Çöl yollarından medeniyete doğru atılan kutlu adımların ilk durağı Kuba köyü olur. Temeli takva üzerine kurulan ve Kur’an’da övülen Kuba Mescidi (Tevbe, 9/108) bizzat Allah Resulü’nün mübarek elleriyle taşıdığı kerpiçlerle, burada inşa edilir. Böylece Mekke'de gizli yapılan rüku ve secdeler, Kuba'da özgürlüğe kavuşur.
Ama asıl vuslat Medine’dedir. Önce, günlerdir yolu hasretle beklenen o kutlu yolcuyu coşkuyla karşılayan halkın arasında bulur kendini. “Ay doğdu üzerimize” sözleri mırıldanır dudaklarında. Sonra da yavaş adımlarla ilerleyen devenin boş bir arazide çöküşüne ve iki yetim gençten satın alındığına şahit olur. Bu arsa yakın bir zamanda, İslam nizamını tesis eden, inancı kuvvetlendiren, ilmi önceleyen, şuur kazandıran Mescid-i Nebevi olacak, böylece Mekke'de güvenli bir mesken edinemeyen ilk Müslümanlar, o nurlu mescidin gölgesinde, tüm insanlığı misafir olarak ağırlayacak haneler edinecektir.
Şehrin fiziki inşası sürerken, bir taraftan da toplumsal ruhu da ilmek ilmek dokunur. Önce muahat ile benzersiz kardeşlik örneği sergilenir, sonra da Medine Sözleşmesi ile tarihin ilk yazılı anayasası ilan edilir. İşte, Mekke’nin çileli yollarından süzülüp gelen o küçük topluluk, herkesi adaletiyle kucaklayan, sınırları çağları aşan kutlu bir devletin hukuki ve ahlaki temellerini Medine’de atmıştır.
Suffede öğrenilen ilim ise, kuru bir bilgi olarak kalmaz. Aynı zamanda, alışverişten ticarete, çarşıdan pazara, aile hayatından sosyal hayata kadar yaşamın her alanında uygulanan pratik amellere dönüşür. Artık Medine, sadece sıradan bir coğrafya değil; ibadetin, siyasetin, ticaretin ve beşeri ilişkilerin Allah’ın rızası doğrultusunda şekillendiği ve asıl anlamını bulduğu yerdir.
Evet, Medine sakin, dingin, huzurlu bir şehirdir ama o huzuru korumanın da bedelleri vardır. Zaman ilerledikçe bu bedellerin savaş meydanlarında ödendiğini görür. Önce Bedir’de manevi güçle erişilen askeri zafere şahit olur, sonra da Uhud’da okçular tepesinden ayrılmanın getirdiği o buruk hüznü ve itaatin önemini yüreğinde hisseder. Hendek’te de başarılı savunma taktiğiyle müşriklerin umutlarının boşa çıkmasını, hayranlıkla seyreder.
Medine’nin o muazzam nizamı kolayca kurulmamış, her bir taşı fedakarlıkla, kanla, terle ve gözyaşıyla yoğrulmuştur. Ve anlar ki, zafer de yenilgi de ancak Allah’ın takdiriyledir ve mümin, her şartta peygamber sözüne ve izine sadık kalandır.
Sonra Mekke'nin fethine kadar gerçekleşen olaylar gelir gözünün önüne. Hudeybiye’de, aleyhte gibi görünen antlaşmanın sonradan fethi nasıl mayaladığını, Hayber’de aşılmaz denilen müstahkem kalelerin nasıl ele geçirildiğini hatırlar. Demek ki, ilahi vaadin gerçekleşmesi için önce sebeplere sarılmak, ardından da tevekkül ve teslimiyet gerekir.
Artık sonunda, bir zamanlar Allah Resulü’nün Hazvere denilen mevkide durup: “(Ey Mekke!) Vallahi sen Allah'ın en hayırlı ve Allah'a en sevimli olan beldesisin. Senden (zorla) çıkarılmış olmasaydım, seni asla terk etmezdim.” (Tirmizî, Menâkıb, 68) diyerek hüzünle ayrıldığı topraklara geri dönme vakti gelmiştir. Mekke'ye, muzaffer bir komutan edasıyla değil, şükür ve kulluk bilinci içerisinde tevazu ile giren bir peygamber vardır karşısında. Önce elindeki asa ile Kabe’deki putları yere devirdiğini sevinçle izler. Sonra da merak ve endişeyle haklarında verilecek kararı bekleyen Mekke halkına “…Ben size kardeşim Yusuf’un dediğini diyorum: “Bugün sizi kınamak yok. Allah sizi affetsin. O merhametlilerin en merhametlisidir.” (Yusuf. 15/92.) Haydi gidiniz, hepiniz serbestsiniz.” (İbn Kesîr, es-Sîre, III, 570) deyişini gözyaşlarıyla nazar eyler. Yesrib’i aydınlık şehre dönüştüren Sevgili Peygamberimiz, en yüce ahlakını zafere de yansıtmış ve binlerce gönlün fethine, kapılar açmıştır.
Hicretin 10. yılına gelindiğinde ise, sayıları yüz bini aşan o muazzam kalabalığa seslenişini ve “Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz…” nidasını işitir ve son hutbeyi büyük bir heyecanla dinlemeye başlar. İrad edilen bu tarihi hitap bir veda değildir. Bireyi, aileyi, toplumu ve tüm insanlığı ilgilendiren insan hakları evrensel beyannamesidir.
Veda haccının hemen ardından Medine’ye dönen ve akabinde rahatsızlanan Resulü Ekrem’in odasından yükselen fısıltıyla sarsılır sonra. Yüce Nebi, dünya hayatı ile Allah katındaki nimetler arasında seçimini yapmış ve son nefesinde “Refîk-i Alâ’ya (En yüce dosta)...” (Buhârî, Rikâk, 42) yürümüştür.
O kutlu nefesin çekilmesiyle, Medine bu kez tarihinin en derin, en ağır sessizliğine bürünür. Hz. Aişe’nin odasından yükselen hüzün dalgası Medine semalarından kainata yayılırken, o ölümsüz vasiyet yetim kalan kalplere diriliş müjdesi olur adeta. Çünkü ümmetini her zaman ve mekanda düşünen Aziz Peygamber, inananlara rehber olacak şu ebedi mirası bırakmıştır: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmayacaksınız: Allah’ın Kitabı ve Peygamberinin sünneti. ” (Muvatta’ , Kader, 3)