<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Diyanet Haber</title>
    <link>https://www.diyanethaber.com.tr</link>
    <description>Diyanet Haber / Diyanet Sınav / Diyanet Duyuru / Diyanet Hutbe / Müftülükler / İslam Dünyası / Kültür Sanat / #Keşfet / www.diyanethaber.com.tr</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.diyanethaber.com.tr/rss/kesfet-haberleri" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2025 Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Tue, 14 Apr 2026 14:26:14 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/rss/kesfet-haberleri"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[İlim Deryası: Abdullah b. Mesud (ra)]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/ilim-deryasi-abdullah-b-mesud-ra</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/ilim-deryasi-abdullah-b-mesud-ra" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bir Hadis: Sizin en hayırlınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğretendir. (Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 15)]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Peygamber’in daima yanında olup ondan ilim öğrenen Abdullah b. Mesûd, ömrünün önemli bir kısmını ilim yoluna adamıştı. Tefsir, kıraat ve fıkıh alanında birçok öğrenci yetiştirmişti. İmam Serahsî’ye (ö. 483/1090) göre ondan ilim öğrenen öğrencilerin sayısı dört bin kişiyi bulmuştu. İbn Mesûd’un ayet yorumları, birçok rivayete kaynaklık ya da aracılık etmesiyle ve bütün bu birikimini öğrencilerine aktarmasıyla ilmî mirasın oluşmasında çok önemli bir halkayı temsil etmiştir. İbn Mesûd’un öğrencileri de tabiîn döneminin en önemli âlimlerindendir. Bu âlimler, sahabeden günümüze kadar gelen ilimlerin naklinde bir köprü vazifesi üstlenmiş; tefsir, kıraat, fıkıh ve hadis gibi alanlarda çalışma yapanlar hem İbn Mesûd’dan hem de öğrencilerinin nakil ve görüşlerinden çokça faydalanmıştır. Gerek kendisinin gerekse öğrencilerinin bu çalışmaları, Irak/Kûfe Ekolü’nün temellerinin atılmasını ve kurucusu olduğu rey mektebinden birçok âlimin yetişmesini sağlamıştır.</p>

<hr />
<p><strong>• Sakız Adası Kanuni Sultan Süleyman döneminde fethedildi. (1566)</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<hr />
<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Diyanet Takvimi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/ilim-deryasi-abdullah-b-mesud-ra</guid>
      <pubDate>Tue, 14 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2026/04/mehmet/takvim-2026/nisan-14.jpg" type="image/jpeg" length="40286"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Allah'ın boyasıyla boyananlar]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/allahin-boyasiyla-boyananlar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/allahin-boyasiyla-boyananlar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Allah, insanları tertemiz fıtrat üzere yaratmıştır. Peygamber’in davetine uyarak Allah’ın buyruğuna uygun yaşayanlar bu güzelliği devam ettirirler.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h3 style="text-align:justify"><span style="color:#b22222"><span><i><strong>Allah'ın boyasıyla boyananlar</strong></i></span></span></h3>

<p style="text-align:justify">“Allah’ın boyasıyla boyandık. Kim boyası bakımından Allah’tan daha güzeldir? Biz yalnız O’na kulluk ederiz” (deyin).<br />
Bakara, 2/138</p>

<p style="text-align:justify">---</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Hristiyanlar Allah’ın emirlerine uymazlar fakat bununla beraber kişiyi suya daldırıp çıkarma şeklinde icra edilen vaftiz ayininin gerçek bir manevî arınma olduğunu zannederlerdi. Ayette vaftizi arınma vesilesi sayanlara bir cevap vardır. Temiz fıtrat ve tevhid inancı üzere yaşamayan, yani Allah’ın boyasına boyanmayan bir kimse böyle bir ayinle arınmış olmaz. Arınmanın ve günahlardan temizlenmenin yolu, Rab olarak Allah’ı, din olarak İslam’ı, peygamber olarak da Hz. Muhammed’i kabul edip İslam fıtratı üzere yaşamaktan geçmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Allah, insanları tertemiz fıtrat üzere yaratmıştır. Peygamber’in davetine uyarak Allah’ın buyruğuna uygun yaşayanlar bu güzelliği devam ettirirler.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Sıbğa:</strong> Boya, renk.<br />
<strong>Âbid:</strong> Kendisini ibadete veren samimi dindar kişi.</p>

<p style="text-align:justify"></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Bir Ayet</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/allahin-boyasiyla-boyananlar</guid>
      <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 09:37:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/08/allah_in_boyasiyla_boyananlar_h27216_efd00.jpg" type="image/jpeg" length="29311"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Dua Adabı: Rabbe Yöneliş]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/dua-adabi-rabbe-yonelis-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/dua-adabi-rabbe-yonelis-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Dua nedir? Nasıl dua edilir? Peygamberimiz (sas) nasıl dua ederdi?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: ‘لَيْسَ شَيْءٌ أَكْرَمَ عَلَى اللَّهِ تَعَالَى مِنَ الدُّعَاءِ."</p>

<p>***</p>

<p>Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Allah Teâlâ katında <strong>dua</strong>dan daha kıymetli bir şey yoktur."</p>

<p>(T3370 Tirmizî, Deavât, 1; İM3829 İbn Mâce, <strong>Dua</strong>, 1)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ ‘الدُّعَاءُ مُخُّ الْعِبَادَةِ."</p>

<p>Enes b. Mâlik’in naklettiğine göre Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "<strong>Dua</strong> ibadetin özüdür."</p>

<p>(T3371 Tirmizî, Deavât, 1)</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>***</p>

<p>"﴾عَنِ النُّعْمَانِ بْنِ بَشِيرٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: ‘الدُّعَاءُ هُوَ الْعِبَادَةُ.’ ثُمَّ قَرَأَ ﴿وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِى أَسْتَجِبْ لَكُمْ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِى سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ"</p>

<p>Nu’mân b. Beşîr’den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas): "<strong>Dua</strong> ibadetin ta kendisidir." buyurmuş ve sonra şu âyeti okumuştur: "Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana <strong>dua</strong> edin ki <strong>dua</strong>nıza icabet edeyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler aşağılanmış hâlde cehenneme gireceklerdir."</p>

<p>(Mü’min, 40/60; T3372 Tirmizî, Deavât, 1; D1479 Ebû Dâvûd, Vitr, 23)</p>

<p>***</p>

<p>" عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : ‘مَنْ فُتِحَ لَهُ مِنْكُمْ بَابُ الدُّعَاءِ فُتِحَتْ لَهُ أَبْوَابُ الرَّحْمَةِ وَمَا سُئِلَ اللَّهُ شَيْئًا يَعْنِى أَحَبَّ إِلَيْهِ مِنْ أَنْ يُسْأَلَ الْعَافِيَةَ.’ وَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : ‘إِنَّ الدُّعَاءَ يَنْفعُ مِمَّا نَزَلَ وَمِمَّا لَمْ يَنْزِلْ فَعَلَيْكُمْ عِبَادَ اللَّهِ بِالدُّعَاءِ."</p>

<p>İbn Ömer’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "Sizden her kime <strong>dua</strong> kapısı açılmış ise ona rahmet kapıları açılmıştır. Allah’tan istenilen şeyler arasında O’na en sevimli geleni, afiyettir." Resûlullah (sas) konuşmasına şöyle devam etmiştir: "<strong>Dua</strong>, başa gelen ve henüz gelmeyen belaya karşı fayda sağlar. Öyleyse ey Allah’ın kulları, <strong>dua</strong>ya sarılın!"</p>

<p>(T3548 Tirmizî, Deavât, 101)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: ‘يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ فَيَقُولُ: قَدْ دَعَوْتُ فَلَمْ يُسْتَجَبْ لِى."</p>

<p>Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "Sizden biriniz, ‘<strong>Dua</strong> ettim de <strong>dua</strong>m karşılık görmedi.’ deyip acele etmediği müddetçe <strong>dua</strong>sı karşılık bulur."</p>

<p>(D1484 Ebû Dâvûd, Vitr, 23; M6935 Müslim, Zikir, 91)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : ‘ادْعُوا اللَّهَ وَأَنْتُمْ مُوقِنُونَ بِالْإِجَابَةِ، وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ لاَ يَسْتَجِيبُ دُعَاءً مِنْ قَلْبٍ غَافِلٍ لاَهٍ."</p>

<p>Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "Allah’a, kabul edileceğine gerçekten inanarak <strong>dua</strong> edin. Bilin ki Allah, ciddiyetten uzak ve umursamaz bir kalp ile yapılan <strong>dua</strong>ları kabul etmez."</p>

<p>(T3479 Tirmizî, Deavât, 65)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Günlerden Cuma idi ve Ramazan’ın da on yedinci günüydü. Müşrik ordusu ile Müslümanlar Bedir’de karşılıklı olarak yerlerini almışlardı. Orduların sayısındaki dengesizlik hemen fark ediliyordu. Müşrikler bin, Müslümanlar ise üç yüz on dokuz kişi idi. Allah Resûlü her iki orduya da baktı. Sonra yuvarlak çadırının içerisinde kıbleye yönelerek ellerini açtı ve Allah’a şöyle yalvardı: "Allah’ım! Ben senden ahdini ve vaadini (yerine getirmeni) istiyorum. Allah’ım! Eğer (müminlerin helâkini) diliyorsan (ve onlar da helâk olurlar ise) bugünden sonra sana ibadet edilmeyecek!" Bu şekilde, kıbleye dönmüş ellerini uzatıp Rabbine yakarmakta, <strong>dua</strong> etmekteydi ki, <strong>dua</strong>sı çok uzadığından üst elbisesi omuzundan düşmüştü ve sanki bundan haberi yoktu. O sırada içeri gelen sadık dostu Ebû Bekir, cübbesini Peygamber Efendimizin omuzlarına koydu ve ona sarılarak: "Yeter Ey Allah’ın Resûlü! Rabbine bu kadar yalvarış ve yakarış yeter! Allah sana vaad ettiğini mutlaka yerine getirecektir." dedi. Bu esnada Allah’ın müminlere yardım edeceğini müjdeleyen şu âyet-i kerime nâzil oldu: "Hani Rabbinizden yardım istiyor, yalvarıyordunuz. O da, "Ben size art arda bin melekle yardım ediyorum." diye cevap vermişti." Son derece rahatlatıcı olan bu müjdenin ardından Allah Resûlü üzerinde zırhı ile, "Yakında o ordu bozulacak, onlar arkalarını dönüp kaçacaklar." âyetini okuyarak çadırdan dışarı çıktı.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü’nün kendilerinden kat kat fazla olan müşrik ordusu karşısında, kendinden geçercesine Rabbine yönelmesi, aslında Allah’la kurduğu samimi bağı ve O’na olan güvenini gösteriyordu. Resûl-i Ekrem (sas), karşı karşıya kaldığı bu zor durumda kendilerine yardım edebilecek yegâne gücün Allah olduğunu ve O’nun, içtenlikle yapılan <strong>dua</strong>ları geri çevirmeyeceğini biliyordu. Zira Allah, kullarına yakın olduğunu, <strong>dua</strong> edenlerin <strong>dua</strong>larına karşılık vereceğini bildiriyordu. Savaş sonunda Allah Resûlü’nün, Rabbinin <strong>dua</strong>sını kabul edeceğine dair kuşkusuz bir iman ve teslimiyet ile yaptığı <strong>dua</strong>ya karşılık verilmiş, onunla birlikte tüm Müslümanlar muzaffer olmanın sevincini yaşamıştı.</p>

<p style="text-align:justify">Çağırmak, yardım talep etmek, yalvarmak; küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya vaki olan talep ve niyaz; sığınmak, nida gibi mânâlara gelen ’<strong>dua</strong>’, terim olarak, kulun samimi ve içten bir şekilde Allah’a sığınmasını ve yakarışını, Allah’ın yüceliği karşısında güçsüzlüğünü itiraf etmesini, sevgi ve tazim duyguları içerisinde O’nun lütfunu, yardımını ve affını dilemesini ifade eder. <strong>Dua</strong>, Allah’ın (cc) büyüklüğünü dile getirme, O’na yalvarma, hamdetme, şükretme, O’nu övme ve aynı zamanda Allah’a karşı sevgi ve saygı sunma ifadesidir. Hatta özel zaman ve mekânlarda gerçekleştirilen kimi <strong>dua</strong>lar bir yana bırakılacak olursa, <strong>dua</strong>, genel ve geniş anlamda hiçbir törene bağlı bulunmayan, şekil ve şartlardan bütünüyle sıyrılmış, zaman ve mekân bakımından süreklilik gösteren, kulun Yaratıcısıyla sürekli bir biçimde iletişimde bulunduğu bir ibadet olarak tanımlanabilir. Hz. Peygamber’in, "Allah Teâlâ katında <strong>dua</strong>dan daha kıymetli bir şey yoktur." ifadesi,bu ibadetin önemini göstermesi açısından dikkat çekicidir. Nitekim Hz. Peygamber <strong>dua</strong> ile ilgili olarak, "<strong>Dua</strong> ibadetin özüdür." buyurmuş, başka bir rivayete göre ise, "<strong>Dua</strong> ibadetin ta kendisidir." dedikten sonra şu âyeti okumuştur: "Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana <strong>dua</strong> edin ki <strong>dua</strong>nıza icabet edeyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler aşağılanmış hâlde cehenneme gireceklerdir."</p>

<p style="text-align:justify">Sonsuz güç ve kudret sahibi olan Allah, "Bana <strong>dua</strong> edin ki, <strong>dua</strong>nıza icabet edeyim." âyetiyle kullarını kendisine çağırır âdeta. "(Resûlüm!) De ki: <strong>Dua</strong>nız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?" ifadeleriyle, yaratılış gayelerini kullarına hatırlatır. Böylece kendisine kulluk için yarattığı insandan, kulluğunu göstermesini ister. Kulluğun özü ise <strong>dua</strong>dır! Kulun <strong>dua</strong> ile Allah’a yönelmesi, aslında O’nu hakkıyla tanımaya çalıştığı ve tazim ettiği anlamına gelir. Yüce Yaratıcı’nın isteği de zaten bu değil midir? Kulun Allah (cc) karşısında haddini ve konumunu bilmesi, O’nun büyüklüğü karşısında sevgi ve saygı ile boyun eğmesi... Belki de bu aczi somut olarak dillendirdiği için <strong>dua</strong>, kulluğun ve ibadetin özü sayılmıştır. Bu yönüyle <strong>dua</strong>, Allah ile kul arasında bir diyalog geliştirmek, bir iletişim kurmaktır. Bu iletişim esnasında kul, kendini yaratan Rabbine samimi şekilde hâlini arz eder; âcizliğini, güçsüzlüğünü dile getirir; bunun karşısında o yüce makamdan yardım, bağış, af, merhamet, güç ve destek ister. Böylece O’na olan bağlılığını, teslimiyetini ve samimiyetini gösterir.Allah, <strong>dua</strong>ya ihtiyacı olmadığını düşünen, kendini <strong>dua</strong> etmekten müstağni gören ve Rabbi ile iletişimini sağlayan <strong>dua</strong>yı terk eden insandan hoşnut değildir. Zira bu, Yaratan karşısında kibirlenmenin ifadesidir.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan ve Allah arasındaki bu iletişim herhangi bir zaman ve mekânla sınırlanamaz. İnsan, her an ve her durumda <strong>dua</strong> edebilir. "Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!" âyeti bu gerçeği ifade eder. İnsan, hayatı boyunca üstesinden gelemeyeceği birçok şeyle karşılaşır; öfke, keder, sıkıntı, korku, âcizlik, yalnızlık ve ümitsizlik gibi hâller yaşar. Özellikle zorlandığı zamanlarda Allah’a <strong>dua</strong> etme ihtiyacı hisseder. Zira Yüce Allah’ın <strong>dua</strong>yı kabul edeceği ümidi, <strong>dua</strong> edenin üzüntü ve kederini hafifletir; ona dayanma gücü ve sabır verir. Dolayısıyla insan sıkıntılı durumlarda Rabbine yönelmeli ve O’na <strong>dua</strong> etmelidir. Bu sıkıntılar karşısında <strong>dua</strong> Resûlullah’ın da buyurduğu üzere, ’müminin silahı’ konumundadır. Ve Allah Resûlü, "Sizden her kime <strong>dua</strong> kapısı açılmış ise ona rahmet kapıları açılmıştır. Allah’tan istenilen şeyler arasında O’na en sevimli geleni, afiyettir." dedikten sonra sözlerine şöyle devam etmiştir: "<strong>Dua</strong>, başa gelen ve henüz gelmeyen belaya karşı fayda sağlar. Ey Allah’ın kulları, <strong>dua</strong>ya sarılın!"</p>

<p style="text-align:justify">Ancak Allah, insanların sadece sıkıntıya düştüklerinde <strong>dua</strong> etmelerini istemez. O, varlıkta olduğu kadar yoklukta, sıkıntıda olduğu kadar rahat zamanlarında da kulunun yakarışını duymak ister. Sadece darda kaldığı anlarda Allah’ı hatırlayarak <strong>dua</strong> eden kimse, "İnsana bir nimet verdiğimiz zaman (bizden) yüz çevirir ve yan çizer. Fakat ona bir kötülük dokunduğu zaman da yalvarmaya koyulur." ifadeleriyle Kur’ân-ı Kerîm’de kınanır. Nitekim bu tavır, Allah’ın âyetlerini inkâr edenlerin, başlarına bir musibet geldiğinde büyük bir âcizlik içerisinde yalvarmalarına, Allah onları bu musibetten kurtardığında ise nankörlük yapmalarına benzemektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Oysa insan, her an Allah’a muhtaç olduğunun, O’nunla kurduğu bağı her an sağlam ve taze tutması gerektiğinin şuurunda olmalıdır. Nitekim Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "Sıkıntılı ve ıstıraplı anlarda <strong>dua</strong>sının Allah tarafından kabul edilmesi her kimi sevindirirse, bolluk ve ferahlık zamanlarında <strong>dua</strong>sını çoğaltsın." İyi gününde şükreden, eline geçen nimeti O’nun rızasına uygun biçimde kullanabilmek için Rabbine <strong>dua</strong> eden kul, bolluk ve refah içinde de Yaratıcısına bağlılığını ve sadakatini göstermiş olur. Sabah akşam O’nun rızasını dileyerek <strong>dua</strong> edenlerle birlikte Rabbini tazim eder.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Dua</strong>nın yasak olduğu bir zaman yoktur. Aksine, âyet ve hadislerde bazı vakit ve durumlarda yapılan <strong>dua</strong>ların daha makbul olduğu belirtilmiştir. Bu vakitler, kulun Rabbine daha yakın olacağı özel zamanlardır. Seher vakitleri bu değerli zaman dilimlerinden birisidir. Rabbimiz, "Onlar, (takva sahipleri) seher vakitlerinde bağışlanma dilerler." âyeti ile bu vaktin kıymetine dikkat çeker. Allah Resûlü de <strong>dua</strong> için, gecenin son üçte birinin önemli olduğuna vurgu yapar. Zira bu vakitte Rabbimiz dünya semasına iner (rahmet nazarı ile bakar) ve şöyle der: "Bana <strong>dua</strong> eden yok mu, <strong>dua</strong>sını kabul edeyim. Benden bir şey isteyen yok mu, istediğini vereyim. Af dileyen yok mu, onu bağışlayayım." Allah ve Resûlü bu ve buna benzer vakitleri zikrederek aslında müminlerin her anlarını <strong>dua</strong> için fırsata çevirmelerini isterler.</p>

<p style="text-align:justify">Nitekim Resûl-i Ekrem’in (sas) hayatına baktığımız zaman, <strong>dua</strong>nın onun hayatının her noktasını kuşattığını görürüz. Günlük hayatın akışı içinde <strong>dua</strong>yı âdeta vazgeçilmez bir unsur olarak gören Sevgili Peygamberimiz, sabah uyandığında kendisini yeni bir güne daha ulaştıran Rabbine, "Elhamdülillâhillezî ahyânâ ba’de mâ emâtenâ ve ileyhi’n-nüşûr."(Bizi öldürdükten sonra dirilten Allah’a hamdolsun. Dönüş yine O’nadır.) diyerek <strong>dua</strong> ederdi. Gece yatağına yattığında ise, sığınacak bir yeri olduğu için Allah’a şükrünü şöyle dile getirirdi: "Elhamdülillâhillezî et’amenâ ve sekânâ ve kefânâ ve âvânâ ve kem mimmen lâ kâfiye lehû velâ mü’viye"(Sığınacak yeri ve ihtiyacını giderecek kimsesi olmayan niceleri varken; bizi yediren, içiren, ihtiyaçlarımızı gideren ve bizi barındıran Allah’a hamdolsun.)</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber yaptığı her işte Allah’ın rızasını gözetir ve bu niyetini Rabbine <strong>dua</strong> ederek ortaya koyardı. Bir iş yapmak istediğinde, "Allâhümme hır lî vahter lî’(Allah’ım! Bana hayırlısını ver ve benim için en uygun olanı seç.) diye niyazda bulunurdu. Yolculuğa çıkarken de binitine biner ve üç kez tekbir getirdikten sonra, "Sübhânellezî sehhara lenâ hâzâ vemâ künnâ lehû mukrinîn ve innâ ilâ rabbinâ lemünkalibûn"(Hiçbir şekilde sahip olamayacakken, bu biniti bizim hizmetimize veren Allah’ı tenzih ederim. Şüphesiz ki biz Rabbimize tekrar döneceğiz.) <strong>dua</strong>sıyla Allah’a şükrünü arz ederdi. Kısacası Allah Resûlü (sas) hayatın her alanını <strong>dua</strong>larıyla zenginleştiriyor, ruhunu <strong>dua</strong> ile besliyor ve teskin ediyordu.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü <strong>dua</strong> edeceğinde bazen kıbleye yönelir, bazen koltuk altı görünecek kadar ellerini kaldırır, bazen avuçlarını açarak, bazen de avuçlarını birleştirerek içtenlikle <strong>dua</strong> ederdi. <strong>Dua</strong> ettikten sonra ellerini mutlaka yüzüne sürer ve ashâbına da bunu tavsiye ederdi.</p>

<p style="text-align:justify">Zira Allah, Yüce Kelâmı’nda kullarından, kendisine içten <strong>dua</strong> etmelerini istemişti: "Rabbinize yalvara yakara ve gizlice <strong>dua</strong> edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez." Bu yüzden Allah Resûlü yüksek sesle <strong>dua</strong> etmekten hoşlanmaz, böyle yapanları uyarırdı. Ebû Musa el-Eş’arî’nin anlattığına göre, Hayber’e yapılan seferden dönüşte böyle bir olay yaşanmıştı. Resûlullah ile beraber olanlar, Medine’ye yaklaştıklarında yüksek bir tepeye çıkınca yüksek sesle tekbir getirerek Allah’a tazimde bulunmuşlardı. Bunun üzerine Allah Resûlü onlara şu nasihatte bulundu: "Kendinize gelin! Siz sağır olan ve burada bulunmayan bir Allah’a seslenmiyorsunuz. (Bilakis) Her şeyi işiten, gören ve size çok yakın olan Allah’a sesleniyorsunuz." Yüce Rabbimiz de Hz. Zekeriya’nın çocuk sahibi olmak için yaptığı <strong>dua</strong>yı "Hani o, Rabbine kısık bir sesle yalvarmıştı." ifadeleriyle anmaya değer görüyordu.</p>

<p style="text-align:justify">"Resûlullah (sas) özlü ve kapsamlı <strong>dua</strong>ları tercih ederdi." <strong>Dua</strong> ederken kararlı davranırdı. İbn Mes’ûd’un (ra) bildirdiğine göre, "Hz. Peygamber (sas) <strong>dua</strong> ettiği zaman üç kere tekrar eder, Allah’tan bir şey istediği zaman üç kere isterdi." Sevgili Peygamberimiz ashâbına şu tavsiyede bulunurdu: "Sizden biri <strong>dua</strong> ettiğinde, ‘Allah’ım! Dilersen beni affet!" demesin. Kararlı, azimli bir şekilde ısrarla <strong>dua</strong> edip istesin. Zira hiçbir şeyi vermek Allah’a güç gelmez." Bununla birlikte Peygamber Efendimiz yaptığı <strong>dua</strong>ya karşılık hemen sonuç beklemez, ama Rabbinin kendisini boş çevirmeyeceğini bilirdi. Bir keresinde, "Sizden biriniz, "<strong>Dua</strong> ettim de <strong>dua</strong>m karşılık görmedi." deyip acele etmediği müddetçe <strong>dua</strong>sı karşılık bulur." buyurmuştu. Sahâbe, "Yâ Resûlallah! Acele etmek nedir?" diye sorunca da, "<strong>Dua</strong> ettim de kabul edildiğini görmedim, der ve o anda vazgeçerek <strong>dua</strong>yı bırakır." cevabını vermişti. Resûlullah’ın açıklamasından anlaşılacağı üzere karşılığı ister bu dünyada verilsin, ister âhirete ertelensin, <strong>dua</strong> er ya da geç Allah katında karşılık bulacaktır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Dua</strong> eden kişinin, her şeye kadir olan Rabbine el açtığının farkında olması ve dilinden dökülen ya da gönlünden geçen cümleleri seçerek Rabbine yakışır bir biçimde <strong>dua</strong> etmesi gerekir. Bu bağlamda Allah Resûlü’nün bir diğer tavsiyesi, "Allah’a, kabul edileceğine gerçekten inanarak <strong>dua</strong> edin. Bilin ki Allah, ciddiyetten uzak ve umursamaz bir kalp ile yapılan <strong>dua</strong>ları kabul etmez." şeklindedir. Allah (cc),"Kullarım sana beni sorarlarsa, bilsinler ki ben, şüphesiz onlara yakınım. Benden isteyenin, <strong>dua</strong> ettiğinde <strong>dua</strong>sını kabul ederim. Artık onlar da davetimi kabul edip bana inansınlar ki, doğru yolda yürüyenlerden olsunlar." âyetiyle kendisine yönelen kulun <strong>dua</strong>sını kabul edeceğini vaad eder. Bu konuda Peygamberimiz (sas) ise, "Şüphesiz Rabbiniz son derece hayâ ve kerem sahibidir. Kulu O’na elini kaldırdığı zaman, o elleri boş çevirmekten hayâ eder." buyurmuştur. Böyle bir lütuf karşısında Rabbine <strong>dua</strong> eden insandan, (azabından) korkarak ve (rahmetini) umarak Allah’a yönelmesi istenmiştir. Allah Teâlâ bu şekilde <strong>dua</strong> eden müminin <strong>dua</strong>sına önem vermekte, onun yalnız olmadığını, her türlü şartta durumunu bilen ve ona yakın olan bir Allah bulunduğunu hatırlatmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas), Allah’a O’nun güzel isimleri (el-esmâü’l-hüsnâ) ile <strong>dua</strong> etmekten hoşlanırdı. Bir gün Enes b. Mâlik (ra) ve Resûlullah (sav) birlikte otururken, namaz kılan bir adama şahit oldular. Adam namazdan sonra, "Ey Allah’ım! Hamd ancak sanadır, senden başka ilâh yoktur. Gökleri ve yeri yaratan, bol bol veren (sensin) ey Celâl ve İkram sahibi! Ey Hayy (ezelî ve ebedî bir hayata sahip olan) ve Kayyûm (kâinatı idare eden)! Senden istiyorum!" diye <strong>dua</strong> etmişti. Bunu duyan Allah Resûlü, adamın bu davranışını onaylayarak, "Şüphesiz Allah’a, kendisi ile <strong>dua</strong> edildiği zaman mutlaka kabul ettiği ve istenildiğinde verdiği ism-i âzam ile <strong>dua</strong> etti." buyurdu. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de de, "En güzel isimler (el-esmâü’l-hüsnâ) Allah’ındır. O hâlde O’na, o güzel isimlerle <strong>dua</strong> edin." buyrulmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamberimiz hem bu dünya için hem de âhiret için <strong>dua</strong> ederdi. En çok yaptığı <strong>dua</strong>lardan biri şuydu: "Allâhümme rabbenâ âtinâ fi’d-dünyâ haseneten ve fi’l-âhireti haseneten vekınâ azâbe’n-nâr."(Allah’ım! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru!) Kur’ân-ı Kerîm’de de <strong>dua</strong> edilirken âhiretin unutulmaması gerektiği hatırlatılıyordu: "İnsanlardan, "Ey Rabbimiz! Bize (vereceğini) bu dünyada ver." diyenler vardır. Bunların âhirette bir nasibi yoktur. Onlardan, "Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru." diyenler de vardır. İşte onlara kazandıklarından bir nasip vardır. Allah, hesabı pek çabuk görendir."</p>

<p style="text-align:justify">Peygamberimiz, <strong>dua</strong>da istenecek şeylerin meşru, olumlu ve anlamlı olmasına da özen gösterirdi. Bu nedenle Hz. Peygamber, Allah’ın <strong>dua</strong>ları kabul edeceğini belirtirken, günah işlemeyi hedefleyen veya akrabalık ilişkilerinin kesilmesini isteyen <strong>dua</strong>ları istisna etmişti.</p>

<p style="text-align:justify">Sevgili Peygamberimiz <strong>dua</strong>yı ‘âmîn’ diyerek bitirmeye önem verirdi. Sahâbe de Allah Resûlü’nün bu uygulamalarını devam ettiriyordu. Ebû Züheyr en-Nümeyrî (ra), topluluk içinde bir kişi <strong>dua</strong> ettiğinde <strong>dua</strong>sını ‘âmîn’ ile bitirmesini tavsiye eder ve bunun sayfaya vurulan bir mühür gibi olduğunu söylerdi. Ebû Züheyr (ra) bu konuyla ilgili başından geçen bir hâdiseyi etrafındakilere şöyle anlatmıştı: "Bir gece Resûlullah (sas) ile birlikte dışarıya çıkmıştık. Devamlı ve ısrarla <strong>dua</strong> eden bir adamın yanına geldik. Bunun üzerine Peygamber (sas) durup onu dinlemeye başladı ve "Eğer mühürlerse, kazandı." dedi. Cemaatten birisi, "Ne ile mühürleyecek?" diye sorunca, O (sas), "Âmîn ile. Eğer âmîn ile mühürlerse kazandı." diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamber’e (sas) soru soran kişi, <strong>dua</strong> eden adama gidip dedi ki, "Ey filân, ‘âmîn’ ile bitir ve müjdeye nail ol!"</p>

<p style="text-align:justify">İnsanın kendi kendine <strong>dua</strong> etmesi kadar, başkalarından <strong>dua</strong> alması da önemlidir. Bir defasında Allah Resûlü, Hz. Ömer’e (ra) şu tavsiyede bulunmuştur: " Bir hastanın ziyaretine gittiğinde ondan senin için <strong>dua</strong> etmesini iste. Zira hastanın <strong>dua</strong>sı meleklerin <strong>dua</strong>sı gibidir." Müslüman’ın din kardeşi için yaptığı <strong>dua</strong> hakkında ise Peygamberimiz şunları söyler: " Kişinin (din) kardeşi için gıyabında (onun olmadığı yerde) ettiği <strong>dua</strong> makbuldür. O kişinin başucunda, <strong>dua</strong>sına âmîn diyen bir melek bulunur. O kişi (din) kardeşine hayır <strong>dua</strong> ettikçe (görevli) melek: "Âmîn, (din kardeşin için istediğin) hayrın misli senin için de olsun." der." Bunun gibi, anne babanın çocuklarına yaptığı <strong>dua</strong> ile misafirin ve yolcunun <strong>dua</strong>ları da kabul olunacak <strong>dua</strong>lar arasında zikredilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Diğer taraftan haksızlığa uğrayan insanların da bed<strong>dua</strong>sından sakınmak gerekir. Allah Resûlü, Muâz b. Cebel’i Yemen’e gönderirken, mazlumların <strong>dua</strong>sından sakınmasını tavsiye eder ve şöyle buyurur: "Mazlum ile Allah arasında (<strong>dua</strong>nın kabulüne mâni olacak) hiçbir perde yoktur."</p>

<p style="text-align:justify">İnsan, hayatını <strong>dua</strong>yla anlamlandırmalı, <strong>dua</strong>sız bir hayatın Allah katında değeri olmadığını bilerek varlığına değer katmak, hayatını anlamlı kılmak ve Allah katında bir hoşnutluk bulmak için <strong>dua</strong> etmelidir. Yaptığı <strong>dua</strong> ise içten ve samimi olmalıdır. Gerçekleşeceğine inanarak, ısrarla Allah’a isteklerini arz etmeli, ama <strong>dua</strong>sının bir an önce gerçekleşmesi için acele etmemelidir. Kur’an’daki <strong>dua</strong> âyetleriyle ya da selef-i sâlihînden nakledilen/me’sûr <strong>dua</strong>larla Rabbimize niyazda bulunmak mümkün olduğu gibi, içinden geldiğince, kendi diliyle ve kendi hislerini ortaya koyarak <strong>dua</strong> etmek de mümkündür. En güzeli ise, her işte olduğu gibi <strong>dua</strong> ederken de Peygamber Efendimizi örnek almak, onun öğrettiği <strong>dua</strong> âdâbına uyarak, onun dilinden dökülen cümlelerle Allah’a yalvarmaktır. Allah’ın Son Resûlü bir <strong>dua</strong>sında Rabbine şöyle yalvarır:</p>

<p style="text-align:justify">"Allah’ım! Günahımı, bilgisizliğimi(n sonucu olarak yaptıklarımı), haddimi aşarak işlediklerimi ve benden daha iyi bildiğin bütün kusurlarımı bağışla! Allah’ım! Ciddi ve şaka yollu yaptıklarımı, yanlışlıkla ve bilerek işlediğim günahlarımı affeyle! Bütün bu kusurların bende bulunduğunu itiraf ederim.Allah’ım! Şimdiye kadar yaptığım ve bundan sonra yapacağım, gizlediğim ve açığa vurduğum, benden daha iyi bildiğin günahlarımı affeyle! Öne geçiren de sensin, geride bırakan da sensin. Ve senin gücün her şeye yeter."</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/dua-adabi-rabbe-yonelis-1</guid>
      <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 09:34:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/10/dua-dbi-rabbe-yonelis_86461.jpg" type="image/jpeg" length="86481"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hacca nasıl hazırlık yapılmalıdır?]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hacca-nasil-hazirlik-yapilmalidir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hacca-nasil-hazirlik-yapilmalidir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanlığı organizesinde hac kayıtlarını tamamlayan hacı adayları, hacca nasıl hazırlanmalı?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Hac ibadeti için kutsal topraklara gidecek olan vatandaşların heyecanlı bekleyişi sürüyor.</p>

<p>Diyanet İşleri Başkanlığı organizesinde hac kayıtlarını tamamlayan hacı adaylarının Mayıs ayı itibariyle kutsal beldelere doğru yola çıkması planlanıyor.</p>

<p>Hac kayıtlarını tamamlayan hacı adayları, hacca nasıl hazırlık yapmalıdır? sorusunu ise çokça soruyor. İşte hac yolculuğuna çıkmadan önce maddi ve manevi yapılması gerekenler;</p>

<p><span style="color:#ffffff"><strong><span style="background-color:#e74c3c">İbadetlerinizi Gözden Geçirin: </span></strong></span>Hac, diğer ibadetler gibi bir arınma ve manevi yenilenme sürecidir. Namazlarınızı düzenli olarak kılın, Kur'an okuyun, zikir yapın ve dua edin.</p>

<p><span style="color:#ffffff"><strong><span style="background-color:#e74c3c">Hac Hakkında Bilgi Edinin: </span></strong></span>Hac ibadetinin detaylarını ve farzlarını öğrenmek önemlidir. Bu kapsamda Diyanet İşleri Başkanlığı koordinesinde müftülüklerce düzenlenen hac eğitimlerine ve seminerlere katılın, Hac ibadetiyle ilgili kitaplar okuyun.</p>

<p><strong><span style="color:#ffffff"><span style="background-color:#e74c3c">Fiziksel Hazırlık:</span></span> </strong>Hac, fiziksel olarak da zorlayıcı olabilir. Bu nedenle, hacca gitmeden önce sağlık durumunuzu kontrol ettirin ve gerekirse bir doktora danışın.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span style="color:#ffffff"><strong><span style="background-color:#e74c3c">Kişisel Düzen ve Temizlik:</span></strong><span style="background-color:#e74c3c"> </span></span>Hac esnasında bir çok insanla bir arada olacaksınız. Bu nedenle, kişisel hijyeninize ve düzeninize özen gösterin. Gerekli eşyalarınızı hazırlayın ve yanınıza alın.</p>

<p><span style="color:#ffffff"><strong><span style="background-color:#e74c3c">Manevi Hazırlık:</span></strong></span> Hac, bir manevi yolculuktur ve bu yolculuğa manevi olarak hazırlıklı olmak önemlidir. Kalbinizi temizleyin, affetmeyi ve bağışlamayı öğrenin, dualarınızı artırın ve Allah'a olan bağlılığınızı güçlendirin. Mübarek sefer öncesinde akraba, eş dost ve konu komşu ile helalleşin.</p>

<p><span style="color:#ffffff"><strong><span style="background-color:#e74c3c">Tövbe ve İstiğfar: </span></strong></span>Hac öncesi günahlardan arınmak için tövbe edin ve Allah'tan af dilemek için istiğfarı sıkça yapın.</p>

<p><span style="color:#ffffff"><strong><span style="background-color:#e74c3c">Planlama ve Organizasyon:</span></strong></span> Hacca gitmeden önce müftülüklerden seyahatinize dair bilgi edinin, sizlere rehberlik edecek olan kafile başkanı ve din görevlileriyle iletişime geçin. Hac süreci boyunca ihtiyacınız olabilecek her şeyi listeleyin.</p>

<p>Hac ibadeti, Müslümanlar için büyük bir fırsat ve nimettir. Bu nedenle, hacca gitmeden önce kendinizi bu kutsal ibadete en iyi şekilde hazırlamak için çaba gösterin.</p>

<p>Hz. Peygamber'in <strong>"Ameller niyetlere göredir"</strong> hadis-i şerifini şiar edinerek hac yolculuğu için niyetinde samimi olarak "Allah’ım senin rızan için Haccımı yerine getirmeye gidiyorum" diyerek yola çıkın.</p>

<p>Mebrur bir haccın sabırla ifa edileceğini bilerek ve yolculuğun ilk anından yurda dönünceye kadar sabrı kuşanın. Unutmayın ki Hz. Peygamber haccı meşakkat olarak tanımlamıştır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>#KEŞFET, Hac ve Umre</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hacca-nasil-hazirlik-yapilmalidir</guid>
      <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 01:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2024/04/hacca-nasil-hazirlanmaliyiz.jpg" type="image/jpeg" length="12876"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Duyularla Algılanamayan Nurani Varlıklar: Melekler]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/duyularla-algilanamayan-nurani-varliklar-melekler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/duyularla-algilanamayan-nurani-varliklar-melekler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bir Ayet: Melekler göklerin etrafındadır. O gün Rabbinin arşını bunların da üstünde olan sekiz (melek) yüklenir. (Hâkka, 69/17)]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İmanın şartlarından biri de meleklere inanmaktır. Melekler, Allah’ın nurdan yarattığı varlıklardır. Onlarda, erkeklik ve dişilik yoktur. Yemez, içmez, yatıp uyumazlar. Günah işlemekten uzak olan melekler, yorulmaz ve hastalanmazlar. Allah’ın dilediği kadar yaşarlar. Yerde, göklerde ve her tarafta bulunurlar. Devamlı olarak insanlarla beraber bulunan ve insanların yaptıkları iyilik ve kötülükleri yazan melekler de vardır. Bunlara “Kirâmen Kâtibîn” (yazıcı melekler) denir. Melekler; Allah’ın her emrini yerine getirir, yasaklarından sakınırlar. Gece gündüz O’na ibadet eder, dua ve niyazda bulunurlar. Melekler, son derece kuvvetli ve süratli varlıklardır. Bizim yapamadığımızı onlar kolayca yapabilir, ulaşamadığımız yerlere çabucak ulaşabilirler. Cebrâil, Mîkâil, İsrâfil ve Azrâil dört büyük melek olarak bilinir. Bununla birlikte çeşitli görevleri olan meleklerin toplam sayısını ise ancak Allah bilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<hr />
<p><strong>• 31 Mart Vakası (1909)</strong></p>

<hr />
<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Diyanet Takvimi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/duyularla-algilanamayan-nurani-varliklar-melekler</guid>
      <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2026/04/mehmet/takvim-2026/nisan-13.jpg" type="image/jpeg" length="85519"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Dua: Kulluğun Özü]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/dua-kullugun-ozu-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/dua-kullugun-ozu-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hangi dua daha çok kabule şayandır? Duaların en hayırlısı hangisidir? Vakitler içerisinde Allah’a daha yakın olunacak bir an var mıdır? İbadet için tercih olunacak bir saat var mıdır?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>عَنْ أَبِى أُمَامَةَ قَالَ: قِيلَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ أَيُّ الدُّعَاءِ أَسْمَعُ؟ قَالَ: ‘جَوْفُ اللَّيْلِ الْآخِرُ، وَدُبُرَ الصَّلَوَاتِ الْمَكْتُوبَاتِ.’<br />
Ebû Ümâme’den rivayet edildiğine göre, ‘Yâ Resûlallah, hangi <strong>dua</strong> daha çok kabule şayandır?’ diye sorulmuş, Peygamber Efendimiz, ’Gece yarısından sonra ve farz namazların arkasından yapılan <strong>dua</strong>lar.’ diye cevap vermiştir.<br />
(T3499 Tirmizî, Deavât, 79)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) ذَكَرَ يَوْمَ الْجُمُعَةِ، فَقَالَ: ‘فِيهِ سَاعَةٌ، لاَ يُوَافِقُهَا عَبْدٌ مُسْلِمٌ وَهُوَ يُصَلِّى يَسْأَلُ اللَّهَ شَيْئًا إِلاَّ أَعْطَاهُ إِيَّاهُ.’<br />
Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) cuma gününden bahsederek şöyle buyurmuştur: ’Onda öyle bir an vardır ki şayet bir Müslüman namaz kılarken o âna rastlar da Allah’tan bir şey isterse Allah, ona dilediğini mutlaka verir.’<br />
(M1969 Müslim, Cum’a, 13)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ عَمْرِو بْنِ شُعَيْبٍ عَنْ أَبِيهِ عَنْ جَدِّهِ أَنَّ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْههِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: ‘خَيْرُ الدُّعَاءِ دُعَاءُ يَوْمِ عَرَفَةَ.’<br />
Amr b. Şuayb’ın, babası aracılığıyla dedesinden rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: ’<strong>Dua</strong>ların en hayırlısı arefe günü yapılan <strong>dua</strong>dır.’<br />
(T3585 Tirmizî, Deavât, 122)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ عُمَرَ أَنَّهُ اسْتَأْذَنَ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) فِى الْعُمْرَةِ. فَأَذِنَ لَهُ وَقَالَ: ‘يَا أُخَيَّ! أَشْرِكْنَا فِى شَيْءٍ مِنْ دُعَائِكَ، وَلاَ تَنْسَنَا.’<br />
Hz. Ömer’den rivayet edildiğine göre, bir gün umreye gitmek için Hz. Peygamber’den (sas) izin istedi. Hz. Peygamber de kendisine izin verdi ve şöyle dedi: ’Kardeşim! <strong>Dua</strong>na bizi de ortak et, bizi unutma.’<br />
(İM2894 İbn Mâce, Menâsik, 5)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Mekke’de ilk Müslüman olanlardan biri idi. Câhiliye döneminde insanları sapıklık içinde gören, putlara tapmanın boş ve bâtıl olduğunu düşünen Amr b. Abese, fıtratı bozulmamış, kalbinin sesini dinleyen, sağduyulu bir kimseydi. Amr, Mekke’de daha önce duyulmamış birtakım haberler veren bir şahsın varlığını işitmişti. Bu haber üzerine Mekke’ye gitti. İslâm davetinin gizliden gizliye yapıldığı, bi’setin ilk yılları idi. Mekke’de Allah Resûlü’nü soran Amr’a, onu (sas) ancak Kâbe’nin yanında, gece görebileceği söylendi. Gece olduğunda Amr, Kâbe ile örtüsü arasında gizlenip Allah Resûlü’nü beklemeye başladı. Gecenin bir vakti kulağına gelen ses, Kâbe’yi tavaf eden Hz. Peygamber’in sesi idi. Amr, Hz. Peygamber’in yanına gidip ona kim olduğu, Allah’tan ne mesaj getirdiği, risâletine kimlerin inandığı hakkında sorular sordu. Sevgili Peygamberimiz de ona kendisinin Allah’ın Nebîsi, getirdiği mesajın: ‘Akrabaya yardım etmek, putlara tapmamak, sadece Allah’a <strong>kulluk </strong>etmek ve ona hiçbir şeyi ortak koşmamak’ olduğunu, (şimdiye kadar) kendisine inanan bir hür (Ebû Bekir) ve bir köle (Bilâl) bulunduğunu söyledi.</p>

<p style="text-align:justify">Amr b. Abese bu görüşmede Allah Resûlü’ne tâbi olduğunu bildirmiş ve Müslüman olmuştu. Hz. Peygamber ise ona, ’Sen bugün bunu yapamazsın. Benim hâlimi ve ortalığın hâlini görmüyor musun? Şimdi ailene dön ve benim meydana çıktığımı duyduğunda hemen yanıma gel.’ tavsiyesinde bulunmuştu. Amr, Allah Resûlü’nün bu sözüne uyarak ailesinin yanına döndü. Yıllar sonra Kutlu Nebî’nin hicret ettiğini duyunca Medine’ye gitti. Orada Hz. Peygamber ile görüştüğünde ona, ‘Beni tanıdınız mı?’ diye sordu. Allah Resûlü onunla Mekke’de görüştüklerini söyledi. Soru sormaya meraklı bir tabiatı olan Amr b. Abese, ilkinde olduğu gibi bu görüşmesinde de Allah Resûlü’ne namaz, abdest ve gusül hakkında sorular sormaya başladı. Sorduğu sorulardan biri de üzerinde önemle durulması gereken bir vakit olup olmadığı ile ilgiliydi: ‘Ey Allah’ın Resûlü! Vakitler içerisinde Allah’a daha yakın olunacak bir an var mıdır? İbadet için tercih olunacak bir saat var mıdır?’ sorusuna Resûlullah (sas), ’Evet’ diye cevap verdi ve şöyle devam etti: ’Kulun, Allah’a en yakın olduğu vakit, gecenin sonlarına doğru olan vakittir. O saatlerde Allah’ı zikredenlerden olmak istersen ol. Çünkü güneş doğuncaya kadarki o vakitlerde kılınacak namaza melekler gelir ve özellikle şahitlik yaparlar.’</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü’nün Amr b. Abese’ye verdiği bu cevap, Allah’ın kullarına rahmetinin ifadesidir aslında. Onun (sas) bildirdiği gibi, Allah, kullarının kendisine yönelebilecekleri özel zamanlar bahşetmiştir. ‘Kulluğun özü’ olarak nitelendirilen <strong>dua</strong> hakkında Yüce Rabbimiz, 'Bana <strong>dua</strong> edin ki <strong>dua</strong>nıza icabet edeyim.’ buyurarak müminin kendisine yönelmesine her an karşılık vereceğini hatırlatır. Zira <strong>dua</strong> insanın varoluş nedenidir. Kul, <strong>dua</strong>sı sayesinde Allah katında değer kazanır. Bu konuda Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur: ’(Resûlüm!) De ki: <strong>Dua</strong>nız olmasa Rabbim size ne diye değer versin!’ Ancak Allah’ın, rahmetinin eseri olarak kullarına sunduğu öyle zaman ve mekânlar vardır ki, bunlar müminin <strong>dua</strong>larının kabulü ve günahlarından arınması için birer fırsattır. İşte Allah Resûlü, Amr b. Abese’ye bu özel zamanlardan birini haber vermiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân-ı Kerîm’de Yüce Rabbimizin, ’Onlar (takva sahipleri) seher vakitlerinde bağışlanma dilerlerdi.’ âyeti ile haber verdiği seher vakti, Allah ile kulunun buluştuğu bu özel vakitlerdendir. Allah Resûlü bu vakti değerlendirmek üzere geceleri teheccüd namazı için kalkıp <strong>dua</strong> ederdi. Yüce Rabbimiz özellikle Sevgili Peygamberimize gece yarısı ibadetle meşgul olmasını tavsiye etmişti. Vahyin başladığı dönemlerde Cebrail, Efendimize gelmiş ve ’Birazı hariç, geceleri kalk namaz kıl. (Gecenin) yarısında kalk. Yahut bunu biraz azalt, ya da çoğalt ve Kur’an’ı tane tane oku.’ âyetlerini getirmişti.</p>

<p style="text-align:justify"><br />
Allah Resûlü’nün gece yaptığı <strong>dua</strong>larından birini Hz. Âişe şöyle anlatıyordu: ‘Bir gece Allah’ın Resûlü’nü yatakta bulamadım, onu elimle yoklayarak aramaya başladım. O sırada elim ayaklarının tabanlarına değdi. Ayaklarını dikmiş vaziyette secde hâlindeydi ve ’Allah’ım! Gazabından rızana, cezandan affına sığınırım. Senden sana sığınırım. Sana tüm övgüleri saysam yine de bitiremem. Sen kendini nasıl övdüysen öylesin.’ diye <strong>dua</strong> ediyordu. Sevgili Peygamberimiz ashâbını da bu vakitlerde ibadet ve <strong>dua</strong>ya teşvik ederdi. Nitekim Câbir’in (ra) rivayet ettiğine göre, Allah Resûlü şöyle buyurmuştu: ’Gerçekten gecede öyle bir an vardır ki Müslüman bir kimse o âna rastlar da Allah’tan dünya ve âhiret işlerine ait bir hayır isterse, o isteğini Allah kendisine verir. Bu, her gece (böyle)dir.’</p>

<p style="text-align:justify">Bir başka sefer de Peygamber Efendimize, ‘Yâ Resûlallah, hangi <strong>dua</strong> daha çok kabule şayandır?’ diye sorulmuş, Allah Resûlü,’Gece yarısından sonra ve farz namazların arkasından yapılan <strong>dua</strong>lar.’ diye cevap vermişti. Bu sözleriyle o, farz namazlardan sonra yapılan <strong>dua</strong>ların önemine de dikkat çekiyordu. Farz namazlarını kaçırmayarak Allah’a itaatini ifade eden insana, Rahmân ve Rahîm olan Allah’tan bir müjde veriyordu. Sadece Allah emrettiği için O’nun huzurunda secdeye kapanıp boyun eğen ve sonrasında ellerini açıp isteklerini arz eden kulun <strong>dua</strong>sı, kabule şayan <strong>dua</strong>lardandı.</p>

<p style="text-align:justify">Kutlu Nebî, müminleri vakti iyi değerlendirmeye teşvik etmek için zamanın da Allah Teâlâ’nın ayrı tecellilerine mazhar olduğunu bildirmiştir. Bir hadisinde o (sas), şöyle buyurmuştu: ’Allah her gece, gecenin ilk üçte biri geçtiğinde dünya semasına iner (rahmet nazarıyla bakar) ve ‘Melik benim! Melik benim! Var mı bana <strong>dua</strong> eden, onun <strong>dua</strong>sını kabul eyleyeyim? Var mı benden isteyen, istediğini vereyim? Var mı benden mağfiret dileyen, onu affedeyim?’ buyurur. Ve bu hâl tanyeri ağarıncaya kadar böylece devam eder.’</p>

<p style="text-align:justify">Allah’ın gece vaktinde <strong>dua</strong>lara icabet etmesi, isteyene istediğini vermesi, tevbe ve istiğfar edeni bağışlaması, rahmet ve bereketinin bir tecellisi olarak yeryüzüne inmesi şeklinde bir benzetmeyle ifadelendirilmiştir. Rivayetlerde gecenin yarısı, üçte biri, son kısmı şeklinde birbirinden farklı zaman dilimlerinin ifade edilmesi, faziletin bütün geceye şamil olduğu ve insanın durumuna göre hareket edebileceği bir genişliğin bulunduğu şeklinde yorumlanmıştır. Gecenin fazileti ile ilgili bu rivayetleri, ’Korkuyla ve umutla Rablerine yalvarmak üzere (ibadet ettikleri için), vücutları yataklarından uzak kalır.’ gibi âyetler de desteklemektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Mukaddes zaman ve mekânları Allah’a yalvarmak için bir fırsat olarak görmek, her zaman var olagelmiştir. Hz. Âdem’den beri dinlerde zamanlar ve mekânlar bir görülmemiştir. Birbirinden hayırlı, faziletli, mukaddes zamanlar ve mekânlar vardır. Bu zaman ve mekânlar Allah’a yöneliş, yalvarış ve yakarış için bir fırsat olarak değerlendirilmiştir. Zira mübarek zaman ve mekânlarda yapılan <strong>dua</strong>ların kabul olma ümidi daha fazladır.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Teâlâ, kullarına kendisinden bir rahmet olarak sunduğu özel zamanlardan kimisini Yüce Kelâmı’nda bizzat kendisi bildirmiştir. ’(O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile bâtılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır.’ âyeti, Ramazan’ın, senenin diğer aylarından farklı bir değeri olduğuna işaret eder. Kadir gecesi ise bu aya önemini veren daha da kıymetli bir zaman dilimidir. Kur’an, bin aydan daha hayırlı olan bu gecede inmiştir. Kadir gecesini ve onun içinde bulunduğu ayı değerli kılan işte budur... Bu nedenle Sevgili Peygamberimiz, Ramazan’ın son on gününde, başka hiçbir zaman olmadığı kadar, ibadet ve <strong>kulluk </strong>için çaba gösterirdi. ’O gece nasıl <strong>dua</strong> edelim?’ diye soran Hz. Âişe’ye, ’Allah’ım! Sen affedicisin, affı seversin, beni affet.’ <strong>dua</strong>sını öğretmişti.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Dua</strong>, sevgililer sevgilisi Peygamberimizin bütün hayatını kapsıyordu. O (sas), <strong>dua</strong> ile yatar, <strong>dua</strong> ile kalkardı. Allah’ın yarattığı her şeye karşı nimet ve şükür içerisindeydi. Bu şükrünü asla gizlemezdi. Karşılaştığı tabiî olaylar karşısında bile dudaklarından <strong>dua</strong> eksik olmaz, her vesile ile Rabbine olan bağlılığını tazelerdi. Meselâ, hilâli gördüğü zaman şöyle derdi: ’Allâhü ekber! Allah’ım! Onu biz güvendeyken, iman etmişken, selâmetteyken, İslâm üzereyken ve Rabbimizin sevdiği işlerde başarılı olduğumuz hâldeyken üzerimize doğur. (Ey Hilâl!) Bizim Rabbimiz de senin Rabbin de Allah’tır.’</p>

<p style="text-align:justify">Sevgili Nebî özellikle sabah ve akşam vakitlerinde <strong>dua</strong> ederdi. Bu vakitlerde çoğunlukla o vakte uygun içerikte <strong>dua</strong>lar eder ve âdeta <strong>dua</strong>ları ile o vakitleri vesile kılarak tüm hayatı anlamlandırırdı. Meselâ, hayatın âdeta yeniden dirilişini ifade eden sabah vaktinde, ’Allah’ım! Senin kudretinle sabaha çıktık, senin kudretinle akşama gireriz. Senin kudretinle yaşar, senin kudretinle ölürüz... En son dönüşümüz sanadır.’ diye <strong>dua</strong> etmeyi tavsiye ederdi. Akşam olunca da, ’Rabbim, bu gecede olanların ve sonrasında olacakların hayrını senden dilerim. Bu gecede olanların ve daha sonrasında olacakların şerrinden de sana sığınırım. diye <strong>dua</strong> ederdi. Başka bir rivayete göre de yatacağımız zaman, ’Yâ Rabbi! Senin adınla yatar ve senin adınla kalkarım. Eğer canımı alırsan ona rahmet et. Eğer onu serbest bırakırsan salih kullarını nasıl koruyorsan onu da öyle koru.’ diye <strong>dua</strong> etmemizi istemişti.</p>

<p style="text-align:justify">Her ânını <strong>dua</strong> ile süsleyen Sevgili Peygamberimiz, Allah ile kulu arasındaki bağın daha da güçlü olduğu özel zamanlarda yapılan <strong>dua</strong>ya, <strong>kulluk </strong>ve ibadete daha da önem verir, bütün samimiyetiyle Rabbine yönelirdi. Söz gelimi, onun bildirdiğine göre, ezan ile kâmet arasındaki vakit, <strong>dua</strong>ların geri çevrilmeyeceği vakitlerdendi. O (sas), Allah’ın <strong>dua</strong>lara icabet saati olduğunu bildirirdi. Hatta bu vakitlerde söz ve isteklere dikkat etmeleri konusunda ashâbını uyarırdı. Zira bu vakitlerde, bed<strong>dua</strong>lar bile kabul olunabilirdi. Câbir b. Abdullah, Resûlullah’ın bu konuda şöyle buyurduğunu bildirmişti: ’Kendinize, çocuklarınıza, hizmetçilerinize ve mallarınıza bed<strong>dua</strong> etmeyiniz. Olur ki, Allah’tan istenilenlerin ihsan edildiği bir zamana rastlarsınız da Allah dilediğinizi kabul ediverir.’</p>

<p style="text-align:justify">Sevgili Peygamberimizin kiminde müminlerin günahlarının bağışlanacağını müjdelediği, kiminde oruç tuttuğu bu özel vakitler, sonraları kültürümüzde kandil geceleri, üç aylar, mübarek gün ve geceler olarak kendilerine yer edinmişlerdir. Şâban ayının on beşinci gecesi, Efendimizin <strong>dua</strong>ların kabul edileceği müjdesini verdiği bu zaman dilimlerindendir. Berât Kandili olarak bildiğimiz bu gecede <strong>dua</strong> ve ibadetlerin ne kadar faziletli olduğu, Allah Resûlü’nün şu ifadelerinden anlaşılmaktadır: ’Şâban ayının on beşinci gecesi olduğu zaman, gecesinde ibadete kalkın. Ve o gecenin gündüzünde (on beşinci günde) oruç tutun. Çünkü o gece güneş batınca Allah Teâlâ dünyaya en yakın göğe inerek (rahmet nazarı ile bakarak) fecir oluncaya kadar, ‘Benden mağfiret dileyen yok mu, onu bağışlayayım! Benden rızık isteyen yok mu, onu rızıklandırayım! Belaya duçar olan yok mu, ona afiyet vereyim! Şöyle olan yok mu? Böyle olan yok mu?’ buyurur.’</p>

<p style="text-align:justify">Peygamberimizin ifadesi ile üzerine güneş doğan en faziletli gün ise, cuma günüdür. Hz. Peygamber (sas) cuma günü <strong>dua</strong>ların kabul olunacağı vakti şöyle haber verir: ’Onda öyle bir an vardır ki şayet bir Müslüman namaz kılarken o âna rastlar da Allah’tan bir şey isterse Allah, ona dilediğini mutlaka verir.’ Bu vakit gizli olmakla birlikte bir rivayete göre hutbe ile namaz arasındaki zaman dilimidir. Cuma günü yapılan <strong>dua</strong>ların daha faziletli olduğu önceki peygamberlerce de bilinen bir durumdur. Örneğin kardeşleri Yusuf ile ilgili suçlarını itiraf ettikten sonra Hz. Yakub’un oğulları şöyle demişlerdi: ’Ey babamız! Allah’tan suçlarımızın bağışlanmasını dile. Biz gerçekten suçlu idik.’ Hz. Yakub ise onlara, ’Rabbimden bağışlanmanızı dileyeceğim.’ diye cevap vermiş ve bağışlama dileğini cuma gecesine bırakmıştı.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Dua</strong> ile zaman ve mekân arasında iki taraflı bir ilişkiden söz edilebilir. <strong>Dua</strong>yı kabule şayan kılan mübarek zaman ve mekânlarla, <strong>dua</strong> ile anlam kazanan ve insanın ruhunun bütünleştiği zaman ve mekânlar... Kutlu Nebî <strong>dua</strong>yla zaman ve mekânı âdeta ilmik ilmik dokurdu. İnancını zamana ve mekâna âdeta nakşederdi. Çünkü insan <strong>dua</strong>yla zamana ve mekâna ruh verir. Allah Resûlü <strong>dua</strong>ların kabul olduğu zaman dilimleri ile birlikte bazı özel mekânlarda yapılacak <strong>dua</strong>ların da daha faziletli olduğunu bildirir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Bu mekânlardan biri, şehirlerin anası, bütün müminleri bir araya toplayan ve hac ibadeti için seçilen mukaddes belde Mekke’dir. Kâbe, Arafat ve Mekke, tarih boyunca birçok peygambere şahitlik etmiş mukaddes mekânlardır. Rivayete göre Arafat, Hz. Âdem ile Havva’nın buluştuğu ve birbirlerini tanıdığı yerdir. Hz. Âdem bu topraklarda Allah’a yalvarmış, kendisine namazları için kıble edineceği bir ev inşa etmek arzusuyla Allah’tan izin istemiştir. Allah, vahiy zincirinin en büyük halkalarından yani ulü’l-azm peygamberlerinden olan Hz. İbrâhim’e ise burada bir ev yapmasını emretmiş, Hz. İbrâhim, oğlu İsmâil ile birlikte Allah’ın evi Kâbe’yi inşa etmiştir. Kâbe’nin yapımını bitirdikten sonra onlar, ’Rabbimiz! Bizi sana teslim olanlardan kıl. Soyumuzdan sana teslim olacak bir ümmet getir. Bize ibadet yollarını göster. Tevbemizi kabul buyur. Çünkü sen, tevbeleri çok kabul edensin, çok merhametli olansın. Rabbimiz! İçlerinden kendilerine senin âyetlerini okuyan, kitabı ve hikmeti öğreten, onları her kötülükten arındıran bir peygamber gönder. Şüphesiz sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.’ diye <strong>dua</strong> etmişlerdi.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. İbrâhim çorak bir yer olan Mekke topraklarına eşi Hacer ve oğlu İsmâil’i bıraktığı zaman, ’Rabbim! Bu şehri güvenli bir şehir kıl. Halkından Allah’a ve âhiret gününe iman edenleri her türlü ürünle rızıklandır.’ diye <strong>dua</strong> etmişti. Nitekim Allah Resûlü, Hz. İbrâhim’in bu <strong>dua</strong>sı nedeniyle Mekke’nin yiyecek ve içeceklerinin bereketli olduğunu ikrar edecekti.</p>

<p style="text-align:justify">Böylece Mekke, ‘ümmü’l-kurâ’ (şehirlerin anası), ‘beled-i emîn’ (güvenli belde) oldu. Âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı olan Kâbe ise, Mekke’de insanlar için kurulan ilk ibadet evi oldu. Peygamberimiz bu şehirde <strong>dua</strong>ya bir başka özen gösteriyordu. O, <strong>dua</strong>ların kabul olunduğu anlardan birinin de Kâbe’nin görüldüğü ilk an olduğunu bildirmişti. Mekke’nin fethinde Allah Resûlü ile birlikte Kâbe’ye giren Üsâme b. Zeyd (ra) onun, Kâbe’de Allah’a cân-ı gönülden <strong>dua</strong> edişini şöyle anlatmıştı: ‘Resûlullah (sas) ile birlikte Kâbe’ye girdim. Bilâl’e kapıyı kapatmasını emretti, o da kapıyı kapattı. Kâbe’nin içerisinde altı direk vardı. Kâbe’nin kapısına yakın iki direk arasına gelip oturdu. Allah’a hamd ü senâ ettikten sonra, Allah’tan bir şeyler istedi, bağışlanma talebinde bulundu. Sonra kalktı, Kâbe’nin arka tarafına karşı dönerek yüzünü ve yanaklarını sürdü. Allah’a hamd ü senâ ettikten sonra yine <strong>dua</strong> edip, bir şeyler istedi, bağışlamasını diledi. Sonra dönüp Kâbe’nin her bir köşesini tekbir, tesbih, tehlil getirerek ve Allah’ı övüp <strong>dua</strong> ve istiğfar ederek selâmladı. Sonra çıktı ve Kâbe’ye dönerek iki rekât namaz kıldı ve dönüp, ’İşte kıble, işte kıble.’ buyurdu. Allah, temellerini Hz. İbrâhim’in attığı Kâbe’de, onun ismi ile anılan mekânı, Makâm-ı İbrâhîm’i, tüm Müslümanlara hediye etmiştir. Öyle ki, Kur’ân-ı Kerîm’de bu mekânı <strong>dua</strong>gâh edinmemizi ve burada kendisine yalvarıp yakarmamızı istemiştir. Nitekim Sevgili Peygamberimiz Mekke’nin fethinde Kâbe’yi tavaf ettikten sonra, ’Siz de Makâm-ı İbrâhîm’den kendinize bir namaz yeri edinin.’ âyetini okuyarak burada namaz kılmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Mekke’de yer alan mübarek mekânlardan bir başkası ise, <strong>dua</strong>ların kabul olduğu Arafat’tır. Peygamberimiz arefe günü Arafat’ta yapılan <strong>dua</strong>ları, <strong>dua</strong>ların en hayırlısı olarak müjdelemiş ve bu gün hakkında şöyle buyurmuştu: ’Allah Teâlâ’nın arefe günü insanları bağışladığından daha fazla bağışladığı bir gün yoktur. Allah Teâlâ şüphesiz arefe günü kullarına rahmetiyle yaklaşır, sonra meleklere karşı onlarla iftihar ederek; ‘Bunlar ne diliyorlar?’ diye sorar.’<br />
Böylece Hz. Peygamber, Müslümanları özellikle bu mübarek mekânlarda Rableri ile buluşmaya davet ediyordu. İbadet için buralara gidenlerden kimi zaman <strong>dua</strong> istiyordu. Bunlardan biri Hz. Ömer’di. Umre için izin isteyen Hz. Ömer’e olumlu yanıt veren Peygamberimiz ona, ’Kardeşim! <strong>Dua</strong>na bizi de ortak et, bizi unutma.’ demişti. Mekke’nin kutsal bir mekân olduğu ve burada yapılan <strong>dua</strong>ların kabul olunacağı, Müşriklerin de kabul ettikleri bir gerçekti. Öyle ki, Allah Resûlü bir gün Ebû Cehil’in kendisine yaptığı işkenceye dayanamamış ve Rabbine, ’Allah’ım! Kureyş’i sana havale ediyorum.’ diye bed<strong>dua</strong> etmişti. Kureyşliler aleyhlerine yapılan bu bed<strong>dua</strong>dan endişelenmişlerdi. İbn Mes’ûd, bunun gerekçesini, ‘Çünkü müşrikler bu şehirde yapılan <strong>dua</strong>ların kabul olunacağına inanırlardı.’ diyerek izah etmişti.</p>

<p style="text-align:justify">Müslümanlar için bir diğer özel mekân ise Medine’dir. Hz. İbrâhim Mekke için <strong>dua</strong> ettiği gibi, Sevgili Peygamberimiz de Medine’nin bereketli olması için <strong>dua</strong> etmiştir. Ebû Hüreyre anlatıyor: ‘İnsanlar turfanda meyveyi gördüklerinde Resûlullah’a (sas) getirirlerdi. (Bir keresinde) o, meyveyi eline alınca, ’Allah’ım! Meyvelerimizi bize bereketlendir. Medine’mizde bize bolluk ver, bize bereketler ihsan eyle. Allah’ım! Şüphesiz ki İbrâhim senin kulun, halîlin ve peygamberindir. Ben de senin kulun ve peygamberinim. O Mekke için sana <strong>dua</strong> etti. Ben de Medine için sana <strong>dua</strong> ediyorum. Onun Mekke için senden talep ettiğinin benzerini ve bir misli fazlasını senden talep ediyorum.’ buyurdu.’ Böylece Medine de Mekke gibi bütün Müslümanlar için <strong>dua</strong>ların kabul edildiği ve ibadetlerin daha faziletli sayıldığı bir mekân olarak kabul edildi.</p>

<p style="text-align:justify">Müslüman bireyin hayatına farklı bir anlam katan tüm bu zaman ve mekânların değeri, Yüce Yaratıcı ile insanlığın buluşmasına yaptıkları tanıklıkla ortaya çıkmıştır aslında. Kulun Rabbi ile buluşması olan <strong>dua</strong> ise, bu zaman ve mekânlarda yapıldığında farklı bir mahiyete bürünür. <strong>Dua</strong>nın zaman ve mekân ile ilişkisi sayesinde mümin, varlıkla bütünleşir, tüm evrenle anlamlı ve derin bir bağ kurar. <strong>Dua</strong> eşliğinde her ilmiği samimiyet, huzur ve inanç ile örülen zaman ve mekân, mümine daha anlamlı bir hayat sunarak onu daima güvenli ve diri tutar. O hâlde mümin, Rabbi ile arasındaki bu bağı kuvvetlendirmek için kendisine bir fırsat olarak sunulan zaman ve mekânları değerlendirmeli ve bu sayede <strong>kulluk</strong> bilincini canlı tutmalıdır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/dua-kullugun-ozu-1</guid>
      <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 09:51:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/10/dua-kullugun-ozu_cd518.jpg" type="image/jpeg" length="46389"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İlahi mesajlar peygamberler vasıtasıyla bildirilir]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/ilahi-mesajlar-peygamberler-vasitasiyla-bildirilir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/ilahi-mesajlar-peygamberler-vasitasiyla-bildirilir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Doğru yolda yürümek, Peygamber’in çağrısına uymakla mümkündür.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span style="color:#b22222"><span><i><strong>İlahi mesajlar peygamberler vasıtasıyla bildirilir</strong></i></span></span></p>

<p style="text-align:justify">“Rabbimiz! İçlerinden onlara bir peygamber gönder; onlara âyetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları her kötülükten arındırsın. Şüphesiz, sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.”<br />
Bakara, 2/129</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">---</p>

<p style="text-align:justify">Hz. İbrahim ve Hz. İsmail Kâbe’yi inşa ederken bir taraftan da dua ediyorlardı. Bu dualardan biri de kendi nesilleri içinden bir peygamberin gelmesini istemeleriydi ki, ayetteki dua budur. Aynı zamanda bu dua peygamberlerin görevlerini özetlemektedir. Peygamberler insanlara Allah’ın ayetlerini okur, kitabı ve hikmeti öğretir ve onları inançsızlığın kirlerinden arındıracak mesajlar getirirler. Ancak, her türlü kirden arınmak kulun kendi seçimiyle mümkündür. Kul tezkiye olmayı seçmezse Allah onu temize çıkarmaz.</p>

<p style="text-align:justify">Doğru yolda yürümek, Peygamber’in çağrısına uymakla mümkündür.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Tezkiye: </strong>Nefis, kalp ve ruhu ibadet, itaat ve zikirle manevî kirlerden temizlemek.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Bir Ayet</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/ilahi-mesajlar-peygamberler-vasitasiyla-bildirilir</guid>
      <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 09:48:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/08/ilahi_mesajlar_peygamberler_vasitasiyla_bildirilir_h27215_02e23.jpg" type="image/jpeg" length="14151"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Millet ve Tarih Şuuru]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/millet-ve-tarih-suuru</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/millet-ve-tarih-suuru" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bir Hadis: Resûl-i Ekrem, “Hangi amel daha hayırlıdır?” sorusuna şöyle cevap vermiştir: “Allah’a inanıp O’nun yolunda cihad etmek.” (Buhârî, Itk, 2)]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Üzerinde yaşanılan coğrafya ve bir devlete ait, sınırları belli, hâkimiyet sahası olan vatan; millet olmanın başlıca özelliklerindendir. Vatan; mukaddes değerleriyle, millî kültürüyle kaynaşmış, geçmişi ve geleceğiyle birleşmiş bir milletin yaşadığı ülkesidir. Bir milletin ortak anlayışı, idrak ve sezgisi, hafızası, değerlerine sahip olma iradesi millî şuur olarak izah edilmektedir. Güçlü bir millî şuuru şekillendiren en temel unsur ise geçmiştir, o milletin tarihidir. Tarihte yaşanmış olayları doğru anlamak, geleceği şekillendirmek amacıyla hazırlanmak ancak doğru tarih algısıyla ve sağlam bir tarih şuuru ile olabilecektir. Tarih şuuru, millet dediğimiz toplumsal yapının tarih ile ilişkisidir. Kişilerin mensup olduğu millet ile ilgili bilgi ve tecrübeleri öğrenmesi, ondan faydalanması, geleceği için bu bilgi ve tecrübeleri zamanın icabına göre doğru ve etkin kullanması ancak tarih şuuru ile mümkündür. Türk milletinin vatan sevgisinin temelini de bu tarih şuuru oluşturmaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<hr />
<p><strong>Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun... (Tahrîm, 66/6)</strong></p>

<hr />
<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Diyanet Takvimi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/millet-ve-tarih-suuru</guid>
      <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2026/04/mehmet/takvim-2026/nisan-12.jpg" type="image/jpeg" length="97859"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Cemaatle Namaza Sonradan Yetişen Kişi Ne Yapar?]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/cemaatle-namaza-sonradan-yetisen-kisi-ne-yapar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/cemaatle-namaza-sonradan-yetisen-kisi-ne-yapar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bir Ayet: Namazı kılın, zekâtı verin, rükû edenlerle beraber rükû edin. (Bakara, 2/43)]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İmama namazın başında değil, birinci rekâtın rükûundan sonra; ikinci, üçüncü veya dördüncü rekâtlarda uyan kimse cemaatle namaza sonradan yetişmiştir. Bu kişi (mesbûk), imam selam verince ayağa kalkar ve cemaatle kılamadığı rekâtları tek başına tamamlar. Bu rekâtları kılarken, tek başına namaz kılan gibidir. Tek başına namaz kılarken Fatiha’dan sonra sure veya ayet okuduğu rekâtlarda okur, okumadıklarında okumaz. Örneğin sabah namazının ikinci rekâtında imama uyan, tekbir alıp susar; imam ile birlikte son oturuşta yalnız Tahiyyât okur, imam selam verince kendisi ayağa kalkar, kaçırdığı ilk rekâtı kılmaya başlar. Sübhâneke ve eûzü besmeleden sonra Fatiha ile bir miktar Kur’an okur, rükû ve secdelerden sonra oturup, Tahiyyât ve diğer duaları okuyarak selam verir. Dört rekâtlı namazın son rekâtında imama uyan ise imam ile teşehhütte bulunduktan sonra kalkar, Sübhâneke, Fatiha ve bir sure okuyup oturur ve Tahiyyât okuduktan sonra kalkar. Geri kalan iki rekâtı tamamlar.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<hr />
<p><strong>• Meclis-i Mebûsan kapatıldı. (1920)</strong></p>

<hr />
<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Diyanet Takvimi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/cemaatle-namaza-sonradan-yetisen-kisi-ne-yapar</guid>
      <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2026/04/mehmet/takvim-2026/nisan-11.jpg" type="image/jpeg" length="53853"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ahlaki Bilinç: Vicdan]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/ahlaki-bilinc-vicdan</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/ahlaki-bilinc-vicdan" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bir Hadis: İyilik, güzel ahlaktır. Kötülük ise içini huzursuz eden ve başkalarının bilmesini istemediğin şeydir. (Müslim, Birr, 15)]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İnsandaki ahlaki bilincin adı olan vicdan, iyi ve kötüyü ayırt edebilme yeteneğidir. İnsan bu yeti ile içinde var olan iyilikten zevk alır, kötülükten nefret eder. Vicdan, ahlaki yaşamını yapılandırması açısından insan için önemli bir yere sahiptir. Çünkü vicdan, farklı ahlak sistemlerinin uygulamış olduğu yaptırıcı güçler arasında en etkili güçtür. Eğitim ve iyi davranışlar sayesinde gelişip sahibini üstün bir kişiliğe taşıyabileceği gibi, yanlış eğitim ve olumsuz davranışlarla da bozulup sönük bir hâle gelebilir. Millî şairimiz Mehmet Akif Ersoy Safahat’ında “Ne irfandır veren ahlaka yükseklik ne vicdandır / Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır / Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havfi Yezdan’ın / Ne irfanın kalır te’siri kat’iyen ne vicdanın” diyerek, vicdanlı ve irfanlı olmanın yolunun Allah korkusundan geçtiğini, vicdanın olumlu işleyişinin insanda fazilet hissini ortaya çıkaracağını ifade etmektedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<hr />
<p><strong>• Mareşal Fevzi Çakmak’ın vefatı (1950)<br />
• Polis Günü<br />
• Türk Polis Teşkilatının Kuruluşu (1845)</strong></p>

<hr />
<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Diyanet Takvimi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/ahlaki-bilinc-vicdan</guid>
      <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2026/04/mehmet/takvim-2026/nisan-10.jpg" type="image/jpeg" length="16359"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İbadet: Kulluğun Gereği]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/ibadet-kullugun-geregi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/ibadet-kullugun-geregi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Allah'ın (cc) kullar üzerindeki hakkı nedir? Kulların Allah (cc) üzerindeki hakkı nedir? Sadaka nedir? Allah katında amellerin en sevimlisi hangisidir? İhsan nedir? Kıyamet günü kulun hesaba çekileceği ilk amel hangisidir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “كُلُّ سُلاَمَى عَلَيْهِ صَدَقَةٌ كُلَّ يَوْمٍ، يُعِينُ الرَّجُلَ فِى دَابَّتِهِ يُحَامِلُهُ [عَلَيْهَا] أَوْ يَرْفَعُ عَلَيْهَا مَتَاعَهُ صَدَقَةٌ، وَالْكَلِمَةُ الطَّيِّبَةُ وَكُلُّ خَطْوَةٍ يَمْشِيهَا إِلَى الصَّلاَةِ صَدَقَةٌ، وَدَلُّ الطَّرِيقِ صَدَقَةٌ.”</p>

<p>***</p>

<p>Ebû Hüreyre"den (ra) nakledildiğine göre, <strong>Hz. Peygamber</strong> (sas) şöyle buyurmuştur: “Vücuttaki bütün eklemler için her gün <strong>sadaka</strong> vermek gerekir. Bineğine binmek isteyen kişiye yardım etmek veya eşyasını bineğine yüklemek <strong>sadaka</strong>dır. Güzel söz ve namaza giderken atılan her adım <strong>sadaka</strong>dır. Yol göstermek <strong>sadaka</strong>dır.”</p>

<p>(B2891 Buhârî, Cihâd, 72)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ مُعَاذٍ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) قَالَ كُنْتُ رِدْفَ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) عَلَى حِمَارٍ يُقَالُ لَهُ عُفَيْرٌ، فَقَال: “يَا مُعَاذُ، هَلْ تَدْرِى حَقَّ اللَّهِ عَلَى عِبَادِهِ وَمَا حَقُّ الْعِبَادِ عَلَى اللَّهِ.” قُلْتُ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ. قَالَ: “فَإِنَّ حَقَّ اللَّهِ عَلَى الْعِبَادِ أَنْ يَعْبُدُوهُ وَلاَ يُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا، وَحَقَّ الْعِبَادِ عَلَى اللَّهِ أَنْ لاَ يُعَذِّبَ مَنْ لاَ يُشْرِكُ بِهِ شَيْئًا.” فَقُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ، أَفَلاَ أُبَشِّرُ بِهِ النَّاسَ قَالَ: “لاَ تُبَشِّرْهُمْ فَيَتَّكِلُوا.”</p>

<p>Muâz (ra) anlatıyor: “Ufeyr adlı eşeğin üzerinde (yolculuk ederken) <strong>Hz. Peygamber</strong>"in (sas) terkisinde idim. Resûlullah, “Ey Muâz! Allah"ın kulları üzerindeki hakkını ve kulların Allah üzerindeki hakkını bilir misin?” diye sordu. Ben, “Allah ve Resûlü daha iyi bilir.” dedim. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Allah"ın kulları üzerindeki hakkı, Allah"a <strong>kulluk/ibadet</strong> etmeleri ve O"na hiçbir şeyi ortak koşmamalarıdır. Kulların Allah üzerindeki hakkı ise kendisine ortak koşmayan kimselere azap etmemesidir.” Ben, “Ey Allah"ın Resûlü! İnsanlara bunu müjdeleyeyim mi?” diye sorunca, Resul-i Ekrem, “Hayır müjdeleme, zira (bu müjdeye güvenip) gevşeyebilirler.” cevabını verdi.</p>

<p>(B2856 Buhârî, Cihâd, 46)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ عَائِشَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “...فَإِنَّ أَحَبَّ الْعَمَلِ إِلَى اللَّهِ أَدْوَمُهُ وَإِنْ قَلَّ.”</p>

<p>Hz. Âişe"den nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: “…Allah katında amellerin en sevimlisi, az da olsa devamlı olanıdır.”</p>

<p>(D1368 Ebû Dâvûd, Tatavvu", 27)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَالَ مَنْ عَادَى لِى وَلِيًّا فَقَدْ آذَنْتُهُ بِالْحَرْبِ، وَمَا تَقَرَّبَ إِلَىَّ عَبْدِى بِشَىْءٍ أَحَبَّ إِلَىَّ مِمَّا افْتَرَضْتُ عَلَيْهِ، وَمَا زَالُ عَبْدِى يَتَقَرَّبُ إِلَىَّ بِالنَّوَافِلِ حَتَّى أَحْبَبْتُهُ، كُنْتُ سَمْعَهُ الَّذِى يَسْمَعُ بِهِ، وَبَصَرَهُ الَّذِى يُبْصِرُ بِهِ، وَيَدَهُ الَّتِى يَبْطُشُ بِهَا وَرِجْلَهُ الَّتِى يَمْشِى بِهَا، وَإِنْ سَأَلَنِى لأُعْطِيَنَّهُ، وَلَئِنِ اسْتَعَاذَنِى لأُعِيذَنَّهُ...”</p>

<p>Ebû Hüreyre"nin rivayet ettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: “Yüce Allah şöyle buyurur: "Kim benim bir velî kuluma (dostuma) düşmanlık ederse, ben de ona harp ilân ederim. Kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli bir şeyle bana yaklaşamaz. Kulum nafile <strong>ibadet</strong>lerle de bana yaklaşmaya devam eder, ta ki ben onu severim. (Sevince de) artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden isterse muhakkak ona (istediğini) veririm. Bana sığınırsa muhakkak onu korur ve kollarım…"”</p>

<p>(B6502 Buhârî, Rikâk, 38)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) : أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) ...قَالَ: “الْإِحْسَانُ: أَنْ تَعْبُدَ اللَّهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ.”</p>

<p>Ebû Hüreyre"den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: “…<strong>İhsan</strong>, O"nu görüyormuş gibi Allah"a <strong>ibadet </strong>etmendir. Sen O"nu göremesen de O seni görmektedir…”</p>

<p>(B4777 Buhârî, Tefsîr, (Lokmân) 2)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">On sekiz yaşında Müslüman olan Muâz b. Cebel (ra), Akabe Biatı"nda bulunmuş, Bedir ve Uhud başta olmak üzere Allah Resûlü ile beraber tüm savaşlara katılmıştı. Sahâbenin önde gelenlerindendi. O, birçok kez Hz. Peygamber"in iltifatına mazhar olmuş, sahâbenin arasında Kur"an ve helâl/haram (fıkıh) bilgisiyle ön plana çıkmış, Allah Resûlü"nün döneminde dinî konularda fetva verebilen birkaç sahâbeden birisiydi. Bu özelliklerinden olsa gerek, Allah Resûlü onu Yemen"e yönetici olarak tayin etmişti. Muâz (ra), Allah Resûlü ile birçok sefere katılmış, onunla birçok kez yolculuk yapmıştı. Bu yolculuklardan birisinde Peygamber Efendimizin binitinin terkisinde idi. Bu, Muâz"ın (ra) Allah Resûlü"ne fiziksel olarak en yakın olduğu anlardan biriydi. Aralarında sadece semerin arka kaşı vardı. Allah Resûlü arkasında oturan Muâz"a (ra), “Yâ Muâz!” diye seslendi. Muâz (ra), “Buyur Yâ Resûlallah!” dedi. Biraz sonra Allah Resûlü bir kez daha seslendi aynı şekilde. Muâz (ra) da tekrar, “Buyur Yâ Resûlallah!” diyerek cevap verdi. Biraz daha yol aldıktan sonra muhatabının dikkatini önemli bir konuya çekmek istercesine Allah Resûlü bir kez daha seslendi: “Yâ Muâz!” “Buyur Yâ Resûlallah!” karşılığı geldi Muâz"dan (ra) yine. Bunun üzerine, “Allah"ın kulları üzerindeki hakkı nedir bilir misin?” diye sordu Allah Resûlü. Muâz"ın (ra), “Allah ve Resûlü bilir.” diyerek cevap vermesi üzerine de, “Allah"ın kulları üzerindeki hakkı yalnızca O"na <strong>ibadet </strong>etmeleri ve O"na hiçbir şeyi ortak koşmamalarıdır.” buyurdu. Bir müddet sonra tekrar, “Yâ Muâz!” diye seslendi, bitmemişti söyleyecekleri. Muâz (ra) yine aynı karşılığı verdi: “Buyur Yâ Resûlallah!” Allah Resûlü, “Bunu yaptıkları takdirde kulların Allah üzerinde hakkı nedir bilir misin?” dedi. Muâz"ın, “Allah ve Resûlü bilir.” cevabı üzerine de, “Onlara azap etmemesidir.” buyurdu. Duydukları karşısında heyecanlanan Muâz (ra), “Ey Allah"ın Resûlü! İnsanlara bunu müjdeleyim mi?” diye sordu. Resul-i Ekrem ise, “Hayır müjdeleme, zira (bu müjdeye güvenip) gevşeyebilirler.” cevabını verdi. Yüce Yaratıcı"nın kulları üzerindeki hakkı diye tanımlanan “ibadet”, insanın yaratılış gayesini ifade etmektedir. <strong>İbadet</strong>, insanı Yaratıcı"nın huzurunda değerli kılan bir olgudur. Allah (cc) insanı en güzel şekilde yaratmış, kâinattaki her şeyi onun hizmetine sunmuştur. Yeryüzünde halife sıfatıyla var ettiği insanı aklını kullanma, düşünme, tefekkür etme ve irade hürriyeti gibi hiçbir varlığa bahşedilmeyen üstün kabiliyetlerle donatmıştır. Bütün bu özellikleri verdiği insandan sadece kendisine kulluk etmesini istemiştir. Bu bağlamda Cenâb-ı Hakk"a kul olmak, bir efendi ve köle mantığı ile seçim hakkı olmaksızın O"na <strong>ibadet</strong> etmek anlamına gelmez. Aksine kulluk, seçme özgürlüğünü kullanarak isteğe bağlı biçimde Yüce Yaratıcı"nın iradesine uymaktır. Nefsinin istek ve arzularını terk edip, Allah"ın (cc) istediği doğrultuda yaşamaktır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>İbadet</strong>in, Allah"ın kulları üzerindeki hakkı olması, insanın sahip olduğu her şeyi kendisine bahşeden Allah"a şükran bilinciyle yaşamasını gerektirir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu çerçevede Allah Resûlü şöyle buyurmaktadır: “Hepiniz her gün her bir eklemi karşılığında bir <strong>sadaka </strong>(borcu) bulunarak sabahlar. (Kişinin kıldığı) her namaz kendisi için bir <strong>sadaka</strong>dır. (Tuttuğu) her oruç bir <strong>sadaka</strong>dır. (Yaptığı) her hac bir <strong>sadaka</strong>dır. Her tesbih bir <strong>sadaka</strong>dır, her tekbir <strong>sadaka</strong>dır.”  “Karşılaştığı kimseye selâm vermesi bir <strong>sadaka</strong>dır. İyiliğe çağırması bir <strong>sadaka</strong>dır. Kötülükten sakındırması bir <strong>sadaka</strong>dır. Eziyet veren bir engeli yoldan kaldırması bir <strong>sadaka</strong>dır. Kişinin eşiyle cinsel ilişkide bulunması bile bir <strong>sadaka</strong>dır.”  Dolayısıyla insan, her gecenin sabahında uyanabilme kabiliyetini kendisine bahşedenin Allah olduğunu unutmamalı, <strong>ibadet</strong> ederek bu bilinci taze tutmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>İbadet</strong>, kulun, Rabbi ile iletişim kurabilmesinin adıdır. Her şeyi yoktan var eden Yüce Yaratıcı"ya muhtaç olan insanın, aracısız, vasıtasız bir şekilde hâlini O"na ifade edebilmesidir <strong>ibadet</strong>. Bunun için kul, Rabbinin huzurunda her duruşunda, “Hamd/övgü, âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm, hesap ve ceza (âhiret) gününün mâliki (sahibi) olan Allah"adır. (Allah"ım!) Yalnız sana <strong>ibadet </strong>ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanların ve sapıkların yoluna değil.”  âyetlerini telaffuz etmektedir. Böylece o, Yaratıcısını övmekle işe başlar. Kendi âcizliğini itiraf eder. Rabbine boyun büker, O"ndan yardım diler ve kendisini kulluğunda ve hidayette sabit tutması için O"na dua eder. İşte bu, ibadet bilincidir, kulluk şuurudur.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm, her kulun en azından farzlar noktasında <strong>ibadet </strong>şuuru taşımasını ister. Bunun için Allah Resûlü, “İslâm beş esas üzerine kurulmuştur: Allah"tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed"in Allah"ın Resûlü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak.” buyurmuştur. Allah Resûlü burada <strong>ibadet</strong> alanında asgarî zorunlulukları/farzları sıralamış, İslâm"a inanan ve yerine getirme imkânı olan her ferdin yapmakla sorumlu olduğu düzenli ibadetleri zikretmiştir. Allah Resûlü"nün bu hadiste dikkat çektiği en önemli husus, dört temel biçimsel ibadetin, “Allah"tan başka ilâh olmadığına ve Hz. Muhammed"in, O"nun kulu ve elçisi olduğuna iman” esası üzerine inşa edilmiş olmasıdır. Yani beden ile yapılan bu i<strong>badet</strong>ler gönülden imanla anlamlıdır. İmandan yoksun olarak yapılan ibadetlerin şeklî hareketlerden öteye bir anlamı yoktur. Bu bağlamda <strong>ibadet</strong>, imanla anlam kazanırken, iman da <strong>ibadet</strong>le hayata aksetmekte ve güçlenmektedir. Hadis kitaplarının iman ve <strong>ibadet</strong> bölümleri incelendiğinde, iman-<strong>ibadet </strong>ilişkisinin Hz. Peygamber tarafından yoğun bir şekilde işlendiği görülecektir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu çerçevede kulun imanını muhafaza etmesi ve yaşamına aktarması için <strong>ibadet</strong>e devam etmesi gerekir. Yüce Allah, Hz. Peygamber"e ölünceye kadar <strong>ibadet</strong> etmesini emretmiştir. Hz. Peygamber de, “...Allah katında amellerin en sevimlisi, az da olsa devamlı olanıdır.” sözünü birçok kez tekrar etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Sevgili Peygamberimiz kendisinden İslâm ve iman hakkında bilgi almak isteyenlere hep öncelikle farz <strong>ibadet</strong>leri saymış, âdeta İslâm ve imanı temel farz <strong>ibadet</strong>lerle özdeşleştirmiştir. Hadis kitaplarımızda bu durumun pek çok örneği mevcuttur. Bir gün, Bahreyn bölgesinde yaşayan Rabîa kabilesinin Abdülkays koluna mensup on üç kişilik bir heyet uzun ve meşakkatli bir yolculuğun ardından Medine"ye gelir. Hz. Peygamber"e, “Bize özlü bir şeyler tavsiye et de onları kavmimize anlatalım ve böylece cennete girelim.” derler. Bunun üzerine Allah Resûlü onlara yalnızca bir olan Allah"a iman etmelerini emreder. Peşinden de, “Yalnızca bir olan Allah"a iman etmek ne demektir bilir misiniz?” diye sorar. Onların, “Allah ve Resûlü daha iyi bilir.” diyerek cevap vermeleri üzerine Hz. Peygamber, “Allah"tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed"in Allah"ın elçisi olduğuna iman etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermek, Ramazan orucunu tutmaktır.” buyurur. Daha sonra da onları,“Söylediklerimi iyice ezberleyin ve kabile halkına da anlatın.” diyerek uğurlar.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü, meşhur Cibrîl hadisinde de kendisine, “İslâm nedir?” diye soran Cebrail"e, “İslâm; Allah"a <strong>ibadet</strong> edip, O"na hiçbir şeyi ortak koşmaman, namazı kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutmandır.” şeklinde karşılık vermiştir. Bu bağlamda kendisine, “Cehennemden kurtaracak ve cenneti kazandıracak bir şey öğrenmek istiyorum.” diyen bir sahâbîye, “Allah"a şirk koşmadan <strong>ibadet</strong> etmeye devam et, farz namazı kıl, farz olan zekâtı ver, Ramazan orucunu tut, insanların sana davranmasını istediğin şekilde onlara davran, insanların sana davranmasını istemediğin şekilde onlara davranmayı terk et!” diyerek öğüt vermiştir. Bütün bunlar farz <strong>ibadet</strong>lerin Müslüman"ın hayatının vazgeçilmezleri olduğunu göstermektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sav) bir kimsenin farzları gerekli dikkat, özen ve samimiyet ile yerine getirdiğinde; Yüce Yaratıcı"nın rızasını elde edeceğine ve cennete ulaşacağına şu örnekle işaret etmiştir: Bir keresinde saçı başı dağınık bir bedevî onun yanına gelip, “Ey Allah"ın Resûlü! Allah"ın bana farz kıldığı namazların neler olduğunu söyle.” dedi. Allah Resûlü, “Beş vakit namaz, ama nafile de kılabilirsin.” diyerek karşılık verdi. Bedevî, “Allah"ın bana farz kıldığı orucun ne olduğunu söyle.” deyince, Efendimiz, “Ramazan ayında tutulan oruç, ama nafile oruç da tutabilirsin.” dedi. Bedevî bu sefer, “Allah"ın farz kıldığı zekâtın ne olduğunu söyle.” dedi. Allah"ın Resûlü ona, (zekâtı da içine alan) İslâm"ın temel ilkelerinden bahsetti. O zaman bedevî, “Sana ikram eden Allah"a yemin ederim ki, nafile <strong>ibadet </strong>yapmayacağım! Fakat Allah"ın bana farz kıldığı <strong>ibadet</strong>leri eksiksiz ve harfiyen yerine getireceğim.” dedi. Bunun üzerine Allah"ın Resûlü onun hakkında, “Sözüne sadık kalırsa kurtuluşa ermiştir” veya “cennete girmiştir.” buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü"nün bu bedevînin psikolojik ve kültürel durumunu da göz önüne alarak verdiği cevaplar, Müslüman"ın farzlardan başka hiç nafile <strong>ibadet</strong> yapmasına gerek yoktur şeklinde anlaşılmamalıdır. Konuya dair hadisler bir arada ele alınıp rivayetlere bütüncül bir perspektiften bakıldığında Müslüman"ın <strong>ibadet </strong>hayatında sünnet ve nafile <strong>ibadet</strong>lerin de hafife alınamayacak derecede önem arz ettiği görülecektir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu bağlamda nafile/sünnet <strong>ibadet</strong>lerin Rabbimiz katındaki değerini Sevgili Peygamberimiz şu şekilde açıklar: “Yüce Allah şöyle buyurur: "Kim benim bir velî kuluma (dostuma) düşmanlık ederse, ben de ona harp ilân ederim. Kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli bir şeyle bana yaklaşamaz. Kulum nafile <strong>ibadet</strong>lerle de bana yaklaşmaya devam eder, ta ki ben onu severim. (Sevince de) artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden isterse muhakkak ona (istediğini) veririm. Bana sığınırsa muhakkak onu korur ve kollarım..."” Bu hadisten anlaşılmaktadır ki, farz <strong>ibadet</strong>lerle kul Allah"a yaklaşmakta, nafile/sünnet ibadetlerle de O"nun sevgisine mazhar olmaktadır. İnanan birisi için arzu ve hedeflerin en anlamlısı, kendisine hayat bahşeden Yüce Yaratıcı"nın rızasına ulaşmaktır. Bunun için Hz. Peygamber nafile <strong>ibadet</strong>lere devam etmiş, kendisine <strong>ibadet</strong>leri soranlara da farzlardan sonra nafileleri tavsiye etmiştir. </p>

<p style="text-align:justify">Bu doğrultuda Resûl-i Ekrem nafileleri âdeta farzları tamamlayan bir unsur olarak zikretmektedir. Farzları yapabileceğini düşündüğü kişilere mutlaka nafile <strong>ibadet</strong>lerden de bahsetmekle ümmetini nafileler sayesinde hem Allah"a daha yakın olmaya hem de farzlardaki eksiklikleri tamamlamaya teşvik etmektedir. Bu meyanda o şöyle buyurmaktadır: “Kıyamet günü kulun ilk hesaba çekileceği amel farz namazıdır. Eğer onu tam olarak eda etmişse bu yazılır. Ama tam kılmamışsa; Yüce Allah der ki: "Bakın bakalım, kulumun nafile namazı var mı? Onunla farzları tamamlayın." Sonra zekâta da böyle bakılır, peşinden diğer amelleri de bu şekilde değerlendirilir.” </p>

<p style="text-align:justify">Her konuda olduğu gibi kullukta da ölçümüz, örneğimiz Hz. Peygamber"dir, onun sünnetidir. O, “Benim nasıl namaz kıldığımı gördüyseniz siz de öyle kılınız.” ve “Hacla ilgili hükümleri benden öğreniniz.” buyurmuş, ashâb farz ve nafile bütün <strong>ibadet</strong>leri ondan öğrenmiştir. Bu <strong>ibadet</strong>lerin zamanı, mekânı, ne şekilde ve ne oranda yapılacağı hep onun sünnetiyle sabit olmuştur. Bu konuda fakih sahâbî Abdullah b. Mes"ûd"un (ra) şu sözü çok anlamlıdır: “Sünnete göre itidalle <strong>ibadet </strong>etmek, sünnet olmayan/bid"at hususlarda olanca gücüyle çalışmaktan daha hayırlıdır.”</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber de kişinin kendisini tamamen nafile <strong>ibadet</strong>lere vererek farzları yapmaya güç yetiremeyecek hâle gelmesine ve diğer sorumluluk alanlarını ihmal etmesine müsaade etmemiştir. Kendi <strong>ibadet</strong>lerini Allah Resûlü"nün <strong>ibadet </strong>alışkanlığı ile kıyaslayarak ümitsizliğe kapılan ve uyku, yemek, eşle birliktelik gibi bazı helâlleri terk etmeye karar veren sahâbîleri derhâl uyarmış, bütün gecesini <strong>ibadet</strong>le geçirenlerin tavırlarını onaylamamış, <strong>ibadet</strong>in az da olsa devamlı olmasını tavsiye etmiştir. Bu minvalde Abdullah b. Amr"ın geceleri sabaha kadar <strong>ibadet </strong>edip, gündüzleri de oruç tuttuğunu öğrenince, “Sen böyle yaparsan gözlerin çöker, bedenin yorulur. Şüphesiz bedeninin sende hakkı vardır. Ailenin sende hakkı vardır. Onun için bazı günler oruç tut, bazı günler tutma; gecenin bir bölümünde namaz kıl, geri kalan kısmında da uyu.” buyurmuştur. Aynı şekilde bir kaya üzerinde uzun süre namaz kılan bir sahâbîyi ikaz ederek, “Ey insanlar! Mutedil davranın (ifrat ve tefritten sakının)!”  buyurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü <strong>ibadet</strong>in az da olsa devamlı olması gerektiğini ifade ederken, bir taraftan kişinin farzları asla ihmal etmemesi gerektiğine dikkat çekmiş, diğer taraftan mümindeki kul olma bilincinin daima diri tutulması ve hayatın her alanını kapsaması gerektiğine vurgu yapmıştır. Bu bağlamda o, “Vücuttaki bütün eklemler için her gün <strong>sadaka</strong> vermek gerekir. Bineğine binmek isteyen kişiye yardım etmek veya eşyasını bineğine yüklemek <strong>sadaka</strong>dır. Güzel söz ve namaza giderken atılan her adım <strong>sadaka</strong>dır. Yol göstermek <strong>sadaka</strong>dır.” buyurmuştur. Böylece Efendimiz, iyi niyetle ve samimiyetle yapılan her işin <strong>sadaka</strong> ve <strong>ibadet</strong> olduğunu ifade etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber tarafından <strong>sadaka</strong> olarak nitelendirilen, insanlar arasında adaletle hüküm vermek, iyiliği tavsiye edip kötülükten alıkoymak, karşılaştığı kimseye selâm vermek, eziyet veren bir engeli yoldan kaldırmak, şehvetini eşi/helâli ile teskin etmek, ailesinin nafakasını temin etmek için çalışmak gibi davranışlar, hayatın çeşitli alanlarında ifa edilen birer <strong>ibadet </strong>olarak değerlendirilebilir. Bu minvalde kişinin anne babasına iyilik etmesi, bir garibanın gözünün yaşını silmesi, bir öksüzün ya da yetimin başını okşaması, bir öğrencinin masraflarını karşılaması, bir ihtiyara saygı göstermesi, bir hamileye otobüste yer vermesi de <strong>ibadet</strong>tir. Aynı şekilde bir insanın bilgilerini başkalarıyla paylaşması, yaptığı işi en güzel şekilde icra etmeye çalışması, kötü alışkanlıkların pençesinden gençleri kurtarmak için çaba sarf etmesi, bombalar altında can veren yavrular için bir şeyler yapmak adına koşuşturması <strong>ibadet</strong>tir. Bütün kötü ahlâk özelliklerinden uzak durmaya çalışıp, ahlâkî erdemler kazanmak için uğraşması, iyilik yapmak için fırsat kollaması, karşılaştığı mümin kardeşine tebessüm etmesi, çevresindekiler için zorlaştırıcı değil kolaylaştırıcı bir fert olmaya özen göstermesi ve bütün bunlar gibi sayılamayacak binlerce husus hep <strong>ibadet</strong>tir ve hayatı <strong>ibadet</strong>le geçirmektir. İşte Yüce Allah kullarından böyle bir ibadet şuuruyla yaşamalarını istemekte ve şöyle buyurmaktadır: “Ey âdemoğlu! Her durumda bana <strong>ibadet </strong>et ki gönlünü zenginlikle doldurup ihtiyacını gidereyim. Böyle yapmazsan seni başka şeylerle meşgul eder, ihtiyaçlarını da gidermem.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Müminin Allah katındaki sorumluluk alanları mertebelere ayrılsa şu şekilde bir tasnif yapılabilir: İman, İslâm/<strong>ibadet </strong>ve ihsan. İman edip, <strong>ibadet</strong>e devam eden insan için kulluğun doruk noktası ihsandır. Peygamber Efendimizin tarifiyle,“... İhsan, O"nu görüyormuş gibi Allah"a ibadet etmendir. Sen O"nu göremesen de O seni görmektedir...” İmanla hayatına anlam katan, karanlıklardan aydınlığa çıkan kul, <strong>ibadet</strong>lerle Yüce Yaratıcı"ya tazimini, muhabbetini, saygısını, bağlılığını, itaatini gösterir. Farzları eda ederek Allah"a yaklaşır. Nafileler ve sünnetlerle Allah"ın sevgisine mazhar olur. İhsan mertebesinde de artık attığı her adımı, yaptığı her işi, niyet ettiği her <strong>ibadet</strong>i Allah"ın kendisini gördüğü bilinciyle, onun murakabesinde yerine getirir. Bundan dolayı ihsan, müminin kullukta ulaşabileceği zirvedir. Bu zirveye ulaşabilenler, “Allah her an beni görür, her yaptığımı bilir, hatta kalbimden geçenlerden bile haberdardır.” bilinciyle hareket ederler. Bu bilinçle hareket eden insan artık meleklerin bile gıpta ettiği bir şahsiyettir. Kısacası artık onun adı “muhsin”dir ve Allah katında mükâfata ulaşan bahtiyarlardandır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>İbadet</strong>in, mümin kimliğinin inşasında vazgeçilmez bir rolü vardır. Zira <strong>ibadet</strong>, insanı beşerî zaaflarından arındıran, irade ve sabrı öğreten, kişiyi disipline eden vasıflara sahiptir. <strong>İbadet</strong>ler her ne kadar belli şekilsel davranışlardan ibaret gibi görünse de bu şekillerin altında itaatin, bağlılığın özü gizlidir. <strong>İbadet </strong>kişiyi benlikten, kibirden, bencillikten, kul olmaya engel olan her türlü vehimden, haset, israf, ihtiras, cimrilik ve benzeri kötü duygu ve düşüncelerden arındırır. <strong>İbadet</strong>, insanı her türlü kötülüğü düşünmekten ve yapmaktan koruyan bir kalkandır. <strong>İbadet</strong>, müminin nişanı, mümin olmasının alâmeti, imanının göstergesidir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>İbadet </strong>etmek kişinin bireysel sorumluluğunda olsa da sonuçları itibariyle toplumu şekillendiren bir işlevselliğe sahiptir. Bu bağlamda dinin temel <strong>ibadet</strong>lerinden sayılan namaz, hac gibi bazı kulluk vazifelerinin topluca, cemaatle ifasının istenmesi mutlaka sosyal neticeleri çerçevesinde değerlendirilmelidir. Ayrıca ferdî sorumluluk alanında zikredilen <strong>sadaka</strong> ve zekât gibi <strong>ibadet</strong>lerin toplumdaki yardımlaşma, dayanışma, birlik ve beraberlik ruhuna ulaşma noktasında icra ettikleri işlevler izahtan varestedir. Bütün <strong>ibadet</strong>ler ve <strong>ibadet </strong>niyetiyle yapılan tüm iş ve davranışlar, kul ile Allah ilişkisini düzenlemekle kalmayıp, ferdin psiko-sosyal duruşunu belirlemekte ve toplumun yapısını inşa etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Haddizâtında Yüce Allah"a kulluk etmek üzere yaratılan insan, daima bu şuurla hareket etmeli ve Cenâb-ı Hakk"a şu şekilde dua etmelidir: “Allah"ım! Seni zikretmek, sana şükretmek ve sana güzelce <strong>ibadet</strong> etmekte bize yardım et.”</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/ibadet-kullugun-geregi-1</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 10:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/10/ibadet_kullugun_geregi_h28572_65406.jpg" type="image/jpeg" length="68837"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[En ağır imtihanı peygamberler yaşamıştır]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/en-agir-imtihani-peygamberler-yasamistir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/en-agir-imtihani-peygamberler-yasamistir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Peygamber soyundan gelmek, Allah katında değerli olmaya yetmez. Kişiyi değerli kılan, imanı ve amelidir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span style="color:#b22222"><span><i><strong>En ağır imtihanı peygamberler yaşamıştır</strong></i></span></span></p>

<p style="text-align:justify">Vaktiyle rabbi İbrahim’i bazı sözlerle sınayıp da İbrahim onları eksiksiz yerine getirince, “Ben seni insanlara önder yapacağım” buyurmuştu. İbrahim, “soyumdan da” deyince rabbi, “Vaadim zalimleri kapsamaz” buyurdu.<br />
Bakara, 2/124</p>

<p style="text-align:justify">--</p>

<p style="text-align:justify">Hz. İbrahim, Allah’ın emirlerini yerine getirmeye çalışırken birçok sıkıntılar yaşamış, babası tarafından dışlanmış hatta Nemrut tarafından ateşe atılmıştı. Ama o, bütün sıkıntıları, Allah’ın lütfu sayesinde başarıyla atlatmıştı. Allah da onu insanlara önder yaptı. Fakat onun soyundan gelenlerin hepsi önder yapılmadı. “Vaadim zalimleri kapsamaz” ilahî fermânı, zalimler için Allah’ın bir vaadi olmadığını ifade eder. Allah’ın hakkı olan kulluğu yerine getirmeyen kişi zalimdir. İyi bir Müslüman olmak kan bağına ve biyolojik sebeplere değil dinî ve ahlâkî liyakate bağlıdır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Peygamber soyundan gelmek, Allah katında değerli olmaya yetmez. Kişiyi değerli kılan, imanı ve amelidir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Belâ: </strong>Allah’ın insanları denemek için verdiği maddî ve manevî sıkıntı, dert, külfet.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Bir Ayet</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/en-agir-imtihani-peygamberler-yasamistir</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 10:21:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/08/en_agir_imtihani_peygamberler_yasamistir_h27214_fbce0.jpg" type="image/jpeg" length="83224"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İhramsız olarak Mekke'ye girilebilir mi?]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/ihram-namazinin-hukmu-nedir-ihramsiz-olarak-mekkeye-girmenin-hukmu-nedir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/ihram-namazinin-hukmu-nedir-ihramsiz-olarak-mekkeye-girmenin-hukmu-nedir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İhram namazının hükmü nedir? İhramsız olarak Mekke’ye girmenin hükmü nedir? İhram namazı nasıl kılınır?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h3 style="text-align:justify"><span style="color:#e74c3c"><strong>İhram namazının hükmü nedir? </strong></span></h3>

<p style="text-align:justify">İhrama giren kişinin iki rekât ihram namazı kılması sünnettir. Şayet kerâhet vakti ise, ihram namazı kılınmamalıdır. Mîkât mahallinde unutularak kılınmaması hâlinde Mekke’ye geldikten sonra da kılınabilir. Ancak maddi bir ceza gerekmez. İçinde bulunulan vaktin namazını kılmak da bu iki rekât namazın yerine geçer.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Detaylar için tıklayınız</p>

<h3><a href="https://www.diyanethaber.com.tr/ihram-nedir#:~:text=S%C3%B6zl%C3%BCkte%20h%C3%BCrmet%20edilmesi%20gereken%20bir,davran%C4%B1%C5%9Flar%C4%B1%20kendisine%20haram%20k%C4%B1lmas%C4%B1%20demektir."><u><span style="color:#2980b9"><strong>İhram nedir?</strong></span></u></a></h3>

<h3 style="text-align:justify"><u><a href="https://www.diyanethaber.com.tr/ihram-namazi-nasil-kilinir#:~:text=Kerahet%20vakti%20de%C4%9Filse%20ihram%C4%B1n%20s%C3%BCnneti,hangi%20yapacaksa%20ona%20niyet%20eder."><span style="color:#2980b9"><strong>İhram namazı nasıl kılınır?</strong></span></a> </u></h3>

<h3 style="text-align:justify"><span style="color:#e74c3c"><strong>İhramsız olarak Mekke’ye girmenin hükmü nedir?</strong></span></h3>

<p style="text-align:justify">Hanefî mezhebine göre ne maksatla olursa olsun, Şâfiî mezhebine göre ise hac veya umre yapmak amacıyla Harem bölgesine girmek isteyen kişinin, mîkâttan ihramlı geçmesi gerekir. Hac veya umreye giderken sebebi ne olursa olsun ihrama girmeksizin mîkât sınırından geçen kişi, henüz hac menâsikinden birine başlamadan önce geri dönüp âfâkîler için olan bir mîkât mahallinden ihrama girerek tekrar içeri girerse bir ceza gerekmez. Geri dönmezse, Hanefîlere göre bulunduğu yerden ihrama girer ve bir koyun veya keçi kurban eder (Kâsânî, Bedâi‘, II, 164-165; Nevevî, el-Mecmû‘, VII, 10-14). Buna ceza hedyi denir. Bu tür kurbanlar Harem sınırları içinde kesilmek kaydıyla, kurban bayramı günlerinde kesilebileceği gibi diğer günlerde de kesilebilir (Merğînânî, el-Hidâye, II, 492-493; Nevevî, el-Mecmû‘, VII, 499).</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hac ve Umre</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/ihram-namazinin-hukmu-nedir-ihramsiz-olarak-mekkeye-girmenin-hukmu-nedir</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 09:59:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/06/ihramsiz-olarak-mekkeye-girilebilir-mi.jpg" type="image/jpeg" length="97336"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Madde ile Mananın Ölümsüz Aşkı: Selimiye Camii]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/madde-ile-mananin-olumsuz-aski-selimiye-camii</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/madde-ile-mananin-olumsuz-aski-selimiye-camii" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bir Ayet: Mescidler yalnız Allah’ındır. O hâlde Allah ile birlikte başkasına da tapmayın. (Cin, 72/18)]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İslam kültür ve medeniyetinin oluşup gelişmesinde önemli rol oynayan camiler, tarih boyunca dinî hayatın ve Müslümanlar tarafından kurulan şehirlerin merkezinde yer almıştır. Camiler, hayatın bütün alanlarına yönelik değerlerin köklerinin birleştiği mekânlar olmuştur. Mimar Sinan’ın 80 yaşında Sultan II. Selim’in emriyle yaptığı ve ustalık eserim dediği Selimiye Camii, dünya mimarlık tarihinin muhteşem eserlerinden biridir. Külliyesinde medrese, dârülkurrâ, sıbyan mektebi, muvakkithâne ve dükkânları barındırmaktadır. Osmanlı mimarisinin ulaştığı en yüksek düzeyi temsil eden Selimiye Camii’nin insanı kucaklayan görkemli kubbesi, Allah’ın birlik ve büyüklüğünü temsil etmektedir. Kubbenin hemen altında yer alan beşerli pencerelerde ise Mimar Sinan, İslam’ın beş şartını anlatmaktadır. Dört minaresi olan Selimiye Camii’nin her birinde üç şerefe bulunmaktadır. “Madde ile mananın ölümsüz aşkı”nın ifadesi olan Selimiye Camii, Müslümanları beş vakit huzura çağırmaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<hr />
<p><strong>• Mimar Sinan’ın vefatı (1489–1588)</strong></p>

<hr />
<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Diyanet Takvimi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/madde-ile-mananin-olumsuz-aski-selimiye-camii</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2026/04/mehmet/takvim-2026/nisan-9.jpg" type="image/jpeg" length="78353"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Mükellefiyet: İnsani Yükümlülük]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/mukellefiyet-insani-yukumluluk-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/mukellefiyet-insani-yukumluluk-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[mükellefiyet nedir? Allah katında en sevimli olan amel hangisidir? Kendisinden sorumluluk kaldırılan üç kişi kimdir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>عَنْ عَائِشَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “اكْلَفُوا مِنَ الْعَمَلِ مَا تُطِيقُونَ، فَإِنَّ اللَّهَ لاَ يَمَلُّ حَتَّى تَمَلُّوا، وَإِنَّ أَحَبَّ الْعَمَلِ إِلَى اللَّهِ أَدْوَمُهُ وَإِنْ قَلَّ.”</p>

<p>***</p>

<p>Hz. Âişe"den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Güç yetirebileceğiniz amelleri yapmaya gayret ediniz. Allah usanmaz da siz usanırsınız. Allah katında amellerin en sevimlisi az da olsa devamlı olanıdır.”</p>

<p>(D1368 Ebû Dâvûd, Tatavvu", 27)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ عَائِشَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “رُفِعَ الْقَلَمُ عَنْ ثَلاَثَةٍ: عَنِ النَّائِمِ حَتَّى يَسْتَيْقِظَ، وَعَنِ الْمُبْتَلَى حَتَّى يَبْرَأَ، وَعَنِ الصَّبِىِّ حَتَّى يَكْبَرَ.”</p>

<p>Hz. Âişe"den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Üç kişiden sorumluluk kaldırılmıştır: Uyuyandan uyanıncaya kadar, akıl hastalığına duçar olandan aklı başına gelinceye kadar ve çocuktan bulûğ (ergenlik) çağına gelinceye kadar.”</p>

<p>(D4398 Ebû Dâvûd, Hudûd, 17)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَبِى ذَرٍّ الْغِفَارِيِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “إِنَّ اللَّهَ تَجَاوَزَ عَنْ أُمَّتِى الْخَطَأَ وَالنِّسْيَانَ وَمَا اسْتُكْرِهُوا عَلَيْهِ.”</p>

<p>Ebû Zer el-Ğıfârî"den nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah, yanılarak, unutarak ve zor kullanılarak yaptıklarından dolayı ümmetimi sorumlu tutmaz.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>(İM2043 İbn Mâce, Talâk, 16)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ النَّبِيَّ –قَالَ عَبْدُ الرَّحْمَنِ: عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى تَجَاوَزَ عَنْ أُمَّتِى كُلَّ شَيْءٍ حَدَّثَتْ بِهِ أَنْفُسَهَا مَا لَمْ تَكَلَّمْ بِهِ أَوْ تَعْمَلْ.”</p>

<p>Ebû Hüreyre"den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Yüce Allah, dile getirmedikleri veya yapmadıkları müddetçe, içlerinden geçirdikleri şeylerden dolayı ümmetimi sorumlu tutmaz.”</p>

<p>(N3463 Nesâî, Talâk, 22)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “إِنَّ الدِّينَ يُسْرٌ، وَلَنْ يُشَادَّ الدِّينَ أَحَدٌ إِلاَّ غَلَبَهُ، فَسَدِّدُوا وَقَارِبُوا وَأَبْشِرُوا، وَاسْتَعِينُوا بِالْغَدْوَةِ وَالرَّوْحَةِ وَشَيْءٍ مِنَ الدُّلْجَةِ.”</p>

<p>Ebû Hüreyre"den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Din kolaydır. Bir kişi takatinin üstünde ibadete kalkışırsa din karşısında âciz kalır. Bunun için aşırıya kaçmayın, dosdoğru yolu tutun ve (salih amellerden alacağınız mükâfattan ötürü) sevinin. Sabah, akşam ve gecenin bir kısmında (dinç olduğunuz vakitlerden) yararlanın (ki taat ve ibadetinize devam edin).”</p>

<p>(B39 Buhârî, Îmân, 29)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Habeş kralı (Necâşîsi) Ashame"nin yeğeni olan ve Hz. Peygamber"e hizmet etmesiyle tanınan Zû Mihmer anlatıyor: “Biz bir seferde Resûlullah"la beraberdik. Yolda giderken Allah Resûlü aniden hızlandı. Genelde bir yolculuk esnasında yanındaki yiyecek içecek azaldığında böyle yapardı. Birisi ona, "Ey Allah"ın Resûlü! İnsanlar geride kaldılar." deyince durdu ve geride kalanlar yetişinceye kadar bekledi. Geride kalanlar yetişip bütün yolcular bir araya toplanınca Allah Resûlü arkadaşlarının yorgunluğunu da görerek, "Hafifçe uyusak size faydalı olur mu?" dedi ve müsait bir yerde konakladı. Sonra da, "Bizi bu gece kim bekleyecek?" diye sordu. Ben de, "Ben beklerim." diyerek cevap verdim. Bunun üzerine Allah Resûlü devesinin yularını bana verdi ve "Şunu al, sakın dikkatsiz davranma!" dedi. Ben de Resûlullah"ın devesinin yuları ile kendi devemin yularından tutup fazla uzaklaşmaksızın biraz ilerledim. Sonra iki deveyi otlamaları için bıraktım ve onları gözetlemeye başladım, ancak uyku ağır bastı ve oracıkta uyuyakaldım. Hatta güneş doğup yüzümde sıcaklığını duyuncaya kadar hiçbir şey hissetmedim. Güneşin sıcaklığını hissedince hemen uyandım, sağıma soluma baktım, neyse ki iki binek de fazla uzaklaşmamış, yakında bir yerde duruyorlardı. Allah Resûlü"nün devesinin yuları ile kendi devemin yularından tutup topluluktan bana en yakın olan kişiye yaklaştım, onu uyandırdım ve "Namaz kıldınız mı?" diye sordum. "Hayır." dedi. Sonra herkes birbirini uyandırmaya başladı. Derken Resûlullah da uyandı. Bilâl"e, "Su kabında su var mı?" diye seslendi. "Evet, sana kurban olayım Yâ Resûlullah." dedi Bilâl onun için abdest suyunu getirdi. Resûlullah toprağı fazla ıslatmayacak kadar az su kullanarak abdest aldı. Sonra Bilâl"e ezan okumasını emretti, o da ezan okudu. Hz. Peygamber kalktı, acele etmeksizin sabah namazının önce iki rekât sünnetini kıldı. Sonra Bilâl"e kâmet getirmesini söyledi. Bilâl"in kâmet getirmesinin ardından acele etmeksizin sabah namazının farzını kıldı. Topluluktan birisi, "Ey Allah"ın Resûlü! Kusurlu davrandık." deyince, "Hayır, Allah önce ruhlarımızı aldı, sonra bize geri verdi ve namazımızı kıldık." buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">Uyuyakalıp da sabah namazını vaktinde kılamadıkları için günahkâr olduklarını zanneden ashâbını bu latîf ifadesiyle rahatlatan Hz. Peygamber, ümmetine uyuyarak herhangi bir namazı geçirdiklerinde nasıl davranmaları gerektiğini böylece öğretmiş, uykunun geçici olarak mükellefiyeti kaldırdığını vurgulamıştır. Hatta ümmetini daha da rahatlatmak için o, şöyle buyurmuştur: “Allah"a hamdederiz ki, bizi namazdan alıkoyan şey dünya meşgalesi değildi. Fakat ruhlarımız Yüce Allah"ın elindedir (uyuyorduk). O, ruhlarımızı dilediği zaman gönderir.” </p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü"nün bu hadisinde insan ve Müslüman olmanın ağır yükümlülüğüne dair çarpıcı bir hatırlatma vardır. Yüce Yaratıcı insanı topraktan var etmiş, onu en güzel şekilde yaratmış, işitme, görme, akletme, düşünme kabiliyetleriyle donatmıştır. Zayıf bir yapıda yaratılmıştır ayrıca insan. Aceleci ve hırslı bir tabiatı, yeryüzünde fesat çıkarıp kan dökebilecek bir potansiyeli vardır. Ancak Yüce Allah ona değer verip kendi ruhundan üflemiş, onu yeryüzünün halifesi kılmış ve ağır bir insanî yükümlülükle onu baş başa bırakmıştır: “Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.” Âyette geçen “emanet”, insanın bedenî, ruhî, dinî ve ahlâkî bütün vecibe ve yükümlülüklerini dile getiren önemli bir kavramdır. İnsan bu emaneti yüklenmekle kendi fıtratına, toplumdaki insanlara, çevresindeki varlıklara ve Yüce Allah"a karşı birtakım yükümlülükleri olduğunu kabul ve itiraf etmiştir. Bu, bir bakıma onun yeryüzündeki varlık nedenidir. İnsan yüklendiği emanet ve mükellefiyet sayesinde bir yandan varlıklar içinde özel ve seçkin konum elde ederken, diğer yandan bu mükellefiyetin gerekleri konusunda ağır bir yükün altına girmiştir. Yukarıdaki hadis, insanın yükümlülüklerini yerine getirirken takatini aşan birtakım beşerî zaafları nedeniyle bazı zorluklarla karşılaşabileceğini ve bu durumun Yüce Allah tarafından dikkate alınacağını haber vermektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Aslında yerde ve gökte olan her şey, kısaca tüm mahlûkat Yüce Allah"a lisan-ı hâlleriyle ibadet etmekte, hamd ve tesbihle O"na karşı yükümlülüklerini yerine getirmektedirler. Bu meyanda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Görmedin mi, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah"a secde etmektedir.” Hâl böyle iken yerdeki ve göklerdeki her şey kendi hizmetine sunulan, gizli ve açık binlerce nimete sahip olan insanın Rabbine kulluk etmemesi, O"na karşı yükümlülüğünü yerine getirerek tazimini göstermemesi düşünülebilir mi? Yüce Allah, kendisine kulluk edebilme kabiliyetini insan fıtratına yerleştirmiş, hayatın ve ölümün, "kimin daha güzel işler yapacağını sınamak için" var olduğunu beyan etmiştir. O, insanın yalnızca iman etmesinin, kurtuluşuna ve Allah katında mükâfata nail olmasına yetmeyeceğine dikkatimizi çekerek, “İnsanlar sadece "inandık" demeleriyle bırakılacaklarını ve imtihana çekilmeyeceklerini mi sandılar?”  buyurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Rabbimiz, Kur"an"da imandan söz ederken devamlı olarak ameli, yani güzel, iyi ve yararlı davranışları zikredip kendisine ibadet edilmesini istemektedir. Hz. Peygamber"e de, “Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et.” buyuran Allah (cc), böylece inananlara ibadetlerini ömür boyu, sürekli olarak yapmaları gerektiğini vurgulamaktadır. Bu çerçevede Sevgili Peygamberimiz de, “Güç yetirebileceğiniz amelleri yapmaya gayret ediniz. Allah usanmaz da siz usanırsınız. Allah katında amellerin en sevimlisi az da olsa devamlı olanıdır.” buyurmuş, başladığı bir ibadeti devamlı yapmıştır. Nitekim Resûlullah (sav) bir kudsî hadisinde, Yüce Allah"ın,“Ey âdemoğlu, her durumda kendini bana ibadete ver ki, gönlünü zenginlikle doldurup ihtiyacını gidereyim. Böyle yapmazsan ellerini meşguliyetle doldururum, ihtiyaçlarını da gidermem.”  buyurduğunu nakletmiş, bu suretle, her zaman ve durumda ibadetin gerekliliğine dikkat çekmiştir. Hatta Abdullah b. Amr"ı, “Falan gibi olma! O, gece namazlarına devam ederdi, sonradan terk etti.”  diyerek ikaz etmiştir. Nitekim gece namazı kılmayı âdet hâline getiren kişinin bazı hâllerde teheccüde kalkamasa da kalkmışçasına Cenâb-ı Hak tarafından mükâfatlandırılacağını ifade etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Kur"an"da olduğu gibi, hadislerde de iman-amel bütünlüğü söz konusudur. Bir defasında uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra İslâm dinini öğrenmek için Medine"ye gelen Abdülkays kabilesinden bir heyete Allah Resûlü yalnızca Allah"a iman etmelerini emretmiş ve “Yalnızca Allah"a iman etmek ne demektir, bilir misiniz?” diye sormuştu. Onlar, “Allah ve Resûlü daha iyi bilir.”diye karşılık verince Hz. Peygamber, “Allah"tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed"in Allah"ın Resûlü olduğuna iman etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan orucunu tutmak ve ganimetlerden beşte birini vermektir.”  buyurmuştu. Bu çerçevede Sevgili Peygamberimizin, meşhur Cibrîl hadisinde İslâm"ı tarif ederken, “Allah"a ibadet edip ona hiçbir şeyi ortak koşmamak” dedikten sonra namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetleri sıralaması iman-ibadet birlikteliğine açıkça işaret etmektedir. Yine İslâm"ın beş temel esas üzerine bina edildiğini zikrettiği hadiste, Allah"ın birliğine iman etmekten sonra namaz kılmak, zekât vermek, hac yapmak ve oruç tutmak diye dört temel ibadeti sayması iman ile amel arasındaki güçlü bağı göstermektedir. Kur"an"da müminlerden bahsedilirken,“Onların secde eseri olan alâmetleri yüzlerindedir.” buyrulması da ibadetin, imanın göstergesi olduğunu vurgulamaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm, her konuda olduğu gibi ibadet hayatında da dengeli ve tutarlı davranmayı tavsiye eder. Dinimiz, güç yetiremeyecekleri işler ve ibadetlerle insanları sorumlu tutmaz. Bu çerçevede Rabbimiz Kur"ân-ı Kerîm"de kulları için zorluk değil kolaylık istediğini, hiçbir kimseye gücünün yettiğinden fazla yük yüklemeyeceğini, herkesi ancak gücünün yettiği kadarıyla sorumlu tutacağını beyan etmiştir. Sevgili Peygamberimiz de, “Güç yetirebileceğiniz amelleri yapmaya gayret ediniz.” buyurmuştur. Eşi Hz. Âişe"nin hiç uyumadan namaz kılan bir kadını kendisine tanıtması üzerine de, “Olmaz ki! Gücünüzün yettiği kadar ibadet edin. Allah"a yemin olsun ki, Allah usanmaz da siz usanırsınız. Allah katında ibadetlerin en değerlisi, sahibinin devamlı yaptığıdır.” diyerek insanları güç yetiremeyecekleri ibadetlere kalkışmamaları gerektiği konusunda uyarmıştır. Bu bağlamda basur hastalığından dolayı rahat oturup kalkamayan İmrân b. Husayn"a namazı, “Ayakta kıl, gücün yetmezse oturarak, buna da gücün yetmezse yan yatarak kıl.” tavsiyesinde bulunmuş, kendisi de hastalandığında namazını oturarak kılmıştır. Ayrıca ezberleme yeteneği olmadığından dolayı Kur"an"dan herhangi bir âyeti veya sûreyi ezberleyemeyen bir sahâbîye, “Sübhânellâhi, velhamdülillâhi ve lâ ilâhe illâllâhü vallâhü ekber, ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi"l-aliyyi"l-azîm.” kelimelerini söyleyerek namaz kılmasını tavsiye etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Asr-ı saadette yaşanan şu hâdise, Peygamber Efendimizin ibadetler konusunda katı uygulamalara karşı gösterdiği tepkiyi yansıtması bakımından çok önemlidir: Câbir b. Abdullah anlatır: “Bir sefere çıkmıştık. İçimizden bir adamın başına bir taş geldi ve başı yarıldı. Sonra bu adam ihtilâm oldu. Yanındakilere, "Benim başım yaralı, teyemmüm edebilir miyim?" diye sordu. Onlar, "Suyu kullanabilme imkânın varken, teyemmüm etmeni uygun bulmuyoruz." dediler. Bunun üzerine adam gusül abdesti aldı ve (yarası su ile temas edince) öldü. Onunla beraber olanlar Hz. Peygamber"in huzuruna geldiklerinde bu olayı ona haber verdiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber, "Onu öldürdüler, Allah da onların canını alsın. Bilmediklerini sorsalardı ya! Cehaletin ilacı sormaktır. Onun teyemmüm etmesi, yarasının üzerine bir bez bağlayıp sonra üzerine meshetmesi ve vücudunun geri kalan kısmını da yıkaması yeterliydi." buyurdu.”</p>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah, bir kimseyi ancak ona verdiği ile yükümlü kılar. Peygamberimizin, “İnsan, hesap günü, hayatını nerede tükettiğinden, servetini nasıl kazanıp nerede harcadığından, ne gibi işler yaptığından, bedenini nasıl yıprattığından ve bildiklerini yaşayıp yaşamadığından sorguya çekilmedikçe Allah"ın huzurundan ayrılamaz.”  hadisi bu yargıyı destekler. Yani zengin olmayan bir Müslüman, zekât, hac, kurban, sadaka-i fıtır gibi malî gücü gerektiren ibadetlerle; sağlığı elverişli olmayan bir Müslüman oruç gibi sıhhati gerektiren ibadetlerle mükellef olmaz. Namazda ayakta duramayan bir kimse ayakta durmakla, su bulamayan veya bulup da kullanma imkânı olmayan bir kimse de abdest ya da gusülde azalarını yıkamakla mükellef değildir.</p>

<p style="text-align:justify">Ayrıca İslâm"da fertlerin ibadetlerle yükümlü olmalarını sürekli ya da geçici olarak kaldıran birtakım hâller de mevcuttur. Bu hususta Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Üç kişiden sorumluluk kaldırılmıştır: Uyanıncaya kadar uyuyandan, akıl hastalığına duçar olandan aklı başına gelinceye kadar ve ergenlik çağına gelinceye kadar çocuktan.”  Bu bağlamda uyuyup ya da unutup namaz vaktinigeçiren bir kişinin durumu Hz. Peygamber"e sorulmuş, o da böyle bir namazın kefaretinin uyanınca ya da hatırlayınca kılmak olduğunu beyan etmiştir. Ayrıca Sevgili Peygamberimiz, uykudan uyanamamaktan dolayı namazı kaçırmanın büyük bir hata olmadığını, asıl büyük suçun bir sonraki vakit girinceye kadar namazı kılmayarak ihmal etmek olduğunu ifade etmiştir. Allah Resûlü uykulu kişinin ne dediğini bilemeyeceği için namazını biraz uyuyup dinlendikten sonra kılmasını istemiştir. Şu hâlde, İslâm"da kişinin mükellef olmasının şartı akıl ve idraktir. İslâm âlimleri mükellefin akıl ve kavrayış sahibi olması gerektiğinde görüş birliği içindedirler. Akıl ve idrak sahibi olmayan varlıkların yükümlü olması düşünülemez.</p>

<p style="text-align:justify">Her ne kadar bulûğa erene dek ibadet etmekle yükümlü olmasalar da Hz. Peygamber döneminde çocukların ibadet hayatının içerisinde olduğu müşahede edilir. Resûl-i Ekrem, çocukların yedi yaşından itibaren namaza başlatılmalarını tavsiye eder, kendisi de namazlarını kimi zaman torunlarıyla birlikte kılardı. Medine Mescidi"nde vakit namazlarında bile Peygamber Efendimizin arkasındaki cemaatte bir saf oluşturacak kadar çok çocuk bulunması ibadete alışan küçük yürekleri gösteriyordu. Sahâbî hanımlar çocuklarını oruç ibadetine alıştırmak için de özel çaba sarf ederler, hatta Âşûrâ orucunu çocuklarına da tuttururlardı. Hac yolculuğu esnasında bir kadın Allah Resûlü"ne kucağındaki çocuğu göstererek, “Bunun için de hac var mı?” (Bu çocuk hac yapabilir mi?) diye sormuş, Sevgili Peygamberimiz de, “Evet (onunla birlikte haccettiğin için) sana da ayrıca ecir var.” buyurmuştu. Dolayısıyla hem çocuğun küçük yaşta ibadet edebileceğini, hem de çocuklarına ibadeti sevdiren anne-babaların bundan dolayı sevap kazanacağını ifade etmişti.</p>

<p style="text-align:justify">Diğer taraftan, uyku ve çocukluk hâli gibi, delilik hâli de kişinin ibadetlerle mükellef olmadığı durumlardandır. Hatta aklını yitirmiş bir insan, ibadetle mükellef olmak şöyle dursun, cezaî sorumluluktan bile muaftır.</p>

<p style="text-align:justify">Dinimiz, insanın, iradesine bağlı olmayan durumlardan dolayı ibadetlerini ifa edememesini, geciktirmesini veya eksik bırakmasını da mazeret saymıştır. Bu durumu Sevgili Peygamberimiz,“Allah, yanılarak, unutarak ve zor kullanılarak yaptıklarından dolayı ümmetimi sorumlu tutmaz.”  sözüyle açıklamıştır. Bu konuda Yüce Allah Kur"ân-ı Kerîm"de, “Ey Rabbimiz! Unutur ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme!”  şeklinde dua etmemizi öğretmiştir. Bu çerçevede istemeden hata ile yapılan bir işin günahının olmadığını da ifade buyurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Unutanın mazur sayılacağını öğreten Allah Resûlü ise, söz gelimi namazda iken kaç rekât kıldığı hususunda yanılan kişinin iki secde yaparak namazını tamamlayabileceğini ifade etmiştir. Kendisi de, dört rekâtlı bir namazda yanılarak iki rekâtta selâm vermiş, bir sahâbînin ikazı üzerine kalan rekâtları tamamlamış ve sehiv (yanılma) secdesi yaparak namazını ikmal etmiştir. Allah Resûlü, oruçlu olduğunu unutarak yiyip içen kişi için de, “Kim oruçluyken unutarak bir şey yiyip içerse, orucunu tamamlasın. Çünkü ona Allah yedirmiş, içirmiştir.”  buyurmak suretiyle, unutarak yeme-içmenin orucu bozmayacağını söylemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Hata ve unutmanın yanı sıra ikrah ile yani başkasının baskısı veya engellemesi ile ibadetlerini yerine getiremeyen kişiden de o ibadetin sorumluluğu kaldırılmıştır. Bir kimse maddî imkânları ve sağlık şartları bakımından hac farizasını yerine getirmekle mükellef olsa, fakat savaş hâli, terör tehlikesi ve salgın hastalık riski gibi durumlardan dolayı Kâbe"ye ulaşamasa, o yıl sorumluluğu düşer ve hac yükümlülüğünü daha sonra yerine getirir. Diğer taraftan Sevgili Peygamberimizin,“Yüce Allah, dile getirmedikleri ve yapmadıkları müddetçe, içlerinden geçirdikleri şeylerden dolayı ümmetimi sorumlu tutmaz.” hadisine göre, kişiye içinden geçirdiği hâlde yapmadığı işlerden dolayı bir vebal yoktur.</p>

<p style="text-align:justify">Akıllı, idrak sahibi, ergen her mümini Allah"a ibadet etmekle sorumlu tutan dinimiz, insanın ibadetin dengesini yitirerek bedenine ve ruhuna eziyet etmesine asla müsaade etmemiştir. Allah Resûlü, “Din kolaydır. Bir kişi takatinin üstünde ibadete kalkışırsa din karşısında âciz kalır. Bunun için aşırıya kaçmayın, dosdoğru yolu tutun ve (salih amellerden alacağınız mükâfattan ötürü) sevinin. Sabah, akşam ve gecenin bir kısmında (dinç olduğunuz vakitlerden) yararlanın (ki taat ve ibadetinize devam edin).” buyurmak sureti ile ibadetlerde ölçülü olmayı emretmekte, tekliften tekellüfe yani zorlamaya doğru bir gidişata müsaade etmemektedir. Bu çerçevede, Sevgili Peygamberimiz ibadetlerde aşırılıklara asla taviz vermemiş, itidalden uzaklaşarak ifrat ve tefrite düşenleri uyarmış, kendisi de mutedil bir ibadet hayatının örneklerini yaşantısıyla sunmuştur. Nitekim kendisine ibadetleri soran bir kimseye namaz, zekât, oruç ve hac ibadetinin Allah"ın emri olduğunu söylemiş, bunun üzerine muhatabının, “Seni hak din ile gönderen Allah"a yemin olsun ki bunlardan ne fazla yaparım ne de az!” demesi üzerine Resûlullah (sav), “Eğer sözüne sadık kalırsa mutlaka cennete girer.” buyurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah insanı kendisine kulluk etmesi için ve kulluk edebilecek kabiliyette yaratmış, aklı başında ve ergen olan her mümini farz ibadetleri yapmakla sorumlu tutmuştur. Kişinin ibadetle mükellef olmasının çerçevesi, ibadete güç yetirebilmesi ile çizilmiştir. Dinimiz bu bağlamda hiç kimseyi gücünün yetmediği ibadetlerle sorumlu tutmamış, akıl, idrak ve iradeyi ibadetle mükellef olmanın şartlarından saymıştır. Bu nedenle kişinin, akletme ve idrak kabiliyetinin bulunmadığı uyku, baygınlık, delilik, çocukluk gibi durumlarda ibadetle mükellefiyeti kaldırılmış; aynı şekilde kişi unutma, yanılma ve başkası tarafından zorlanma sebebiyle yerine getiremediği ibadetlerden dolayı da sorumlu tutulmamıştır. Fakat böylesi durumlar için Kâinatın Efendisi ve müminler, Yüce Yaratıcı"ya şu şekilde yakarışta bulunmuşlardır: “Ey Rabbimiz! Unutur ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.” </p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/mukellefiyet-insani-yukumluluk-1</guid>
      <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 09:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/10/mukellefiyet_insani_yukumluluk_h28556_20a62.jpg" type="image/jpeg" length="28824"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Mabede zarar veren, en büyük zalimdir]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/mabede-zarar-veren-en-buyuk-zalimdir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/mabede-zarar-veren-en-buyuk-zalimdir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Mescitleri tahrip edenler hem Allah’a karşı gelmiş hem de bir hakkın îfâsını engellemiş olurlar. Mescitleri inşa etmek yoluyla maddeten, içinde ibadet etmek suretiyle de
manen imar etmek imanın göstergesidir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify">Allah’ın mescidlerinde O’nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olması için çalışandan daha zalim kim olabilir? Aslında bunların oralara ancak korka korka girmeleri gerekir. Böyleleri için dünyada rezillik var, ahirette de onlar için büyük azap vardır.<br />
Bakara, 2/114</p>

<p style="text-align:justify">---</p>

<p style="text-align:justify">İbadet, Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, kulların da Rablerine karşı görevidir. Bu görevi yerine getirmek için özel olarak yapılmış mekânları maddî veya manevî olarak tahrip etmek en büyük zulüm, bunu yapan da en azılı zalimdir. Zulmün cezası ise hem dünyada hem ahirette rezil ve rüsvâ olmaktır. Başta müminlerin Mescid-i Haram’a girmelerine engel olan müşrikler olmak üzere Müslümanları mescitlerden alıkoyan ve daha sonra yaptıklarından pişmanlık duymayanlar dünyada bu zillete maruz kalmışlardır. Onların asıl cezası ise ahirettedir.</p>

<p style="text-align:justify">Mescitleri tahrip edenler hem Allah’a karşı gelmiş hem de bir hakkın îfâsını engellemiş olurlar. Mescitleri inşa etmek yoluyla maddeten, içinde ibadet etmek suretiyle de manen imar etmek imanın göstergesidir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Zulüm:</strong> Belirlenmiş sınırları çiğneme, haktan batıla sapma, kendi hak alanının dışına çıkıp başkasını zarara sokma.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Bir Ayet</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/mabede-zarar-veren-en-buyuk-zalimdir</guid>
      <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 09:53:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/08/mabede_zarar_veren_en_buyuk_zalimdir_h27213_88354.jpg" type="image/jpeg" length="90211"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tefekkür: Kalbin ve Aklın Yolculuğu]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/tefekkur-kalbin-ve-aklin-yolculugu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/tefekkur-kalbin-ve-aklin-yolculugu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bir Hadis: Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölümden sonrası için çalışandır... (Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 25)]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Cenab-ı Hakk’ın insana lütfettiği en büyük nimetlerden birisi akıldır. Akıl; hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan, faydalı olanı zararlıdan ayırt etmemiz için bize ihsan edilmiş üstün bir meziyettir. İnsan, bu sayede Allah’ın ayetlerini kavrayıp hayatına anlam kazandırır. Kötülükten sakınıp iyiliğe yönelir. Eğer aklını güzel işlerde kullanırsa ahirette büyük mükâfata erer. Ama aklını fenalık yapma yolunda kullanırsa sonu hüsran olur. Aklın meyvesi ise tefekkürdür. Tefekkür, gerçeği anlamak ve doğru davranmak için emek verip düşünmektir. Bizler tefekkür ederek yaratılış gayemizi, Allah’a kulluğun önemini, vaktin kıymetini ve sâlih amelin değerini idrak ederiz. Kâinattaki eşsiz dengenin ve sayısız nimetin farkına varırız. Göklerin ve yerin, dağların ve denizlerin, ay ve güneşin, bilinen ve bilinmeyen nice güzelliklerin yaratılışındaki hikmeti kavrarız. Tefekkür sayesinde olaylara ibret nazarıyla bakar, ders çıkarır, payımıza düşen sorumluluğu alırız.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<hr />
<p><strong>İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de (gerçek anlamda) iman etmiş olamazsınız. (Müslim, İmân, 93)</strong></p>

<hr />
<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Diyanet Takvimi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/tefekkur-kalbin-ve-aklin-yolculugu</guid>
      <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2026/04/mehmet/takvim-2026/nisan-8.jpg" type="image/jpeg" length="52155"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hac kimlere farzdır?]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hac-kimlere-farzdir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hac-kimlere-farzdir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kimler hacca gitmekle yükümlüdür? Hac kimlere farzdır?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h3 style="text-align:justify"><span style="color:#c0392b"><span><strong>Hac ibadeti</strong></span></span></h3>

<p style="text-align:justify">Hac ibadetinin kimlere farz olduğu sorusu üzerine Diyanet işleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulunun Fetvalar kitabında yer alan bilgiye göre hac ibadeti ile ilgili ayrıntıları paylaşıyoruz.</p>

<h3 style="text-align:justify"><span><span style="color:#b22222"><strong>Hac Kimlere Farzdır?</strong></span></span></h3>

<p style="text-align:justify">Hac, bedenî ve malî yönü olan bir ibadettir. Sağlık, servet ve yol emniyeti yönünden haccetme imkânına sahip, hür, akıl sağlığı yerinde ve büluğ çağına erişmiş müslümanlara farzdır. Bu şartları taşıyan kişinin, imkân elde edince, geciktirmeden bu farzı yerine getirmesi gerekir. Hayatında bir defa hac yapmış olan Müslümanın bir daha haccetmesi gerekmez (Müslim, Hac, 412); ancak nafile olarak hac yapabilir (Ebû Dâvûd, Menâsik, 1). Günümüzde kota sınırlamaları sebebiyle müracaat ettiği hâlde kurada ismi çıkmadığı için hacca gidemeden ölen kimseler, hacca gitmeye imkân bulamadığı için borçlu olarak ölmüş olmaz.</p>

<p>Kendisine hac farz olan kimsenin, haccını bizzat eda etmekle yükümlü olması için, sağlıklı olması, tutukluluk veya yurt dışına çıkma yasağı gibi bir engelinin bulunmaması ve yolun güvenli olması şarttır (Mevsılî, el-İhtiyâr, I, 435-438). Hac yolculuğuna katlanamayacak ya da fiilen haccedemeyecek derecede hasta olanlar ile yaşlılar, hac kendilerine farz olsa bile, eda ile yükümlü değildirler. Bu durumda olanlar şartları oluştuğu takdirde bizzat haccederler. Şartlar oluşmazsa kendi yerlerine bedel göndererek hac yaptırırlar (Merğînânî, el-Hidâye, II, 482).</p>

<h3 style="text-align:justify"><span><span style="color:#b22222"><strong>Bir defa hac yapan tekrar hac yapmalı mıdır?</strong></span></span></h3>

<p style="text-align:justify">Bu şartları taşıyan kişinin, imkân elde edince, geciktirmeden bu farzı yerine getirmesi gerekir. Hayatında bir defa hac yapmış olan müslümanın bir daha haccetmesi gerekmez (Müslim, Hac, 412); ancak nafile olarak hac yapabilir (Ebû Dâvûd, Menâsik, 1).</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3 style="text-align:justify"><span><span style="color:#b22222"><strong>Kuraya yazıldığı halde hac çıkmadan vefat eden kişinin durumu nedir?</strong></span></span></h3>

<p style="text-align:justify">Günümüzdeki kota sınırlamaları sebebiyle müracaat ettiği hâlde kur’ada ismi çıkmadığı için hacca gidemeden ölen kimseler, hacca gitmeye imkân bulamadığı için borçlu olarak ölmüş olmaz.</p>

<p style="text-align:justify">Kendisine hac farz olan kimsenin, haccını bizzat eda etmekle yükümlü olması için, sağlıklı olması, tutukluluk veya yurt dışına çıkma yasağı gibi bir engelinin bulunmaması ve yolun güvenli olması şarttır (Mevsılî, el-İhtiyâr, I, 435-438).</p>

<h3 style="text-align:justify"><span><span style="color:#b22222"><strong>Hac yapamayacak derecede hasta olanlar ne yapmalı?</strong></span></span></h3>

<p style="text-align:justify">Hac yolculuğuna katlanamayacak, ya da fiilen haccedemeyecek derecede hasta olanlar ile yaşlılar, hac kendilerine farz olsa bile, eda ile yükümlü değildirler. Bu durumda olanlar şartları oluştuğu takdirde bizzat haccederler. Eğer şartlar oluşmazsa kendi yerlerine bedel göndererek hac yaptırırlar (Merğînânî, el-Hidâye, II, 482). Hacca yazılıp da kur’ada ismi çıkmayan veya yurt dışına çıkışla ilgili başka engellerden dolayı gidemeyen kişiler için bu da bir mazerettir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Diyanet Bilgi, Hac ve Umre</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hac-kimlere-farzdir</guid>
      <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 11:09:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2025/04/hac-kimlere-farzdir-1.jpg" type="image/jpeg" length="78129"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[En güzel yatırım, Allah için ibadettir]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/en-guzel-yatirim-allah-icin-ibadettir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/en-guzel-yatirim-allah-icin-ibadettir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Dünyada ahiret için yapılan yatırım asla zarar ettirmez. Ahiret için yapılacak yatırımların başında bedenin şükrü anlamındaki namaz ile malın şükrü anlamındaki zekât gelir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h3 style="text-align:justify"><i><span><span style="color:#b22222"><strong>En güzel yatırım, Allah için ibadettir</strong></span></span></i></h3>

<p style="text-align:justify">Namazı kılın, zekâtı verin. Önceden kendiniz için ne hayır yaparsanız onu Allah katında bulursunuz. Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızı eksiksiz görür.<br />
Bakara, 2/110</p>

<p style="text-align:justify">--</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Yapılan hiçbir amel zayi olmayacak, dünyada eken meyvesini ahirette alacaktır. Dünyanın ekini namaz, oruç ve zekât gibi ibadetler; ahiretin meyvesi de Allah’ın rızası ve kulunu razı edecek sonsuz nimetleridir. Dünyada ahiret için çalışıp gayret eden, hastalık, yoksulluk ve yaşlılık zamanları için biriktiren gibidir. Dünyayı ticarete elverişli bir mevsim gibi görüp yatırımını yapmayan, ahiretini yokluk içinde, zemheri soğuğunda yaşar.</p>

<p style="text-align:justify">Dünyada ahiret için yapılan yatırım asla zarar ettirmez. Ahiret için yapılacak yatırımların başında bedenin şükrü anlamındaki namaz ile malın şükrü anlamındaki zekât gelir.</p>

<p style="text-align:justify">İkâmetü’s-salât: Namazın vaktinde, eksiksiz bir biçimde, erkânına riayet edilerek ve devamlı olarak kılınması.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Bir Ayet</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/en-guzel-yatirim-allah-icin-ibadettir</guid>
      <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 10:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/08/en_guzel_yatirim_allah_icin_ibadettir_h27212_20f78.jpg" type="image/jpeg" length="65275"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bid'at: Sonradan İhdas Edilen]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/bidat-sonradan-ihdas-edilen-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/bidat-sonradan-ihdas-edilen-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bid'at nedir? Bid'at-ı hasene nedir? Bid'at-ı seyyie nedir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>عَنْ جَرِيرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ:…قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “مَنْ سَنَّ فِي الْإِسْلَامِ سُنَّةً حَسَنَةً فَعُمِلَ بِهَا بَعْدَهُ كُتِبَ لَهُ مِثْلُ أَجْرِ مَنْ عَمِلَ بِهَا وَلَا يَنْقُصُ مِنْ أُجُورِهِمْ شَيْءٌ وَمَنْ سَنَّ فِي الْإِسْلَامِ سُنَّةً سَيِّئَةً فَعُمِلَ بِهَا بَعْدَهُ كُتِبَ عَلَيْهِ مِثْلُ وِزْرِ مَنْ عَمِلَ بِهَا وَلَا يَنْقُصُ مِنْ أَوْزَارِهِمْ شَيْءٌ.”</p>

<p>***</p>

<p>Cerîr b. Abdullah"ın naklettiğine göre…, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: </p>

<p>“Kim İslâm"da güzel bir işe öncülük eder ve kendisinden sonra bununla amel edilirse, kendisinden sonra o işi yapanlar gibi sevap alır. Üstelik onların sevaplarından da bir şey eksilmez. Kim de İslâm"da kötü bir davranışa ön ayak olur ve kendisinden sonra bununla amel edilirse, kendisinden sonra onu yapanlar gibi günah alır. Onların günahlarından da bir şey eksilmez.”</p>

<p>(M6800 Müslim, İlim, 15)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ جَابِرٍ قَالَ:خَطَبَنَا رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) فَحَمِدَ اللَّهَ وَأَثْنَى عَلَيْهِ بِمَا هُوَ لَهُ أَهْلٌ ثُمَّ قَالَ: “أَمَّا بَعْدُ فَإِنَّ أَصْدَقَ الْحَدِيثِ كِتَابُ اللَّهِ وَإِنَّ أَفْضَلَ الْهَدْيِ هَدْيُ مُحَمَّدٍ وَشَرَّ الْأُمُورِ مُحْدَثَاتُهَا وَكُلَّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ.”</p>

<p>Câbir (b. Abdullah) anlatıyor: Resûlullah (sav) bize hutbe verdi. Allah"a hamd etti ve O"nu lâyık olduğu biçimde övdü. Sonra şöyle buyurdu:</p>

<p>“Sözlerin en doğrusu Allah"ın Kitabı"dır. Yolların en iyisi Muhammed"in yoludur. İşlerin en kötüsü (dinde) sonradan uydurulanlardır. Ve her bid"at, dalâlettir.”</p>

<p>(HM14386 İbn Hanbel, III, 310)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ:قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) :“مَنْ أَحْدَثَ فِى أَمْرِنَا هَذَا مَا لَيْسَ مِنْهُ فَهُوَ رَدٌّ.”</p>

<p>Hz. Âişe"nin naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:</p>

<p>“Kim bizim bu dinimizde olmayan bir şeyi sonradan ortaya koyarsa, o reddedilir.”</p>

<p>(M4492 Müslim, Akdiye, 17; B2697 Buhârî, Sulh, 5)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَبَّاسٍ قَالَ:قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) :“أَبَى اللَّهُ أَنْ يَقْبَلَ عَمَلَ صَاحِبِ بِدْعَةٍ حَتَّى يَدَعَ بِدْعَتَهُ.”</p>

<p>Abdullah b. Abbâs"ın naklettiğine göre,</p>

<p>Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:</p>

<p>“Allah, bid"atını bırakmadıkça bid"at sahibinin amelini kabul etmeyi reddeder.”</p>

<p>(İM50 İbn Mâce, Sünnet, 7)</p>

<p>***</p>

<p>Bir gün, üzerlerinde yünden basit elbiseler olan birkaç fakir bedevî, Medine"ye, Allah Resûlü"nün huzuruna geldiler. Allah Resûlü onların içler acısı hâllerini görünce çok üzüldü. Ashâbını onlara yardım etmeye, onların maddî ihtiyaçlarını karşılamaya teşvik etti. Nedendir bilinmez, sahâbe-i kirâm yardım getirmekte biraz ağır davrandılar. Teşvikine rağmen, bu yoksul insanlara yardımda acele etmemeleri Resûl-i Ekrem"i üzdü. Hatta üzüntüsü öfkeye dönüşerek yüzüne yansıdı. Derken Medineli bir sahâbî elinde bir kese gümüş para ile çıkageldi. Sonra bir başkası, sonra bir başkası ve diğer sahâbîler yardımlarını peş peşe getirmeye başladılar. Bu manzaraya şahit olan Allah Resûlü"nün yüzünde sevinç tebessümleri belirmeye başladı ve ardından şöyle buyurdu: “Kim İslâm"da güzel bir işe öncülük eder ve kendisinden sonra bununla amel edilirse kendisinden sonra o işi yapanlar gibi sevap alır. Üstelik onların sevaplarından da bir şey eksilmez. Kim de İslâm"da kötü bir davranışa ön ayak olur ve kendisinden sonra bununla amel edilirse, kendisinden sonra onu yapanlar gibi günah alır. Onların günahlarından da bir şey eksilmez.” </p>

<p>Dinde olmayan bir şeyin sonradan ortaya çıkarılması anlamında “kötü çığır” olarak adlandırılan “bid"at”, asr-ı saadetten sonra ortaya çıkan, şer"î bir delile dayanmayan inanç, ibadet ve davranışlar hakkında kullanılan bir terimdir. Bid"atın “Peygamber Efendimizden sonra icat edilen günlük hayata dair her türlü yenilik” şeklinde geniş kapsamlı bir tarifi yapılabileceği gibi, “sadece dine ait olup ilâve ya da eksiltme özelliği taşıyan yenilikler” şeklinde dar kapsamlı bir tanımı da yapılabilir. Hayata ilişkin düşünce, tavır, davranış, alışkanlık ve uygulama alanlarında Allah Resûlü"nden sonra çeşitli etkenlerle ortaya çıkan her türlü yeniliğin bid"at olarak isimlendirilmesi, bid"at başlığı altında yeni bir ayrıma gitmeyi gerektirmiştir. İslâm âlimleri, bid"atı kesin bir dille reddeden hadis rivayetlerini, değişen yaşam şartlarının da tesiriyle kaçınılması mümkün olmayan yenilikler ile bağdaştırabilmek için “bid"at-ı hasene” (iyi bid"at) ve “bid"at-ı seyyie” (kötü bid"at) ayrımına gitmişlerdir. Bu bağlamda Kur"an"ı bir Mushaf"ta toplamak, teravih namazını cemaatle kılmak, minare ve medrese inşa etmek, iyi bid"at örnekleridir. Übey b. Kâ"b"ın insanlara topluca teravih namazı kıldırdığını gördüğünde Hz. Ömer"in, “Bu ne güzel bid"at!” diyerek ifade ettiği de budur. Öte yandan kabirlerin üzerine türbe yapmak, bu mekânlarda adak adayıp kurban kesmek ve mum dikmek kötü bid"ata örnek olarak gösterilebilir.</p>

<p>Dolayısıyla İslâm âlimleri arasında bid"atı geniş çerçevede anlamlandıranlar, hadis rivayetlerinde yasaklanan bid"atın kötü bid"atlar olduğunu söylerken, dar çerçevede tanımlayanlar sadece dinî konularda Hz. Peygamber"den sonra getirilen yeniliklerin yasaklanan bid"at olduğunu dile getirmişlerdir. Meselâ, el-Muvâfakât isimli eseriyle tanınan hicrî 8. asrın meşhur Mâlikî fakihi Endülüslü Şâtıbî, bid"atı veciz bir ifade ile “Sonradan ortaya konulan dinî görünümlü yoldur.” diye tarif etmekte, “Kişiler, bu yola Allah"a daha fazla kulluk etmeyi istedikleri için girerler.” demektedir. Yani bid"at kavramıyla kastedilen, dinden olmadığı hâlde sonradan ortaya çıkan dinî inanç ve uygulamalardır. Hz. Peygamber"in hadislerinde zikredilen de bu olsa gerektir. Yoksa tüm yenilik ve icatlar, bid"at kavramına dâhil edilemez. Bu sebeple örf ve âdet türünden olan davranışlar, yeni gelişmeler, teknolojik icatlar, bid"at kavramının dışındadır.</p>

<p>Yüce Allah, “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm"ı seçtim.”  buyurarak dini tamamlamış olduğunu bildirmiş, bundan yaklaşık seksen gün sonra da Sevgili Peygamberimiz vefat etmiştir. Allah Resûlü"nün vefatından sonra sahâbe-i kirâm dinin Yüce Allah ve Resûlü tarafından tamamlanmış olduğu bilinciyle hareket etmişler, bu idrak içerisinde olmuşlardır. Çünkü onlar, Peygamber Efendimizin özel eğitiminden geçmiş, dini bizzat kendisinden öğrenmişlerdir. Onlardan sonra gelen tâbiîn nesli de sahâbeyi takip etmiş, dinin doğru anlaşılması ve yaşanmasını temine çalışmışlardır.</p>

<p>Peygamber Efendimizin getirmiş olduğu İslâm"ın evrensel çağrısı, kısa sürede Hicaz bölgesinin en uç noktalarında yankılanmaya başlamış, İslâmiyet hızla yayılmıştı. Allah Resûlü"nün vefatından sonra henüz bir asır geçmemişti ki İslâm orduları, Kuzey Afrika"yı boydan boya fethetmiş, İspanya"ya ulaşmışlardı. Hızlı fetih hareketleri sonucu bu coğrafya üzerinde yaşayan halkın çoğu İslâm"ı kabul etmişti. Bu durum farklı toplumsal yapılara ve geleneklere sahip olan milletlerin müslümanların idaresi altında bir arada yaşamaya başlaması anlamına geliyordu. Kimi zaman geçmişle bağlarını koparmak istemeyen ve miraslarını bir şekilde yeni hayatlarına taşıyan bu insanlar, kimi zaman da dini yanlış ya da eksik yorumlayarak daha önce benzeri görülmemiş yeni inanış ve davranışlara kapı aralamışlardır.</p>

<p>Bid"atların henüz sahâbe zamanında ortaya çıkması bazı sahâbîleri üzüyor ve onları, karşı bir dirence sevk ediyordu. Meselâ, Hz. Peygamber"in on yıl hizmetinde bulunmuş olan Enes b. Mâlik bu husustaki serzenişini şu şekilde dile getirmiştir: “Hz. Peygamber"in (sav) devrindeki uygulamalar o denli değişti ki şu an tanıyamaz hâle geldim.” Kendisine, “Namaz da mı?” diye sorulunca o, “Namazı da (kılınması müstehap vakitlerin dışında kılarak) geciktirmediniz mi?” diyerek cevap vermiştir.</p>

<p>Enes b. Mâlik"in, Allah Resûlü"nün hayatta iken yaşadığı dinî hayatın değişmeye başladığını ima eden bu sözleri ve serzenişi bid"atın din, inanç ve ibadetle ilgili olan alanlarda yayıldığını göstermektedir. Çünkü Peygamber Efendimizin ifade buyurduğu üzere, “Sözlerin en doğrusu Allah"ın Kitabı"dır. Yolların en iyisi Muhammed"in yoludur. İşlerin en kötüsü (dinde) sonradan uydurulanlardır. Ve her bid"at, dalâlettir.”  Bazı insanların mescitte kuşluk namazını cemaatle kılmalarını Abdullah b. Ömer"in bid"at olarak isimlendirmesi de bid"atın inanç ve ibadet alanıyla ilgili olduğu kanısını desteklemektedir.</p>

<p>Müslümanları aşırılıklara karşı sürekli uyaran Hz. Peygamber, aşırılıklar yoluyla bid"atların dine girmesinin önünü kesmek istemiş, Kur"an"ın ve kendisinin öğrettiğinden daha fazlasını yapmak ve yaşamak isteyenlere müsamaha etmemiştir. Meselâ, o, hacda şeytan taşlamak için İbn Abbâs"a küçük çakıl taşları toplamasını söylemiş, ashâbına da bu büyüklükteki taşları atmalarını, daha büyük taşlar atmamalarını tavsiye etmiştir. Akabinde de, “Ey insanlar! Dinde aşırı gitmekten sakının! Çünkü sizden önceki ümmetleri dinde aşırı gitmeleri helâk etti.” buyurmuştur. Hac görevini ondan öğrenmek ve ona uymakla yükümlü olan Müslümanlara bizzat uygulamalarıyla yol göstermiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İnanç ve ibadet konularında Allah Resûlü"nün öğretilerinin dışına çıkıldığında dinî hayat alanında yeni bir durumun ortaya atıldığını anlatan bir diğer örnek ise şöyledir: Bir gün üç kişi Hz. Peygamber"in eşlerine gelerek onun ibadet hayatını sorarlar. Peygamber Efendimizin ibadetlerine dair ayrıntıları öğrenince bunları kendi hayatları ile mukayese edip az bularak, “Biz kim, Peygamber (sav) kim! Allah, Peygamberinin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışlamıştır.” derler. Dolayısıyla daha fazla ibadet etmeleri gerektiğine karar verirler. İçlerinden biri geceleri daima namaz kılacağını, diğeri her gün oruç tutacağını, öteki ise hiç evlenmeyeceğini söyler. Onların bu sözlerini işiten Allah Resûlü, “Şöyle şöyle diyenler siz misiniz? Allah"a yemin ederim ki ben aranızda Allah"tan en çok korkan ve O"na en bağlı olanım. Bununla beraber ben oruç tutarım, tutmadığım da olur. Namaz kılarım, uykumu da alırım ve evlenirim. Her kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.” buyurur.</p>

<p>Hz. Peygamber, dinden olmayan merasimlerin dinden bir parça gibi algılanmasının önüne geçmiştir. Aksi hâlde inanç ve ibadet alanına eklenen her yeni şey mevcut bir dinî inancı veya ibadeti ya değiştirecek ya da ortadan kaldıracaktır. Nitekim halife Abdülmelik b. Mervân, Gudayf b. Hâris es-Sümâlî"ye cuma günleri minberde dua için ellerini kaldırmak ve sabah ile ikindi namazlarından sonra kıssa anlatmak âdetini insanlara kabul ettirdiklerini söyleyince Gudayf, onun bu yaptıklarının tam anlamıyla bid"at olduğunu söylemiş ve Hz. Peygamber"in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Ne zaman bir topluluk bir bid"at uydurursa onun karşılığında bir sünnet kaldırılır. Sünnete bağlı kalmak, bid"at uydurmaktan daha hayırlıdır.” </p>

<p>Bu minvalde Abdullah b. Mes"ûd"un, “Sünnet çerçevesinde itidalli davranmak, bid"at içerisinde çaba sarf edip yorulmaktan daha hayırlıdır.” sözü çok manidardır. Zira Hz. Peygamber"in her davranışında bir ölçü vardır ve o, bu ölçüyle de örnek alınmalıdır. Bu anlayışından dolayıdır ki Abdullah b. Mes"ûd, Hz. Peygamber ve sahâbe yapmadığı hâlde, birtakım insanların mescitte toplanarak, “Şu kadar şunu söyleyin, şu kadar bunu söyleyin!” diye zikir yaptıklarını görünce karşı çıkmış ve onlara, “Siz kötülüklerinizi sayın! Çünkü ben, iyiliklerinizden hiçbirinin zayi edilmeyeceğine kefilim!” demiştir. Zira Allah Resûlü"nün açık ifadelerine göre, dinde sonradan uydurulan her şey bid"attır ve “Her bid"at dalâlettir.”  Bu bağlamda Allah Resûlü, “Kim bizim bu dinimizde olmayan bir şeyi sonradan ortaya koyarsa, o reddedilir.” buyurarak bid"atlara asla taviz verilmemesini istemiştir.</p>

<p>Allah Resûlü, bid"atlara karşı tavizsiz bir tutum sergilerken her ne maksat ve sebeple olursa olsun bid"at ortaya koyan bid"atçılara da uyarılarda bulunmuştur. Bu bağlamda, “Allah, bid"atını bırakmadıkça bid"at sahibinin amelini kabul etmeyi reddeder.” buyurmuştur. Allah Resûlü ayrıca bid"atçıların âhirette kevser havuzuna gelmekten men edileceklerini söylemiş, bid"atçıyı barındırıp, koruyup kollayanlara Allah"ın lânet edeceğini belirterek Allah, melekler ve tüm insanların lânetinin bid"at çıkaran kişinin üzerine olmasını istemiştir. Hz. Ali de Peygamber Efendimizden işittiklerini kaydettiği Sahife" de hangi bilgilerin bulunduğunu açıklarken, bid"at çıkaranın veya bid"atçıyı koruyup kollayanın, Allah"ın, meleklerin ve bütün insanların lânetini hak edeceğini, ayrıca böyle bir kimsenin farz ya da nafile hiçbir ibadetinin kabul edilmeyeceğinin yazılı olduğunu nakletmiştir. Bu düsturlar doğrultusunda İslâm bilginleri namaz imametinde, şahitlikte, hadis rivayetlerini kabul edip etmeme gibi temel konularda bid"atçılara karşı takınılması gereken tavırlar hakkında değerlendirmelerde bulunmuşlar, farklı görüşler beyan etmişlerdir.</p>

<p>Allah Resûlü"nün bid"atlara ve bid"atçılara karşı ortaya koyduğu tavizsiz tavır, sahâbenin de aynı duyarlılığı göstermesi neticesini doğurmuştur. Bir keresinde Medine valisi Mervân b. Hakem bayram namazında sünnette yer alan uygulamanın aksine minberi mescidin dışında namaz kılınan açık alana çıkartmış ve hutbeyi de bayram namazından önce okumuştu. Bu duruma şahit olan bir kişi Mervân"ı yüksek sesle uyarmış ve onun sünnete muhalefet ettiğini söylemiş, o sırada mescitte bulunan Ebû Saîd el-Hudrî de bu kişinin sözlerini tasdik etmiştir.</p>

<p>Netice itibariyle bid"at sadece inanç ve ibadet alanında ortaya çıkan ve dinin aslında yani Kur"an ve sünnette olmayan uygulamalardır. Bir bid"atı uygulamak demek, Hz. Peygamber tarafından bizzat yaşanan, bizlere de örnek olarak sunulan dinî hayatın ve sünnetin dışına çıkmak demektir. Çünkü her bid"at bir sünnetin yerine konulmakta ve o sünneti işlevsiz hâle getirmektedir. Hz. Peygamber"in, sahâbenin ve daha sonraki bütün İslâm bilginlerinin bid"ata şiddetle karşı çıkmaları, sünnetin safiyetini korumaya yönelik çabaların bir göstergesidir. Diğer taraftan bid"atı inanç ve ibadet alanının dışına çıkararak hayatın tüm alanlarındaki yeni gelişmeleri kapsayacak şekilde tanımlamak; hayatın durağanlaşmasına, değişime kapıların kapanmasına ve çağın gerektirdiği donanımdan mahrum olmaya sebep olacaktır. Hâlbuki İslâm, getirdiği temel ilkelerle çelişmediği sürece her türlü yeniliğin önünü açmış, hatta bu konuda çığır açanların kat kat mükâfatlandırılacağı Peygamberimiz tarafından övgüyle anlatılmıştır.</p>

<p>Mahiyeti, muhtevası ve sınırları itibariyle ortaya çıkan bid"atlar, toplum hayatında İslâm tarihi boyunca varlığını devam ettirmiştir. Genellikle dinî alandaki bilgisizlik ve cehaletten kaynaklanan bid"atlar, dinin Kur"an ve sünnetin ruhuna uygun olarak yaşanmasının önünde çok önemli bir engel oluşturmaktadır. Çünkü inanç ve ibadet dünyası bid"atlar tarafından kuşatılan Müslüman fertlerin, dinin ruhunu anlama, Kur"an ve sünnet doğrultusunda bir hayat sürme imkânları olmayacaktır. Bunun bertaraf edilebilmesi, bütün Müslümanların dinde doğruyu yanlıştan ayırabilecek bilgi birikimine, Kur"an ve sünnet kültürüne sahip olmalarıyla mümkündür.</p>

<p>İslâm tarihi boyunca Müslümanların dinî yaşantılarında devamlı müşahede edilen bid"atların bütün olumsuz tezahürlerine rağmen inananların çoğunluğu sünnete uygun bir yaşantıyı devam ettirmişler; istikameti korumuş, dinin ana sınırlarını ve değerlerini ayakta tutmuşlardır. Bu sebeple, İslâm dininin inanç, ibadet ve hukukla ilgili temel hükümlerinde ve ahlâkî değerlerinde ciddî bir sapma yaşanmamış, İslâm"ın özü ve yapısı hiçbir zaman değişmemiştir.</p>

<p>Günümüz Müslümanları dinî konularda daha çok bilgi sahibi olup cehaleti ortadan kaldırarak Kur"an ve sünnetin aydınlığında hayatlarına devam etmelidirler. Allah Resûlü"nün ve sahâbenin önde gelenlerinin bid"ata ve bid"atçılara karşı takındıkları tavrı kendilerine rehber edinmeli, bid"at ve bid"atçılarla her türlü vasıtayı kullanarak mücadele etmelidirler.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/bidat-sonradan-ihdas-edilen-1</guid>
      <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 09:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/10/bid_at_sonradan_ihdas_edilen_h28524_9ae28.jpg" type="image/jpeg" length="38547"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
