamamını ezberleyen dört kişiden biridir. Übey, kıraatini Hz. Peygamber’e arz ederek ondan onay almıştır. Bu nedenle okuyuşla alakalı ihtilaflarda Übey’e başvurulmuştur. Kur’an’ın toplandığı ve çoğaltıldığı heyetlerde görev almış, pek çok kişiye Kur’an öğretmiştir. Sıtma hastalığından muzdarip olan Übey sıtma nöbeti sırasında Medine’de vefat etmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<hr />
<p><strong>İnsan ancak çabasının sonucunu elde eder. (Necm, 53/39)</strong></p>

<hr />
<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Diyanet Takvimi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/vahiy-katibi-ubey-b-kab-ra</guid>
      <pubDate>Tue, 12 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2026/04/mehmet/takvim-2026/mayis-12.jpg" type="image/jpeg" length="91175"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Eyyam-ı biyd ne anlama gelmektedir?]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/eyyam-i-biyd-ne-anlama-gelmektedir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/eyyam-i-biyd-ne-anlama-gelmektedir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Eyyam-ı biyd ne anlama gelmektedir? Resûlullah (sas)'in bu günlere dair tavsiyesi nedir? Bu günlerin faziletleri nelerdir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h3 style="text-align:justify"><span style="color:#e74c3c"><strong>Eyyam-ı biyd ne demektir?</strong></span></h3>

<p style="text-align:justify"><strong>Eyyâm-ı biyd (aydınlık günler) ayın en parlak olduğu hicrî ayların 13, 14 ve 15. geceleridir (Buhârî, Savm, 60).</strong><br />
<br />
Ay bu gecelerde tam olarak göründüğü ve geceleri her zamankinden daha çok aydınlattığı için bu isim verilmiştir.<br />
<br />
Resûlullah (sas), her ayın bu günlerinde oruç tutmayı tavsiye etmiş (Ebû Dâvûd, Savm, 69; Tirmizî, Savm, 54) ve o günlerde oruç tutmanın senenin tüm günlerini oruçlu geçirmek gibi olduğunu belirtmiştir (İbn Mâce, Sıyâm, 29)</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><span style="color:#2980b9"><strong>Hz. Ebû Hüreyre "(Resûlullah) (sas) bana üç şey tavsiye etti: Her ay üç gün oruç tutmak, iki rekât kuşluk namazı kılmak ve uyumadan önce vitir namazı kılmak." (Buhârî, Savm, 60)</strong></span></p>
</blockquote></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Dini kavramlar</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/eyyam-i-biyd-ne-anlama-gelmektedir</guid>
      <pubDate>Mon, 11 May 2026 14:05:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2025/01/eyyam-i-biyd-ne-anlama-gelmektedir.jpg" type="image/jpeg" length="15962"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kurban: Allah'a Yakın Olma Vesilesi]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/kurban-allaha-yakin-olma-vesilesi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/kurban-allaha-yakin-olma-vesilesi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kurban nasıl kesilir? Kurbanlık hayvanlar hangileridir? Hayvanın kurban olmasına engel olan kusurlar nelerdir? Kurban kesmenin hükmü nedir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify">"عَنِ الْبَرَاءِ قَالَ: سَمِعْتُ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَخْطُبُ فَقَالَ: "إِنَّ أَوَّلَ مَا نَبْدَأُ بِهِ فِي يَوْمِنَا هَذَا أَنْ نُصَلِّيَ، ثُمَّ نَرْجِعَ فَنَنْحَرَ، فَمَنْ فَعَلَ فَقَدْ أَصَابَ سُنَّتَنَا<br />
<br />
Berâ’ (ra) diyor ki, "Hz. Peygamber’i (sas) hutbe verirken dinledim, şöyle buyurdu:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Bugün ilk işimiz, (bayram) namazı kılmak, sonra dönüp <strong>kurban</strong> kesmektir. Kim böyle yaparsa sünnetimize uymuş olur."</i></p>

<p style="text-align:justify">(B951 Buhârî, Îdeyn, 3)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ عَائِشَةَ: أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "مَا عَمِلَ آدَميٌّ مِنْ عَمَلٍ يَوْمَ النَّحْرِ أَحَبَّ إِلَى اللَّهِ مِنْ إِهْرَاقِ الدَّمِ إِنَّه لَيَئْتِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِقُرُونِهَا وَأَشْعَارِهَا وَأَظْلاَفِهَا وَإِنَّ الدَّمَ لَيَقَعُ مِنَ اللَّهِ بِمَكَانٍ قَبْلَ أَنْ يَقَعَ مِنَ الْأَرْضِ فَطِيبُوا بِهَا نَفْسًا</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Âişe’den (ra) rivayet edildiğine göre, Allah Resûlü (sas) şöyle buyurmuştur: "Â<i>demoğlu <strong>kurban</strong> günü Allah (cc) katında <strong>kurban</strong> kesmekten daha güzel bir amel işlemez. <strong>Kurban</strong>, kıyamet günü boynuzları, kılları ve tırnaklarıyla (sevap olarak) gelir. <strong>Kurban</strong>, henüz kanı yere düşmeden, Allah (cc) tarafından kabul edilir. Bu sebeple <strong>kurban</strong> kesme konusunda gönlünüz hoş olsun, (bu iş size zor gelmesin)."</i></p>

<p style="text-align:justify">(T1493 Tirmizî, Edâhî, 1)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ شَدَّادِ بْنِ أَوْسٍ قَالَ: ثِنْتَانِ حَفِظْتُهُمَا عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "إِنَّ اللَّهَ كَتَبَ الْإِحْسَانَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ فَإِذَا قَتَلْتُمْ فَأَحْسِنُوا الْقِتْلَةَ وَإِذَا ذَبَحْتُمْ فَأَحْسِنُوا الذَّبْحَ وَلْيُحِدَّ أَحَدُكُمْ شَفْرَتَهُ فَلْيُرِحْ ذَبِيحَتَهُ</p>

<p style="text-align:justify">Şeddâd b. Evs (ra) diyor ki, "Ben iki şeyi Resûlullah’tan (sas) belledim. O şöyle buyurdu: "<i>Allah (cc) her işi güzel yapmayı istemiştir. Şu hâlde siz (meşru bir sebeple) öldürürken de, (işkence etmeden) güzelce öldürün. Bir hayvanı kestiğinizde de kesimini güzel yapın. (Biriniz hayvan keseceği zaman) bıçağını bilesin ve kestiği hayvanı rahatlatsın!"</i></p>

<p style="text-align:justify">(M5055 Müslim, Sayd, 57; D2814 Ebû Dâvûd, Dahâyâ, 10-11)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: ضَحَّى رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَوْمَ عِيدٍ بِكَبْشَيْنِ فَقَالَ حِينَ وَجَّهَهُمَا: "إِنِّى وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِى فَطَرَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ حَنِيفًا وَمَا أَنَا مِنَ الْمُشْرِكِينَ إِنَّ صَلاَتِى وَنُسُكِى وَمَحْيَاىَ وَمَمَاتِى لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ لاَ شَرِيكَ لَهُ وَبِذَلِكَ أُمِرْتُ وَأَنَا أَوَّلُ الْمُسْلِمِينَ اللَّهُمَّ مِنْكَ وَلَكَ عَنْ مُحَمَّدٍ وَأُمَّتِهِ</p>

<p style="text-align:justify">Câbir b. Abdullah (ra) anlatıyor: Resûlullah (sas) bir bayram günü <strong>kurban</strong> olarak iki koç kesti ve onları kıbleye doğru yatırdığı zaman şöyle dedi: "<i>Ben hanîf (hakka yönelmiş) olarak, yüzümü gökleri ve yeri yaratan (Allah)’a (cc) çevirdim ve ben müşriklerden değilim. Şüphesiz benim namazım, <strong>kurban</strong>ım, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah (cc) içindir. O’nun (cc) hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim. Allah’ım (bu <strong>kurban</strong>) sendendir ve Muhammed ile ümmeti tarafından senin (rızan) için sunulmuştur."</i></p>

<p style="text-align:justify">(İM3121 İbn Mâce, Edâhî, 1; D2795 Ebû Dâvûd, Dahâyâ, 3-4)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ زَيْدِ بْنِ أَرْقَمَ قَالَ: قَالَ أَصْحَابُ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : يَا رَسُولَ اللَّهِ! مَا هَذِهِ الْأَضَاحِيُّ؟ قَالَ: "سُنَّةُ أَبِيكُمْ إِبْرَاهِيمَ</p>

<p style="text-align:justify">Zeyd b. Erkam (ra) anlatıyor: Resûlullah’ın (sas) ashâbı, "Ey Allah’ın Resûlü! Bu <strong>kurban</strong>lar nedir?" dediler. Resûlullah, "<i>Babanız İbrâhim’in sünnetidir."  </i>diye cevap verdi.</p>

<p style="text-align:justify">(İM3127 İbn Mâce, Edâhî, 3: HM19498 İbn Hanbel, IV, 368)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Tarih, hicretin ikinci senesi, Zilhicce ayının onunu göstermekteydi. Peygamber (sas), Yesrib’in Medine-i Münevvere’ye dönüşmesinden sonra ashâbıyla birlikte ilk kez <strong>Kurban</strong> Bayramı kutlayacaktı. İlk defa Allah adına <strong>kurban</strong>lar kesilecek, Müslümanlar birlik ve dirlik içinde bayram yapacaklardı. Ensar-muhacir kardeşliğinin ardından yardımlaşma ve dayanışmanın güzel bir örneği daha sergilenecekti. İslâm’ın bayramlarından birini daha kutlamanın heyecan ve coşkusu büyük küçük herkesi sarmıştı.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kurban</strong> Bayramı sabahı Yüce Peygamber (sas) ashâbına kıldıracağı bayram namazına hazırlanmaktaydı. Güneşin yükselişiyle birlikte bayram namazı için önceden tespit ettiği açık alandaki musallâya (namazgâha) doğru ilerlemeye başladı. Yol boyu giderken henüz vakti gelmediği hâlde aceleyle kesilmiş <strong>kurban</strong>lar dikkatinden kaçmadı.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas), bayram heyecanını yaşamaları, dua ve hutbeden yararlanmaları arzusuyla genciyle yaşlısıyla bütün kadınların da bayram sabahı namazgâha gelmelerini istemişti.</p>

<p style="text-align:justify">Namazgâha varınca oradakilere selâm verdi. Kendisine verilen bir yay veya bastona dayanarak Allah’a (cc) hamd ve senâ ettikten sonra ashâbına şöyle seslendi: "<i>Bugün ilk işimiz, (bayram) namazı kılmak, sonra dönüp <strong>kurban</strong> kesmektir. Kim böyle yaparsa sünnetimize uymuş olur.</i> "</p>

<p style="text-align:justify">Her zamanki huşû ile kadın-erkek, genç yaşlı, çoluk çocuktan oluşan ashâbına bayram namazını kıldırdı. Sonra <strong>kurban</strong>la ilgili önemli mesajlar verdiği hutbesini irad etti.</p>

<p style="text-align:justify">Bayram hutbesinde Kutlu Elçi (sas), Yüce Allah’ın (cc) <strong>kurban</strong> günlerini Müslümanlar için bayram ilân ettiğini ve kendisinin de bunu kabul etmekle emrolunduğunu belirtti. Bayram günlerini, (oruç değil) yeme-içme ve Allah’ı (cc) zikretme günleri olarak niteledi. Bayramda çeşitli <strong>kurban</strong>ların kesilmesi ve yoksulların doyurularak sevindirilmesi yönünde ashâbını şu ifadeleriyle teşvik etti: "<i>Âdemoğlu <strong>kurban</strong> günü Allah (cc) katında <strong>kurban</strong> kesmekten daha sevimli olan bir amel işlemez. <strong>Kurban</strong>, kıyamet günü boynuzları, kılları ve tırnaklarıyla (sevap olarak) gelir. <strong>Kurban</strong>, henüz kanı yere düşmeden, Allah (cc) tarafından kabul edilir. Bu sebeple <strong>kurban</strong> kesme konusunda gönlünüz hoş olsun, (bu iş size zor gelmesin)."</i>  Sonra sözü, namazgâha gelirken gördüğü kesilmiş koyunlara getirdi: "<i>Kim <strong>kurban</strong>ını bayram namazından önce kestiyse onun yerine bir koyun kessin. Kim de henüz kesmediyse <strong>kurban</strong>ını Allah’ın (cc) adıyla kessin!"</i></p>

<p style="text-align:justify">Acele edip <strong>kurban</strong>ını bayram namazından önce kesenlerden birisi de sahâbeden Berâ’ b. Âzib’in (ra) dayısı Ebû Bürde b. Niyâr (ra) idi. Misafirlerine ve komşularına karşı ikram ve cömertliğiyle bilinen bu sahâbî, ayağa kalkarak kendisinin niçin acele ettiğini dile getirdi: "Ey Allah’ın Resûlü! Vallahi ben bu günün yeme-içme günü olduğunu, yoksul komşularımın ihtiyacı olduğunu düşünerek <strong>kurban</strong>ımı namazdan önce kestim ve etinden hem kendim yedim, hem de aileme ve komşularıma ikram ettim." Resûlullah (sas), "<i>Bu, <strong>kurban</strong> değil, et için kesilen bir koyun olmuş."</i>  buyurdu. Bunun üzerine Ebû Bürde (ra) tekrar kalktı ve "Bende bir yaşını doldurmamış fakat iki koyundan daha iyi bir oğlak var, benim için bu yeterli mi?" diye sordu. Resûl-i Ekrem (sas) de, "<i>Evet, ama senden başka bir kimse için bu yeterli olmaz." </i> buyurarak sadece ona ruhsat verdi.</p>

<p style="text-align:justify">Namaz ve hutbenin ardından artık sıra <strong>kurban</strong>ları kesmeye gelmişti. Peygamber Efendimiz (sas), müsait oluşunu dikkate alarak, namazı kıldırdığı yeri aynı zamanda <strong>kurban</strong> kesim alanı olarak kullandı. Hatta daha sonraları da orayı kesim yeri olarak kullanmaya devam etti.</p>

<p style="text-align:justify">Rahmet Elçisi (sas), hayvanların kesimi esnasında onlara eziyet verilmemesi için, gerekli uyarılarda bulunmayı da ihmal etmedi. Allah’ın (cc) her konuda ‘ihsan’ ile yani güzellikle davranmayı farz kıldığını, hayvanların kesiminin de en güzel bir biçimde yapılması gerektiğini hatırlattı. Bu nedenle, bıçağın iyice keskinleştirilmesi, hayvana gösterilmemesi, kesim işinin hızlı yapılması ve böylece hayvanın fazla acı çekmeden can vermesinin sağlanması talimatını verdi. Bizzat kendisi de iyi kesmesi için bıçağını bilettirdi. Sonra kendisine <strong>kurban</strong>lık iki koç getirildi. Onları kıbleye doğru yatırdı. Keserken besmele çekti, tekbir getirdi ve şöyle buyurdu:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Ben hanîf (hakka yönelmiş) olarak, yüzümü gökleri ve yeri yaratan (Allah)’a (cc) çevirdim ve ben müşriklerden değilim. Şüphesiz benim namazım, <strong>kurban</strong>ım, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah (cc) içindir. O’nun (cc) hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim. Allah’ım (bu <strong>kurban</strong>) sendendir ve Muhammed ile ümmeti tarafından senin (rızan) için sunulmuştur."</i></p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü’nün (sas) âyetler ihtiva eden bu duası, İslâm’daki <strong>kurban</strong>lar ile câhiliye dönemindeki <strong>kurban</strong>lar arasındaki en önemli farkı göstermekteydi. Asırlardır <strong>kurban</strong>lar putlara adanmış, şirk içerisinde kesilmişti. Şimdi ise, sadece yaratan Allah’ın (cc) adıyla, O’nun (cc) adına <strong>kurban</strong> ediliyorlardı. Ardından Peygamber Efendimiz (sas), "<i>Allah’ım (bu <strong>kurban</strong>) sendendir ve Muhammed ile ümmeti tarafından senin (rızan) için sunulmuştur."</i> dedi.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’i (sas) <strong>kurban</strong> keserken gören arkadaşları sordu: "Ey Allah’ın Resûlü! Bu <strong>kurban</strong>lar nedir?" Efendimiz (sas), "<i>Babanız İbrâhim’in sünnetidir."</i> diye cevapladı. Sahâbe, "Peki, bu <strong>kurban</strong>lardan dolayı bize ne kadar sevap var?" diye sorunca Resûl-i Ekrem (sas), "<i>Her kıla karşılık bir sevap." </i> buyurdu. Sahâbe, "Ya yünlü (koyun-keçi) olursa?" deyince Resûlullah (sas), "<i>Yünden de her bir kıla karşılık bir sevap vardır." </i> cevabını verdi.</p>

<p style="text-align:justify">Belki de ilk <strong>Kurban</strong> Bayramı olduğundan, o gün Medine’ye dışarıdan birçok misafir gelmişti. O sene kıtlık vardı, gelenlerin çoğu aç ve yoksuldu, doyurulmaları gerekiyordu. Onların bu durumunu dikkate alan Rahmet Peygamberi (sas), <strong>kurban</strong> etlerinin misafirlere ikram edilerek üç gün içerisinde tüketilmesi talimatını verdi. Hatta <strong>kurban</strong> etlerinin üç günden sonra sahipleri tarafından yenilmesini yasakladı. Böylece aç ve muhtaç kardeşlerinin bayramı tam anlamıyla yaşamalarını sağladı. Hatta bu misafirlerin içler acısı durumlarını gören Hz. Peygamber (sas), bayram namazından sonra Bilâl-i Habeşî ile birlikte hanım cemaatin yanına gitti. Onlar da bu yoksullar için yardım talep etti ve bilezik, gerdanlık, küpe ve benzeri birçok ziynet eşyası verdiler.</p>

<p style="text-align:justify">Ertesi yıl sahâbeden bazıları söz konusu uygulamanın devam edip etmeyeceğini sordu. Efendimiz (sas), "<i>Size <strong>kurban</strong> etlerini üç günden sonra tüketmek üzere ayırmanızı yasaklamıştım. Fakat Allah (cc) size bolluk verdi ve hayırlara kavuşturdu. Dolayısıyla o etlerden yiyebilir, sadaka olarak verebilir ve istediğiniz kadar da kendiniz için ayırabilirsiniz." </i> buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">Aslında ilgili uygulama, <strong>kurban</strong> kesenlerle kesmeyenlerin et tüketiminde denk olmaları amacına mâtuftu. <strong>Kurban</strong> kesen sayısının artması durumunda istenildiği kadar yenilir, yedirilir ve saklanabilirdi. İhtiyacın fazla olması hâlinde ise, tekrar Hz. Peygamber’in (sas) uygulamasına benzer bir tutum sergilenecekti.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Âişe’ye (ra) göre söz konusu yasak, haram kılmaya yönelik değildi. Hz. Peygamber (sas) zenginlerin bu etlerle fakirleri doyurmasını istemişti. Nitekim bazı rivayetlerde, ilgili yasak üzerine Medine’deki bazı Müslümanlar, çoluk çocuk ve hizmetçileri bulunduğunu dile getirince, yemeleri, yedirmeleri, saklamaları yahut biriktirmeleri doğrultusunda Peygamber Efendimizin (sas) onlara ruhsat verdiği de anlatılır.  Daha sonraki yıllarda Hz. Peygamber’in (sas) <strong>kurban</strong> etlerinden bir kısmını terbiye ettirdiği veya <strong>kurban</strong>ların ayaklarını kurutarak paça olarak sakladığı, 10-15 gün, hatta bir ay sonra dahi tükettiği olmuştu.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kurban</strong>ı, varlıklı kimselerin yapacağı bir ibadet olarak gören Allah Resûlü (sas), yoksulların <strong>kurban</strong> kesmesine sıcak bakmazdı. Hz. Peygamber’in (sas) Arafat vakfesinde söylediği rivayet edilen ve sadece Mıhnef b. Süleym’den (ra) nakledilen, "her ev halkına, her yıl bir <strong>kurban</strong> gerektiğini" ifade eden hadis hem zayıftır, hem de mensûh yani hükmü yürürlükten kaldırılmıştır. Malî durumu müsait olup da, <strong>Kurban</strong> Bayramı’nda <strong>kurban</strong> kesmeyen kimseler hakkında Hz. Peygamber’in (sas) "namazgâhımıza yaklaşmasın" buyurduğunu ifade eden zayıf rivayet ise, bir dışlama ifadesi olarak değil, <strong>kurban</strong> kesmeye teşvik amaçlı bir uyarı şeklinde anlaşılmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Resûl-i Ekrem’in (sas) <strong>kurban</strong> kesen Müslüman’dan söz ederken ‘Âdemoğlu’ ifadesini kullanması, bize insanlık tarihinde ilk <strong>kurban</strong> ibadetini yerine getiren Hz. Âdem’in (as) iki oğlunu hatırlatmaktadır. Her ikisi de birer <strong>kurban</strong> sunmuşlardı da Allah (cc), kendisine karşı gelmekten sakınan oğulun <strong>kurban</strong>ını kabul etmiş ve onun dilinden, "<i>Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder."  </i>buyurmuştu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Yine Peygamberimizin (sas), <strong>kurban</strong>ı ‘Hz. İbrâhim’in sünneti’ olarak nitelemesi de, İbrâhim’in (as) oğlu İsmâil’i <strong>kurban</strong> etmekle sınanmasına bir atıf olsa gerekti. Allah (cc), en sevdiği varlığını, biricik oğlunu feda etmekten çekinmeyen Hz. İbrâhim’i (as) büyük bir <strong>kurban</strong> göndererek mükâfatlandırmıştı. Böylece <strong>kurban</strong> ibadeti sonrakiler için İbrâhimî bir sünnet/gelenek hâline gelmişti.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’an’da yer alan bu örneklerden, tarih boyunca hemen hemen her toplumda <strong>kurban</strong> ibadetinin var olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm bu gerçeği, "<i>Her ümmet için, Allah’ın (cc) kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine ismini anarak <strong>kurban</strong> kesmeyi meşru kıldık."</i>  âyetiyle dile getirmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm öncesi Arap toplumunda da çeşitli amaçlarla putlar adına <strong>kurban</strong> kesme âdeti yaygındı. Câhiliye Arapları, belli zamanlarda Kâbe’deki ve diğer bölgelerdeki putlara olan bağlılıklarını göstermek için kestikleri <strong>kurban</strong>ların kanlarını putların üzerine döker, etlerini yırtıcı hayvanlar yesin diye dikili taşların üzerine bırakırlardı. Onların yarar sağlayacağı düşüncesiyle ölen kimsenin kabri başında da <strong>kurban</strong> kestikleri bilinmektedir. İslâm döneminde bu âdet, tevhid inancına aykırı öğelerden temizlenerek Hz. İbrâhim’in (as) sünnetine uygun biçimde ihya ve ıslah edilmiş, sosyal işlevler de yüklenerek zenginleştirilmiştir. Putlar için hayvan <strong>kurban</strong> etmek şirk, bu şekilde kesilen hayvanlar da murdar sayılmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân-ı Kerîm’de daha çok hac <strong>kurban</strong>larından söz edilir. Bu âyetlerde, <strong>kurban</strong>lık hayvanların Allah’ın (cc) nişaneleri olması, Allah (cc) adı anılarak kesilmesi, onlardan yararlanılması, hem yenilmesi hem de yoksullara yedirilmesi, etlerinin veya kanlarının değil takvanın esas olduğu anlatılır. Elbette bu hususlar, bayram günlerinde kesilen bütün <strong>kurban</strong>lar için fazlasıyla geçerlidir.</p>

<p style="text-align:justify">Mekke döneminde inen, "<i>Rabbin için namaz kıl ve <strong>kurban</strong> kes."</i>  âyetine rağmen, Resûl-i Ekrem’in (sas) Mekke’de <strong>kurban</strong> kestiğine dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Kesin bir şekilde olmaksızın, "<i><strong>Kurban</strong> kesmekle emrolundum." </i> şeklindeki rivayetlerde, "<i>venhar’ </i>(<strong>kurban</strong> kes) emrine bir atıf olabilirse de, âyetteki <i>’venhar’</i> emrinin anlamı ve bağlayıcılığı birçok âlim tarafından farklı yorumlanmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’an’da verilen bu temel bilgilerden sonra, <strong>kurban</strong>la ilgili detayları, Hz. Peygamber’in (sas) Medine’deki uygulamalarından öğrenmekteyiz. Resûl-i Ekrem’in (sas) hicretin ikinci yılından itibaren <strong>Kurban</strong> Bayramlarında <strong>kurban</strong> kesmeye başlaması ve <strong>kurban</strong>la ilgili çeşitli açıklamalardan oluşan zengin hadis rivayetleri bu alandaki uygulamaların, fıkhî yorum ve değerlendirmelerin zeminini teşkil etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Bilindiği gibi <strong>kurban</strong>lık hayvanlar sadece koyun, keçi, sığır, camız ve develerden oluşmaktadır. Peygamber Efendimizden (sas) gelen hadislere göre, sığır ve deve, yedi kişi tarafından ortaklaşa <strong>kurban</strong> edilebilmekte; <strong>kurban</strong>ın en hayırlısının boynuzlu koç olduğu belirtilmekte; <strong>kurban</strong>lık koyunların bir yaşını doldurmuş olması gerekmektedir. Ayrıca, sağlıklı olmayan, meselâ, topal olan, tek gözü kör olan, hastalığı iyice belli olan, zayıf ve cılız olan hayvanlar <strong>kurban</strong> edilmemekte; muhtemelen ekonomik ihtiyaçlar dikkate alınarak, sütü için beslenen sağmal hayvanların da <strong>kurban</strong> edilmesi hoş görülmemektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’in (sas) sünnetine sımsıkı bağlılığıyla şöhret kazanmış olan Abdullah b. Ömer (ra), organları noksan veya yaşları elverişli hâle gelmemiş olan hayvanları <strong>kurban</strong> olarak kesmekten çekinir; Hz. Âişe’nin (ra) yeğeni Urve b. Zübeyr (ra) ise çocuklarına şöyle derdi: "Yavrularım! Hiçbiriniz şerefli dostlarınıza lâyık görmediğiniz hayvanları, hac (veya umre) <strong>kurban</strong>ı olarak kesmesin. Çünkü Allah (cc), şereflilerin en şereflisidir ve her şeyin en iyisine lâyıktır."</p>

<p style="text-align:justify">Yine hadislere göre <strong>kurban</strong>lıkların sadece etleri değil, derileri, yünleri, develerin üzerindeki minder gibi değerli eşyalar da fakirlere tasadduk edilirdi. Kasap ücreti ise, <strong>kurban</strong> etinden değil, sahibi tarafından ödenirdi.</p>

<p style="text-align:justify">Kişi, <strong>kurban</strong>ını bizzat kesebileceği gibi, vekil tayin etmek suretiyle başkasına da kestirebilir. Nitekim Allah Resûlü (sas) de, hicretin dokuzuncu senesinde <strong>kurban</strong>lık develerini hac emîri olarak tayin ettiği en yakın dostu olan Hz. Ebû Bekir’le (ra) Mekke’ye göndermişti. Yine Hz. Ali (ra), Peygamberimizin (sas) yaptığı vasiyet gereği onun adına iki koç kesmişti.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kurban</strong> kesmenin fıkhî hükmü, sahâbeden beri tartışılagelmiştir. Abdullah b. Ömer’e (ra) bu husus sorulduğunda, Resûlullah’ın (sas) Medine’de on yıl kaldığını ve her yıl <strong>kurban</strong> kestiğini, (ona uyarak) Müslümanların da <strong>kurban</strong> kestiğini ve böylece <strong>kurban</strong> kesmenin sünnet olduğunu söylemiştir. İbn Ömer’in (ra), bu soruya, Kevser sûresindeki <i>’venhar’</i> emrine değil de, Hz. Peygamber’in (sas) devamlı uygulamasına dayanarak cevap vermesi dikkat çekmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Resûlulah’ın (sas) tavsiyelerini eksiksiz dikkate alan ve gereğince amel etme eğiliminde olan sahâbîler, ondan öğrendikleri bu faziletli ibadeti —maddî durumları ölçüsünde— yine ona uyarak yerine getirmeye çalışmışlardır. Ancak zamanla <strong>kurban</strong> kesme âdeta zorunlu bir yükümlülük gibi anlaşılmaya başlanmış olmalıdır. Buna mukabil Akabe Biati’ne katılan en genç sahâbî olma şerefine ermiş Ebû Mes’ûd el-Ensârî (Ukbe b. Amr) (ra), "Sizin en zenginlerinizden olduğum hâlde, bir vecibe zannedilmesi korkusuyla <strong>kurban</strong> kesmemeyi düşündüm." şeklinde bir açıklama yapma ihtiyacı hissetmiştir. Hatta diğer bir rivayete göre bu sahâbî, "Zengin olduğum hâlde, komşularımın mutlaka <strong>kurban</strong> kesmem gerektiğini düşünecekleri endişesiyle kesmiyorum." demiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Yine Rıdvan Biati’ne katılan sahâbîlerden Huzeyfe b. Esîd’in (ra) şöyle dediği nakledilir: "Ben (<strong>kurban</strong> konusundaki) sünneti bilmeme rağmen ailem beni (birden fazla <strong>kurban</strong> kestirerek) sıkıntıya soktu. Halbuki (evvelden) bir aile, bayramda bir veya iki koyunu <strong>kurban</strong> ederdi. Şimdi (bir iki koyunla yetinirsek) komşularımız bizi cimrilikle itham ediyorlar." Halbuki ben, Ebû Bekir (ra) ve Ömer’in (ra) bile <strong>kurban</strong> kesmediklerine şahit oldum."</p>

<p style="text-align:justify">İstanbul’u şereflendiren sahâbî Ebû Eyyûb el-Ensârî (ra) de ilerleyen yıllarda <strong>kurban</strong> konusundaki bu gayretin boyutlarını şöyle anlatır: "Resûlullah (sas) zamanında kişi, kendisi ve çoluk çocuğu için bir koyun keserdi. Onun etinden hem kendileri yer, hem de başkalarına yedirirlerdi. Daha sonra Müslümanlar arasında gördüğün bu mal çokluğuyla övünme durumu ortaya çıktı ve birkaç <strong>kurban</strong> kesmeye başladılar)."</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kurban</strong> ile ilgili farklı yaklaşımlar, sahâbe sonrasında da devam etmiştir. Hz. Peygamber’in (sas) uygulamasına dayanan Ebû Hanîfe ve talebeleri, dinen aranan şartları taşıyan kimselerin <strong>kurban</strong> kesmesini vacip görürken; diğer fakihler ise bunu sünnet olarak değerlendirmişlerdir. Netice itibariyle <strong>kurban</strong> kesme, İslâm dünyasın genelinde canlı bir şekilde uygulanmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm geleneğinde <strong>kurban</strong>ın yerine nakit olarak bedelinin verilmesi kabul görmemiştir. Putları adına <strong>kurban</strong>lar kesenlerin şirkine karşılık, İslâm’da ‘sadece Allah (cc) adına ve O’nun (cc) adıyla O’na (cc) gönderilen’ bir tevhid sembolüdür <strong>kurban</strong>.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kurban</strong>ın ibadet boyutu kadar, toplumsal fonksiyonu da önem arz eder. Allah (cc) için kesilen <strong>kurban</strong> ibadetinde, tüketimi itibariyle muhtaç insanların doyurulması gibi pratik bir amaç gözetilir. Buradaki hikmet, Allah (cc) rızası ile birlikte yoksulun et ve gıda ihtiyacını karşılamaktır. Böylece <strong>kurban</strong>, Müslüman toplumda kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışma ruhunu canlı tutar, sosyal adaletin gerçekleşmesine katkıda bulunur. Zengine malını Allah (cc) rızası için harcama ve başkalarıyla paylaşma haz ve alışkanlığını verir; onu cimrilik hastalığından, dünya malına tutkunluktan kurtarır. Neticede fakirleri de bayram günlerindeki sevince ortak ederek, birlik ve kardeşlik içinde huzurlu bir bayram geçirmelerini sağlar.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kurban</strong> ibadetinin bir hikmeti de zengini muhtaç kardeşlerine yaklaştıran önemli bir vesile olmasıdır. Komşuları, akrabaları, dostları, yakın olsun uzak olsun kardeşleri birbirine bağlayan ve ruhları kaynaştıran bir ibadettir. Vekâlet yoluyla Afrika’da, Asya’da adını dahi duymadığı birçok yoksul ülkede yaşayan hiç görmediği, tanımadığı, aç ve muhtaç kardeşlerine uzattığı bir eldir. Binlerce kilometre uzaktaki kardeşleriyle yakınlaşmanın, bütünleşmenin, ümmet olmanın adıdır <strong>kurban</strong>. Yoklukların, afetlerin yaşandığı coğrafyalara ulaşmak, fizikî mesafeleri gönül coğrafyasında aşmak, onların dertlerini paylaşmak, onlara umut ışığı olmaya çalışmaktır. Hatta sadece din kardeşlerine değil, inancı ne olursa olsun muhtaç olan herkese ulaşmaktır!</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kurban</strong>, Yüce Yaratıcı’ya (cc) yakınlaşmaktır; <strong>kurban</strong>larımız, ‘kurb’ anlarımızdır, yani O’na en yakın olma zamanlarımızdır. <strong>Kurban</strong>, mukarrebûndan olma çabasıdır, yani takvaya erişme arzusu içinde Yüce Yaratıcı’ya (cc) yaklaşanlar arasına girebilme gayretidir. <strong>Kurban</strong>, takvaya; takva da Allah’a (cc) ulaştırır. Nitekim Yüce Rabbimiz (cc) hac <strong>kurban</strong>larından söz ederken <strong>kurban</strong>ların, aslında Allah’ı (cc) yüceltme ve O’na (cc) şükretme vesilesi olduğunu belirttikten sonra şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"(O <strong>kurban</strong>ların) ne etleri, ne de kanları Allah’a (cc) ulaşacaktır. Fakat O’na (cc) sizin takvanız ulaşacaktır."</i></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak:</strong> Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/kurban-allaha-yakin-olma-vesilesi-1</guid>
      <pubDate>Mon, 11 May 2026 09:53:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2022/12/kurban-allaha-yakin-olma-vesilesi.jpg" type="image/jpeg" length="68707"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Allah'ın Bilgisi]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/allahin-bilgisi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/allahin-bilgisi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Allah, her şeyi görür ve bilir. Hiçbir şey O’na gizli değildir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><strong>Kuşkusuz yerde olsun gökte olsun hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz. (Âl-i İmrân, 3/5)</strong></p>

<p style="text-align:justify">Ayette, evrendeki hiçbir bilginin Yüce Allah’a gizli kalmayacağı belirtilerek bu sûrenin 2. ayetinde geçen “Hay” ismi şerifine açıklama getirilmektedir. Zira böyle bir ilmin varlığı ve bu derece kapsamlı olması, daima diri ve ölümsüz olmakla mümkündür.</p>

<p style="text-align:justify">Diğer taraftan bu açıklama yine aynı ayette yer alan “Kayyûm” ismi ile de bağlantılıdır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Çünkü kayyûm, “bütün varlıkları yaratan, varlıklarını sürdürmelerini sağlayan, denetleyen ve görüp gözeten” anlamına geldiğine göre, bu ismin tecellisi, bütün yaratıkların ihtiyaçlarını bilmeye bağlıdır</p>

<p style="text-align:justify">Allah, her şeyi görür ve bilir. Hiçbir şey O’na gizli değildir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Ard/Arz:</strong> Yer, yeryüzü, dünya.<br />
<strong>Semâ:</strong> Gök.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Bir Ayet</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/allahin-bilgisi</guid>
      <pubDate>Mon, 11 May 2026 09:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/10/allah_in_bilgisi_h28467_e03d8.jpg" type="image/jpeg" length="39618"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Dünya Hayatı Aldatıcıdır]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/dunya-hayati-aldaticidir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/dunya-hayati-aldaticidir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bir Ayet: Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir. Siz iman eder ve Allah’a itaatsizlikten sakınırsanız O da hak ettiğiniz karşılığı verecek, sizden servetinizi de istemeyecektir. (Muhammed, 47/36)]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İnsanları iyiye, güzele ve doğruya ulaştırmayı hedefleyen Kur’an; emir ve yasaklarıyla, ödül ve ceza örnekleriyle, kıssalarla ve ibret verici örneklerle hakikatleri muhataplarının idrakine sunar. Kur’an’ın bütün ikazlarına rağmen insan, dünyanın anlamını ve ahiretin değerini yeterince idrak edememiştir. Dünyevileşme hastalığından kurtaramamıştır kendini. Ebedî hayat için bir araçtan ibaret olması gereken dünyayı amaç hâline getirmiştir. “Çoklukla övünme yarışı sizi kabirlere varıncaya kadar oyaladı.” (Tekâsür, 102/1-2) ayeti bize dünyanın aldatıcı olduğunu hatırlatmaktadır. Elde ettiğimiz başarılar, sahip olduğumuz nimetler geçicidir. Bunlara aldanmamak, kendimizi dünyaya kaptırmamak, dünyalıklar arasında kaybolup gitmemek gerekir. Dünyada sahip olduklarımızın da bir emanetten ibaret olduğu unutulmamalı; paylaşma, yardımlaşma, infak etme bir yaşam felsefesi hâline getirilmelidir. Böylelikle asıl amacı ahireti kazanmak olan dünya, kulu kurtuluşa erdirmeye bir vesile hâline gelecektir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<hr />
<p><strong>• Vakıflar Haftası (11–17 Mayıs)<br />
• Aile Haftası (11–17 Mayıs)</strong></p>

<hr />
<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Diyanet Takvimi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/dunya-hayati-aldaticidir</guid>
      <pubDate>Mon, 11 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2026/04/mehmet/takvim-2026/mayis-11.jpg" type="image/jpeg" length="46681"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Salatüselam ne demektir?]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/salatuselam-ne-demektir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/salatuselam-ne-demektir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Salâtüselâm ne anlama gelmektedir? Salavat nerede ve nasıl getirilir? Hadis-i Şeriflerde Salavât, Kültürümüzde Salavât]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h3 style="text-align:justify"><span style="color:#b22222"><strong>Salâtüselâm ne anlama gelmektedir?</strong></span></h3>

<p style="text-align:justify">Dua, rahmet ve mağfiret anlamına gelen <strong>“salât”</strong> ile esenlik ve barış anlamındak<strong>i “selâm”</strong> kelimelerinden oluşan<strong> “salât-ü selâm”,</strong> “salavât getirme” yahut kısaca <strong>“salvele”</strong> tabiriyle ifade edilir. </p>

<h3 style="text-align:justify"><span style="color:#b22222"><strong>Kültürümüzde en yaygın olan salavat çeşitleri</strong></span></h3>

<p style="text-align:justify">Değişik lafız ve mânâlarla gelen salavât çeşitleri içerisinde, kültürümüzde en yaygın olanlar<strong>ı “aleyhi’s-selâm”</strong> <strong>“aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm” </strong>veya<strong> “sallallâhu aleyhi ve sellem” </strong>cümleleridir.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimize bu tür ifadelerle salavât getirmek, ona olan bağlılığı teyit etme, ona karşı en derin sevgi ve hürmeti arz etme anlamına gelir. </p>

<p style="text-align:justify">Ayet-i kerimede: <i><strong>“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât getirin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.” </strong></i>(Ahzâb, 33/56) buyrulmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Müfessirler, bu âyette Allah’ın peygambere salâtının ona rahmet etmesi ve onu melekleri katında övmesi, meleklerin salâtının peygamber için istiğfarda bulunmaları ve müminlerin salâtının Allah’tan peygamberin kendi katındaki makamını yüceltmesi için dua etmeleri anlamına geldiğini ifade ederler. </p>

<p style="text-align:justify"><strong>Allah’ın Peygamberine salât getirmesi, </strong>onu övme, tebrik etme, arındırma, destekleme, rahmet ve mağfiret etme;</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Meleklerin salât getirmesi,</strong> dua ve istiğfar dileme;</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Müminlerin salavât getirmeleri i</strong>se dua etme, sevme, tebrik etme, onun için rahmet, bereket ve merhamet dileme anlamlarına gelmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’e (sas) salavât getirmek, bir bakıma ona şükran borcumuzu yerine getirmek anlamına da gelir.<br />
<br />
<strong>Salavât getirmek,</strong> Allah Resûlü’ne duyulan sevginin ilânı, ona ve sünnetine bağlılığın bir göstergesidir. </p>

<h3 style="text-align:justify"><span style="color:#b22222"><strong>Salavat nerede ve nasıl getirilir?</strong></span></h3>

<p style="text-align:justify">Ebû Mes’ûd el-Ensârî adıyla bilinen Ukbe b. Amr anlatıyor: “Bir gün Sa’d b. Ubâde’nin meclisinde otururken, Allah Resûlü yanımıza geldi. Beşîr b. Sa’d ona, ‘Allah Teâlâ sana salât-ü selâm getirmemizi emir buyurdu. Peki, sana nasıl salavât getireceğiz ey Allah’ın Resûlü?’ diye sordu. Resûlullah bir süre sustu. Öyle ki bizler, ‘Keşke Beşîr bu soruyu sormasaydı!’ diye düşündük. Bir müddet sonra Resûlullah (sas),<strong> ‘Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed, kemâ salleyte alâ âli İbrâhîm. Ve bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed, kemâ bârekte alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdün mecîd. (Allah’ım! Muhammed’e ve Muhammed ailesine, tıpkı İbrâhim ailesine rahmet eylediğin gibi rahmet et. Allah’ım! Muhammed’e ve Muhammed ailesine, tıpkı İbrâhim ailesine bereket ihsan ettiğin gibi bereket ihsan eyle! Şüphesiz sen övgüye en lâyık ve şanı en yüce olansın.) deyin. Selâm da, bildiğiniz gibidir.’ </strong>buyurdu.” (Müslim, Salât, 65)<br />
<br />
Bunun yanında Peygamber Efendimizin<strong> “Allah’ım, İbrâhim ailesine rahmet ettiğin gibi, Muhammed’e, onun eşlerine ve neslinden gelenlere de rahmet et. Ve İbrâhim ailesini mübarek kıldığın gibi Muhammed’i, onun eşlerini ve neslinden gelenleri de mübarek kıl. Şüphesiz sen, övgüye en lâyık ve şanı en yüce olansın.” </strong>şeklinde salât-ü selâm getirilmesini tavsiye ettiği de rivayet edilmiştir. (Müslim, Salât, 69)<br />
Hz. Peygamber, ashâbına salavât getirme şekillerini öğrettiği gibi nerelerde ve nasıl salavât getireceklerini de öğretmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Özellikle ibadetlerin en faziletlisi olan namazın  Müslim, (Îmân, 137) sonunda tahiyyâtın ardından salât ü selâm getirilmesini istemiştir. Allah Resûlü<i><strong>, “Müezzini duyduğunuz zaman onun söylediklerini siz de söyleyin. Sonra bana salavât getirin. Çünkü kim bana bir kere salavât getirirse Allah ona on defa salavât getirir (merhamet eder). Sonra benim için Allah’tan ‘vesile’ isteyin. Çünkü vesile cennette öyle bir derecedir ki Allah’ın kulları arasından sadece bir kimseye nasip olur. Umarım ki o ben olurum. Benim için vesile dileyen kimseye şefaatim vacip olur.” </strong></i>(Müslim, Salât, 11) buyurmuştur. Yine mescide girerken ve çıkarken salavât getirerek<i><strong>, “Rabbim günahlarımı bağışla, bana rahmet kapılarını aç.” </strong></i>(Tirmizî, Salât, 117) diye dua etmiş, böylece ümmetine örnek olmuştur. Hz. Peygamber cuma günlerinden söz ederken,<i><strong> “...O günde bana çok salavât getirin, çünkü sizin salavâtınız bana arz olunur.”</strong></i> (Ebû Dâvûd, Salât, 200, 201) buyurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Salâtüselâm getirmek için belirli bir vakit ve sayı yoktur. Kişi dilediği zaman ve istediği miktarda salâtüselâm getirebilir.</p>

<h3 style="text-align:justify"><span style="color:#b22222"><strong>Hadis-i Şeriflerde Salavât</strong></span></h3>

<p style="text-align:justify">Abdullah b. Mes’ûd"dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: <strong>“Kıyamet günü insanların bana en yakını, bana en çok salavât getirendir.” </strong>(Tirmizî, Vitr, 21)</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Ali b. Ebû Tâlib’in naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: <strong>“Cimri, yanında anıldığım hâlde bana salavât getirmeyen kimsedir.”</strong> (Tirmizî, Deavât, 100)</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’nin naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: <strong>“Evlerinizi kabirlere çevirmeyin. Benim kabrimi de bayram yeri hâline getirmeyin. Bana salavât getirin. Çünkü nerede olursanız olun, salavâtınız bana ulaşır.” </strong>(Ebû Dâvûd, Menâsik, 96, 97)<br />
<br />
Ebû Hüreyre"den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur<strong>: “Bana bir kez salavât getirene Allah on kez salavât getirir (rahmet eyler)</strong> ( Müslim, Salât, 70)<br />
<br />
Peygamber Efendimizin tavsiyelerine uyan sahâbenin birçok münasebette ona salavât getirdikleri bilinmektedir. Abdullah b. Ömer Resûlullah’ın (sas) kabri başında durmuş, salavât getirmiş, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’e de dua etmişti. Hz. Ömer Safâ ve Merve arasında sa’y yapılırken salavât getirilmesini istemişti. Hz. Ali hutbeye Allah’a hamd ü senâ ve Resûlullah’a salavât ile başlar, Ebû Hüreyre de cenaze namazında salât ü selâm getirirdi.</p>

<p style="text-align:justify">Salât-ü selâm getiren kişi Hz. Peygamber’i andığı gibi Allah’ı da hatırlar, kendilerine böyle yüce bir Peygamber gönderdiği için O’na şükreder. Bu şekilde Allah’ın emrini yerine getirerek Allah ve Resûlü ile iletişim hâlinde olur. Onları hatırlamanın mutluluğunu yaşar. Resûlullah (sas), “Bana salât ve selâm getirin. Çünkü bu sizin için bir arınmadır.” (ibn Hanbel, II, 364) buyururken de salât-ü selâmın bir arınma vesilesi olduğuna işaret etmişti. Bu şekilde zekâtı verilen malın temizlenip arındığı gibi Allah’ı ve Resûlü’nü anan, zikreden kişinin de günahlardan temizlenme imkânı bulacağını belirtiyordu.</p>

<h3 style="text-align:justify"><span style="color:#b22222"><strong>Kültürümüzde Salavât</strong></span></h3>

<p style="text-align:justify">Şeyh Muhammed b. Süleyman el-Cezûlî’nin (ö. 870/1465)<strong> Delâʾilü’l-hayrât </strong>adlı salavat mecmuası Osmanlı döneminde Türkler arasında rağbet görmüş ve sevap kazanma, Hz. Peygamber’in şefaatine nâil olma, kötü huyları terkedip güzel huylarla bezenme, maddî sıkıntılardan ve günahlardan kurtulma gibi amaçlarla çokça okunmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Türkiye’de salavat dualarının cuma, bayram ya da sabah namazı vaktinin yaklaşması gibi önemli bir zamanı ya da vefat gibi bir olayı duyurmak üzere minarelerden yüksek sesle okunması âdeti yaygındır.<strong> “Salâ vermek” </strong>şeklinde ifade edilen bu salavatların çeşitli makamlarda bestelenmiş formları da vardır. Bunlar okunuş vesilelerine göre <strong>cuma salâsı, bayram salâsı, cenaze salâsı </strong>gibi adlarla anılır (bk. SALÂ). Türk kültüründe ayrıca damat donatılırken, hacı uğurlanırken ve bir başlık türü olan arakıyyenin şeyh tarafından tarikata intisap eden dervişe törenle giydirilmesini ifade eden arakiyye tekbirlemesinde salavat getirilmesi yaygın bir uygulamadır (DİA, III, 266).<br />
 </p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Dini kavramlar</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/salatuselam-ne-demektir</guid>
      <pubDate>Sun, 10 May 2026 15:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/11/salatuselam_ne_demektir_h28929_3e888.jpg" type="image/jpeg" length="67150"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Namazların Kazası: Kılınamayan Namazın Telafisi]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/namazlarin-kazasi-kilinamayan-namazin-telafisi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/namazlarin-kazasi-kilinamayan-namazin-telafisi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Allah (cc) katında en sevimli amel hangisidir? Hangi durumlarda kaza namazı kılınır? Namazların sünnetleri kaza edilir mi?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>عَنِ الْوَلِيدِ بْنِ الْعَيْزَارِ أَنَّهُ سَمِعَ أَبَا عَمْرٍو الشَّيْبَانِيَّ قَالَ: حَدَّثَنِى صَاحِبُ هَذِهِ الدَّارِ –وَأَشَارَ إِلَى دَارِ عَبْدِ اللَّهِ– قَال: سَأَلْتُ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : أَيُّ الْأَعْمَالِ أَحَبُّ إِلَى اللَّهِ؟ قَالَ: “الصَّلاَةُ عَلَى وَقْتِهَا” قُلْتُ: ثُمَّ أَيٌّ؟ قَالَ: “ثُمَّ بِرُّ الْوَالِدَيْنِ” قُلْتُ: ثُمَّ أَيٌّ؟ قَالَ: “ثُمَّ الْجِهَادُ فِى سَبِيلِ اللَّهِ.”</p>

<p>Velîd b. Ayzâr (ra), Ebû Amr eş-Şeybânî'nin (ra), Abdullah'ın (ra) evini göstererek şöyle dediğini işitmiştir: Bana şu evin sahibi (Abdullah b. Mes'ûd (ra)) şöyle dedi:</p>

<p>“Resûlullah'a (sas), "Allah katında en güzel amel hangisidir?" diye sordum. "Vaktinde kılınan namaz." buyurdu. "Sonra hangisidir?" dedim, "Sonra, anne babaya iyilik yapmak." buyurdu. "Sonra hangisidir?" deyince, "Sonra, Allah (cc) yolunda cihad etmek." buyurdu.”</p>

<p>(M254 Müslim, Îmân, 139; B5970 Buhârî, Edeb, 1)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَنَسٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “مَنْ نَسِيَ صَلاَةً فَلْيُصَلِّ إِذَا ذَكَرَهَا، لاَ كَفَّارَةَ لَهَا إِلاَّ ذَلِكَ...</p>

<p>Enes (b. Mâlik)'in (ra) naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p>“Kim bir namazı unutursa onu hatırladığında kılsın. Zira onun kefareti ancak budur...”</p>

<p>(B597 Buhârî, Mevâkîtü's-salât, 37; M1566 Müslim, Mesâcid, 314)</p>

<p>***</p>

<p>حَدَّثَنِى أَبُو قَتَادَةَ الْأَنْصَارِيُّ فَارِسُ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: ... قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “مَنْ كَانَ مِنْكُمْ يَرْكَعُ رَكْعَتَيِ الْفَجْرِ فَلْيَرْكَعْهُمَا.”</p>

<p>Resûlullah'ın (sas) süvarisi Ebû Katâde el-Ensârî'nin naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p>“Sizden, sabah namazının (sünnet olan) iki rekâtını devamlı kılmakta olanlar, o ikisini (kazaya kaldığında da) kılsın.”</p>

<p>(D438 Ebû Dâvûd, Salât, 11)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَبِى قَتَادَةَ قَالَ: خَطَبَنَا رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) فَقَالَ: … “أَمَا إِنَّهُ لَيْسَ فِى النَّوْمِ تَفْرِيطٌ، إِنَّمَا التَّفْرِيطُ عَلَى مَنْ لَمْ يُصَلِّ الصَّلاَةَ حَتَّى يَجِىءَ وَقْتُ الصَّلاَةِ الْأُخْرَى، فَمَنْ فَعَلَ ذَلِكَ فَلْيُصَلِّهَا حِينَ يَنْتَبِهُ لَهَا، فَإِذَا كَانَ الْغَدُ فَلْيُصَلِّهَا عِنْدَ وَقْتِهَا…”</p>

<p>Ebû Katâde (ra) şöyle diyor: “Resûlullah (sas) bize bir hutbe irad etti ve şöyle buyurdu:</p>

<p>"…Bilin ki! Uykudan dolayı (namazı kılamamak) bir kusur değildir. Esas kusur, ancak diğer namazın vakti gelinceye kadar namazını kılmayan kimsenin davranışıdır. Buna göre kim (uyuyup kalır da) namazını kılamazsa uyandığı zaman o namazı kılsın! Ertesi gün o namazı vaktinde kılsın!" ”</p>

<p>(M1562 Müslim, Mesâcid, 311)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Rahmet Peygamberi'nin (sas) ağzından belki de ilk kez böyle cümleler dökülüyordu: “Allah onların evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun!”  Risâlet görevini üstlenmeden önce de sonra da insanlara karşı sonsuz sevgi ve merhameti, onu beddua etmekten hep uzak tutmuştu. Peygamberlik görevinin ilk yıllarında yanındaki bir avuç inananıyla birlikte çektiği onca sıkıntıya rağmen, hatta Tâif'te yollarına dikenler serildiğinde, taşlandığında bile merhametle davranmıştı. Zira Yüce Allah (cc), “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” buyurmaktaydı. Ancak şimdi söz konusu olan kendi nefsi değil, kendisine dünyada sevdirilen şeyleri saydıktan sonra, “iki gözümün nuru” diye vasıflandırdığı namazdı. Günün en bereketli zamanlarında Allah'ın (cc) huzuruna durup namaz kılması engellenmişti. İşte Efendimiz (sas) bu yüzden Hendek Savaşı günü harbin kızışması sebebiyle öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını kılamamanın üzüntüsünü yaşamış ve müşriklere, “Bizi orta namazından —yani ikindi namazından— alıkoydular. Allah da onların evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun.” diye beddua etmişti. Tek dayanağı olan Yüce Rabbinden onları cezalandırmasını istemişti.</p>

<p style="text-align:justify">Allah (cc) katında en güzel amelin ne olduğunu soran Abdullah b. Mes'ûd'a (ra) Resûlullah'ın (sas) cevabı şöyle olmuştu: “Vaktinde kılınan namaz.” İbn Mes'ûd (ra) sorularına devam etti: “Sonra hangisidir?” “Sonra, anne babaya iyilik yapmak.” buyurdu Allah'ın Resûlü (sas). Ondan sonra da, “Allah (cc) yolunda cihad etmek” geliyordu. Böylece Hz. Peygamber (sas), “dinin direği” olarak tanımladığı namazın Allah (cc) nezdindeki yerine işaret ediyor, onu tayin edilen vakitte kılmanın, anne babaya iyilik ve cihad gibi son derece faziletli amellerden bile daha önemli olduğunu bildiriyordu. Nitekim Yüce Allah (cc), kurtuluşa erecek olan müminlerin vasıflarını sayarken, “Onlar ki, namazlarını kılmaya devam ederler.” buyurarak inananların namazlarını vaktinde ve devamlı olarak kılmaya özen göstermeleri gerektiğine işaret etmekteydi.</p>

<p style="text-align:justify">Namaz, Müslümanlara “belirli vakitlerde” farz kılınmıştı. İnsana sıkıntı veren yolculuk hâli ve hatta daha ağır şartların hâkim olduğu savaş ortamı bile namazı aksatmaya neden olacak bir mazeret olarak görülemezdi. Yüce Allah (cc), her türlü olumsuzluğa rağmen yolculuk esnasında namazın terk edilmesine müsaade etmemiş, ancak kısaltılabileceğini bildirmişti. Aynı şekilde savaş esnasında namazların nasıl eda edileceğini de açıklamıştı. Hz. Peygamber (sas) de belirtilen esaslar doğrultusunda hem sefer esnasında hem de savaş devam ederken namaz kıldırarak ashâbına rehberlik etmişti.</p>

<p style="text-align:justify">Namazın, tembellik, ihmal ya da başka basit sebeplerden dolayı terk edilmesi, aksatılması ya da geciktirilmesi, değil Allah'ın Resûlü'ne (sas), onun ümmetine bile yakışmayan bir davranıştı. Ancak hatadan, eksik ve kusurdan tamamen arınması mümkün olmayan insanın, birtakım nedenlerden ötürü bazen namazını vaktinde kılamadığı da bir gerçekti. İşte böyle bir durumda ne yapmaları gerektiğini müminler yine Resûlullah'tan (sas) öğreneceklerdi. Allah Resûlü'nün (sas) hayatında namazın vaktinde kılınmaması gibi bir durum sadece birkaç kez gerçekleşmişti. Bunlardan biri Hendek Savaşı esnasında yaşanmıştı. Bütün şiddetiyle savaşı yaşayan Peygamber (sas) ve beraberindeki arkadaşlarının, emredildikleri üzere Allah (cc) yolunda canlarıyla cihad etmekten, Allah'ın (cc) mesajını yüceltmekten başka bir amaçları yoktu. Bu uğurda kılıç sallarken namazı unutmaları gibi bir durum da söz konusu olamazdı. Ancak düşman sürekli saldırıyordu. Peygamber Efendimiz (sas), bir türlü savaşa ara verip saf tutamamıştı. İşte çarpışmanın şiddetlendiği böyle bir zamanda Allah Resûlü (sas) ve ashâbı ikindi namazını kılmaya fırsat bulamamışlardı. Allah'ın (cc) bir başka emrini yerine getirme uğruna bile olsa Resûlullah'ın (sas) farz namazı vaktinde kılamamış olması, hem kendisini hem de ashâbını son derece hüzünlendirmiş ve o Rahmet Peygamberi (sas), bu olaya sebep olanlara beddua etmişti. Aynı savaş sırasında Hz. Ömer (ra), Resûlullah'a (sas) gelerek ikindi namazını vaktinde kılamadığını bildirmiş hatta Kureyş müşriklerine ağır hakaretler ederek öfkesini dile getirmişti. Resûlullah (sas) da namazı kılmadığını söyleyip Buthân vadisine inerek abdest almış ve beraberindekilere namazı orada kıldırmıştı.</p>

<p style="text-align:justify">Hendek Savaşı sırasında namazların vaktinde kılınamayışının hüznünü Abdullah b. Mes'ûd (ra) şöyle dile getirmişti: “Resûlullah (sas) ile birlikte idik. Öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını kılmamız engellenmişti. Bu bana çok ağır geldi ve kendi kendime şöyle dedim: "Allah'ın Resûlü (sas) ile beraberiz, Allah (cc) yolunda cihad ediyoruz (hem de namazları vaktinde kılamıyoruz)!" Sonra Resûlullah (sas) Bilâl'e (ra) emretti, o da kâmet getirdi ve Resûlullah (sas) bize öğle namazını kıldırdı. Daha sonra Bilâl (ra) yine kâmet getirdi, Resûlullah (sas) bize ikindi namazını kıldırdı. Ardından Bilâl (ra) yine kâmet getirdi, Resûlullah (sas) akşam namazını kıldırdı. En son olarak Bilâl (ra) tekrar kâmet getirdi, Resûlullah (sas) da yatsı namazını kıldırdı. Resûlullah (sas) çevremizde dolaşıp şöyle buyurdu: “Şu anda yeryüzünde sizden başka Allah'ı (cc) zikreden bir topluluk yoktur.” </p>

<p style="text-align:justify">Peygamberimizin arkadaşlarından Abdullah b. Mes'ûd'un (ra) dilinde ifadesini bulan bu sözler aslında bütün sahâbîlerin ortak duygularını yansıtmaktaydı. Çünkü Allah Resûlü (sas) gibi namazı vaktinde kılamamak her Müslümana ağır gelirdi. Ancak görülen o ki, hem Efendimizin (sas) hem de ashâbının, adı geçen namazları vaktinde kılma imkânları yoktu ve bu sebepten dolayı bu dört vakit namaz ertelenerek kılınmıştı. Bu namazlar, Resûlullah'ın (sas) ve ashâbının kendi ihmal veya tercihiyle değil, özel bir zorluktan dolayı vaktinde kılınamamıştı. Başlarındaki o büyük sıkıntı hafifler hafiflemez niyazlarını Rablerine sunmak amacıyla kılamadıkları bütün namazları sırasıyla kaza etmişlerdi. İşte en güzel örnek olan Allah Resûlü (sas), vaktinde eda edilemeyen namazlarla ilgili olarak ümmetine çözüm yolunu böylece göstermişti. Buna göre geçirilen namazlar normal sırasına göre, kâmet getirilerek kılınacaktı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Peygamberimizin (sas) hayatında, namazın vaktinde kılınmasına engel olan başka bir sebebe daha işaret edilir ki bu da her insanın karşılaşabileceği sıradan bir durumdur. Efendimiz (sas), “Kim bir namazı unutursa onu hatırladığında kılsın. Zira onun kefareti ancak budur...” buyurmuştu. O, uyumak ya da unutmak gibi mazeretler sonucu vaktinde eda edilemeyen namazların hatırlanır hatırlanmaz kılınmasını istemekte ve böylece aslında biz Müslümanlara büyük bir kolaylık sağlamaktadır. Çünkü kişi namazını vaktinde kılma konusunda ne kadar hassas davranırsa davransın bu tür durumlarla karşılaşabilir.</p>

<p style="text-align:justify">Nitekim gösterdiği onca titizliğine rağmen bir defasında Peygamberimiz (sas) de uyuyakalmış ve sabah namazını vaktinde kılamamıştır. Resûlullah (sas), ashâbıyla birlikte zorlu bir seferde yol alırken artık dayanamayacak hâle gelen kafileden birisi, kendisinden gecenin sonuna doğru mola vermesini ister. Peygamberimiz (sas) namazlarının geçmesinden endişe ettiğini söylemişse de sahâbîler gerçekten yorulmuş ve bu molayı hak etmiştir. Namaz vakti girdiğinde kendilerini uyandırmak üzere Bilâl-i Habeşî'yi (ra) nöbetçi bırakarak sabaha yakın saatlerde hep birlikte uykuya dalarlar. Ancak aynı meşakkatli yolculuğu yapmasına rağmen gönüllü olarak nöbet tutmak isteyen Bilâl (ra) de gözlerinin kapanmasını engelleyemez ve uyuyakalır. Uyandıklarında sabah namazının vakti geçmiş hatta güneş bir miktar yükselmiştir. Bilâl (ra) uyuyup kalmasından ve kendisiyle beraber diğerlerinin de namazlarını kılamayışlarından kendini sorumlu tutar ve üzülür. O zamana dek hiç bu kadar ağır bir uyku uyumadığını bildirir. Rahmet Peygamberi'nin (sas), gönüllü nöbet tutmasına karşın elinde olmayan sebeplerle görevini yerine getirememiş olan Bilâl'i (ra) teselli eder mahiyette söylediği, “Şüphesiz Allah (cc) istediği zamanda ruhlarınızı aldı ve yine istediği zamanda onları size geri verdi.” sözü Bilâl'i (ra) rahatlatma adına gerçekten manidardır. Güneş ağarınca, yani tamamen yükselince de her zaman olduğu gibi müezzini Bilâl'den (ra) ezan okumasını ister ve abdestini alarak güneş yükselip gün tamamen ağardığı vakit namazını kılar.</p>

<p style="text-align:justify">Uyku sebebiyle sabah namazını kılamadıkları bu olay esnasında,“Herkes devesinin başından (yularından) tutsun, buradan gidelim. Çünkü burada şeytan yanımızdadır.” buyuran Resûlullah (sas), namazın vaktinde kılınamamasının şeytanın işi olduğunu ve aynı gafleti tekrar yaşamamak için tedbir alınması gerektiğini bildirir. Gerekli tedbirlerin alınmasına rağmen namazı vaktinde kılamamak, uyanıkken, bilerek namazı kılmama gibi bir ihmal ve suç anlamına gelmemektedir. Kılınamayan namazın uyandıktan hemen sonra kaza edilmesi, hatayı telâfi etmek için yeterlidir. Hatta Peygamber Efendimiz (sas), sünnet namazlarını düzenli olarak kılan ve elinde olmadan sabah namazını geçirenlerin, tıpkı namazı vaktinde kılıyor gibi davranmalarını istemiştir. Bir sefer dönüşünde uyuyakalıp ancak sabah güneş doğarken uyanan sahâbeyi güneş biraz yükselene kadar bekletmiş sonra da şöyle buyurmuştur:“Sizden, sabah namazının (sünnet olan) iki rekâtını devamlı kılmakta olanlar, o ikisini (kazaya kaldığında da) kılsın.”</p>

<p style="text-align:justify">“Beni nasıl namaz kılıyor gördüyseniz, siz de namazı öyle kılınız.” ifadesiyle özetlenen, Peygamberimizin ibadet alanındaki örnekliği sayesinde, zamanında kılınamayan namazların ne zaman, hangi yolla telâfi edileceğini onun uygulamalarından öğrenmekteyiz. Buna göre bir mümin, dininin en temel hükümlerinden ve kulluğun en açık göstergelerinden olan namazını eksiksiz kılmaya özen göstermelidir. Ama gösterilen titizliğe rağmen bazen unutmak ya da uyuyakalmak gibi sebeplerden dolayı herhangi bir namaz vaktinde kılınamazsa, bu namazlar hatırlanır hatırlanmaz kılınmalıdır. Resûlullah'ın (sas) gösterdiği şekilde namazı kaza etme yolu, gerçekten elde olmayan sebeplerden dolayı vaktinde kılınamayan namazlar içindir. Zira, “Allah (cc) hiç kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez.” hükmü gereğince bir kimse gücü dışında kalan durumlardan sorumlu değildir.</p>

<p style="text-align:justify">Ancak Efendimizin (sas), “...Bilin ki! Uykudan dolayı (namazı kaçırmakta) bir kusur yoktur. Kusur, ancak diğer namazın vakti gelinceye kadar namazını kılmayan kimsenin davranışındadır. Buna göre kim (uyuyup kalır da) namazını kılamazsa (uyandığı zaman) o namazı kılsın! Ertesi gün o namazı vaktinde kılsın!" ” sözünde de ifadesini bulduğu gibi göz göre göre namazı terk etmek mümine yakışmayan bir hatadır. Namaz konusunda gönülsüz davranmanın ve tembellik göstermenin, Kur'an'da münafıkların özelliklerinden birisi olarak anlatıldığı unutulmamalıdır. Namazı kılmayıp diğer vakit girinceye kadar geciktirmek ya da dünya meşgalesine kapılıp namazın vaktini aksatarak sonradan kaza etmeye güvenmek, samimi müminlere yakışan bir tavır değildir. Zira bir mümin için Rabbine olan sorumluluklarını yerine getirmek, her türlü telaş, heves ve ilgiden önce gelir. Hatta kişinin, namaz kadar ulvî bir ibadet için özel zaman ayırarak mescide gitmesi ve namazlarını cemaatle eda etmesi en güzelidir. Zira gönlü mescitlerde kalan, yani bir namaz vaktinin ardından diğerinin gelmesini hevesle bekleyen kimse, hiçbir himayenin olmadığı kıyamet gününün dehşetinde Allah Teâlâ'nın (cc) özel himayesinde olacaktır.</p>

<p style="text-align:justify">Gönülden istediği hâlde cemaate devamda zorlanan müminin ise namazlarını vaktinde kılmaya özen göstermesi, ibadetinin aksamaması için gerekli tedbirleri almaya gayret etmesi lazımdır. Uyanamayacağını düşündüğünde Hz. Peygamber (sas) gibi kendisini uyarması için bir başkasından yardım isteyerek veya saatini kurarak ya da gece erken yatmaya özen göstererek bireysel tedbirlere başvurmalıdır. Gün içinde mümkün olduğunca abdestli bulunmaya çalışarak Yaratanın (cc) huzuruna varacağı an için daima hazır olan Müslüman, hem namazını vakti içinde eda etmenin huzurunu yaşayacak, hem de her daim Rabbini hatırlayarak hayatını bereketlendirecektir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/namazlarin-kazasi-kilinamayan-namazin-telafisi-1</guid>
      <pubDate>Sun, 10 May 2026 09:35:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/11/namazlarin-kazasi-kilinamayan-namazin-telafisi_0857e.jpg" type="image/jpeg" length="36962"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Doğru Tanıklık]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/dogru-taniklik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/dogru-taniklik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İlgili merciler önünde hak ve adaleti gözeterek tanıklık yapmak insanî ve İslamî bir görevdir. Tanıklığı gizlemek ve yalancı şahitlik yapmak günahtır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><strong>Tanıklığı gizlemeyiniz. Kim onu gizlerse şüphesiz onun kalbi günahkârdır. Bakara, 2/283</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">İslam her durumda hak ve hakikatin ortaya çıkmasını, kimsenin zulme uğramamasını ister. Bu bakımdan borç ilişkilerinde tarafların haksızlığa uğramaması için yazılı teminat alınması, şahit tutulması veya rehin alınması gibi tedbirleri önerir. Bu tedbirler alınsa bile eğer kişilerde emanet duygusu ve sorumluluk yeterince gelişmemişse borcun tarafları birbirlerine karşı haksızlık yapabilirler. Âyet, bunu yapmamalarını emretmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">İlgili merciler önünde hak ve adaleti gözeterek tanıklık yapmak insanî ve İslamî bir görevdir. Tanıklığı gizlemek ve yalancı şahitlik yapmak günahtır.</p>

<p style="text-align:justify"><span style="color:#b22222"><strong>Şahit:</strong></span> Bir olaya veya duruma tanık olan veya tanıklık eden kişi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Bir Ayet</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/dogru-taniklik</guid>
      <pubDate>Sun, 10 May 2026 09:31:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/10/dogru_taniklik_h28449_5c648.jpg" type="image/jpeg" length="10678"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İnsana Engel Yoktur]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/insana-engel-yoktur</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/insana-engel-yoktur" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bir Hadis: Yüce Allah, “İki sevgilisi (olan gözlerini almak sureti) ile kulumu sınadığımda sabrederse, bu ikisine karşılık ona cenneti veririm.” buyurdu. (Buhârî, Merdâ, 7)]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İnsan, özü itibarıyla değerli bir varlıktır. İmtihan için yaratıldığımız dünyada nasıl ki engelsiz olmak bir üstünlük sebebi değilse, engelli olmak da bir eksiklik değildir. Allah Resûlü, engellilerle bizzat ilgilenmiştir. Görme engelli sahabisi Abdullah b. Ümmi Mektûm’un oturacağı yere kendi cübbesini serecek kadar hassas davranmıştır. Sabırla karşılanan engelliliğin cennet vesilesi olduğunu haber vermiştir. (Buhârî, Merdâ, 7) Engellilere öğretmenlik, müezzinlik, Medine dışına çıktığında vekillik gibi önemli görevler vermiştir. İslam medeniyetinde insanlığa hizmet sunmuş nice engelli kardeşimiz bulunmaktadır. Her şeyin görünürden ibaret sayıldığı günümüz dünyasında engellilik gerçeğini görmezden gelip ihmal eden insana bu konuda farkındalık kazandıracak olan yine Hz. Peygamber’dir. O, insan söz konusu olduğunda değişmeyecek olan ilkeye şu sözlerle dikkat çeker: “Allah sizin dış görünüşlerinize ve mallarınıza bakmaz, bilakis kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, Birr, 34)</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<hr />
<p><strong>• Engelliler Haftası (10–16 Mayıs)<br />
• Anneler Günü</strong></p>

<hr />
<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Diyanet Takvimi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/insana-engel-yoktur</guid>
      <pubDate>Sun, 10 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2026/04/mehmet/takvim-2026/mayis-10.jpg" type="image/jpeg" length="62881"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
