Hadislerle İslam

Sahabiler ve Hz. Peygamber: Sadakat ve İtaat

Allah Resûlü (sas), bir insandı. Ashâbıyla arasındaki ilişkilerde ne bir resmiyet ne de yapaylık vardı. Aksine tamamen tabiî ve samimi bir ilişki söz konusuydu. Bu ilişkilerde Kur’anî ve nebevî ölçüler doğrultusunda samimiyet hâkimdi.

Abone Ol

Üsâme b. Şerîk (ra) şöyle demiştir:

“Hz. Peygamber'in (sas) huzuruna geldiğimde gördüm ki ashâbı (onu hürmet içinde sessizce dinlerken) âdeta başlarının üzerinde birer kuş varmış gibiydiler…”

عَنْ أُسَامَةَ بْنِ شَرِيكٍ قَالَ: أَتَيْتُ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) وَأَصْحَابُهُ كَأَنَّمَا عَلَى رُءُوسِهِمْ الطَّيْرُ…

(D3855 Ebû Dâvûd, Tıb, 1)

***

َدَّثَنَا أَنَسٌ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) قَالَ: خَدَمْتُ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) عَشْرَ سِنِينَ، فَمَا قَالَ لِى: أُفٍّ. وَلاَ لِمَ صَنَعْتَ؟ وَلاَ أَلاَّ صَنَعْتَ.

Enes (ra) şöyle demiştir: “Hz. Peygamber'e on yıl hizmet ettim. Bana bir kez bile "Öf!" , "Niye böyle yaptın?" ve "Niçin şöyle yapmadın!" demedi.”

(B6038 Buhârî, Edeb, 39; B2768 Buhârî, Vesâyâ, 25)

***

عَنْ أَنَسِ قَالَ: لَمْ يَكُنْ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) سَبَّابًا وَلَا لَعَّانًا وَلَا فَحَّاشًا…

Enes (b. Mâlik) (ra) şöyle demiştir: “Resûlullah (sas), sövüp sayan, lânet edip duran, kötü sözler söyleyen birisi değildi...”

(HM12299 İbn Hanbel, III, 127)

***

عَنْ جَرِيرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: مَا حَجَبَنِى رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) مُنْذُ أَسْلَمْتُ وَلاَ رَآنِى إِلاَّ ضَحِكَ.

Cerîr b. Abdullah (ra) şöyle demiştir: “Müslüman olduğum günden beri Resûlullah (sas) beni hiç kapıdan çevirmedi. Beni her gördüğünde mutlaka gülümserdi.”

(T3820 Tirmizî, Menâkıb, 41)

***

عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: مَا رَأَيْتُ أَحَدًا أَكْثَرَ مَشُورَةً لِأَصْحَابِهِ مِنْ رَسُولِ اللَّهِ

Ebû Hüreyre (ra) şöyle demiştir: “Resûlullah'tan (sas) daha fazla ashâbıyla istişare eden bir kimse görmedim.”

(T1714 Tirmizî, Cihâd, 35; HM19136 İbn Hanbel, IV, 329)

***

Bir gün Peygamber (sas) ashâbıyla birlikte oturmaktaydı. Bir genç geldi ve "Ey Allah’ın Elçisi! (Nefsime hâkim olamıyorum) zina etmem için bana izin ver!" dedi. Bunu işiten sahâbîler öfkeyle, "Sus! Yeter!" diyerek genci engellemek istediler. Fakat Hz. Peygamber (sas) genci yanına davet etti ve o da gelip yanına oturdu. Allah Resûlü’nün (sas) mübarek simalarında ne bir öfke ne de bir kızgınlık alâmeti vardı. Rahmet Elçisi (sas) onunla sohbet etmeye başladı ve aralarında şöyle bir konuşma geçti:

"Sen annenle zina edilmesini ister misin?"

"Canım sana feda olsun ki hayır, ey Allah’ın Resûlü!"

"Diğer insanlar da anneleriyle zina edilmesini istemez! Peki, kızınla zina edilmesini ister misin?"

"Canım sana feda olsun ki hayır, ey Allah’ın Resûlü!"

"Diğer insanlar da kızlarıyla zina edilmesini istemez! Peki, kız kardeşinle zina edilmesini ister misin?"

"Canım sana feda olsun ki hayır, ey Allah’ın Resûlü!"

"Hiç kimse kız kardeşleriyle zina edilmesini istemez!"

Ardından Allah Resûlü (sas) sırasıyla halası ve teyzesi hakkında da aynı soruyu sorduktan sonra elini gencin üzerine koydu ve şu duayı etti: "Allah’ım! Bu gencin günahlarını bağışla, kalbini temizle ve iffetini koru!"

Ravinin anlattığına göre, Allah Resûlü’nün (sas) bu tavrı ile karşılaşan genç artık zinaya yaklaşmadı.

Gelen şahıs delikanlıydı, açık sözlüydü. Peygamberi’ne (sas) gelerek böyle bir konuda izin istemekten çekinmemişti. Zira Allah Resûlü (sas), etrafındaki hemen herkesin rahatlıkla gelip konuşabileceği, dilediği konuyu rahatça görüşebileceği kadar diyaloğa açıktı. Allah Resûlü (sas), gencin üzerine yürümek isteyen sahâbeyi durdurmakla kalmamış, bu açık sözlü genci yanına çağırmıştı. Böylece Peygamberimiz (sas) hem genci yakın mesafeye almış hem de eliyle ona dokunarak iletişimde beden dilinin en etkili iki unsurunu devreye sokmuştu. İdeal bir muallim olan Kutlu Elçi (sas), bir taraftan beden dilini çok iyi kullanırken diğer taraftan da sorduğu sorularla onu ikna etmişti. Böylece o, etkili iletişimin güzel bir örneğini sergilemişti.

Allah Resûlü (sas), bir insandı. Ashâbıyla arasındaki ilişkilerde ne bir resmiyet ne de yapaylık vardı. Aksine tamamen tabiî ve samimi bir ilişki söz konusuydu. Bu ilişkilerde Kur’anî ve nebevî ölçüler doğrultusunda samimiyet hâkimdi. Resûlullah (sas) ile birlikte oturup diğer insanlarla yaptıkları gibi sohbet ve muhabbet edip etmedikleri Câbir b. Semüre’ye sorulunca bu durumu o şöyle anlatmıştı: "Evet, bunu çok defa yapardık. Resûlullah (sas) sabah namazını kıldıktan sonra güneş yükselinceye dek mescitten çıkmazdı. O arada sahâbe ile konuşurlar, câhiliyede yaşananları anarlar ve gülerlerdi, o da tebessüm ederdi."

Sahâbe, kendilerini eğiten ve öğreten bu muallimden, yetiştirip yönlendiren bu mürebbî ve mürşitten, yöneten bu eşsiz liderden ve nihayet Allah’ın yoluna rehberlik yapan, onlara yepyeni bir hayat sağlayan Resûlullah’tan (sas) sâdır olan bütün söz ve talimatlara büyük önem vermekteydiler. Bu sebeple sadece onun hutbe, sohbet ve vaazlarını değil her nerede ve ne zaman olursa olsun onun tüm beyanlarını dinlemeye, öğrenmeye çalışıyorlardı. Onun getirdiği çağrı ve açtığı yol uğruna mallarını ve canlarını adayan sahâbe, onu, ‘âdeta başlarına birer kuş konmuşçasına’ sükûnet, ciddiyet ve zevkle dinliyorlardı.

En etkili iletişimin, konuşan ve dinleyenin veya anlatan ve muhatabın ortak hedef ve düşüncelere sahip olmaları, aynı arzu ve istek içinde bulunmaları hâlinde gerçekleşeceğini göz önünde bulundurduğumuz zaman, sahâbe ile Hz. Peygamber (sas) arasında iletişimin en mükemmel şartlarının tahakkuk ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Resûl ve sahâbe arasındaki samimi ilişkiyi göstermesi bakımından şu olay dikkat çekicidir: Kaynaklar, Seleme veya Süleyman b. Sahr isminde bir sahâbîden söz eder. Bu zât, Ramazan orucunu tutarken nefsine tam anlamıyla hâkim olabilmek amacıyla zıhâr yapar yani eşine yaklaşmamak üzere yemin eder. Ne var ki yine de kendini tutamaz. Dayanamayıp eşi ile cinsel ilişkide bulunarak bazı rivayetlere göre orucunu bazı rivayetlere göre de zıhârını (yeminini) bozar. Yaptığına çok pişmandır ve bu hatasını nasıl telâfi edeceğini düşünmeye başlar. İlk önce kabilesinden yardım ister ama böyle bir konuda onlardan beklediği ilgiyi göremez. Her şeye rağmen kararını verir ve doğru Allah Resûlü’nün (sas) huzuruna çıkar. Çok sevdiği, hürmette kusur etmediği Peygamberi’ne (sas) açar hatasını. Yaptığından dolayı ne kadar üzgün ise Resûl-i Ekrem’in (sas) kendisini anlayışla karşılayacağından ve bir çözüm yolu göstereceğinden de o kadar ümitlidir.

Hz. Peygamber (sas), Seleme’yi dinledikten sonra ona kefaret olarak sırasıyla bazı cezalar ödemesini önerir. Seleme, kendisine teklif edilen köle azadı, altmış gün peş peşe oruç veya altmış fakiri doyurma cezalarından hiçbirisine güç yetiremeyeceğini bildirir. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas) ona bir sepet hurma vererek fakirlere dağıtmasını ister. Ancak Seleme, bulunduğu muhitte kendi ailesinden daha fakirin bulunmadığını hatırlatınca, Hz. Peygamber (sas) buna bir hayli güler ve götürüp onu ailesiyle beraber yemesini ister. Yaşadığı bu olayı anlatan Seleme mahallesine döndüğünde onlara şöyle der: "Sizin yanınızda dar görüşlülük ve anlayışsızlık, Resûlullah’ın (sas) yanında ise hoşgörü ve güzel anlayış buldum."

İslâm’a yeni giren Amr b. Âs’ın (ra) dediği gibi, "Resûlullah (sas), yüzüyle ve sözüyle toplumun en kötüsüne dahi yöneliyor, bununla onların kalbini kazanmak istiyordu." İslâm’a kazandırabilmek için çevresindeki insanlara cömertçe ikramlarda bulunurdu. Nitekim onlardan birisi olan Safvân b. Ümeyye şu itirafta bulunmuştur: "Resûlullah (sas), insanlar içinde en sevmediğim kimse idi. Fakat Huneyn günü bana o kadar mal verdi ki neticede benim için insanların en sevimlisi hâline geliverdi."

Resûl-i Ekrem (sas) gerek risâlet öncesinde gerekse sonrasında tamamen tabiî ve mütevazı bir hayat tarzını tercih etmişti. Oldukça sıkıntılı yıllar yaşadığı Mekke’de olsun, nispeten huzur ve refaha kavuştuğu Medine yıllarında olsun yiyip içmesinde, giyim kuşamında, oturup kalkmasında hep bu tevazu hâli devam etmişti. Bu hâli, onun sosyal statüsüne bakmaksızın herkese aynı nezakette davranmasında da müşahede edilebilir. O kadar ki Medine cariyelerinden (hizmetçi kız çocuklarından) biri Hz. Peygamber’in (sas) elinden tutup bir işi için kendisini götürmek istediğinde, oraya gidene kadar elini çekmezdi.

Kimi zaman onu ziyarete gelenler, huzuruna çıktıklarında heyecana kapılabilmekteydi. Nitekim huzuruna gelen ve kendisiyle konuşurken heyecanlanıp titreyen bir şahsa, "Korkma! Ben bir kral değilim. Ben de kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum!" deme ihtiyacı hissetmişti. Temîm kabilesinden gelip Hz. Peygamber’in (sas) huzuruna çıkınca titreyen Kayle b. Mahreme’nin heyecanını, "Kadıncağız, sakin ol!" diyerek yatıştırması da bunun güzel bir örneğidir.

Rivayetlerden anlaşıldığına göre Hz. Peygamber’in (sas) ne dış görünümünde ne de yüz hatlarında normal bir bakışla fark edilebilecek bir farklılık, onun Peygamber olduğunu gösteren herhangi bir alâmet yoktu. Bu nedenledir ki kendisini daha önce görmeyenler, ashâbı arasında onu tanımayabiliyorlardı. Fakat insanların şahsiyetleri hakkında derin bilgi sahibi olanlar, onun yüz hatlarına ve sözlerine bakarak ayrıcalığını kolaylıkla anlayabiliyorlardı. Nitekim Hz. Peygamber (sas) Medine’ye vardığında, Yahudi bilginlerinden Abdullah b. Selâm, onunla görüştükten sonra, "Resûlullah’ın (sas) yüzünü gördüğümde hemen anladım ki onun yüzü bir yalancı yüzü değildir." demiş ve kısa süre sonra da Müslüman olmuştu.

Sahâbe ile Resûl arasındaki ilişkilerde genel olarak Kur’anî ve nebevî ölçüler hâkimdi. Bundan dolayıdır ki Hz. Peygamber (sas) ile sahâbe arasındaki beşerî münasebetlerde, denge ve itidal korunmuştur. Rahmet Elçisi’nin (sas) kendilerine karşı olan sevgisini, merhametini ve düşkünlüğünü çok iyi bilen sahâbîler, ona karşı saygı ve hürmette kusur etmemekle birlikte, yanında kendilerini gayet rahat hissetmekteydiler. Hz. Âişe’nin (ra) anlattığına göre, Mina (Kurban Bayramı) günlerinde, iki cariye onun odasında def çalmış, Hz. Peygamber (sas) de sadece elbisesine bürünüp yatmış ve onları engellememişti. Az sonra gelen Hz. Ebû Bekir (ra) bu manzarayı görür görmez onları azarlamış, Hz. Peygamber (sas) ise "Bırak onları ey Ebû Bekir! Her halkın bir bayramı vardır. Bizim bayramımız da bu günlerdir." buyurmuştu. Aynı şekilde Habeşlilerin mescitte sergiledikleri oyunlara bakması için Hz. Âişe’yi (ra) de götürmüş, Hz. Ömer (ra) Habeşlileri azarlayıp kovmaya kalkışınca müdahale ederek, "Bırak onları (gösterilerini) güven içerisinde yapsınlar!" buyurmuştu.

Hz. Peygamber’in (sas) bu hoşgörüsü, tevazuu, sabrı, halîm selim ve sakin oluşu karşısında sahâbe, onun yanında daha rahat ve serbest hareket etmekteydi. Sa’d b. Ebû Vakkâs’ın (ra) anlattığına göre, bir gün Kureyş’ten bazı kadınlar, Hz. Peygamber’in (sas) yanında yüksek sesle konuşuyorlarken Hz. Ömer’in (ra) geldiğini duyar duymaz derhâl toparlanmışlardı. İçeri girdiğinde Hz. Peygamber’in (sas) güldüğünü gören Hz. Ömer (ra), "Allah (cc), yüzünden gülmeyi hiç eksik etmesin (niçin gülüyorsun ey Allah’ın Resûlü?)" diye sorunca o, "Benim yanımdayken rahatça duran şu kadınların, senin sesini duyunca derlenip toparlanmalarına hayret ettim de!" diye cevap vermişti. Bunun üzerine Hz. Ömer (ra), "Ey Allah’ın Resûlü, sen onların çekinmelerine daha lâyıksın." dedikten sonra kadınlara dönerek "Ey kendilerinin düşmanları! Demek Allah’ın Resûlü’nden (sas) çekinmiyorsunuz da benden mi çekiniyorsunuz!" diye çıkışmış, onlar da "Evet, sen Resûlullah’tan (sas) daha sert ve haşinsin!" demişlerdi.

Ashâbına karşı oldukça samimi ve sıcak davranmasına rağmen nadiren de olsa Peygamberimizin (sas) kızdığı durumlar olmaktaydı. Bir insan olarak zaman zaman Hz. Peygamber’in (sas) öfkeli hâline şahit olan sahâbe, onun niçin ve nasıl kızdığını da anlatmışlardır. Onun rıza veya gazap hâlini bazen sözlerinden, çoğu zaman da beden dilinden anlayan sahâbe, duruma göre onun kendilerine karşı merhametinden dolayı kızdığını anladıkları gibi "Kızan birinin gülüşü gibi güldü." ya da "Kızan birinin bakışı gibi baktı." diyerek gülüş ve bakışından bile kızgınlığını anlamaktaydılar. Zaten herhangi bir insan gibi Allah Resûlü’nün (sas) öfke veya kızgınlık hâli de yüzüne yansır, öfkesi kızaran yüzünde belli olur, bazen kızgınlığından dolayı iki kaşının arası terlerdi.

Gönderdiği seriyyeden bir sahâbînin düşmanlardan birisini, "Ben Müslüman’ım." dediği hâlde öldürdüğünü işiten Hz. Peygamber (sas) derhâl bir hutbe irad etmiştir. Olayı anlatan Ukbe b. Mâlik el-Leysî, Peygamber Efendimizi (sas), "Yüzünden, içinde bulunduğu kötü durum anlaşılıyordu." diye tasvir etmişti. Allah Resûlü (sas) hutbesinde o şahsı daha önce görülmemiş bir şekilde kınamış, adam, "Ey Allah’ın Resûlü! O şahıs canını kurtarmak amacıyla "Ben Müslüman’ım." demişti." diye kendini savunmaya çalışsa da yüzünü çevirmiştir.

Mahzûm kabilesinden hırsızlık yapan bir kadına Hz. Peygamber’in (sas) verdiği cezayı düşürmede aracılık etmesi için kadının akrabaları, Hz. Peygamber’in (sas) çok sevdiği Üsâme’yi (ra) göndermişlerdi. Üsâme’nin (ra), Allah’ın (cc) belirlediği cezalardan birisinin uygulanmaması için aracı olmasından dolayı yüzünün rengi değişen Resûlullah (sas), ona çıkıştıktan sonra halka da bir hutbe irad ederek önceki kavimlerin güçlü kimseler hırsızlık yaptıklarında onlara ceza vermeyip zayıf ve kimsesiz kimselere ceza uygulamaları yüzünden helâk olduklarını belirtmişti.

Bu ve benzer durumlardan dolayıdır ki Allah Resûlü (sas), Rabbine şöyle niyazda bulunmuştu: "Ben ancak bir insanım. İnsanın hoşnut olduğu gibi hoşnut olur, insanın kızdığı gibi kızarım. Ben, ümmetimden herhangi birisine hak etmediği bir beddua etmişsem (Ey Rabbim) bunu onun için bir temizlik, arınma ve kıyamet günü sana yaklaşma vesilesi kıl!"

Allah’ın rahmeti sayesinde o, çevresindeki insanlara karşı daima yumuşak davranmış, kaba ve katı kalpli olmamıştır. Bir peygamber olarak çevresindekilere karşı daima affedici ve bağışlayıcı olmuş, aksi takdirde vahyin ilk muhatapları olan bu insanların etrafından dağılıp gidecekleri konusundaki ilâhî hatırlatmaya uygun hareket etmiştir. O, cahil, kaba saba, zorba birisi değildi. Enes b. Mâlik (ra) şöyle demiştir: "Hz. Peygamber’e (sas) on yıl hizmet ettim. Bana bir kez bile ’Öf!’ , ’Niye böyle yaptın?’ ve ’Niçin şöyle yapmadın!’ demedi." Yine küçük hizmetkârı Enes’in (ra) ifade ettiğine göre, Resûlullah (sas) sövüp sayan, lânet edip duran, kötü sözler söyleyen birisi değildi. Genç sahâbîlerden Cerîr b. Abdullah (ra) ise onun tutumunu, "Müslüman olduğum günden beri Resûlullah (sas) beni hiç kapıdan çevirmedi. Beni her gördüğünde mutlaka gülümserdi." sözleriyle dile getirmiştir.

Hz. Peygamber’e (sas) karşı sahâbenin bağlılığını Hudeybiye’de müşahede imkânı bulan Kureyş’in önde gelenlerinden Urve b. Mes’ûd’un Kureyş’e aktardığı izlenimleri ise şöyledir: "Ey kavmim! Vallahi, ben birçok kralın huzuruna çıktım, heyet olarak Kayser’e, Kisrâ’ya ve Necâşî’ye gittim. Vallahi, Muhammed’in ashâbının ona tazim ettiği kadar hiçbir krala adamlarının tazim ettiğini görmedim." Yine Hudeybiye Antlaşması’nı yenilemek için Medine’ye gelen fakat ne Hz. Peygamber’den (sas) ne de sahâbeden olumlu bir cevap alabilen Ebû Süfyân Mekke’ye vardığında, "Size, hepsinin kalbi tek bir kalbe bağlı olan bir kavimden geldim." demekteydi.

Hz. Peygamber’in (sas) bazı kararlarının, onun ictihadlarının bir sonucu olduğunu düşünen bazı sahâbîler, zaman zaman çeşitli gerekçeler doğrultusunda farklı talepler veya alternatif teklifler sunabiliyorlardı. Zira onlar çok yakından tanıdıkları Resûl-i Ekrem’in (sas), Müslümanların menfaat ve maslahatlarının daha iyi gerçekleşmesi adına getirilen her türlü makul teklife açık olduğunu çok iyi bilmekteydiler. Nitekim Bedir Savaşı öncesinde Hz. Peygamber’in (sas) orduyu yerleştirdiği yerin susuz ve de kumlu olduğunu ve bu sebeple savaş stratejisi açısından pek uygun olmadığını düşünen Hubâb b. Münzir: "Yâ Resûlallah! Konakladığımız bu yer, ilerlememiz veya geriye çekilmemiz mümkün olmayacak şekilde. Seni Allah’ın (cc) yerleştirdiği bir yer mi yoksa bu bir görüş, harp (taktiği) veya tuzak mı?" diye sormuş, ictihadla olduğunu anlayınca daha başka bir yere mevzilenmelerinin uygun olacağını söylemiş ve Hz. Peygamber (sas) de bu teklif doğrultusunda hareket etmişti.

Gittikçe şiddetlenen Ahzâb Savaşı’nda Hz. Peygamber (sas), savaştan geri çekilmelerine mukabil Gatafân kabilesine Medine hurmalarının üçte bir mahsulünü vermeyi düşünmüştü. Bu düşüncesini sahâbeye açarak onlarla istişâre ettiğinde, ileri gelen sahâbîlerden Üseyd b. Hudayr (ra), Sa’d b. Muâz (ra), Sa’d b. Ubâde (ra) ve Hz. Ömer (ra) ona, "Şayet bu, Allah’tan (cc) gelen bir emir ise onu derhâl uygula! Eğer bu hususta emrolunmamışsan ama kendi arzun varsa arzuladığın gibi onu da uygula! Dinler, itaat ederiz. Yok, bu sadece kişisel bir görüş ise bizim onlara kılıçtan başka verebileceğimiz hiçbir şey yok!" dediler. Hz. Peygamber (sas) de "Şayet bir şey ile emrolunsaydım bu hususta size danışmazdım. Bu, yalnızca size arz ettiğim görüşümden ibarettir." dedikten sonra, "Peki öyleyse." buyurarak onların görüşünü kabul etmiş ve kendi düşüncesinden vazgeçmişti.

Hz. Peygamber’in (sas), ashâbının çeşitli talep ve tekliflerine ne kadar açık olduğunu gösteren en önemli husus da onun ihtiyaç duyduğu birçok konuda ashâbıyla istişare etmesidir. O, hakkında vahiy gelmeyen çeşitli konularda Yüce Allah’ın (cc), "İş(lerin)de onlara danış, karar verdiğinde ise Allah’a (cc) dayan!" buyruğu gereği ashâbıyla sık sık istişare ederdi. Nitekim Ebû Hüreyre (ra), "Resûlullah’tan (sas) daha fazla ashâbıyla istişare eden bir kimse görmedim." demektedir. Bu nedenledir ki onun ortaya koyduğu tasarruflarından hatta sünnetlerinden bir kısmı, ashâbıyla yaptığı istişareye dayanmaktadır.

Resûlullah (sas), istişareye önem verdiği gibi hemen her alanda ashâbının fikirlerine, isteklerine ve tekliflerine de önem vermiş, kendisine sunulan önerilerden uygun olanlarını kabul etmiştir. Nitekim Bedir Savaşı’nda, Hz. Peygamber’in (sas) korunmasına yönelik Sa’d b. Muâz’ın (ra) bir çardak yapılması teklifini memnuniyetle kabul etmiş, Hendek Savaşı öncesinde Selmân’ın hendek kazılması önerisini derhâl tatbik etmişti. Gerek yaşlanması ve gerekse Müslümanların sayısının artması üzerine, Temîm-i Dârî’nin, minber edinme teklifini reddetmemiş, çevre devletlerin başkanlarına davet mektubu göndermek istediğinde, ashâbın Acemlerin mühürsüz mektubu kabul etmediklerini söylemeleri üzerine de bir mühür edinmişti.

Hz. Peygamber’in (sas) bazı talepleriyle karşılaşan bir sahâbî, bunun bağlayıcı bir emir olup olmadığını sorabilmekteydi. Kaynaklarımızın İbn Abbâs’dan (ra) naklettiklerine göre Hz. Âişe (ra), cariyesi Berîre’yi azat edince, o, köle olan kocası Muğîs’ten ayrılmayı tercih etti. Eşini çok seven Muğîs ayrılmaması için Medine sokaklarında ağlaya ağlaya onun peşinde dolaşıyordu. Nihayet Muğîs, Hz. Peygamber’e (sas) gelerek, "Ey Allah’ın Resûlü ne olur benim için aracı oluver." diye ricada bulundu. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas), "Berîre! Allah’tan kork, o senin hem kocan hem de çocuğunun babası, ne var ona geri dönsen?" diyerek onu kocası ile evliliğini sürdürmeye teşvik etmişti. Bunları dinleyen Berîre, "Ey Allah’ın Resûlü! Emir mi buyuruyorsun?" diye sormuş, Hz. Peygamber (sas), "Ben yalnızca aracılık yapıyorum." cevabını verince de "Benim ona ihtiyacım yok!" demişti. Hz. Peygamber (sas) onun bu kararlılığını görünce amcası Abbâs’a (ra), "Ey Abbâs! Muğîs’in Berîre’ye olan şu sevgisiyle, Berîre’nin ona olan bu nefretine şaşırmıyor musun!" diyerek hayretini ifade etmişti.

Ona son derece bağlı olmalarına rağmen sahâbe, zaman zaman Hz. Peygamber’in (sas) bazı kararlarını eleştirebiliyorlardı. Enes b. Mâlik’in (ra) anlattığına göre, Hz. Peygamber (sas) Hevâzin kabilesinden elde edilen yüklü miktardaki ganimetten bazı Kureyşlilere yüzer deve verince, cihada katılan ensardan bazı kimseler, "Allah (cc), Resûlullah’ı (sas) bağışlasın, kılıçlarımızdan hâlâ Kureyş’in kanı damlarken bizi bırakıp onlara veriyor!" demişlerdi. Bunu duyan Hz. Peygamber (sas), ensarı toplayıp, "Ben bunları, ancak küfür döneminden tam kurtulamamış bazı insanları (İslâm’a) ısındırmak için verdim. Yoksa o insanlar evlerine mallarıyla giderken siz evlerinize Allah’ın Resûlü (sas) ile dönmeye razı değil misiniz? Vallahi, sizin götüreceğiniz onların götürdüklerinden daha hayırlıdır." buyurunca onlar, "Evet ey Allah’ın Resûlü, biz razı olduk." diye cevap vermişlerdi.

Yine Hz. Peygamber’in (sas) Mekke’nin fethinden sonra Kureyş’ten intikam almayıp onları affetmesi, Ebû Süfyân’ın evine sığınanlarla evlerine girip kapılarını kapatanların güvende olduğunu ilân etmesi, ensarda Hz. Peygamber’in (sas) ana yurdu Mekke’ye yerleşeceği endişesini uyandırmış ve bazıları, "Adamı, şehrine karşı bir rağbet, aşiretine karşı bir merhamet aldı yürüdü!" demişlerdi. Bunun üzerine Resûlullah (sas), "Ey ensar topluluğu!" diye söze başlamış ve "Ben Allah’ın (cc) kulu ve Resûlü’yüm, Allah’a (cc) ve size hicret ettim. Hayatım da sizinle, ölümüm de sizinle olacak!" buyurarak onların endişelerini gidermişti.

Zaman zaman bazı sahâbîler, Hz. Peygamber’in (sas) birtakım tasarruflarına itiraz da edebilmişlerdi. Hicrî altıncı yılda Hz. Peygamber (sas) ve sahâbe, ilk defa Kâbe’yi ziyaret etmek üzere yola çıktıklarında, Mekkeli müşrikler tarafından Hudeybiye’de durdurulmuşlar ve onlarla bir anlaşma imzalamak durumunda kalmışlardı. Zâhiren şartları çok ağır ve Müslümanların aleyhine gibi gözüken bu antlaşmaya Hz. Ömer (ra), Hz. Peygamber’e (sas) gelerek itiraz etti ve "Sen Allah’ın (cc) hak Peygamber’i değil misin? Biz hak üzere, düşmanımız bâtıl üzere değil mi? Niçin dinimizden taviz veriyoruz?" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas), "Ben Allah’ın Resûlü’yüm ve O’na isyan edecek değilim ve O, bana yardım edecektir." buyurdu. Hz. Ömer (ra) ancak Hz. Peygamber’in (sas) fethi müjdeleyen Fetih sûresini tebliğ etmesiyle teskin olabilmişti.

Resûlullah (sas) bir gün, "Git, Allah’tan (cc) başka ilâh olmadığına gönülden inanıp şehâdet getirenleri cennetle müjdele!" diyerek Ebû Hüreyre’yi (ra) göndermişti. Ancak bu sözü karşılaştığı ilk kişi olan Hz. Ömer’e (ra) aktarınca, o buna şiddetle karşı çıkmıştı. Bunun bizzat Hz. Peygamber’in (sas) emri olduğunu öğrendikten sonra ise Ebû Hüreyre’ye (ra), "Böyle yapma, zira insanların buna güvenerek gevşemelerinden korkuyorum. Bırak onları, amel etsinler." demişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas), "Öyleyse bırakın onları (amel etsinler)." buyurmuştu. Yine Hz. Ömer’in (ra), Peygamberimizin (sas) münafıkların reisi olan Abdullah b. Übey b. Selûl’ün cenaze namazını kıldırmasına da sert itirazları olmuştu.

Bu misallerden anlaşıldığı üzere sahâbe, Hz. Peygamber’in (sas) davranışlarının iç yüzünü kavrayamadıkları, meseleyi tam olarak anlayamadıkları ya da maslahata uygun görmedikleri zaman gayet samimi bir şekilde ona itiraz edebilmişlerdi. Hz. Peygamber’i (sas) çok iyi tanıdıkları için sahâbe böylesi durumlarda hiç çekinmeden, gayet açık bir şekilde onunla konuşabilmiş; Resûlullah (sas) de onların iman, ihlâs ve niyetlerinin yanı sıra, mizaçlarını ve hissiyatlarını da göz önünde bulundurarak bazılarının itirazlarını makul bulup kabul etmiş, bazılarını ise mazur görüp anlayışla karşılamıştır.

Sahâbe ile Hz. Peygamber (sas) arasındaki iletişimde herhangi bir mesafe yoktu. Canlarından çok sevdikleri Peygamberlerine (sas) karşı sonsuz bir güven, samimiyet, sevgi ve saygı hâkimdi. Allah Resûlü (sas), ashâbına karşı ne denli düşkün ise sahâbe de ona karşı o derece gönülden bağlı idi. Böyle bir ilişki, İslâm toplumunun ilk örnek neslini, ‘asr-ı saadet’ neslini oluşturdu. Sahâbe ile Rahmet Elçisi (sas) arasındaki bu samimi bağ, aslında Müslümanlar arasındaki insanî ilişkiler açısından da mükemmel bir örnek oluşturmaktadır. Ve bugün, bu samimi ilişkiler ağına olan ihtiyaç, her zamankinden daha fazladır.