#KEŞFET

Evlilik Merasimi: Düğün

Kız isteme ve nişan merasiminde dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir? Sünnete uygun düğün nasıl yapılmalıdır? Velime ne demektir?

Abone Ol

Peygamber Efendimiz, Medine’ye hicretlerinin ikinci yılında, Bedir Savaşı’ndan kısa bir müddet sonra sevgili kızı Fâtıma’yla, amcasının oğlu Ali’yi evlendirdi. Hz. Fâtıma o günlerde yaklaşık on altı, on sekiz yaşlarında idi.1 Düğün hazırlıklarına başlandı. Resûl-i Ekrem, Hz. Âişe ve Hz. Ümmü Seleme’yi yanına çağırarak onlardan kızı Fâtıma’nın gelin olarak hazırlanmasına yardımcı olmalarını istedi. Bunun üzerine onlar, Hz. Ali’nin odasına gittiler. Mekke ile Mina arasında bir yer olan Bathâ taraflarından getirilen yumuşak toprağı odaya yaydılar. Düğün hazırlıklarının devamını bu iki annemiz şöyle anlatıyor: “Sonra ellerimizle iki yastık doldurduk ve yumuşak olması için de yastıkları kabarttık. Daha sonra düğün ikramı olarak (misafirlere) kuru hurma ve kuru üzüm ile şerbet ikram ettik. Sonra üstüne elbise atılacak ve su kabı asılacak bir ağaç parçasını getirip odanın bir kenarına koyduk.”2 O gün Hz. Fâtıma’nın çeyizi de, bir parça kadife, su tulumu ve içi güzel kokulu ızhır otuyla doldurulmuş bir yastıktan ibaretti.3

Hz. Fâtıma’nın düğünü sade ve mütevazı bir düğündü. Mehri, çeyizi, düğün yemeği sade idi. Düğün merasimi de sade idi. Buna karşın Peygamber kızının düğününe şahit olan Hz. Âişe ve Ümmü Seleme validelerimiz, “Biz, Fâtıma’nın düğününden daha güzel bir düğün görmedik.” demişlerdi.4

Toplumdan topluma, kültürden kültüre farklılık gösteren birtakım merasimlerle gerçekleştirilse de evlilik, insanların hayatındaki en önemli günlerden ve dönüm noktalarından biridir. Kurulacak aile birliğinin gizlilik içinde değil, açıkça ve meşru biçimde gerçekleştiğini ilan etmek bakımından büyük öneme sahip olan düğün merasimi, tarih boyunca insanlar tarafından önemsenmiş ve en güzel şekilde icra edilmeye çalışılmıştır.

İlâhî vahyin geldiği dönemde de insanlar evlilik merasimlerini kendi kültürlerine göre gerçekleştiriyorlardı. O günün Câhilî anlayışına göre düğünlerde içki içmek, kadın-erkek fütursuzca eğlenmek çok yaygındı. Hatta Hz. Peygamber de risaletle görevlendirilmeden önce geceleyin Mekke’de böyle bir düğüne katılmayı düşünmüş, ancak müzik sesini işitecek kadar evlere yaklaştığında uyuyakalmış, böylece Allah Teâlâ onu korumuştu.5

Peygamber Efendimiz de evliliklerin bir şenlik havasında, sevinç içinde yapılmasını istemiş, insanların tef çalıp şarkı söylemelerine, ziyafet vermelerine, şeker, hurma ve meyve gibi şeylerin damat ve gelinin üzerine serpilmesi şeklindeki eğlence şekillerine müsamaha göstermiştir. Hatta bu konularda ihmalkâr davrananları uyararak düğünün gereğinin yapılmasını teşvik etmiştir.6 Ancak Câhiliye kültüründen kaynaklanan yanlış âdetleri kaldırmıştır. Düğünlerde içki içilmesi, eğlencede aşırıya gidilmesi, kadın ve erkeklerin birbirlerine karşı mahremiyet sınırlarını aşan tavır ve davranışlar içinde bulunması Peygamberimiz tarafından yasaklanmıştır.

Evlilik, evlenmeye aday iki kişinin birbirini görüp karar verme aşamasından itibaren başlar. Peygamber Efendimiz kurulacak aile yuvasında evlenecek tarafların birbirlerini görmeleri, birbirlerini tanımaları ve birbirlerinden razı olmaları gerektiğini belirtir ve bunun evliliğin mutluluğuna ve devamına vesile olacağını anlatırdı. Üstün zekâ ve kabiliyetleri ile bilinen Mugîre b. Şu’be kendi evlenme öyküsünü şöyle anlatır: “Bir gün Resûlullah’ın yanına gelerek evlenmek istediğimi ona söyledim. Bana, ‘Git de evlenmek istediğin kıza bak. Çünkü onu görmen, (uyum sağlamanız ve) evliliğin devamı için daha uygundur.’ buyurdu.”7

Allah Resûlü aynı şekilde başka sahabilerine de tavsiyede bulunmuş8, evlenecek kişilerin birbirlerini görüp beğenmelerini teşvik etmişti. Bu hadisten hareketle, evlenecek kişilerin belirli ölçüler içinde birbirleriyle konuşup, bazı konuları müzakere edebilecekleri sonucu çıkarılabilir. Çünkü evlenecek kişilerin önceden konuşmaları ve birbirlerini dinlemeleri, aile yuvasının selâmeti bakımından faydalı olacaktır.

Kız istenirken riayet edilmesi gereken bir dünürlük adabının da olması icab eder. Câhiliye döneminde bu hususta rekabet anlayışı vardı. Evlenme teklifi yapılan bir kadına başkaları da talip olabiliyordu. Peygamber Efendimiz, bu davranışın uygun olmadığını ve bir kadına aynı anda iki kişinin dünür olmaması gerektiğini söylemiştir. “Birinci talip vazgeçmeden veya sizin istemenize izin vermeden dünürcü olmayın.”9 buyurarak müminlerin evlilik gibi önemli bir konuda birbirlerine karşı sevgi bağlarını ve aralarındaki saygıyı muhafaza etmelerini istemiştir.

Allah Resûlü (s.a.s), kız isteme merasimi esnasında, orada bulunanlara bir konuşma yapar ve konuşmasına dua ile başlardı. Sonradan “Hutbetü’l-hâce” şeklinde isimlendirilen konuşmasında şunları söylerdi: “Hamd Allah’a mahsustur. O’na hamdeder, O’ndan yardım ve bağışlanma dileriz. Nefislerimizin şerlerinden Allah’a sığınırız. Allah’ın doğru yola ilettiği kimseyi saptıracak hiç kimse yoktur. O’nun saptırdığı kimseyi de doğru yola iletecek hiç kimse yoktur. Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına tanıklık ederim. Muhammed’in, O’nun kulu ve elçisi olduğuna da tanıklık ederim.”

Hz. Peygamber (s.a.s) bu duadan sonra, “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa, öylece sakının ve siz ancak Müslümanlar olarak ölün.”10, “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan, ikisinden birçok erkek ve kadın (meydana getirip, yeryüzünde) yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz ki Allah, üzerinizde bir gözetleyicidir.”11, “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin.”12 meâlindeki âyetleri okur, ardından özel olarak diyeceklerini dile getirirdi.13

Ülkemizde kız isteme merasimlerinde, “Allah’ın emri, Peygamber’in kavli ile” diyerek söze başlanması, bu sünneti uygulamanın tezahürüdür. Ayrıca, söz kesildiğini ifade için bir de “nişan” denilen küçük bir tören yapılır. Bu tören sırasında karşılıklı hediyeler takdim edilir, yüzükler takılır ve kimi zaman günün anlamına dair konuşmalar yapılır. Bugünkü yaygın şekliyle olmasa da, nişanlanma ve “İleri bir tarihte nikâhlanıp evleneceğiz.” anlamında söz kesmenin, Hz. Peygamber (s.a.s) döneminde bir ön karar ve görüşme şeklinde var olduğu görülmektedir. Asr-ı saadetteki aynı muhtevayı içeren uygulamalar, nikâh akdi sonrası ile zifaf arasında geçen süreyi kapsamaktadır. Nitekim Peygamberimiz, Hz. Âişe ile nişanlanmış ve bu durum üç yıl sürmüştür.14

Nişan, evlilik gibi bir birliktelik değildir. Sadece iki tarafın birbirini tanımaları için bir fırsattır, evliliğe bir ön hazırlıktır. Nikâh akdi yapılana kadar geçen süre içinde, tarafların birbirlerini ve yeni aileyi tanıma şansı bulduğu nişan dönemi, bir anlamda evlilik vaadidir. Ancak evlilik mecburiyeti getirmeyeceği gibi, taraflara evliliğin verdiği beraber yaşama hak ve yetkisini de tanımaz. Dolayısıyla nişanlılar, mahremiyeti kaldıracak tarzda birlikte olamazlar, evliler gibi hareket edemezler. Diğer taraftan, çiftlerin, resmî nikâhlarını kıydırmadan önce, aralarındaki mahremiyeti kaldırmayı, dolayısıyla rahat hareket edebilmeyi sağlamak amacıyla dinî nikâh yapmaları zaman zaman sosyal ve ahlâkî sakıncaları beraberinde getirebilmektedir.

Evlenmek için özellikle tavsiye edilen ya da yasaklanan herhangi bir gün yoktur. Uygun olan herhangi bir zaman dilimi seçilebilir. Hz. Âişe (r.a) kendisinin Peygamber Efendimizle Şevval ayında evlendiğini ifade etmiş ve yakını olan kadınlara da Şevval ayında evlenmelerini tavsiye etmiştir.15 Ayrıca Allah Resûlü, Ümmü Seleme validemizle de Şevval ayında evlenmiştir. 16 Bu evliliklerin, bugün olduğu gibi o günün toplumunda da yaygın bir kanaat olan, “İki bayram arasında -yani Şevval ayında- nikâh kıyılmaz.” şeklindeki batıl anlayışı değiştirmeye yönelik olduğu anlaşılmaktadır.

İslâm öncesi Hicaz kültüründe gelini süsleyerek düğüne hazırlayan ve bu konuda mahir olan hanımlar vardı. Aynı zamanda damat ve gelinin zifaf öncesinde evlilik hayatına dair bilgilendirilmesi için danışmanlık görevi üstlenen kimseler de bulunmaktaydı. Kültürümüzde halen yaşatılan ve hanım için “gelin yengesi”, erkek için ise “sağdıç” ismi verilen bu gelenek, evli olan yakınlar tarafından sürdürülmektedir. Bütün bunlar, dinin ve ahlâkın öngördüğü bir aile yuvasının kurulması ve bilhassa evlilikle ilgili helâl ve haram gibi hususların öğretilmesi konusunda yol gösterici ve öğretici uygulama biçimleri olarak kabul edilebilir. Nitekim Hz. Ali ile evlendiğinde Hz. Fâtıma’ya da Esma bnt. Umeys’in yengelik yaptığı düşünülürse17, bu uygulamayı sünnetin bir yansıması olarak görebiliriz.

Kaynaklarda Peygamber Efendimizin evlilikleri sırasında annelerimizin o günün âdetlerine göre süslendikleri nakledilmektedir. Örneğin, Peygamberimizin ilk eşi Hz. Hatice’nin saçını tarayıp onu süsleyen hanım Ümmü Züfer’dir.18 Hz. Âişe’yi ise annesi, ensardan bazı hanımlarla birlikte kıyafetine çekidüzen verip süsleyerek düğüne hazırlamıştır.19 Düğün günü Hz. Safiye’yi süsleyen ise, Enes’in annesi Ümmü Süleym bnt. Milhan’dır.20 Hicaz bölgesindeki geleneğe göre, bir gelin odası döşenerek özel bir divan süslenir21, damat adayı da güzel giyinip kokular sürerek düğüne hazırlanırdı.22

Dinimiz, hayatın her alanında gereksiz harcamada bulunmayı yasaklamıştır.23 Yeni kurulacak aile yuvası için yapılan harcamalarda da israftan kaçınılmalıdır. Ülkemizde düğün hazırlıklarında sıkça görülen çeyiz, takı ve ev eşyaları gibi tedarikler için bazen gereğinden fazla yapılan harcamalar, daha başlangıçta mutluluğu zedelemekte, aileyi maddî açıdan sıkıntıya sokmaktadır. Uzunca bir süre düğün borcu ödeyen yeni evliler, birlikteliklerine minnet altında başlamakta ve maddî kaygılar yüzünden aradıkları huzuru yakalayamamaktadırlar. Bu sebeple Sevgili Peygamberimiz, “En bereketli nikâh, külfeti en az olanıdır.”24 ve “Nikâhın en hayırlısı, en kolay olanıdır.”25 buyurmuşlardır. Düğün masraflarında kolaylık göstermek ve şartları zorlamamak, evlenmek isteyen gençlerin önünü açacak ve imkânı kısıtlı olanların evlenmeye yönelik gayretlerini artıracaktır. Unutulmamalıdır ki Rabbimiz, “Sizden bekâr olanları, kölelerinizden ve cariyelerinizden durumu uygun olanları evlendirin. Eğer bunlar yoksul iseler Allah onları lütfuyla zenginleştirir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.”26 buyurmaktadır.

Yardımlaşmayı ve insanların ihtiyacını gidermeyi tavsiye eden Peygamber Efendimiz (s.a.s), maddî imkânsızlıktan dolayı evlenemediğini söyleyenlere yardımcı olup evlenmelerini sağlamıştır. Bir gün yeğenlerinden Abdülmuttalib b. Rebîa ile Fazl b. Abbâs Resûlullah’a evlenmek istediklerini fakat mehir verebilecek bir şeyleri olmadığını söylerler. Zekât memuru olarak görevlendirilmelerini ve buradan elde ettikleri gelir ile evlenmek istediklerini belirtirler. Ancak Hz. Peygamber bu isteklerini kabul etmez, kendi özel gelirinden mehir masrafı vererek yeğenlerine yardımcı olur.27

Tarihte evlendirmek amacıyla kurulan vakıflar ve bu konuda çaba gösteren birçok iyi niyetli insan, Resûlullah’ı örnek almışlardır. Evlenmek isteyip de maddî imkânsızlıktan dolayı evlenemeyenlere yardımcı olmak, güzel ve mutlu ailelerin, dolayısıyla da huzurlu bir toplumun oluşmasına destek vermek, aslında Efendimizin yolundan gitmek isteyenlere güzel bir imkândır.

Düğün denilince oyun ve eğlence akla gelmektedir. Bu eğlence vasıtasıyla, hem evliliğin neşe ve mutluluk içinde karşılanması hem de kıyılan nikâhı herkesin duyması sağlanır, yani evlilik alenîleşir. Resûlullah Efendimiz, “Haram olan (ilişki) ile helâl olan (nikâh) arasındaki ayırıcı özellik, tef çalmak ve şarkı söylemek (suretiyle duyurmaktır).”28 ve “Bu nikâhı ilan edin, onu (topluma açık olan) mescitlerde yapın ve onda tef çalın.”29 ifadeleriyle düğünde helâl daireyi aşmayacak şekilde eğlenmeye teşvik etmişlerdir. Bu ifadelerden, düğünlerin topluma açık mekânlarda yapılması ve düğün esnasında iki insanın evlendiğine dair herkesi haberdar ederek eğlenmenin, evliliğe meşruiyet kazandıracağı anlaşılmaktadır. Peygamber Efendimiz hicretten sonra Medine’de ilk vefat eden Ebû Ümâme Es’ad b. Zürâre’nin kendisine emanet ettiği kızlarından Fâriğa’yı, Nübeyt b. Câbir ile evlendirmiştir. Düğün sırasında Hz. Âişe’ye, Medineli Müslümanların eğlenceyi sevdiğini söyleyerek, şarkı söyleyecek bir kadın gönderilip gönderilmediğini sormuştur.30 Hanımları eğlendirmek üzere böyle bir hazırlığın yapılmadığını öğrenince, güzel şarkı söyleyen Zeyneb’in hemen düğün evine gönderilmesini istemiştir.31

Peygamberimizin bu tavsiyelerinden, düğünün saadet ve umudu ifade edecek tarzda güler yüzle icra edilmesini arzuladığı açıktır. Düğünler yas, ağıt ve keder toplantıları değildir. Ancak Resûl-i Ekrem’in her konuda olduğu gibi düğün eğlencelerinde de nezih, dengeli ve Allah’ın sınırlarına saygılı davranmayı emrettiğini söyleyebiliriz.

Düğün şenliğinin vazgeçilmez bir parçası da velime, yani düğün yemeğidir. Peygamber Efendimiz evliliklerinde davetlilere yemek ikramında bulunmuş32, ashâbına da, “İlk gün velime (düğün yemeği) vermek yerinde ve olması gereken bir iştir. İkinci gün (vermek) âdettendir. Üçüncü gün (vermek ise) riya ve gösteriştir.”33 buyurarak düğün yemeği vermelerini tavsiye etmiştir. Henüz yeni evlenmiş olan olan Abdurrahman bin Avf’a, “Bir koyun keserek de olsa düğün yemeği ver!”34 buyurarak mütevazı bir daveti ihmal etmemek gerektiğine işaret etmiştir.

Diğer taraftan bir Müslüman’ın, davet edildiği velimeye katılarak düğün sahibi kardeşinin gönlünü kazanması, peygamber ahlâkındandır. Nitekim Hz. Peygamber, “Esiri özgürlüğüne kavuşturun, davet edene icabet edin, hastayı ziyaret edin.”35 buyurmuştur. Ayrıca ikram için insanların maddî durumlarına göre sınıflanmaması gerektiğine dikkat çekerek, zenginlerin davet edilip fakirlerin unutulduğu düğün yemeğini de en kötü yemek olarak tanımlamıştır.36

Peygamber Efendimizin kendi düğünlerinde davetlilere ikram etmiş olduğu yemekler, düğünün yapıldığı gün ve ortama göre değişmiş, bazen hurma, yağ ve kavuttan yapılan bir tür yemek (hays)37; bazen arpa unundan yapılmış bir yemek38; bazen de et ve ekmek39 olmuştur. Bir başka sahâbînin düğün davetinde ise tevr denilen hurma şırası dağıtılmıştır.40

İslâm öncesi Arap toplumunda, yeni evlileri tebrik ederken bir an evvel zenginleşmeleri ve çoluk çocuğa karışmaları temennisinde bulunmak âdet idi. Allah Resûlü (s.a.s) böyle maddî dilekler yerine, eşler arasında geçim ve bereket için dualar edilmesini, “Allah ona seni, sana da onu mübarek eylesin!”41 denmesini istemiştir. Kendileri de Abdurrahman b. Avf’ın (r.a) evlendiğini öğrenince ona, “Öyleyse, Allah senin için (bu düğünü) mübarek etsin!” buyurmuşlardır.42 Günümüzde yeni evlenen çiftlere söylenen, “Allah mübarek etsin!”, “Hayırlı olsun!”, “Allah bir yastıkta kocatsın!” cümleleri, sünnetin kültürümüzdeki yansımaları olarak aynı manayı içermektedir.

Bir yönüyle ibadet, bir yönüyle de eğlence olan nikâh merasimlerinin uygulama şekilleri toplumlara göre değişiklik gösterebilmektedir. Her toplum bu merasimleri kendi geleneksel yapısına uygun bir şekilde yapar. Ancak evlilik merasimlerinde, dinin uygun görmediği aşırı davranışlardan ve mahremiyet sınırlarının bulunmadığı ölçüsüz eğlencelerden uzak durulması gerektiği gibi bu merasimlerin, düğün havasının olmadığı bir matem törenine dönüşmemesine de dikkat edilmelidir. Unutmamak gerekir ki düğün, evlilik gibi mukaddes bir birlikteliğin ilanıdır ve buna yakışır bir şekilde icra edilmesi gerekir.

1. İbn Kesîr, Bidâye, VI, 365; İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 22.
2. İbn Mâce, Nikâh, 24.
3. Nesâî, Nikâh, 81.
4. İbn Mâce, Nikâh, 24.
5. Hâkim, Müstedrek, VII, 2715 4/245; İbn Hıbbân, Sahîh, XIV, 169-170.
6. Heysemî, Mecmau’z-zevâid, IV, 290.
7. İbn Mâce, Nikâh, 9.
8. Müslim, Nikâh, 74.
9. Buhârî, Nikâh, 46.
10. Âl-i İmrân, 3/102.
11. Nisâ, 4/1.
12. Ahzâb, 33/70.
13. Dârimî, Nikâh, 20; Azîmâbâdî, Avnü’l-ma’bûd, VI, 108.
14. Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr, 44.
15. Müslim, Nikâh, 73; İbn Mâce, Nikâh, 53.
16. İbn Mâce, Nikâh, 53.
17. Abdürrezzâk, Musannef, V, 486; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, XXV, 307.
18. İbn Hacer, Fethu’l-bârî, I, 328.
19. Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr, 44.
20. İbn Hişâm, Sîret, IV, 311.
21. Buhârî, el-Edebü’l-müfred, II, 552.
22. İbn Hacer, Fethu’l-bârî, IX, 236.
23. A’râf, 7/31.
24. İbn Hanbel, VI, 83.
25. Ebû Dâvûd, Nikâh, 30-31.
26. Nûr, 24/32.
27. Ebû Dâvûd, Harâc, Fey’ ve İmâre, 19-20.
28. Tirmizî, Nikâh, 6.
29. Tirmizî, Nikâh, 6.
30. Buhârî, Nikâh, 64; İbn Hacer, Fethu’l-bârî, IX, 226.
31. İbn Hacer, İsâbe, VII, 682.
32. Müslim, Nikâh, 94; Müslim, Nikâh, 95.
33. İbn Mâce, Nikâh, 25.
34. Buhârî, Büyû’, 1.
35. Buhârî, Nikâh, 72.
36. Buhârî, Nikâh,73.
37. Buhârî, Nikâh, 12.
38. Buhârî, Nikâh, 71.
39. Müslim, Nikâh, 91.
40. Buhârî, Eşribe, 7.
41. İbn Hanbel, I, 202.
42. Müslim, Nikâh, 79.