Sen geldin ey Nebî…
Dünya, anlamını yitirmiş bir gecenin içinde seni bekliyordu. İnsanlık, kendi karanlığında yolunu arıyordu. Gönüller susamış, ruhlar yorulmuş, hakikat unutulmuştu.
Sen geldin…
Bir seher vakti gibi doğdun, gecenin en koyu bağrına. Rahmetin gölgesini taşıyan bir yağmur gibi indin yeryüzüne. Ve insanlığın yorgun, incinmiş kalbine, uzun zamandır beklenen bir bahar gibi dokundun.
Sen geldin…
Karanlığın sustuğu, umudun yeniden filizlendiği bir vakitte. Gelişinle gönüllere sükûnet, ruhlara nefes, yaralı yüreklere merhem oldun.
Sen geldin…
Bize hayat veren Kerîm Kitab’ı getirdin. Kitab’la beraber Furkan’ı, Mîzan’ı, Hikmet’i getirdin. Vahyin kelimelerini yalnızca dilinle okumadın; hayatınla yaşadın, hâlinle anlattın, ahlâkınla beyan ettin.
Sen geldin…
Kitab, senin hayatında yürüyen bir hakikate dönüştü. Âyetler sende ahlâk oldu. Hükümler sende adalet oldu. Rahmet sende merhamete dönüştü. İman sende hayat buldu.
Sen geldin…
Bize mahaccet-i beyzâ bıraktın; gecesi gündüz gibi aydınlık bir yol… Öyle bir yol ki karanlıklar çoğalsa da kaybolmayalım, dünya bütün yönleriyle üzerimize gelse de istikameti unutmayalım.
Sen geldin…
Ve bize ümmet olmayı öğrettin. Aynı kıbleye dönmeyi, aynı kitaba sarılmayı, aynı Peygamberi sevmeyi öğrettin. Kalplerimizi aynı duada buluşturdun. Uzakları yakın, yabancıları kardeş eyledin.
Sen geldin…
Yetimin başını okşayan el oldun. Mazlumun yanında duran yürek oldun. Yoksulun sofrasına oturan tevazu oldun. Düşenin elinden tutan merhamet oldun.
Sen geldin…
Bir tebessümün sadaka olduğunu söyledin. Bir güzel sözün gönül inşa edebileceğini gösterdin. Kardeşinin derdiyle dertlenmeyi imanın bir güzelliği kıldın.
Sen geldin…
İnsana insan olduğunu yeniden hatırlattın. Bir insanın değerinin malında, makamında, soyunda değil; Rabbine yakınlığında ve güzel ahlâkında olduğunu öğrettin.
Sen geldin…
Sözlerin, gönüllerde yankılanan bir hakikat oldu. Yolun sünnet, yürüyüşün istikamet, ahlâkın insanlığın ölçüsü oldu. Hayatın, karanlıkta yolunu arayanlara uzanan bir kandil gibi rehberimiz oldu. Senin bastığın o mübarek yol, asırların üzerinden geçerek bugüne ulaştı. Aradan nice zamanlar geçti… Şehirler değişti, diller değişti, devirler birbirini kovaladı. Nice insanlar doğdu, nice insanlar toprağa emanet edildi. Dünya değişti; çağlar değişti; zaman, önüne kattığı her şeyi dönüştürdü. Fakat senin yürüdüğün yol, her çağda yeniden gönüllere açıldı. Çünkü senin yolun, geçmişten bize ulaşan bir hatıra değil; bugünümüzü aydınlatan ve yarınımıza uzanan bir emanetti.
Sen geldin…
Ve bize dua etmeyi öğrettin.
Allah’tan hayır istemeyi, şerden O’na sığınmayı, nimete şükretmeyi, sıkıntıda sabretmeyi öğrettin. Sen ne istedinse biz de istiyoruz ey Nebî! Dünyada ve ahirette iyilik istedin. Biz de istiyoruz.
Allah sevgisini, Allah’ı sevenlerin sevgisini ve O’nun sevgisine ulaştıracak amelleri istedin. Biz de istiyoruz. Hidayet istedin. Takva istedin. İffet istedin. Gönül zenginliği istedin. Biz de istiyoruz. Fayda veren ilim istedin. Hilm ve vakar istedin. Sadık bir dil, selîm bir kalp, müstakim bir ahlâk istedin. Biz de istiyoruz. Rabbinden kalbini İslâm üzere sabit kılmasını istedin. Sırât-ı Müstakîm’den ayırmamasını istedin. Biz de istiyoruz.
Helâl rızık istedin. Af ve afiyet istedin.
Güzel bir hayat istedin; gönlüne yük olmayan, Rabbini razı edecek bir ömür… Temiz bir ölüm istedin; dünyadan yüz akıyla ayrılmayı… Ve nihayet, Rabbine kavuştuğun o büyük günde, ardında mahcubiyet değil, rahmetine sığınmış bir kul olmayı diledin.
Biz de istiyoruz ey Nebî!
Sen hangi hayırları Rabbinden dilediysen, biz de o hayırların kapısında bekliyoruz.
Sen nelerden Allah’a sığındıysan, biz de onlardan Allah’a sığınıyoruz ey Nebî!
Huşu duymayan kalpten…
Doymak bilmeyen nefisten…
Fayda vermeyen ilimden…
Kabul edilmeyen duadan…
Kederden, üzüntüden, acizlikten, tembellikten, korkaklıktan ve cimrilikten…
Katı kalplilikten, gafletten, fakirlikten, zilletten ve zulmetmekten…
Kötü ahlâktan, kötü işlerden ve çirkin arzulardan…
Kalbin fitnesinden, kabir azabından ve nefsin vesvesesinden…
Dünyanın ve ahiretin fitnesinden…
Cehennemden ve cehenneme götüren amellerden…
Allah’a sığındığın her şerden biz de O’na sığınıyoruz ey Nebî!
Sen geldin…
Ümmetini çok sevdin.
Daha biz dünyaya gelmeden bizi düşündün. Daha yüzünü görmeden seni sevecek olanları özledin. Seni görmeden iman edenleri 'kardeşlerim' diyerek bağrına bastın.
Ne büyük saadet bizim için…
Seni görmedik ama seni sevdik.
Sesini duymadık ama sözlerini duyduk.
Yanında bulunmadık ama sünnetinin izinde yürümeyi kendimize şeref bildik.
Sen bizi görmeden özledin; biz seni görmeden sevdik.
Şimdi bir duamız var ey Nebî…
Bizi de o kardeşlerinin arasına kabul buyur.
Havz-ı Kevser’in başında bizi de bekleyenlerden ol.
Sancağının altında bize de bir yer nasip olsun.
O gün dünya, son nefesini verir gibi susacak.
Gökyüzünün altında duyduğumuz bütün sesler çekilecek; şehirlerin uğultusu, insanların telaşı, hayatın bitmek bilmeyen gürültüsü… Hepsi bir anda uzaklaşacak.
Bütün yollar, tek bir yerde son bulacak. Bütün perdeler açılacak.
İnsan, ömrü boyunca kendisinden kaçtığı ne varsa onunla yüzleşecek.
Ne dünya yetişecek imdadımıza, ne kalabalıklar, ne de ardımızda bıraktığımız isimler…
O gün senin yüzünü görebilmek nasip olsun.
Bir kez olsun nazarına mazhar olabilmek…
Bir kez olsun “ümmetim” hitabına erişebilmek…
Ve biz, sana mahcup olmadan,
O gün, dilimizde tek bir cümle kalabilsin:
“Ya Resûlallah, seni görmedik ama sevdik. Seni işitmedik ama sözünü dinledik. Sana yetişemedik ama izinden ayrılmamaya çalıştık.” diyebilelim.
Selâm sana ey Nebî!
Salât sana ey Resul!
“Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed”