<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Diyanet Haber</title>
    <link>https://www.diyanethaber.com.tr</link>
    <description>Diyanet Haber / Diyanet Sınav / Diyanet Duyuru / Diyanet Hutbe / Müftülükler / İslam Dünyası / Kültür Sanat / #Keşfet / www.diyanethaber.com.tr</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.diyanethaber.com.tr/rss/basmakale" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2026 Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Sat, 05 Sep 2026 03:06:45 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/rss/basmakale"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Zü’l ecniha bir alim Zahidü’l Kevserî]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/zul-ecniha-bir-alim-zahidul-kevseri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/zul-ecniha-bir-alim-zahidul-kevseri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Prof. Dr. Ali Erbaş/ Diyanet İşleri Başkanı]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Yıl 2007, Sakarya Üniversitesi ilahiyat fakültesi dekanıyım. Sakarya ve çevresinde doğmuş, büyümüş alimleri tanıtmaya yönelik sempozyumlar yapıyoruz. Reisü’l-Kurrâ Hendekli Abdurrahman Gürses efendi anısına Kur’an sempozyumu yaptık. Araştırmalarımız sonucu Muhammed Zahidü’l Kevserî’nin Düzceli olduğunu öğrendik.</p>

<p>Merhum Prof. Dr. Faruk Beşer, Prof. Dr. Abdullah Aydınlı, Prof. Dr. Hacı Mehmet Günay hocalarımızı yanıma aldım Düzce Belediye Başkanı Mehmet Keleş beyi ziyarete gittik. Kendisine Zahidü’l Kevseri’nin Osmanlı’nın son Şeyhülislam vekili büyük bir âlim olduğunu, Düzcelilerin bile kendisini tanımadığını, halbuki Düzce’de akrabalarının bile olduğunu, birlikte Uluslararası bir sempozyum yaparak bu büyük âlimi tanımamız ve tanıtmamız gerektiğini ifade ettim.</p>

<p>Belediye başkanı Mehmet Keleş bey çok heyecanlandı. “Hocam ne güzel olur, biz bütün masrafları karşılarız, ne gerekiyorsa yaparız, yeter ki siz bilimsel yönünü çalışın” dedi. Fakülteye döndük, başladık çalışmaya. Prof. Abdullah Aydınlı hocamızı tertip heyeti başkanı alarak atadık, biraz önce saydığım hocalarımız da heyette.</p>

<p><strong>Kitapları aldık</strong></p>

<p>Birkaç gün sonra bir toplantı için Mısır’a gitmiştim. Toplantı sonrası Ezher Üniversitesi etrafındaki kitapçıları dolaşmaya gittim. “Zahidü’l Kevserî’nin kitabı var mı?” diye sorduğum kitapçı önüme bir liste koydu, tam 53 kitabı var listede. “Hepsini alıyorum” dedim. “Hepsi bende yok” dedi. “Komşu kitapçılardan topla, akşama gelip hepsini alacağım” dedim.</p>

<p>Akşam gittim, büyükçe bir koliye doldurmuş kitaplarını, parasını ödedim, alıp Sakarya’ya getirdim, Abdullah Aydınlı hocamıza teslim ettim. “Sempozyum planlamasında bu kitaplar üzerinden hareket edebiliriz” dedim. Hoca oldukça mutlu olmuştu. Tüm kitaplar şu anda Sakarya İlahiyat Fakültesi kütüphanesinde muhafaza altında.</p>

<p>Bütün hazırlıkları tamamladık. Düzce’nin Gölyaka ilçesinde Tefenni Otelde eş zamanlı iki salonda iki oturum, iki gün boyunca devam eden dev bir sempozyum oldu. 17 ülkeden gelen ilim adamlarının sunduğu tebliğlerle adeta bir ilim şöleni yaşadık. Sempozyum günü yaklaştığı sıralarda Güney Afrika’dan birisi bizi aradı, büyük bir üzüntü içerisinde sempozyumdan geç haberdar olduğunu ancak yine de takip etmek için gelmek istediğini, bizden sadece konaklama konusunda yardım istediğini söyledi. Adam Kevserî aşığı birisiymiş. Tamam dedik ve geldi.</p>

<p><strong>Emin Saraç hoca</strong></p>

<p>Merhum Emin Saraç hocamız ve onun neredeyse bütün talebeleri iki gün boyunca sempozyumu takip ettiler. Ayrıca Zahidü’l Kevserî’nin yaşayan bütün talebeleri katıldı. Düzce’deki akrabalarını bulduk, sempozyuma getirdik, büyük mutluluk yaşadılar. Bu vesileyle Kevserî’nin akrabalarının soyisminin Köseer olduğunu öğrendik. Mısır’da Köseer’in Kevserî’ye dönüştüğünü anlamış olduk.</p>

<p>Sempozyum Kitabı’nda muhteşem makaleler var, Türkçe, Arapça, İngilizce. Diyanet yayınları arasından yayınladık. Kevserî ile ilgili en kapsamlı çalışma oldu. Emin Saraç hocamızla ders yaparken Kevserî’den bahsetmediği bir ders olmazdı. Bu sempozyumun açılışında da kendisine açılış konuşması vermiştik ve o doyumsuz hatıralarından adeta bir gül demeti sunmuştu dinleyenlere. Kitapta tamamını yayınladık.</p>

<p>Merhum Ali Yakup hocamızın son zamanlarına yetişmiş ve bir müddet Fatih Emir Buharî Camii’nde yaptığı İhya derslerine katılma lütfuna ermiştim. Bir seferinde Kevseri ile ilgili: “İstanbul’da alimler büyük sıkıntılar yaşamaya başlayınca Zahidü’l Kevserî hocamız Mısır’a gider, Ezher ulemasıyla tanışır hatta Ezher’de ders vermeye başlar. Ezher uleması büyük bir hayranlık içerisinde onun için; ‘İstanbul’dan gelen bu zât çok büyük bir âlim, ilimde şahbâz demişler. Şahbâz demek kartal demektir’ diye de ilave etmişti.</p>

<p>Hakikaten ilmin pek çok alanında, belki bugün ilahiyat fakültesi Temel İslam Bilimleri bölümünün bütün anabilim dallarında hatta diğer bölümlerin de bazılarında üstad diyebileceğimiz zü’l ecniha bir âlim.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Mısır ziyareti</strong></p>

<p>İki hafta önce Mısır Evkaf bakanının davetlisi olarak Kahire’ye gitmiştim. Kevserî’nin kabrini ziyaret ettim. Yıkıntılar arasında, tenha bir yerde, metruk bir mekanda, oldukça garip ve bakımsız bir halde gördüm. Başında Kur’an okudum, dua ettim.</p>

<p>Büyükelçimizle hemen kabir başında kabrini yaptırma kararı aldık. Biz Diyanet Vakfı olarak masraflarını karşılayacağız, Büyükelçilik güzel bir kabir yaptıracak inşaallah.</p>

<p>Allah rahmet eylesin, mekanı cennet makamı âlî olsun. Kendisi gibi alimlerimizin sayısını ziyade eylesin.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>ALİ ERBAŞ, Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/zul-ecniha-bir-alim-zahidul-kevseri</guid>
      <pubDate>Wed, 13 Aug 2025 08:58:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2025/08/zul-ecniha-bir-alim-zahidul-kevseri-1.jpg" type="image/jpeg" length="15362"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Emanet Bilinci]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/emanet-bilinci</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/emanet-bilinci" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Şubat 2023 sayısında kaleme aldığı "Emanet Bilinci" başlıklı makalesinde, "İslam, adalet, emanet, ehliyet ve kardeşlik esaslı bir toplum düzeni tesis etmiştir." dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><em>Prof. Dr.&nbsp;<a href="https://www.diyanethaber.com.tr/haberleri/ali-erbas" target="_blank">Ali Erbaş</a><br />
Diyanet İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık Dergi Şubat&nbsp;2023</em></p>

<p style="text-align:justify">Kavramlar, iletişimin vazgeçilmez köprüleridir. Bir şeyi tanımlamanın, anlatmanın vazgeçilmez araçları; düşünmenin, fikir oluşturarak hareket etmenin birincil vasıtalarıdır. İnsanoğlunun hayat boyu bütün öğrenmeleri için büyük önem arz eden kavramlar, onun varlıklar, olaylar ile olgular arasındaki benzerlik ve farklılıkları ayırt etmesine, muhtemel zihnî karışıklıklardan korunmasına katkı sağlar.</p>

<p style="text-align:justify">İslam dini bütün insanlığa, içeriklerini açık bir şekilde ortaya koyduğu bazı kelimeler ve kavramlar hediye etmiştir. Emanet de İslam’ın kendine mahsus anlayış ve mesajını, insanlara öğretmek üzere kullandığı bu kavramlardan biridir ve “Güvenilen bir kimseye koruması için geçici olarak tevdi edilen maddi ve manevi haklar, imkânlar” gibi bir kuşatıcılığa sahiptir. Dinî literatürümüzde oldukça kapsamlı kavramsal içeriği bulunan emanet ile ilgili ayet ve hadisler, emanete riayetin, insanlar arasında güzel ahlaka dayanan ilişkiler kurmadaki değerini ve toplumsal hayatta huzur ve barışın sağlanmasındaki önemini de ortaya koymaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">İnsanı güzel ahlaki davranışlara sevk eden, onu bu yönde motive eden asıl unsur ise imandır. İyi ve kötüyü belirleyen bir kuvvet olan iman, Allah’a güvende, diğer insanların kendisinden emin olmalarını sağlamada ana etkendir. İman, ibadet gibi dinî yükümlülüklerin yanı sıra, beden ve ruh sağlığı, makam mevki gibi imkânlar, antlaşmalar, sözleşmeler, kişilik haklarına, aile mahremiyetine ve meskene saygı, nimetlere karşı şükür gibi etik ve sosyolojik ilke ve kuralları da kapsamaktadır. Aynı kökten gelmeleri sebebiyle “iman” ve “emin” kavramları arasında yakın bir bağ bulunmaktadır.&nbsp; İslam düşünce ve ahlakına göre bu bağ, bir tarafıyla insandan Allah’a diğer tarafıyla da insandan insana olmak üzere iki yönlüdür. Bir yanda yarattıklarına güven veren, onları korkudan beri kılan Allah’a (c.c.) iman eden, O’na güvenen ve bundan dolayı kendisini emniyet ve huzur içinde hisseden insan; diğer yanda Allah’a imanından dolayı O’nun yarattıklarının güvendiği, itimat edilen, eliyle ve diliyle kimseye zarar vermeyen insan yer almaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">İslam medeniyetinin temelini oluşturan anahtar kavramlardan olan emanet ve güven ile adalet arasında da çok yakın bir ilişki söz konusudur. Topluluklar halinde yaşayan insanlar doğal olarak birbirlerine muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç sebebiyle adalet, hukuk gibi kavramları emanet bilinci ile birlikte değerlendirmek gerekmektedir. Kur’an-ı Kerim bu hususa, “Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder…” (Nisa, 4/58.) ayet-i kerimesiyle, hukukun en geniş kapsamlı ilkelerinden olan ‘emanet’ ve ‘adalet’ kavramlarını bir arada zikrederek dikkat çekmiştir. Nihayetinde bu değerler; insanlara karşı haksız yaklaşımlarda bulunulmamasını, zulme rıza gösterilmemesini, sahip olunan görevlerin emanet olarak görülmesi gerektiğini ifade etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">“Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik, ama onlar bunu yüklenmek istemediler, ondan korktular ve onu insan yüklendi...” (Ahzab, 33/72.) ayet-i kerimesinde yer alan ve birden fazla anlam zenginliğine sahip emanet kavramıyla Cenab-ı Hak, dinî yükümlülüklerle birlikte insanlar arasındaki emanete konu olan hususlara da işaret etmiştir. Bu emaneti yüklenmekle insan hem maddi hem de manevi olarak büyük bir sorumluluğun altına girerek diğer varlıklardan ayrılmış, “eşref-i mahlûkat” makamına yükselmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’an-ı Kerim’de müminlerin erdemli davranışlarından bahseden, “Yine o müminler, emanetlerine ve ahitlerine sadakat gösterirler.” (Müminun, 23/8.) ayetini dikkate alan müfessirler, Allah’a ve diğer insanlara verilen sözleri de emanet kapsamında değerlendirmişlerdir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de birçok hadis-i şerifinde verilen sözlerin, sırların, yapılan vaatlerin ve aile mahremiyetinin birer emanet olduğunu vurgulamışlardır.</p>

<p style="text-align:justify">Dinimize göre bedenimiz, sağlığımız, eşimiz, çocuklarımız ve vatanımız da bizlere birer emanettir. Aynı şekilde insanlar ve diğer canlılar için yaratılan ortak yurdumuz dünya da Yüce Allah tarafından bizlere, ölçülü kullanılması, korunması ve gelecek nesillere aktarılması için bir süreliğine emanet olarak verilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Emanet, peygamberlerin sıfatlarından biridir ve bu sıfatlarla onlar Allah’ın buyruklarını insanlara ulaştırmak, onlara bilmediklerini öğretmek ve insanları kötülükten arındırmak üzere müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmişlerdir. Peygamberlerin güvenilir olma özelliklerinin yanı sıra emin vasfına sahip olmalarının sebebi, ilahi vahyi herhangi bir değişikliğe uğratmaksızın insanlara tebliğ etmeleri ve gönderildikleri hikmet gereği öğrettikleri ve davet ettikleri şeyler konusunda güzel ahlaklarıyla uygulamalı birer örnek olmalarıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Güzel ahlak ile güven ve emanet arasındaki bu sıkı ilişkinin en güzel örneği Peygamber Efendimizdir. O, İslam ahlakının nasıl olması gerektiğini gençlik yıllarından itibaren yaşayarak göstermiş, peygamber olmadan önce ahlaki niteliklerinden dolayı sarsılmaz bir güven kazandığı için Muhammedü’l-Emin lakabıyla anılmıştır. Hz. Peygamber, hayatının her safhasında sadece müminlerin değil, İslam düşmanlarının da kendisinden emin olduğu yüce bir şahsiyet olarak bilinmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Güvenilir olmayı, müminlerin ayrılmaz vasfı olarak nitelendiren Peygamber Efendimiz, “Mümin, insanların canlarına ve mallarına zarar vermeyeceğinden emin oldukları kimsedir.” hadis-i şerifiyle (Tirmizi, İman, 12.) güzel ahlak, güven ve emanet arasındaki doğrudan bağı da ortaya koymuştur. Peygamber Efendimiz, İslam dininin bu evrensel dinamiklerinden hareket ederek, farklı coğrafyalardan gelen ve farklı statüye sahip insanlar arasında adalet, emanet, ehliyet ve kardeşlik esaslı bir toplum düzeni tesis etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Dünya hayatında güven veren, mutlu, huzurlu bireylere ve topluma sahip olmak, ebedi yurdumuz ahirette de bahtiyarlığa erişmek ancak “emanet edileni korumak ve verilen sözü yerine getirmek”le&nbsp; (Mearic, 70/32.) mümkün olabilecektir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/emanet-bilinci</guid>
      <pubDate>Thu, 02 Feb 2023 10:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/02/subat-ayi-basmakale.gif" type="image/jpeg" length="22927"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Alemlerin Rabbi Olan Allah]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/alemlerin-rabbi-olan-allah</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/alemlerin-rabbi-olan-allah" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Ocak 2023 sayısında kaleme aldığı "Alemlerin Rabbi Olan Allah" başlıklı makalesinde, "İman, insanın Rabbine ve tüm varlığa karşı sorumluluklarını hakkıyla yerine getirmede büyük bir imkandır." dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><em>Prof. Dr.&nbsp;<a href="https://www.diyanethaber.com.tr/haberleri/ali-erbas" target="_blank">Ali Erbaş</a><br />
Diyanet İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık Dergi Ocak 2023</em></p>

<p style="text-align:justify">Varlığın ve varoluşun anlamı üzerine düşünen insanın, teslim olmaya mecbur kaldığı en açık hakikat, evreni var eden yüce bir yaratıcının olması gerektiğidir. Nitekim tarih boyunca her toplumda ve kültürde, fizik âleminin ötesinde aşkın bir varlık ya da varlıklara dair inançlar olagelmiştir. Vahyin rehberliğinde gelişen İslam inancı ve düşüncesinde, canlı cansız tüm varlıkları ve her zerresiyle bütün evreni yok iken var eden üstün güç ve kudret sahibi varlık, âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. O, seçtiği peygamberlere gönderdiği vahiyle varoluşun hikmetini beyan etmekte ve zatını da insanlığa tanıtmaktadır. Dolayısıyla O’nu tanımak için sahip olduğu sıfatları ve isimleri de bilmek gerekir.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah, kemal sıfatları ile muttasıf eşsiz bir varlıktır. O, Alîm ismiyle her şeyi eksiksiz bilen, Basîr ismiyle kusursuz gören, Semi’ ismiyle hakkıyla işiten, Kadir ismiyle her şeye muktedir olan, Rezzak ismiyle rızık veren, Rahman ismiyle sınırsız rahmet sahibi olandır. Yüceliğini ifade etmede kelimelerin kifayetsiz kaldığı Müteal bir yaratıcıdır. Allah, insanlığa gönderdiği son vahyinde “ …O’na benzer hiçbir şey yoktur…”(Şura, 42/11.) ayetiyle zatının beşerî her türlü tasavvur ve tahayyülden uzak olduğunu bildirir. Diğer bir ayette ise “İnsanlar içinde öyleleri vardır ki bilgisi, kılavuzu ve aydınlatıcı bir kitabı olmadığı hâlde, büyüklük taslayarak başkalarını Allah yolundan saptırmak için Allah hakkında tartışır durur. Onun dünyadaki payı rezil rüsva olmaktır; kıyamet gününde ise ona yakıcı ateşin azabını tattıracağız.” (Hac, 22/8.) buyurarak zatını tanımanın ancak vahyin bilgisi ve peygamberlerin kılavuzluğu ile mümkün olduğunu ve cahilce tartışmaların kişiyi hakikat yolundan uzaklaştıracağını beyan eder.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Yüce Rabbimiz, yanlış inançları ve tutarsız ilah tasavvurlarıyla şirke düşmüş bir cahiliye toplumuna gönderdiği son elçisi ve vahyi ile tüm insanlığa doğru bir Allah inancını, yani tevhidi yeniden hatırlatmıştır.<br />
Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Rabbimizi anlatan ayetlerden biri şöyledir: “ Allah, O’ndan başka ilah yoktur; diridir, her şeyin varlığı O’na bağlı ve dayalıdır. Ne uykusu gelir ne de uyur. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O’nun izni olmadıkça katında hiçbir kimse şefaat edemez. Onların önlerinde ve arkalarında olanları O bilir. O’nun ilminden hiçbir şeyi -dilediği müstesna- kimse bilgisi içine sığdıramaz. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri içine almıştır. Onları korumak kendisine zor gelmez. O yücedir, mutlak büyüktür.” (Bakara, 2/255.) &nbsp;Aynı şekilde pek çok ayet-i kerimede Yüce Allah’ın zatına, sıfatlarına ve fiillerine dair bilgilendirmeler yapılmış, batıl ve mesnetsiz anlayışlara karşı hakikatler açıkça beyan edilmiştir. Kur’an-ı Kerim ve onu yaşanan bir hayata dönüştüren Peygamberimizin sünneti, bir yandan tevhidi tüm yönleriyle açıkça izah ederek insanlığın idrakine sunarken diğer yandan şirkin ve inançsızlığın çelişkilerini, tutarsızlığını ortaya koymaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Âlemde zerreden kürreye mutlak kudret ve iradesiyle var ettiği her şey O’nun varlığına, birliğine ve kudretine işaret eden birer delildir. İnsan, selim bir akılla baktığında suda Allah’ın rahmetini, rüzgârda kuvvetini, yıldırımda kudretini, gökyüzünde azametini, her bir varlığın özünde sonsuz ilmini müşahede edecektir. Âdeta bütün bir kâinat Allah’ın esmasının tecelli ettiği bir ayna gibidir. Yüce Allah, birçok ayetinde kâinattaki nizam ve ahengi misal vererek insanı, varlığa yansıyan esması üzerinde tefekküre davet etmektedir. Enbiya suresinin 22. ayetinde, “Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar bulunsaydı kesinlikle yerin göğün düzeni bozulurdu…”&nbsp; hakikatiyle kendisinin birliğini ve kâinata hâkim yegâne varlık olduğunu haber vermektedir. “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih eder; O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur…”&nbsp; (İsra, 17/ 44.) ayetiyle de evrendeki her varlığın kendisini tesbih ettiğini beyan ederek insanoğlunun Rabbine karşı hamd ve O’nu tesbih etme sorumluluğuna dikkat çekmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Kâinatın öznesi olan insan, vahye muhatap kılınması sebebiyle yeryüzünün en seçkin varlığıdır. Allah’ın varlığına, birliğine, kudretine ve ilmine işaret eden en büyük ayetlerden biridir. Canlı cansız bütün varlıklar onun için var edilmiştir. İşte bu sebeple Allah, “O, size istediğiniz her şeyi verdi. Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız başa çıkamazsınız…!” (İbrahim, 14/34.) hatırlatmasıyla insanı nimetleri üzerinden kendisini tanımaya ve kulluğa davet eder.</p>

<p style="text-align:justify">Mahlûkatın mükerrem varlığı olan insanın en ulvi görevi kendisini yok iken var edene iman ve kulluk etmektir. Zira iman, varoluşumuzu anlamlı kılan, yaratıcımızla olan ilişkimizi perçinleyen, düşünce, tutum ve davranışlarımıza istikamet veren, bizi arzu ve isteklerimizin esiri olmaktan koruyup dünya ötesi bir hayata bağlayan büyük bir nimettir. İnsanın hem kendisi ve Allah’la hem de âlemle tesis ettiği güçlü bağdır. Bilgiye dayalı, salih amel merkezli, insani değerleri ayakta tutan bir hayat anlayışının teminatıdır. Bu yönüyle iman, insanın Rabbine ve tüm varlığa karşı sorumluluklarını hakkıyla yerine getirmede büyük bir imkândır. Kur’an-ı Kerim’de imanla salih amelin birlikte zikredilmiş olması da insanın sorumluluğunun çift boyutlu oluşunu dikkatimize sunar. İman ve salih amel bütünlüğünü güçlendirmek ise tevhit, adalet ve güzel ahlaka dayalı bir inancın zihinlerde, gönüllerde ve hayatta hakim kılınması ve canlı tutulmasıyla mümkün olacaktır. Müminler olarak bize düşen görev, doğru bir bilgi ve selim bir kalp ile Rabbimize teslim olduktan sonra bu inancın en büyük tezahürü olarak başta adalet ve merhamet olmak üzere tüm insani değerleri yaşadığımız çağa tanıtarak yeryüzüne egemen kılmak için var gücümüzle çalışmaktır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/alemlerin-rabbi-olan-allah</guid>
      <pubDate>Tue, 24 Jan 2023 16:19:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/alemlerin-rabbi-olan-allah.gif" type="image/jpeg" length="15097"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Transhümanizm ve Din]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/transhumanizm-ve-din</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/transhumanizm-ve-din" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Aralık 2022 sayısında kaleme aldığı "Transhümanizm ve Din" başlıklı makalesinde, "İnsanın hayatına ve geleceğine istikamet verecek ve onu yaratılış gayesi doğrultusunda aydınlık yarınlara taşıyacak en büyük imkan, fıtrat dini İslam’dır." dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><em>Prof. Dr. Ali Erbaş<br />
Diyanet İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık Dergi Aralık&nbsp;2022</em></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Bilimsel bilginin ve teknolojinin âdeta kutsandığı bu çağ, “anlam ve değerler” ekseninde bir “ahlak ve medeniyet” krizine sahne olmaktadır. Pek çok alandaki egemenliğiyle toplumları etkisi altına alan Batı medeniyetinin insanı varoluş gayesinden uzaklaştıran, toplumdan soyutlayan ve tabiatla kavgalı hâle getiren varlık, insan ve çevre tasavvuru, bugün insanlığı bir bilinmezliğe sürüklemektedir. Bencillik, duyarsızlık, güvensizlik gibi sorunların girdabında yalnızlığa ve mutsuzluğa mahkûm etmektedir. İnsanın manevi yönünün ihmal edildiği, varlığın aşkın boyutunun yok sayıldığı, çevrenin emanet vasfının göz ardı edildiği bir düzlemde insanlığın derin bunalımlara düçar olması ve toplumların büyük krizlere maruz kalması elbette kaçınılmazdır. Esasen bugün maddi ve manevi boyutlarıyla tüm dünyada yaşanan siyasi, iktisadi, içtimai, ahlaki ve hukuki sorunların arka planında, fütursuzca hayat ve toplum mühendisliğine kalkışan söz konusu üstenci ve benmerkezci medeniyet tasavvurunun yer aldığını söylemek yanlış olmayacaktır.</p>

<p style="text-align:justify">Ne yazık ki böyle bir zihniyetin hegemonyasında insanlık, bugün benzeri görülmemiş bir değişim ve dönüşüme zorlanmaktadır. Son yıllarda hızlı bir şekilde gelişen ve gündelik hayata büyük kolaylıklar getiren teknolojik imkânlar, aynı zamanda insanlığın geleceği hususunda kaygı verici senaryoları da beraberinde getirmektedir. Bilimsel keşifler, teknolojik gelişmeler, genetik ve biyolojik alanda yapılan ileri düzey denemeler ve özellikle insan üzerinde yapılan mühendislik ve tasarım çalışmaları, geleceğe dair kaotik varsayımlara zemin teşkil etmektedir. İletişim ve etkileşim kanallarının ileri boyutlara ulaştığı bir vasatta, insana ve geleceğe dair her türlü senaryonun enformatik kanallardan zihinlere boca edilmesi ise insanların varlık, hayat, din ve topluma dair yerleşik algı ve duyarlılıkları üzerinde ciddi örselenmelere sebep olmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu bağlamda dikkat çeken tezahürlerden biri de transhümanizm düşüncesidir. Transhümanizm, kökeninde yaratılış itibarıyla kusurlu addettiği insanı bilimsel ve teknolojik gelişmelerle kusurlarından arındırılabileceğini vadeden, insanın yeryüzü serüveninde mevcut olandan daha nitelikli ve uzun bir hayata sahip olacağını iddia eden radikal bir yaklaşım olarak dikkat çekmektedir. Başlangıçta entelektüel ve kültürel bir hareket olarak ortaya çıkan bu düşünce, her geçen gün yeni bir aşamasıyla gündeme gelen biyomühendislik, gen mühendisliği, nanoteknoloji, kök hücre ve yapay zekâ alanlarındaki gelişmelerle daha da ivme kazanmaktadır. Gerçek şu ki ölümsüzlüğe dair kadim bir arzunun tahrik gücüyle hareket eden modern insan, eriştiği teknolojik imkânlarla emellerine bu dünyada ulaşabileceği vehmine kapılmış durumdadır. Arka planında ölümsüzlük arzusunun yer aldığı cüretkâr ve sınır tanımaz bir yaklaşım olarak transhümanizm, esasen insanı Yaratıcı’dan, kendinden ve ait olduğu çevreden koparıp hayatın tabii serüvenini değiştirmeye yönelik bir amaca karşılık gelmektedir. Ahlak, hukuk ve değer ekseninde bir tekâmülü hedefleyen dinî referanslara karşın insanın biyolojik ve fiziksel bakımdan insanüstü bir yapıya dönüştürülmesini idealize eden bu düşünce, hakikatte insanın cennetten çıkarılmasına sebep olan şeytani bir aldatmacayla örtüşmektedir. (Araf, 7/19-22.)</p>

<p style="text-align:justify">Transhümanizm düşüncesini ivmelendiren biyoteknolojik alandaki gelişmelerin sadece insanın değil eşyanın tabiatı hususunda da kaygı verici boyutları bulunduğu asla göz ardı edilmemelidir. Bu sebeple bilimsel ve teknolojik gelişmeler sayesinde insanın fiziksel zafiyetlerinin giderilerek tabiatüstü (insanüstü/aşkın) bir varlık hâline dönüştürülmesini idealize eden transhümanizm düşüncesi, yaratılışa müdahale bağlamında ele alınması gereken, dinî, hukuki ve ahlaki boyutu bulunan ciddi bir meseledir. Mevcut teknolojik imkânlar ve bunun üzerine yakın geleceğe dair yapılan öngörüler, alanda gerçekleştirilen çalışmaların başarılı olması durumunda inanç, ahlak ve değer bakımından derin savrulmaların yaşanacağı kaotik yarınların bizleri beklediği noktasındaki kaygıları güçlendirmektedir. Böyle bir ortamda fıtratı koruma ve fıtri değerleri geleceğe taşıma hususunda daha fazla gayret göstermek, fıtrat dini İslam’ın müntesipleri için imani ve ahlaki bir sorumluluktur. Zira insana, topluma, hayata ve çevreye dair sözü olanların inanç, kültür ve ahlak zemininde meydana gelen savrulmalar karşısında duyarsız kalması düşünülemez. Bu noktada çağın psikolojik, teknolojik ve sosyo-politik dinamikleri ekseninde küresel gelişmelerin yönünü ve arka planını doğru okumaya yönelik yapılacak faaliyetler ve özellikle akademik çalışmalar, büyük önem arz etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanların duygu ve düşüncelerini inşa etme, bireysel ve sosyal hayatlarını şekillendirme ve istikballerine yön verme hususunda dinin tartışılmaz bir etkiye sahip olduğu müseccel bir hakikattir. Ancak, içinden geçtiğimiz süreçte dinin evrensel değer ve ilkelerini “dogma” diye yaftalayan fakat bilimin değişken verilerini bir dogma hâline dönüştürerek insanların zihin ve gönül dünyalarını hedef alan çok sayıda yıkıcı faktörün bulunduğu da yadsınamaz bir gerçekliktir. Dolayısıyla fıtratı tahrip eden düşünce, akım ve ideolojilerin tüm gelişim süreçlerini ve olası etkilerini iyi analiz etmek ve behemehâl İslam’ın ortaya koyduğu ilke ve değerler ekseninde bir yaklaşımı tahkim edecek yeni bir perspektif geliştirmek gerekmektedir. İnanıyoruz ki “eşref-i mahlûkat” olan insanın hayatına ve geleceğine istikamet verecek ve onu yaratılış gayesi doğrultusunda aydınlık yarınlara taşıyacak en büyük imkân, fıtrat dini İslam’dır. Onun tüm insanlık için umut, güven, huzur ve hayat veren değerleridir. Bizlere düşen, yaşanan gelişmeler karşısında karamsarlığa kapılmadan feraset ve dirayetle hareket ederek Rabbimizin, <em>“O, hanginizin daha güzel işler yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır.”</em> (Mülk, 67/30.) fermanı sırrınca bir mücadele ortaya koymaktır. İslam’ın varlık, insan, çevre tasavvurunu ve asırlarca yeryüzünde huzurun teminatı olmuş değerlerini etkin bir şekilde çağın idrakine sunarak insanlığın yarınlarına kılavuzluk etmektir.<strong> </strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>#KEŞFET, Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/transhumanizm-ve-din</guid>
      <pubDate>Wed, 07 Dec 2022 15:56:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2022/12/transhumaniz-ve-din.jpg" type="image/jpeg" length="51089"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Süleyman Çelebi ve Mevlid-i Şerif]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/suleyman-celebi-vemevlid-i-serif</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/suleyman-celebi-vemevlid-i-serif" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Kasım 2022 sayısında kaleme aldığı "Süleyman Çelebi ve Mevlid-i Şerif" başlıklı makalesinde, "Peygamber sevgisini dile getirmenin en önemli vasıtası olan mevlit bugün ilmi ve akademik çalışmalara konu olmaktadır." dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><strong><em>Prof. Dr.&nbsp;<strong><strong><strong><strong><strong><strong><strong><strong><strong>Ali Erbaş</strong></strong></strong></strong></strong></strong></strong></strong></strong><br />
<strong><strong><strong><strong><strong><strong>Diyanet</strong></strong></strong></strong></strong></strong>&nbsp;İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık&nbsp;<strong>Dergi</strong>&nbsp;Kasım&nbsp;2022</em></strong></p>

<p style="text-align:justify">Düşünceleri, idealleri ve savundukları ile milletlerin zihin ve gönül dünyasında derin izler bırakan ve her daim hatırlanan öncü şahsiyetler vardır. Yaşadıkları çağı aşan bu kişiler ortaya koydukları eserler, savundukları fikirler ve temsil ettikleri değerler ile asırlara ışık tutmuş, toplumlarının gelişimine rehberlik etmişlerdir. İlhamını Kur’an-ı Kerim’in hakikatlerinden ve Sevgili Peygamberimizin örnekliğinden alan nice İslam münevveri de sözleri, fikirleri ve eserleri ile Müslümanların olduğu kadar diğer din ve inanç mensuplarının da hayatlarında kalıcı izler bırakmıştır. İslam’ın ilim, hikmet ve ahlaki değerlerini nesilden nesile aktarma ve kalıcı kılma hususunda büyük görevler ifa etmiş, bu mümtaz kişiler bir taraftan madden ilerlemenin diğer taraftan ahlaken yücelmenin öncülüğünü yapmışlardır. Bu meyanda İslam kültür ve medeniyetinin en önemli merkezlerinden biri olan Anadolu; yetiştirdiği âlimleri, arifleri, erenleri ve edipleriyle siyasetten kültüre, bilimden sanat ve edebiyata kadar mühim bir merkez olmuştur. Anadolu’da yetişen bu arif ve ediplerden biri de Mevlid-i Nebi’nin yazarı Süleyman Çelebi’dir.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber âşığı bir mutasavvıf olan Süleyman Çelebi sancılı bir dönemin şairidir. Siyasi anlamda Moğol istilasının, dinî ve fikrî anlamda Bâtınilik propagandasının toplumu derinden sarstığı bir dönemde yaşamıştır. O, Vesiletü’n-Necat (kurtuluş yolu) adıyla bilinen meşhur eserini böylesi bir ortamda yazmıştır. Yazdığı bu eser ile bir taraftan Bâtınilik propagandalarına engel olup topluma umut vermeyi, diğer taraftan İslam’ın inanç ve akidesini savunarak insanlara Peygamber sevgisini ve ahlakını aşılamayı gaye edinmiştir. Tıpkı kendisinden önceki Yunus Emre gibi açık ve sade dili, samimi, duygulu ve heyecanlı anlatışı ile insanlar nezdinde büyük bir itibara sahip olmuştur. Yazdığı mevlit, sadece kendi çağında değil diğer asırlarda da her daim etkisini sürdürmüştür. Öyle ki İslam edebiyatının en yaygın edebî türlerinden biri olan mevlit âdeta onun eseri ile özdeşleşmiş, kendisinden önce ve sonra birçok mevlit yazılmış olmasına rağmen hiçbiri onunki kadar okunmamış, dillerde ve gönüllerde yer edinememiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Süleyman Çelebi’nin eseri, sadeliği ile olduğu kadar içeriğiyle de tarih boyunca Müslümanlar tarafından büyük bir takdire mazhar olmuştur. O, mevlidini Allah-âlem ilişkisinden yaratılış keyfiyeti ve tasavvuruna, bilginin öneminden güzel ahlakın zorunluluğuna ve insanın varlık içindeki konumuna kadar çok geniş bir perspektifle yazmıştır. Bu meyanda varlığın temeline Allah’ı koymuş ve mevlidine “Allah adın zikridelim evvela” diyerek giriş yapmış, Allah-âlem ilişkisini ise ehlisünnet akidesi doğrultusunda ele almıştır. Nitekim:&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><em>“Cümle âlem yoğiken Ol var idi,<br />
Yaradılmışdan ganî cebbâr idi.&nbsp;<br />
Yoğiken var eyleyen çün<br />
Ol-durur,<br />
Kudretinden cümleyi Ol ol-durur.&nbsp;<br />
Var iken Ol yoğidi ins ü melek,<br />
Arş u ferş u ay u gün hem nüh felek.<br />
Sunile bunları Ol var eyledi,<br />
Birliğine cümle ikrar eyledi.&nbsp;<br />
Kudretin ızhar edip Ol Celil,<br />
Birliğine bunları kıldı delil”</em></p>

<p style="text-align:justify">mısraları ile Allah’ın âleme hâkim bir varlık olduğunu anlatır ve âlemin yaratılışının Allah için keyfiyetini&nbsp;“Bir kez ol dimek ile oldu cihan / Olma dirse girü yok olur heman. Bunlar olmasa yine Ol idi Ol / Her neye Ol ‘ol’ dise ol oldı ol” veciz dizeleri ile dikkatimize sunar.</p>

<p style="text-align:justify">Allah-âlem ilişkisinden sonra sözü âlem içerisindeki konumu sebebi ile Sevgili Peygamberimize, onun faziletlerine ve ona duyulan muhabbete getirir. Özellikle Bâtınilerce topluma yayılmak istenen Hz. Peygamber’i itibarsızlaştırma anlayışlarına, “Enbiyânun şeksüz ol sultanıdur / Cümlesinün cânı içre cânıdur. / Gerçi kim anlar dahi mürsel durur / Lakin Ahmed ekmel ü efdal durur” dizeleri ile cevap vermiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Geçmişten günümüze şairleri naat, kaside ve mevlit yazmaya sevk eden en önemli sebep hiç kuşkusuz Allah’ın övdüğü peygamberine duyulan sevgi ve hasret olmuştur. Bu meyanda “Vesiletü’n-Necat” adlı eseri ile Süleyman Çelebi beşerî ve ilahi tüm ilişkilerde çok önemli bir yere sahip olan ahlak meselesini Hz. Peygamber’in şahsı üzerinden anlatır. Onun ahlakının Kur’an ahlakı olduğunu söyler ve sözü ümmete getirerek: “Ümmetisen anun ahlâkını tut / Tâ ki ümmetlik bula sende sübût” mısralarıyla ifade eder. Allah’ın rızasını elde etmenin yolunun da peygamberi sevmekten, onun ahlakına tabi olmaktan ve kötü ahlaktan uzak durmaktan geçtiğini söyler.</p>

<p style="text-align:justify">Mevlit her ne kadar Peygamber Efendimizin doğumu ve buna bağlı olarak yapılan kutlamalar olsa da peygamber sevgisinin bir nişanesi olarak asırlarca sünnet düğünlerinden evlilik merasimlerine, hacı ve asker uğurlamadan bunların karşılanmasına kadar hemen hemen sosyal hayatın tüm alanlarında var olmuş, medeniyetimiz ve kültürümüzün ayrılmaz bir ögesi hâline gelmiştir. Bu sebeple mevlit asırlarca insanları camilerde, evlerde, salonlarda bir araya getiren, davet ve icabet kültürünü canlı tutan bir tesire sahip olmuştur. Her kesimden insanı bir araya getirmiş, ikramlar ve yapılan hayırlarla sosyal, kültürel ve iktisadi hayatın güçlenmesine büyük katkılar sunmuştur. Öyle ki fakirlerin ihtiyacını karşılamak için “Mevlit Vakıfları” bile kurulmuştur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Peygamber sevgisini dile getirmenin en önemli vasıtası olan mevlit bugün ilmî ve akademik çalışmalara konu olmaktadır. Esasen mevlidin ‘Doğu ve Batı’da birçok dile çevrilmiş olması da onun önemini ortaya koyar. Süleyman Çelebi’nin, Osmanlı’nın fetret döneminde yazdığı bu eser asırlarca Müslümanların vahdet zemini olmuş ve olmaya da devam etmektedir. Bugün bizlere düşen en büyük sorumluluk, eserin yazıldığı zamanı ve ortamı göz önünde bulundurarak mesajlarını doğru anlamak ve günümüze doğru aktarmak olmalıdır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/suleyman-celebi-vemevlid-i-serif</guid>
      <pubDate>Tue, 08 Nov 2022 10:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/11/suleyman_celebi_vemevlid_i_serif_h28840_de2e0.gif" type="image/jpeg" length="20052"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hz. Peygamber Cami ve İrşad]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-cami-ve-irsad</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-cami-ve-irsad" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Ekim 2022 sayısında kaleme aldığı "Hz. Peygamber Cami ve İrşad" başlıklı makalesinde, "Sözün gücünü mabetten başlayarak hayatın tüm alanına hakim kılmak irşat sorumluluğuyla mükellef olan herkes için öncelikli görev haline gelmiştir." dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><strong><em>Prof. Dr.&nbsp;<strong><strong><strong><strong><strong><strong><strong><strong>Ali Erbaş</strong></strong></strong></strong></strong></strong></strong></strong><br />
<strong><strong><strong><strong><strong><strong>Diyanet</strong></strong></strong></strong></strong></strong>&nbsp;İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık&nbsp;<strong>Dergi</strong>&nbsp;Ekim 2022</em></strong></p>

<p style="text-align:justify">Müslümanların hayatında ve anlam dünyasında vazgeçilmez bir değere sahip olan camiler gerek ibadetlerin ifasında gerekse ilahi ilke ve hakikatlerin tebliğ ve tebyin edilmesinde en etkili mekanlardır. İslam’ın kurumsal hüviyeti olan mabetler, tarih boyunca Müslümanların hem aidiyet bilincini inşa etmiş hem de birlikte var olma idealini tahkim etmiştir. Nitekim yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de "Mescitler yalnız Allah’ındır. O halde Allah ile birlikte başkasına da tapmayın."&nbsp;(Cin, 72/18.) ilahi fermanıyla insanları mescidin saygınlığına halel getirici düşünce ve davranışlardan uzak durmaları hususunda uyarmıştır. &nbsp;Diğer bir ayette ise "Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazını kılan, zekatını veren ve yalnız Allah’tan korkup çekinen kimseler imar edebilirler. İşte bunların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur." (Tevbe, 9/18.) buyurularak her bir müminin camilerin maddi ve manevi imarındaki sorumluluğuna vurgu yapılmıştır. Kur’an-ı Kerim’in bu ve benzeri ayetlerinin rehberliğinde Müslümanlar cami merkezli büyük medeniyetler kurmuşlardır. Bu medeniyette sadece cami ve mescitler değil diğer din ve inançların mabetlerinin de dokunulmazlığı muhafaza edilmiştir. Şüphesiz bu ideal davranışın altında yatan etken, Kur’an ve sünnetin mabetler ve inanç özgürlüğü ile ilgili çağlar üstü mesajlarıdır.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Allah Teala’nın gönderdiği bütün peygamberler gibi Hz. Muhammed’in (sas) de asli&nbsp;ve öncelikli görevi insanları tebliğ ve irşat etmektir. Yüce Rabbimiz bu yolda peygamberimizden daima sabrı ve tevekkülü kuşanmasını, insanlara yumuşak davranmasını, kolaylaştırıcı olmasını, şefkat ve merhametle muamele etmesini, emretmiş; kendisinin bir vekil, muhafız ve zorba olarak değil müjdeci, uyarıcı ve hatırlatıcı olarak gönderildiğini bildirmiştir. Vahyin rehberliğinde sevgili peygamberimiz, genç, yaşlı, kadın, erkek, çocuk herkese ve toplumun her katmanına İslam’ın mesajlarını, emir ve yasaklarını, haram ve helallerini, iyilik ve güzellikleri anlatmış, Kur’an-ı yaşanan bir hayata dönüştürerek müminlere en güzel örnekliği bırakmıştır. O’nun mescit merkezli tebliğinde ve gönülleri fethetmedeki başarısının arkasında kuşkusuz, inanç ve azimle devam ettirdiği mücadelesi, güzel ahlakıyla herkesin takdir ettiği örnekliği, Kelamullah’ın izinde bilgi ve hikmeti önceleyen davet dili etkili olmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanları hakka, iyiliğe erdemli olmaya davet eden nübüvvetin son temsilcisi sevgili Peygamberimiz Medine’de inşa ettiği "Mescid-i Nebi"&nbsp;ile gaye, değer, ahlak, fazilet ve kulluk ekseninde tüm Müslümanları bir araya getirmiş, onları vahyin nuru ve güzellikleri ile buluşturmuştur. O, irşat ve tebliğdeki vazgeçilmez konumu sebebiyle inşa ettiği mescide o kadar değer vermiştir ki şiddetli hastalığı esnasında bile mescitte cemaatle namaza devam etmiş, ashabını ve ümmetini de daima caminin vahdet ikliminde buluşmaya teşvik etmiştir. Nitekim onun cemaatle kılınan namazın faziletlerine dair söyledikleri bunun en açık göstergesidir. Diğer taraftan onun inşa ettiği mescit; hayri hizmetlerin yapıldığı, yetim ve öksüzlerin barındığı, açların doyurulduğu, ferdi ve içtimai sorunların çözüldüğü hatta askeri ve siyasi konuların istişare edilip kararların alındığı bir yer olmuştur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Allah Rasûlu’nün nazarında cami; gönülleri ihya eden, zihni inşa eden, birlik-beraberlik ve kardeşliği perçinleyen, sevgi ve dayanışma ruhunu güçlendiren, iman kardeşliğinin her şeyden üstün ve değerli olduğunu yaşatan ve hissettiren eşsiz bir mekandır. Onun inşa ettiği mescit bir ibadet mekânı olduğu kadar bilgi, hikmet ve güzel ahlakın öğretildiği bir mekteptir. O, kendisinin bir muallim olarak gönderildiğini belirterek irşat vazifesinde mescidi merkez yapmış, oradaki eğitim faaliyetlerine bizzat katılmış, özellikle çocuk, genç ve kadınların eğitimine büyük önem vermiş, İslam toplumunda eğitim öğretimin kurumsal anlamda mabette başlamasına öncülük etmiştir. İnşa ettiği mescit, çok kısa bir zamanda İslam’ın evrenselliğinin gelişme ve ilerleme özelliklerinin sembolü haline gelmiş; ilimden sanat ve estetiğe, mimariden kültür ve sosyal hayata kadar medeniyetin öncü mekânı olmuş, cehalet çağını yaşayan insanları saadet asrının huzurlu, mutlu ve müreffeh bireyleri haline getirmiştir.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Bilimsel ve teknolojik gelişmelerin, ulaşım ve iletişimin hayatı alabildiğine kolaylaştırdığı günümüz dünyası maalesef bölgesel ve küresel krizlerin, sınıflaşma ve hizipçiliğin, bireysellik ve bencilliğin, kimlik ve değer kaybının kıskacında sıkışmış vaziyettedir. Böylesi bir vasatta din ve inançta olduğu kadar hayatla da bağını koparmış çağın mutsuz ve huzursuz insanını tıpkı saadet asrında olduğu gibi camilerin sekinet, rahmet ve bereket yüklü iklimine kavuşturmak, itibar ve irtifa kaybetmiş sözün gücünü mabetten başlayarak hayatın tüm alanına hakim kılmak irşat sorumluluğuyla mükellef olan herkes için öncelikli görev haline gelmiştir.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Bugün nebevi metodu kuşanarak samimiyet, sabır ve sevgiyle her türlü ayrıştırma, ötekileştirme ve kutuplaştırmadan uzak bir dil ve üslupla İslam’ın aydınlık ilkelerini, hayata huzur getiren mesajlarını yeniden insanlıkla buluşturmak için gayret etmeliyiz. Tebliğ ve irşadımızı "Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et; onlarla en güzel yöntemle tartış. Kuşkusuz senin rabbin, yolundan sapanların kim olduğunu en iyi bilendir; O, doğru yolda bulunanları da çok iyi bilir."&nbsp;(Nahl, 16/125.) ilahi beyanını esas alarak yapmalıyız. Kendi kalbimizden ve hayatımızdan başlayarak halimizi ve hal dilimizi güçlendirmeliyiz. Tüm söz, tutum, tavır ve davranışlarımızda, İslam’ın değerlerinin tebliğcisi ve temsilcisi olduğumuzun farkında olarak hareket etmeliyiz. Bunu hakkıyla yaptığımızda şüphesiz yaşadığımız çağ İslam’ın rahmet yüklü ilkeleriyle güzelleşecek ve huzura kavuşacaktır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-cami-ve-irsad</guid>
      <pubDate>Wed, 12 Oct 2022 13:08:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/10/hz_peygamber_cami_ve_irsad_h28199_33caf.gif" type="image/jpeg" length="52757"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Dijitalleşme ve Din Eğitimi]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/dijitallesme-ve-din-egitimi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/dijitallesme-ve-din-egitimi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Eylül 2022 sayısında kaleme aldığı "Dijitalleşme ve Din Eğitimi" başlıklı makalesinde, "Bilgi, insan için değerli bir imkan ve devasa bir güçtür." dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><strong><em>Prof. Dr.&nbsp;<strong><strong><strong><strong><strong><strong><strong>Ali Erbaş</strong></strong></strong></strong></strong></strong></strong><br />
<strong><strong><strong><strong><strong><strong>Diyanet</strong></strong></strong></strong></strong></strong>&nbsp;İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık&nbsp;<strong>Dergi</strong>&nbsp;Eylül&nbsp;2022</em></strong></p>

<p style="text-align:justify">Son yıllarda sıkça karşımıza çıkan kavramlar arasında yer alan dijital çağ; bilginin, iletişimin, erişimin temel unsurlar olduğu ve bu unsurları kuşatan becerileri gerekli hâle getiren bir dönemi ifade etmektedir. Bu dönemde toplumların hızlı ve kapsamlı etkileşimi, çağa uyum için gereken unsurların gelişimini ve dönüşümünü de alabildiğine hızlandırmıştır. Bilişim teknolojileri hayatın her alanına daha fazla nüfuz etmiş, buna paralel olarak dijital dünyanın kendi araçları üzerinden bilgiye ulaşma ve bu bilgiyi kullanabilme becerisini kazanma artık temel gereklilik haline gelmiştir. Böylece zaman, mekân gibi kısıtlayıcı kavramların etkisini ortadan kaldıran dijital dünyanın kazançlarıyla donanmış bilgi toplumunun farkındalığı iyice belirginleşmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Sınırları belli olmayan dijital dünya, sınırları belli birçok unsuru etkisizleştirmiş ve hayata yeni iletişim imkânları taşımıştır. Toplumun temel dinamiklerden olan eğitim de bu süreçte, doğal olarak içinde bulunulan dönemin özelliklerinden etkilenmekte, hatta değişimin odağında yer almakta, eğitim kurumları da kendilerini yeniden konumlandırma mecburiyetinde kalmaktadır. Yeni teknolojiler, yeni bir dönemin de başlangıcını teşkil ederek yeni öğrenme biçimleri ve ortamları oluşturmakta, eğitimin bütün süreçlerini büyük oranda değiştirmektedir. Gelişen teknolojiye bağlı olarak hemen her sahada yaşanan bu değişimlerle oluşan yeni iletişim biçimleri, sonuçta insanı ilgilendiren her meseleyi çok geniş açılardan ele almayı zorunlu hâle getirmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">İçinde bulunduğumuz zaman; başta amaç, içerik, öğrenme ve öğretme süreci olmak üzere eğitimin bütün unsurlarını, hatta öğrenci öğretmen iletişiminden din görevlisi cemaat ilişkisine kadar bütün iletişim biçimlerini dikkate almayı gerektirmektedir. Bu noktada fert ve toplumlar için en önemli unsur muhakkak ki eğitimdir. Eğitim, aklı ve iradesi olduğu için sorumlu olan insanın kendini tanımasına, geliştirmesine yardım etmektedir. Sadece yaratıcısına karşı değil, bununla birlikte kendisine, çevresine, genel olarak yaşadığı topluma karşı sorumluluğunu hatırlatmakta ve insanın bilimsel bilgiler ve beceriler kazanmasını, millî ve manevi değerlerini öğrenmesini sağlamaktadır. Nitekim geçmişten günümüze kültür ve medeniyetlerin gelişmesi ancak eğitim aracılığıyla mümkün olabilmiş, millî, manevi değerleri ve evrensel kültürü oluşturan unsurlar ancak eğitim sayesinde kalıcı hâle gelebilmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Eğitim, ülkelerin ekonomik, sosyal, kültürel alanda kalkınabilmesi için ihtiyaç duyulan nitelikli insan gücünün yetiştirilmesinde de birinci derecede etkilidir. Eğitimden, gerek bireysel gerekse toplumsal beklentilerin her zaman en üst düzeyde olmasının sebebi onun bu özelliğidir. Bu nedenle eğitimin amacı, değerlerine bağlı, milletine ve insanlığa faydalı, akıl, irade ve vicdanını yerinde kullanabilen erdemli insanlar yetiştirmek olmalıdır. Bu amaca binaen dinimiz, beşikten mezara kadar uzanan bir süreçte istisnasız herkesi öğrenme ve öğretme etkinliğine dâhil etmektedir. Kur’an-ı Kerim’in Müslümanlara herhangi bir cinsiyet ayrımında bulunmadan yüklediği ilk mükellefiyet de eğitimle ilgilidir.</p>

<p style="text-align:justify">Muallim/öğretmen olarak gönderildiğini beyan eden Sevgili Peygamberimizin (s.a.s.) eğitim anlayışının temelinde de sadece belli kesimlere ya da belli yaş grubundaki insanlara değil eğitim almaya müsait, öğrenebilir durumda olan herkese ulaşma ilkesi yer almıştır. Hicretten hemen sonra bir mescit inşa ettiren Hz. Peygamber (s.a.s.), zamanı ve imkânları en güzel şekilde kullanarak eğitim-öğretim faaliyetlerini yaygın hâle getirmek için bu mescitte ayrı bir bölüm yaptırmış, bu bölümde bizzat dersler vermiş ve eğitim maksadıyla bazı sahabileri görevlendirmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Bilgi ve eğitime bu denli değer veren bir inancın mensupları olarak bugün dinî tebliğ ve irşad noktasında dijital dünyanın sağladığı imkânlardan azami derecede istifade etmek, erdemli insan, faziletli toplum ve huzurlu dünya mefkûresini gerçekleştirmeyi kendisine gaye edinen bir teşkilat olarak bizler için önemli bir sorumluluktur. Böylece Kur’an-ı Kerim ve sünnet-i seniyye çizgisinde, sahih bir din anlayışıyla sunulan din eğitimi ve irşat hizmetleri daha verimli olabilecektir. Diğer taraftan taşıdığı risklerle birlikte teknolojinin sağladığı imkânları görmezden gelmek, bir anlamda küreselleşen dünyada dijital dönüşüme direnç göstererek değişimin gerisinde kalmak olacaktır. Zira günümüzde yaşanan dönüşüm, devamlı ve dinamik bir süreçtir. Bu süreç, İslam dünyasındaki dinî teşkilatlar arasında örnek bir kurum olma hüviyetine sahip Diyanet İşleri Başkanlığı için de oluşan yeni fırsatları görmeyi ve temel ahlaki değerler doğrultusunda dijital teknolojileri daha etkin kullanarak her bakımdan daha donanımlı ve bilgili hâle gelmeyi ifade etmektedir. Bilgi, insan için değerli bir imkan ve devasa bir güçtür. Kur’an-ı Kerim’e göre insanın diğer varlıklardan üstünlüğü (Bakara, 2/30-31.), onu ayrıcalıklı kılan özellikler olarak ruhi kabiliyetleri, aklı ve bilgisidir. (Zariyat, 51/56; Mülk, 67/2.) Bilenle bilmeyen bir değildir. (Zümer, 39/9.)</p>

<p style="text-align:justify">Esasen başarılı ve etkili bir eğitimin temel referansı olan bilgi, insanın aklıyla kavrayabileceği olgu, gerçek ve ilkelerin bütününü ifade etmektedir. Eşyanın hakikatini idrak etmek için bilgiye ihtiyaç vardır. Düşüncenin gerçeğe uygun olması veya bir şeyin suretinin akılda hâsıl olması için bilgi gerekmektedir. Doğası gereği göreceli bir kavram olan; zamana, kültüre, coğrafyaya göre değişen ve farklı şekillerde tanımlanabilen bilgi, günümüzde yaşanan dijital dönüşümün de bir anlamda çıkış noktası ve hızlandırıcısıdır. Bugün bilginin hızlı bir şekilde yayılması, hayatın merkezinde daha fazla yer almak suretiyle etkisini her alanda daha güçlü hissettirmesi; teknolojik unsurlar vasıtasıyla kolayca erişilebilir olmasından ve bilgi kaynaklarına ulaşımda sınırların ortadan kalkmasından kaynaklanmaktadır. Bu durum aynı zamanda bilgiyi doğru kaynaktan alabilmenin, bilginin değeri bakımından sorgulayıcı bir yöntemle değerlendirme yapabilmenin ve bilginin kullanımı noktasında doğru hareket edebilmenin önemini daha da artırmaktadır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/dijitallesme-ve-din-egitimi</guid>
      <pubDate>Thu, 15 Sep 2022 15:37:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/08/dijitallesme_ve_din_egitimi_h27312_b1dc8.gif" type="image/jpeg" length="16749"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Resulüllah’ın Ümmete Emaneti Ehl-i Beyt]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/resulullahin-ummete-emaneti-ehl-i-beyt</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/resulullahin-ummete-emaneti-ehl-i-beyt" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Ağustos 2022 sayısında kaleme aldığı "Resulüllah’ın Ümmete Emaneti Ehl-İ Beyt"  başlıklı makalesinde, "Ehl-i beyte duyulan sevgi, Muhammedi bir muhabbettir." dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><strong><em>Prof. Dr.&nbsp;<strong><strong><strong><strong><strong><strong>Ali Erbaş</strong></strong></strong></strong></strong></strong><br />
<strong><strong><strong><strong><strong>Diyanet</strong></strong></strong></strong></strong>&nbsp;İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık&nbsp;Dergi Ağustos&nbsp;2022</em></strong></p>

<p style="text-align:justify">Yüce dinimiz İslam’ın hedeflediği toplumsal yapının düşünsel arka planına işaret eden referans kelimeler vardır. Kur’an’ın nüzul döneminde Arap lisanının doğal seyri içerisinde gündelik kullanımı bulunan bu kelimeler, vahyin ve nübüvvetin getirdiği ilkeler, ölçüler ve değerler muvacehesinde kavramlaşarak İslam’ın varlık ve hayat tasavvuru içerisinde yeni bir anlam yelpazesine sahip olmuştur. İbadetten ticarete, hukuktan ahlaka, aileden sosyal hayata kadar hemen her alanda pek çok örneği bulunan söz konusu kavramlardan biri de aile mefhumuna atıfla kullanılan “ehl-i beyt” tabiridir.&nbsp;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Arap dilindeki sözlük anlamı itibarıyla “ev halkı” ve “aile” demek olan ehl-i beyt, bir evin sahibiyle onun eşini, çocuklarını, torunları ve yakın akrabalarını kapsayacak bir anlama sahiptir. İslam’ın ilk yıllarında gerek Peygamber Efendimizin gerekse diğer insanların ev halkını ifade etmek için kullanılan bu tabirin dinî literatürde bir terim olarak yer bulması ise daha çok Hz. Peygamber’in ailesinin müminler nezdindeki anlam ve değeri çerçevesinde tezahür etmiştir. Böylece İslam inanç ve kültür dünyasında “ehl-i beyt” kavramı, Peygamber Efendimizin mutahhar eşleri, çocukları, torunları ve diğer yakınlarından oluşan ailesinin özel ismi hüviyetini kazanarak tarihi&nbsp;süreçte Müslümanların itikadi, içtimai, iktisadi ve siyasi gündeminin odağında yer almıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Resul-i Ekrem’in (s.a.s.) hane-i saadetine münhasır bir isim olan ehl-i beyt kavramının Müslümanların inanç ve kültür dünyasındaki anlam boyutunu gösteren ve onlara duyulan sevgi, saygı ve bağlılığın gerekçesi olan pek çok etken vardır. Bunlardan en önemlisi, Cenab-ı Hakk’ın “Peygamber, müminlere kendi canlarından daha önce gelir. Onun eşleri de müminlerin anneleridir.” (Ahzab, 33/6.) ayetiyle Peygamber Efendimizin ailesini (hanımlarını) taltif etmiş olmasıdır. Onlar, ilahi iltifata mazhar olarak Hz. Peygamber’in (s.a.s.) müminler için örnekliğine vesile kılınmış seçkin ve saygın şahsiyetlerdir. Müslüman aile yapısını ve ailevi değerleri hayatlarında temsil eden eşsiz numunelerdir. Peygamber Efendimizin örnekliğinin bir boyutu da ehl-i beytidir. İslam’ın ilk yıllarında Müslümanlar, onun hayatının özel alanlarıyla ilgili birçok ölçü ve prensibi ehl-i beytten (Resulüllah’ın eşlerinden) öğrenmişlerdir. Onların hem Peygamber Efendimizle hem de birbirleriyle ve diğer insanlarla ilişkileri, Müslümanların ailevi, dini&nbsp;ve içtimai hayatlarının şekillenmesinde en güzel örnek ve en büyük etken olmuştur. İslam’ın evrensel ilke ve değerlerinin hayata taşınması noktasında ehl-i beyt’in örneklik misyonu Peygamber Efendimizin vefatından sonra da devam etmiştir. Zira Allah Resulü’nün (s.a.s.), bu bağlamda Kur’an-ı Kerim’i ve ehl-i beytini ashabına emanet olarak bıraktığına ve onlar hakkında dikkatli olunması gerektiğine işaret eden rivayetler vardır. (Müslim, Fezailü’s-Sahabe, 36.)</p>

<p style="text-align:justify">Ehl-i beytin kimlerden oluştuğu konusunda farklı mülahazalar bulunsa da meseleye Kur’an ve sünnet bütünlüğü içinde bakıldığında bu kavramın herhangi bir fark gözetmeksizin Hz. Peygamber’in eşlerini ve soyundan oluşan yakınlarını ihata ettiği görülecektir. Nitekim “Ey peygamber ailesi (ehle’l-beyt)! Allah sizi sadece günah kirlerinden arındırmak ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (Ahzab, 33/33.) ayetindeki ehl-i beyt terkibi Hz. Peygamber’in hanımlarına hitaben kullanılmıştır. Bununla birlikte Allah Resulü (s.a.s.), çeşitli vesilelerle Hz. Fatıma, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in de kendi ehl-i beytinden olduklarını zikretmiş (Tirmizi, Menakıb, 31.); “Kim Hasan ve Hüseyin’i severse beni sever, onlara buğz eden bana buğz etmiş olur.” (İbn Mace, Mukaddime, 11.) buyurmak suretiyle de ehl-i beyti sevmenin önemini vurgulamıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Asr-ı Saadet’ten bu yana bütün Müslümanlar, ehl-i beyti sevmeyi ve onlara saygı göstermeyi, dua, salat ve selamlarına onları da dahil etmeyi peygamber sevgisinin bir göstergesi ve inançlarının bir gereği olarak görmüşlerdir. Nitekim Yüce Allah’ın, “Gerçekten Allah ve melekleri, Peygamber’e salat ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salat edin ve tam teslimiyetle selam edin.” (Ahzab, 33/56.) buyruğu üzerine Ashab, “Ya Resulüllah! Sana nasıl selam vereceğimizi öğrendik, sana nasıl salavat getireceğiz?” diye sorunca Allah Resulü (s.a.s.), “Allahım! İbrahim’in aline rahmet ettiğin gibi Muhammed’e ve aline de rahmet et. Allahım! İbrahim’in aline hayır ve bereket lütfettiğin gibi Muhammed’e ve aline de hayır ve bereket ihsan et. Şüphesiz sen övülmeye layık ve yücesin, deyiniz.” (Müslim, Salat, 66.) buyurarak salatın kapsamına ehl-i beytini de dahil etmelerini istemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Ehl-i beyt, inanç, kültür ve medeniyet tarihimiz boyunca Resulüllah’ın müminlere emaneti olarak daima büyük bir sevgi, ilgi ve hürmet görmüştür. Bilhassa Osmanlı döneminde ecdadımız, ehl-i beyte karşı beslenen bu muhabbeti “Nakîbü’l-Eşraf” adı altında kurumsallaştırmış ve böylece Resulüllah’ın soyundan gelenlerin saygınlıklarını korumanın gayreti içerisinde olmuştur. Ancak, ehl-i beyte duyulan bu ulvi muhabbetin tariha&nbsp;süreç içinde kimileri tarafından ideolojik ve politik çıkar malzemesi yapıldığı da acı bir gerçektir. Bu bağlamda ehl-i beytin cennet çiçeklerinden Hz. Hüseyin’in şehit edilmesi hadisesi, vahim bir çarpıtmayla istismar zemini yapılmak istenmektedir. İstisnasız bütün Müslümanların yüreğini dağlayan bu elim hadiseden ırkçı, mezhepçi ve ideolojik bir tarafgirlik çıkarmak, Müslümanların arasına atılmış büyük bir fitne ve ümmetin vahdetine, kardeşlik bilincine ve geleceğine yapılmış bir kötülük olacaktır. Zira ehl-i beyt, İslam ümmetinin önemli ortak paydalarından biridir. Ehl-i beyte duyulan sevgi, Muhammeda&nbsp;bir muhabbettir. Çağları aşan bu muhabbet, âlemlere rahmet olarak gönderilen son peygamber Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.s.) temsil ettiği değerlere ve bıraktığı emanetlere sımsıkı sarılma ve onun yolunda yürüme gayretinin bir ifadesidir.<br />
&nbsp;</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/resulullahin-ummete-emaneti-ehl-i-beyt</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Aug 2022 09:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/09/resulullahin_ummete_emaneti_ehl_i_beyt_h26897_a5b87.gif" type="image/jpeg" length="39472"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İslam’ın Asli Kaynaklarından Sapmamak]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/islamin-asli-kaynaklarindan-sapmamak-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/islamin-asli-kaynaklarindan-sapmamak-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Temmuz 2022 sayısında kaleme aldığı "İslam’ın Asli Kaynaklarından Sapmamak" başlıklı makalesinde, "İslam dünyasının imkan ve enerjisini sömüren güncel meselelerin yegane çözüm yolunun Kur’an ve sünnet bütünlüğü içerisinde bir vahdet zemini inşa etmekten geçtiğini" söyledi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><strong><em>Prof. Dr.&nbsp;<strong><strong><strong><strong><strong>Ali Erbaş</strong></strong></strong></strong></strong><br />
<strong><strong><strong><strong><strong>Diyanet</strong></strong></strong></strong></strong>&nbsp;İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık&nbsp;Dergi Temmuz&nbsp;2022</em></strong></p>

<p style="text-align:justify">İnsanlığın hidayet ve iyiliği, yeryüzünün huzur ve barışı için gönderilen yüce dinimiz İslam’ın ilk ve asli kaynağı, Allah’ın ezelî ilminin ve kelam sıfatının bir tecellisi ve Resulüllah’ın müminlere en büyük emaneti olan Kur’an-ı Kerim’dir. Nazil olduğu andan itibaren her bir ayeti, vahiy kâtiplerince büyük bir hassasiyetle yazılmış, ezberlenmiş ve müminlerin hayatında vücut bulmuştur. Zihinlere, gönüllere ve sayfalara nakşedilerek asırlar boyu hiçbir değişikliğe maruz kalmadan bugüne ulaşmıştır. Bugün dünyanın her yerinde hem milyonlarca Müslüman tarafından hıfzedilmesi hem de Mushaf olarak orijinal mevcudiyetini muhafaza etmesi, hiç şüphesiz Allah’ın vaadinin bir tecellisidir. Yüce Rabbimiz, “Kesin olarak bilesiniz ki bu kitabı kuşkusuz biz indirdik ve onu mutlaka koruyan da yine biziz.” (Hicr, 15/9.) fermanıyla onun ilahi koruma altında olduğunu bildirmiştir. Gerek lafız-mana uyumu ve ihtiva ettiği ilim-hikmet boyutu, gerekse insanlığa teklif ettiği evrensel değerler bakımından yüce kitabımız, aklıselim herkesin hayranlığını uyandırmıştır. Bu yönüyle Peygamber Efendimizin en büyük mucizesi olan Kur’an, İslam tarihi boyunca Müslümanlar nezdinde en büyük hürmeti görmüş; dinin temel kaynağı olarak her türlü meselenin çözümünde ilk başvuru mercii olmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Allah’ın eşsiz kelamı ve insanlığın yegâne rehberi olarak her türlü şüpheden, tutarsızlıktan ve çelişkiden uzak niteliğiyle Kur’an-ı Kerim, bir benzerinin meydana getirilmesi hususunda muarızlarına meydan okumaktadır. Cenab-ı Hak, “Kulumuza indirdiğimiz kitaptan dolayı bir şüphe içinde iseniz onun benzeri bir sure de siz getirin, Allah’tan başka taptıklarınızı da yardıma çağırın; eğer iddianızda samimi iseniz!”(Bakara, 2/23.) ayetiyle Kur’an’ın bu yönüne vurgu yapmaktadır. Nitekim tarihin hiçbir döneminde ne Kur’an’ın bu meydan okumasına cevap verebilecek ne de onun Müslümanlar nezdindeki müstesna konumuna halel getirebilecek bir irade ortaya çıkmıştır. Çünkü “Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir. O, hikmet sahibi, övgüye layık olan Allah katından indirilmiştir.” (Fussilet, 41/42.) Çağları aşan evrensel mesaj ve ilkeleriyle Kur’an-ı Kerim, kıyamete kadar insanlığın yolunu ve ufkunu aydınlatmaya devam edecektir.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">İslam’ın ikinci asli kaynağı ise Kur’an-ı Kerim’i yaşanan bir hayata dönüştüren ve her hâliyle insanlığa en güzel örnek olan Allah Resulü’nün sünnet-i seniyyesidir. Resul-i Ekrem’in (s.a.s.) sünneti, bir bakıma Kur’an’ın mesajını ve ruhunu da içine alan bir kapsama sahiptir. Zira risaletin gayesi, insanları cehaletin karanlığından ilmin, hikmetin ve hakikatin aydınlığına çıkarmak için Allah’ın kelamını tebliğ, tebyin, temsil etmek ve hayata rehberlik etmektir. Allah Resulü de (s.a.s.) tam anlamıyla Kur’an ahlakını temsil ederek bu ulvi vazifesini en güzel şekilde yerine getirmiştir. &nbsp;Kur’an’ın her bir ilkesi, ölçüsü, mesajı ve ahlaki değeri, onun nebevi şahsiyetinde vücut bulmuştur. Bu sebeple peygambere itaat etmek ve onun yoluna tabi olmak, Müslümanlar için ilahi bir emirdir. Ondan yüz çevirmek ise Allah’a karşı yapılmış bir isyan girişimidir. Yüce Rabbimiz, “Kim Allah’ın resulüne itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse (Ey Resulüm, bil ki) biz seni onlar üzerine bekçi göndermedik!” (Nisa, 4/80.) ayetiyle bir yandan müminleri Hz. Peygamber’e (s.a.s.) itaatle mükellef tutarken diğer yandan da ona karşı gelen ve ondan yüz çevirenleri açık bir şekilde uyarmaktadır. Bu meyanda Allah’a itaat, onun emir ve yasaklarına riayet etmek; peygambere itaat ise onun sünnetine tabi olmak şeklinde anlaşılmış ve geçmişten günümüze Allah Resulü’nün sünneti (hadisleri), İslam inancının temel dayanağı olarak kabul edilmiştir. Bu itibarla Kur’an-ı Kerim ve sünnet-i seniyye, basiret ve itidal sahibi Müslümanlar nazarında hiçbir zaman birbirinin alternatifi görülmemiş, aksine birbirinin mütemmimi olarak telakki edilmiştir. Yüce Allah, bu iki kaynağın ayrılmaz bir bütünlük oluşturduğuna işaretle “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin, sizden olan ulü’l-emre de. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu, Allah’a ve peygambere götürün. Bu, elde edilecek sonuç bakımından hem hayırlıdır hem de en güzelidir.” (Nisa, 4/59.) buyurmuştur.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">On dört asırlık İslam tarihi şahittir ki Kur’an ve sünnetin rehberliğinden uzaklaşan tüm arayışlar, daima hüsranla sonuçlanmış; İslam’ın esenlik veren ikliminin yerini huzursuzluk, kaos ve kargaşa almıştır. Maalesef bugün ümmet coğrafyamız, Kur’an’ın ve sünnetin referansında üretilen sahih bilgiden ve güzel ahlaktan yoksun din tasavvurlarının yol açtığı bireysel ve sosyal krizlerle karşı karşıyadır. Aslında Müslümanlar, vahyin ve sünnetin rehberliğine gereken ehemmiyeti vermemenin ve çağın dinamiklerini doğru okuyamamanın acı faturasını ödemektedir. Oysa İslam’ın evrensel ilke ve hakikatlerini günümüzle buluşturmak, güzel bir üslup ve güçlü bir metodoloji ile çağın idrakine sunmak, Müslümanlar için iman ve kulluk sorumluluğudur. Şu bir gerçek ki hakkıyla anlaşıldığı her dönemde Kur’an ve sünnet, Müslümanlar için daima vahdet, huzur ve terakki vesilesi; her türlü olumsuzluğun üstesinden gelmelerini sağlayacak bir hareket noktası ve motivasyon kaynağı olmuştur. Hak ve hakikat yoluna kasteden ideolojiler, sapkınlıklar, hurafeler ve uygulamalar karşısında da en güçlü kalkan olmuştur.&nbsp;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Bugün İslam dünyasının imkan ve enerjisini sömüren güncel meselelerin yegane çözüm yolu, inancımızın asli kaynaklarına tutunmak, onları bir bütün olarak en doğru şekilde anlamak ve Kur’an ve sünnet bütünlüğü içerisinde bir vahdet zemini inşa etmekten geçmektedir. Bu bağlamda Sevgili Peygamberimizin “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmayacaksınız: Allah’ın kitabı ve peygamberinin sünneti.” (Muvatta, Kader, 3.) &nbsp;uyarısı, bizler için önemli bir hidayet pusulasıdır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/islamin-asli-kaynaklarindan-sapmamak-1</guid>
      <pubDate>Tue, 19 Jul 2022 10:09:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/07/islamin_asli_kaynaklarindan_sapmamak_h26138_a36b1.jpg" type="image/jpeg" length="96822"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[HAC]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hac</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hac" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Haziran 2022 sayısında kaleme aldığı "Hac" başlıklı makalesinde, "Başkanlık olarak haccın ibadet olduğu kadar bir de temsil yönü olduğunun bilinciyle hareket ederek devletimizin ve milletimizin asaletine uygun hizmetler üretmeyi ulvi bir görev bilmekteyiz." dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><strong><em>Prof. Dr.&nbsp;<strong><strong><strong><strong>Ali Erbaş</strong></strong></strong></strong><br />
<strong><strong><strong><strong>Diyanet</strong></strong></strong></strong>&nbsp;İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık&nbsp;Dergi Haziran&nbsp;2022</em></strong></p>

<p style="text-align:justify">Kabe insanlığın en kadim mabedidir. Rabbimiz bu hakikati, “Gerçek şu ki insanlar için yapılmış olan ilk ev, alemlere bir hidayet ve bir bereket kaynağı olan Mekke’deki evdir.” (Âl-i İmran, 3/96.) ayetiyle beyan etmiştir. Tarihten günümüze her müminin gönül dünyasında müstesna bir yeri olan Kâbe’yi ziyaretin ve Beytullah ile buluşmanın zirvesi olan hac ibadeti müminler için en büyük özlemdir.&nbsp;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">İslam’ın beş temel esasından biri olan hac, zamanı ve mekânı belli bir ibadettir. Gücü yetenlere ve yol bulanlara Allah’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır. Yüce Allah, “…Gitmeye gücü yetenin o evi ziyaret etmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkar ederse bilmelidir ki Allah hiçbir şeye muhtaç değildir.” (Al-i İmran, 3/97.) ayeti ile haccın farziyetini ifade buyurmuştur. Dolayısıyla hac, tevhidin merkezi olan Kabe’ye yapılan mübarek bir yolculuğun adıdır. O, bir yerden başka bir yere fiziki bir yolculuk olduğu kadar insanın özüne ve yaratıcısına yaptığı manevi bir yolculuktur. Bu yolculuk, ferdi&nbsp;ve içtimai, dünyevi ve uhrevi birçok fayda barındırmaktadır. Hac, Allah’ın davetine gönül verenlere takvayı, sabrı, şükrü, sorumluluğu, fedakarlığı, vefayı ve cömertliği öğreten ve hissettiren bir ibadettir. Tüm bu faydalarıyla birlikte hac ibadetinde aslolan Allah’ın emrine itaat ve ona kurbiyettir.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Birçok sembole sahip olan hac, mümince bir hayatın nasıl anlaşılması ve yaşanması gerektiğinin mesajları ile doludur. Bu meyanda hacca niyet, Allah’ın emrine icabettir. İhram, ahiret bilinciyle hayata anlam vermektir. Giydiğimiz dikişsiz elbise sahip olunan her türlü ayrıcalıktan kurtulmaktır. Telbiye, dilleri, renkleri ve statüleri farklı olsa da amaç ve hedefleri bir olan Müslümanların ortak yakarışıdır. Hz. Adem’den beri tevhidin çağrısına şeksiz ve şüphesiz “Buyur Allah’ım! Emrine amadeyim!” diyebilmektir. Allah’ın “evim” demek suretiyle taltif ettiği Kabe etrafında tavaf, her şeyin kendi yörüngesinde döndüğü bir alemde nihai dönüşün Allah’a olacağının bilincinde olmaktır. “Nerede olursanız olun yüzünüzü Mescid-i Haram tarafına çevirin…” (Bakara, 2/144.) emrine bir ömür icabet eden müminlerin bedenen ve ruhen buluştuğu ve kenetlendiği yerdir metaf. Safa ile Merve arasında say, insanın korku ve ümit içinde arayışına devam etmesinin, her şeye muktedir olan Allah’tan asla ümit kesmemenin ifadesidir.</p>

<p style="text-align:justify">Her yıl ibadet maksadı ile sadece bir günlüğüne kurulan dünyanın en sade şehri diye isimlendirebileceğimiz Arafat, adeta ölmeden önce ölmenin, hesaba çekilmeden önce kendini muhasebe etmenin mekanıdır. Arafat’ta vakfe ise günahlardan arınmanın arzulandığı, hakkın, hakikatin yanında yer almanın sözünün verildiği asil ve onurlu bir duruşun adıdır. Arafat’taki duruş, gayeleri, talepleri, dertleri ve duaları aynı olan Müslümanların dünyada eşi ve benzeri görülmeyen ortak bir duruşudur. Aynı zamanda Müslümanların Allah Resulü’nün “Hac Arafat’(ta bulunmak)tır…” (Tirmizi, Hac, 57.) beyanının dini, ilmi, tarihi&nbsp;ve kültürel boyutlarını, fonksiyonlarını ve taşıdığı manayı, günümüzde yeniden düşünmelerini gerekli kılan bir duruştur. Mina dünya hayatında en büyük idealin Allah’ın rızası olduğunu öğretir. Hacda kestiğimiz kurbanlar, malı Allah yolunda verebilmenin Müslümanın en önemli meziyetlerinden biri olduğunu hatırlatır. Usulüne, erkânına ve adabına hakkıyla riayet edilmek suretiyle yerine getirilmiş haccın kazancını sevgili Peygamberimiz, “Her kim bu evi (Kâbe’yi) haccederken, (söz ya da eylemle) cinsel yakınlığa yeltenmez ve kötülük işlemezse anasının onu doğurduğu günkü (günahsız) hâline dönmüş olur.” (Buhari, Muhsar, 10.) sözleriyle dile getirmiştir. Hacının bundan sonraki tüm arzusu Allah Resulü’nün müjdesine layık olmak için elde ettiği bu safiyeti korumak olmalıdır.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Gidebilen için büyük bir sevinç, gidemeyen için ise derin bir özlem sebebi olan hac, daima meşakkat sözüyle dile getirilmiştir. Bu meyanda Allah Resulü’nden (s.a.s.) itibaren Müslümanlar, hacıların yükünü hafifletmek için her türlü imkanlarını seferber etmeyi bir ibadet olarak görmüşler, hiçbir fedakarlıktan kaçınmamışlardır. Bu anlayışın bir gereği olarak hacıların yol güvenliğinden su ihtiyacına, sağlık hizmetlerinden iaşeye kadar her şeyi düşünmüşler, hac yolculuğu için emirü’l hacdan vezir ve kadılara, kervan komutanından tabip, cerrah, imam ve kâtiplere kadar birçok kişiyi görevlendirmişlerdir.</p>

<p style="text-align:justify">Bugün Diyanet İşleri Başkanlığı olarak bizler de geçmişin bu tecrübesinden istifade ederek yarım asra yakın bir süredir milletimize en güzel hizmeti vermek için çalışıyoruz. Bu kutsal yolculuğun müminin hayatında bir milada dönüşmesi için hiçbir özveriden kaçınmıyoruz. Hac yolculuğunun Türkiye safhasında personel seçimi ve eğitiminden hac hazırlık kurslarına, kadın irşat görevlisinden pasaport, vize ve aşı işlemlerine kadar her bir ayrıntıyı büyük bir titizlikle yönetiyoruz. Haccın Suudi Arabistan safhası için ise hazırlıklarımıza aylar öncesinden başlamaktayız. Vatandaşlarımızın huzurlu ve bereketli bir şekilde hac ibadetlerini yerine getirebilmeleri için koordinasyon, sağlık, barınma, yeme içme, kurban, kargo, emanet ve servis başta olmak üzere birçok alanda hizmet birimleri oluşturmaktayız. Başkanlık olarak haccın ibadet olduğu kadar bir de temsil yönü olduğunun bilinciyle hareket ederek devletimizin ve milletimizin asaletine uygun hizmetler üretmeyi ulvi bir görev bilmekteyiz. Yüce Rabbimizden haccımızı ve tüm ibadetlerimizi kabul buyurmasını, rahmetine ve mağfiretine vesile kılmasını niyaz ediyorum. &nbsp;</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hac</guid>
      <pubDate>Tue, 07 Jun 2022 10:21:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/06/hac_h25282_8cbc4.jpg" type="image/jpeg" length="59296"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İş ve Ticaret Ahlakı]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/is-ve-ticaret-ahlaki</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/is-ve-ticaret-ahlaki" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Mayıs 2022 sayısında kaleme aldığı "İş ve Ticaret Ahlakı" başlıklı makalesinde, "Müslümanlara düşen en büyük sorumluluk, gerek kitabımız Kur’an-ı Kerim’in ticaretle ilgili emir ve yasaklarını, gerekse Sevgili Peygamberimizin ticaretle ilgili uygulamalarını hayatla buluşturmaktır." dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><strong><em>Prof. Dr.&nbsp;<strong><strong><strong>Ali Erbaş</strong></strong></strong><br />
<strong><strong><strong>Diyanet</strong></strong></strong>&nbsp;İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık&nbsp;Dergi Mayıs&nbsp;2022</em></strong></p>

<p style="text-align:justify">Ticaret insanlık tarihi kadar eski bir faaliyettir. Geçmişten günümüze her insan doğrudan ya da dolaylı olarak ticaretin içinde yer almış, yeme, içme ve giyinme gibi temel ihtiyaçlarını birbirlerinin emeği ve üretimi sayesinde karşılamıştır. Yüce dinimiz İslam, kişiye kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin rızkını temin etmek için çalışmayı emretmektedir. Meşru alanda ve helal hassasiyeti gözeterek rızık temin yolunda gayret göstermeyi de nafile ibadet gibi değerli görmektedir. İnsan hayatı için vazgeçilmez bir işleve sahip olan ticaret, yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de çok boyutlu bir şekilde ele alınmış, farklı kavramlarla ticaretin önemine dikkat çekilmiştir. Ticaret hayatının çizgileri ve ilkeleri belirlenmiş, söz konusu sınırlar ihlal edildiğinde yeryüzünde huzurun bozulacağı uyarısında bulunulmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Diğer taraftan Kur’an-ı Kerim, ticareti sadece maddi ihtiyaçların karşılanmasını sağlayan dünyevi bir faaliyet olarak görmemiş, davranışların ahiretteki karşılığına vurgu yaparak ticarete sorumluluk, ceza ve mükâfat gibi açılardan uhrevi bir boyut kazandırmıştır. Öyle ki ahirete yönelik birçok hakikati, ücret, kâr, kazanç, zarar, ziyan, hasar, fidye gibi ticaretin kavramlarıyla dikkate sunarken iş ve ticaret hayatının ahlak zeminini ahiret bilinci ile tahkim etmiştir. Böylece, ticaretin esaslarını ihlal etmenin yeryüzünü adaletsizliğe sürüklediği gibi ebedî hayatın da kaybına sebep olacağı gerçeğini benimsetmek istemiştir. Kâr ve zararın sadece dünyaya ait maddi parametrelerle belirlenemeyeceğini, ahireti kazanmak için dünyada erdemli davranışlar sergilemek gerektiğini hatırlatmıştır. Nitekim Rabbimiz Fatır suresinin 29. ayetinde “Allah’ın kitabını okuyanlar, namazı özenle kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan başkaları için gizli açık harcayanlar, asla zararla sonuçlanmayacak bir ticaret umabilirler.” buyurmuştur. Tüm bu yönleri ile dinimiz, dünyevi ve uhrevi huzurun teminatı olarak her şeyde olduğu gibi ticarette de dürüstlük, sadakat, hakkaniyet, cömertlik, kanaat, ahde vefa, müsamaha, adalet, karşılıklı rıza, ölçü ve tartıda hassasiyet gibi evrensel ilke ve değerleri öne çıkarmıştır. Diğer yandan yalan, hile, aldatma, zorlama, karaborsacılık, rüşvet, faiz gibi haksız, gayriahlaki ve meşru olmayan muameleleri de şiddetle yasaklamıştır. Allah Resulü, insani ve ahlaki değerlere riayet ederek ticaret yapanları övmüş, “dürüst ve güvenilir Müslüman tüccarın cennette peygamberler, sıddıklar ve şehitlerle beraber olacağının müjdesini” vermiştir. (Tirmizi, Büyu’, 4.)</p>

<p style="text-align:justify">Yüce Rabbimiz rızık peşinde koşmanın, üretmenin ve tüketmenin yol ve yöntemlerini ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem’den son peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.s) kadar her bir peygamberin helal kazanç peşindeki çabalarının örnekliğiyle öğretir. Bu doğrultuda insanlığa en güzel örnek kılınmış Allah Resulü’nün (s.a.s.) hayatına baktığımızda adalet ve hakkaniyete bağlı ticaretin en güzel örnekliğini görmekteyiz. O, aynı zamanda Müslümanları ticaret yapmaya teşvik etmiş, insanları dürüst ticaret yapmaları hususunda sürekli uyarmıştır.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resulü (s.a.s.), vahyin ortaya koyduğu hakikatler doğrultusunda Medine’de ticarete yeni bir düzen getirmiştir. Ümmetine ticaret yaparken sadakat ve hakkaniyetten ayrılmamalarını emretmiş, yalan ve yeminle ticaret yapmalarını yasaklamıştır. Diğer taraftan müminleri zekât vermeye, infakta bulunmaya, hayır işlemeye teşvik ederek özellikle toplumları tarih boyunca felakete sürüklemiş olan faize alternatif olarak zorda ve darda kalana yardım için karz-ı hasenin yolunu göstermiştir. Allah’ın rızasını kazanmak ve uhrevi bir ecre talip olmak için güzel bir borç verme anlamına gelen karz-ı hasen, zorda kalanın ezilmesine ve servetin zenginlerin elinde toplanmasına engel olan bir davranıştır.<br />
Geçmişten günümüze insanlığın iş ve ticaret hayatını kuşatan tüm olumsuzlukların temelinde İslam’ın hassasiyet gösterilmesini istediği ahlaki değerlerin örselenmesi ve ötelenmesi vardır. Ticaret hayatında, meşruiyet ve helal bilinci ötelendiğinde, en büyük zararı yine insanlar görmekte, ahlaki ilkeleri hiçe sayan bir ticaret tercihi âdeta güçlünün zayıfı sömürdüğü bir araca dönüşebilmektedir. Nitekim bugün dünyanın bir tarafı çılgınca tüketip lüks ve israf içinde yaşarken diğer tarafının açlık, sefalet ve yoksulluğa mahkûm edilmesi bunun açık bir örneğini oluşturmaktadır. &nbsp;&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Küresel ölçekte gelir dağılımındaki adaletsizlikler ve ekonomik buhranlar karşısında insanlık, İslam’ın çalışma, rızık ve ticaret ahlakına muhtaçtır. Çünkü diğer iktisat teorilerinin aksine İslam’ın ticaret anlayışının özünde sadece kazanç yoktur. Bilakis kârdan daha çok iyiliğe, güzele, merhamete, yardımlaşmaya ve hakça paylaşıma davet vardır. İslam’ın güzelliklerini insanlıkla buluşturma gayesi ve gayreti vardır. Nitekim geçmiş asırlarda Müslümanlar, Asya’dan Avrupa’ya, Afrika’dan Kafkaslara kadar ticaretlerinde gösterdikleri doğruluk ve dürüstlükleri ile İslam’ı tanıtmış ve toplumların İslam’ı kabul etmelerine vesile olmuştur. Zira ticaret bir alım satım akdinin ötesinde kültürü, sanatı, edebiyatı, inancı bir yerden başka bir yere, bir coğrafyadan başka bir coğrafyaya taşımak gibi bir amaca da hizmet etmektedir. Ticaretinde dürüst ve doğru olan hem ticaret yaptığı toplumda saygı görmekte hem de inanç ve değerlerinin benimsenmesini ve kabul edilmesini sağlamaktadır. Böylelikle ticaret, kendi sınırlarını aşan bir boyut ve anlam kazanmakta, tevhid, temsil ve davetin en önemli vasıtalarından biri hâline dönüşmektedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">İçinde yaşadığımız dünyada bugün biz Müslümanlara düşen en büyük sorumluluk, gerek kitabımız Kur’an-ı Kerim’in ticaretle ilgili emir ve yasaklarını, gerekse Sevgili Peygamberimizin ticaretle ilgili uygulamalarını hayatla buluşturmak; birliği, kardeşliği, refahı ve toplumsal huzuru temin için başta ticaret olmak üzere her alanda mümince bir şuur ve hassasiyeti kuşanmaktır. “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.” nebevi mesajını her durum ve şartta ticaretimizin ve tüm hayatımızın vazgeçilmez ilkesi kılmaktır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/is-ve-ticaret-ahlaki</guid>
      <pubDate>Tue, 10 May 2022 11:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/05/is_ve_ticaret_ahlaki_h24521_104b1.jpg" type="image/jpeg" length="36562"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ramazan ve Doğruluk]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/ramazan-ve-dogruluk</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/ramazan-ve-dogruluk" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Nisan 2022 sayısında kaleme aldığı "Ramazan ve Doğruluk" başlıklı makalesinde, "Vahdet ve rahmet ayı ramazan, başta sadakat ve doğruluk olmak üzere yıpranan tüm değerleri onarmak için büyük bir imkan ve fırsat sunmaktadır." dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><strong><em>Prof. Dr.&nbsp;<strong><strong>Ali Erbaş</strong></strong><br />
<strong><strong>Diyanet</strong></strong>&nbsp;İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık&nbsp;Dergi Nisan&nbsp;2022</em></strong></p>

<p style="text-align:justify">Ramazan ayı, yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de değerine dikkat çekilen müstesna bir zaman dilimidir. Bizi Rabbimize, kitabımıza, kendimize ve tüm varlığa yakınlaştıran, aynı heyecan ve davranışta buluşturan bereketli bir mevsimdir. İbadet, ilim, ahlak ve kardeşlik iklimidir. Gelişini özlemle beklediğimiz on bir ayın sultanı ramazan bize sorumluluklarımızı hatırlatan, geçmiş ve geleceğimizi, düşünce ve davranışlarımızı gözden geçirdiğimiz bir muhasebe zamanıdır. İçerisinde bir ömre bedel Kadir Gecesi’ni barındıran ve insanlığın kadim ibadeti oruç ile kıymeti artırılan sabır ve şükür ayıdır. Bu ayın müminler için önemini Peygamber Efendimiz şu hadis-i şerifiyle ifade etmektedir. “Kim inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhari, İman, 28.) Tüm bu yönleri ile ramazan ayı müminlere istikamet belirleyen, hayır, iyilik ve infak yolundaki gayretlerini artıran büyük bir irfan mektebidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Yüce dinimiz İslam, doğruluğun insani bir meziyet ve müminde bulunması gereken en büyük haslet olduğunu açıkça beyan etmektedir. Gerek Rabbimizin gerekse Peygamberimizin bu konuya dair uyarıları, doğruluğun aynı zamanda insanlığın huzuru için büyük bir değere sahip olduğunu göstermektedir. Çünkü doğruluk, adalet ve hakkaniyetin gözetilmesinde, saygı ve samimiyetin tesisinde, fedakârlık ve yardımlaşmanın devamında, şefkat ve merhametin hayatla buluşturulmasında ve güven toplumunun inşasında vazgeçilemez bir öneme sahiptir. Kur’an-ı Kerim’de, doğruluk ve sadakatin nebilerin en büyük vasıflarından biri olarak bildirilmesi ve iman edenlerden doğruluk üzere bir hayat yaşamalarının istenmesi, onun yüce bir ahlaki nitelik olduğunu ortaya koymaktadır. Rabbimiz (c.c.) Bakara suresinin 177. ayetinde, doğru olanların ve takvayı kuşanan erdemli kişilerin iman, ibadet ve ahlak ilkelerine sadakat gösterenler olduğunu haber vermektedir. Dolayısıyla doğruluk, kâmil imanın, güzel ahlakın ve temiz bir vicdanın hayata yansıyan yüzüdür. Aynı şekilde ihanetin, ifsadın, yalanın, her türlü kötülüğün de ilacıdır.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Doğruluk, erdemli birey ve faziletli toplum inşa eder. Mümini cennete ulaştıran, onun Allah katındaki itibarını artıran bir değerdir. Nitekim Peygamber Efendimiz: “Şüphesiz, doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah katında ‘doğru/sıddık’ olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler, yalan peşinde koşarsa Allah katında ‘yalancı/kezzab’ olarak tescillenir.” (Buhari, Edeb, 69.) buyurmuştur. Dolayısıyla mümine düşen, her durumda doğruluk üzere olmaktır. Çünkü doğruluk kalpteki imanın ve Allah’a sadakatin bir tezahürüdür. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın kendilerine nimet verdiğini bildirdiği dört grup insandan birisi de “sıddıklar” yani dosdoğru olanlardır. &nbsp;Sevgili Peygamberimiz; “Ey Allah’ın Resulü, bana İslam ile ilgili, hakkında başka kimseye soru sormama gerek kalmayacak bir şey söyle.” diyen Süfyan b. Abdullah’a “Allah’a iman ettim de, sonra dosdoğru ol.” (Müslim, İman, 62.) diye cevap vermiştir. Bu ise iman ile doğruluk arasındaki sıkı bağı göstermekte; doğruluğun, imana dayalı bir hayatın ana karakteri olduğunu ortaya koymaktadır.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Ramazan ayı ve oruç ibadeti, mümince bir bilinç inşa ederek Rabbimize ve yaratılmışlara karşı sorumluluklarımızı hatırlatır. Rabbimize sadakatin bir gereği olarak yapacağımız tüm ibadet ve iyiliklerin sırf Allah için yapılması şuurunu aşılar. Diğer taraftan iman ve kulluk sözüne sadakatin bir gereği olan sevgi, saygı, yardımlaşma, paylaşma, dayanışma, fedakârlık gibi insani ve ahlaki erdemlerin güçlenmesini sağlar. Oruç ibadetiyle kişi, güzel ahlaka zarar veren ihanet, haset, kin, nefret, düşmanlık, yalan gibi kötü huylardan uzaklaşır.&nbsp;<br />
Diğer yandan Sevgili Peygamberimiz; “Oruç tutan nice kimseler vardır ki oruçtan nasibi sadece aç kalmaktır. Geceyi ibadetle geçiren nice kimseler vardır ki kıyamdan nasibi sadece uykusuz kalmaktır.” (İbn Mace, Sıyam, 21.) hadisiyle bizleri ciddi şekilde ikaz etmektedir. Buna göre ahlaka dönüşmeyen, hayata değer katmayan, kişiyi kötülüklerden alıkoymayan ibadetlerin sahibine faydası olmayacaktır.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Yüce Rabbimiz doğruluğun müminler için önemini Allah Resulü’nün şahsında; “Senin yanında hak yola dönenlerle birlikte sana buyurulduğu gibi dosdoğru ol...” (Hud, 11/112.) emri ile müminlerin doğruluk üzere bir hayat yaşamalarının gerekliliğini belirtmiştir. Tevbe suresinin 119. ayetinde de “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun.” buyrulmuştur. Bu ayet, doğruluğun toplumsal bir bilinç ve duyarlılığa dönüşebilmesi için mutlaka doğrularla birlikte hareket edilmesi zaruretini ortaya koyar. Aynı şekilde insanlara karşı doğru ve dürüst olmanın Allah’a karşı sadakatin gereği olduğunu ifade eder.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Bugün dünyada yaşanan bireysel ve toplumsal, ekonomik ve siyasal birçok kriz ve bunalımların arkasında sadakat bilincinin yitirilmiş olması yatmaktadır. Allah rızasını gözetmeyen, ahiret hesabı gerçeğine sırt çevirmiş, ahdine vefa göstermeyen insanların tutum ve davranışları hayatı yaşanmaz hâle getirmektedir. Şüphesiz sadakatin ve doğruluğun ötelendiği bir vasatta tüm insani ve ahlaki ilkeler zedelenecektir. Dolayısıyla tüm bu yaşananlar karşısında vahdet ve rahmet ayı ramazan, başta sadakat ve doğruluk olmak üzere yıpranan tüm değerleri onarmak için büyük bir imkân ve fırsat sunmaktadır. Bu bilinçle ramazan ayının ve oruç ibadetinin kalplerimize ve tüm yeryüzüne huzur ve iyilik getirmesini Yüce Rabbimizden niyaz ediyorum.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/ramazan-ve-dogruluk</guid>
      <pubDate>Tue, 22 Mar 2022 15:48:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/03/ramazan_ve_dogruluk_h22918_31092.gif" type="image/jpeg" length="66447"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Şehitlik ve Gazilik]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/sehitlik-ve-gazilik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/sehitlik-ve-gazilik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Mart 2022 sayısında kaleme aldığı "Şehitlik ve Gazilik" başlıklı makalesinde, "İslam medeniyetinde ve ümmet bilincinde “ölürsem şehit, kalırsam gazi” düsturu en büyük ideal olmuştur." dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><strong><em>Prof. Dr.&nbsp;<strong><strong>Ali Erbaş</strong></strong><br />
<strong><strong>Diyanet</strong></strong>&nbsp;İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık&nbsp;Dergi Mart&nbsp;2022</em></strong></p>

<p style="text-align:justify">Dünya, ebedi hayatı kazanmanın sınav mekânıdır. Kur’an-ı Kerim’de Rabbimizin “her nerede olursak olalım ölümün insanı gelip bulacağını” (Nisa,4/78.) belirtmesi, ölümden kaçışın imkânsızlığını beyan etmekle beraber insanı ölüm ve ebedi hayat konusunda dikkatli olmaya çağırmaktadır. Hayatı ve ölümü, doğumu ve eceli takdir eden şüphesiz Allah’tır. Ancak O, kullarını mümin olarak yaşamaya ve can emanetini teslim etmeye davet etmektedir. Müslüman olmak tüm tavır, tutum ve davranışlarda ahiretteki sonucu merkeze almayı ve ebedi hayat için çalışmayı gerektirmektedir. Bu sebeple ölüm, Müslümanın anlam dünyasında bir bitiş ve yok oluş değil sonsuz hayata varış için ilahi bir yazgıdır.<br />
Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de, Allah yolunda mücadele ederken öldürülmüş olanları, ölümün kendilerini ebedileştirdiği kişiler olarak zikreder ve onlara kazandıkları paye sebebi ile ölü denilmesini bile istemez. Bu üstün mertebeye erişmiş kişileri Sevgili Peygamberimiz, “benzeri olmayan bir ölüme” (Muvatta, Cihad, 14.) talip olmuş yiğitler olarak tarif eder. Onlar, Allah’ın canlarını cennet karşılığı satın aldığı kimselerdir. Allah’ın insanlık tarihi boyunca vahye iman edenlere yaptığı ve değeri hiçbir şeyle ölçülemeyen bu ahit, “Allah, kendi yolunda çarpışırken öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır. Bu, Allah’ın Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da yer almış gerçek bir vaadidir…” (Tevbe, 9/111.) ayetiyle ilan edilmiştir. Bu sebeple şehadet, peygamberlikten sonra en yüce makamlardan biri görülmüştür. Hz. Zekeriya ve oğlu Yahya, şehit iki peygamberdir. Peygamberimiz de bu makamın değerini ve şehadet özlemini şu cümleleriyle dile getirmiştir: “Bu canı bu tende tutan Allah’a yemin ederim ki Allah yolunda savaşıp öldürüleyim sonra diriltileyim, sonra öldürülüp tekrar diriltileyim, sonra öldürülüp tekrar diriltileyim, daha sonra tekrar öldürüleyim ve diriltileyim! (Bunu ne kadar da çok isterdim).” &nbsp;(Buhari, Temenni, 1.)&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Şehit, feda ettiği canıyla mazluma ve zalime hayat verendir. Verdiği mücadele ile mazluma umut olan, zalime ise hakkı, adaleti, ahlakı ve merhameti öğretendir. Şehadet yeryüzünde iyiliği emretme, kötülüğe engel olma görevini canı pahasına yerine getirme azmidir. Bu yönüyle İslam’ın şehadet anlayışının özünde ölmek ve öldürmek değil yaşamak ve yaşatmak vardır. Canını imanına şahit kılması ile insanlığın nazarında ebedileşen şehit, Allah’ın indinde de büyük mükâfat ve nimetlere mazhar olmasıyla ölümsüzleşir. Şehitlerin bedenleri bu dünyayı terk etmiş olsa da Allah onları peygamberler, sıddıklar ve salihlerle beraber anarak yüceltmiş ve en güzel dost olarak tanıtmıştır. &nbsp;Yüce Allah “Size ne oldu da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!’ diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?” (Nisa, 4/75) davetine müminlerin kayıtsız kalmamasını ister. Bu çağrıyı hayatının vazgeçilmezi kılan Peygamberimiz zulme ve haksızlığa engel olmuş, Allah’ın adının yüceltilmesi için gayret etmiş, ashabını ve ümmetini de bu uğurda mücadeleye teşvik etmiştir. Allah Resulü’nün dilinde şehit, “Dünya kendisine içindekileriyle ikram edilse bile yeniden dünyaya gelmek istemeyen gelse de tekrar tekrar şehadeti arzulayandır.” (Buhari, Cihad, 6.) cümlesiyle tanımlanır.</p>

<p style="text-align:justify">Rabbimiz, Ahzab suresinin 23. ayetinde, “Müminlerden bazı kimseler Allah’a verdikleri sözü yerine getirdiler, kimileri onun yolunda can verdiler, kimileri de ecellerini bekliyorlar; (vaatlerini) asla değiştirmediler.” buyurarak kendi rızasını kazanmak uğruna verilen mücadelenin şehitlik gibi gazilik sonucunun da olduğunu bildirmiştir. Gazi, Allah yolunda savaşıp şehit olmayı arzulayan ancak yaralanıp sağ kalan kimsedir. Sevgili Peygamberimiz, şehit olmak gibi yüce bir mertebeye ulaşmak için yola çıkmış bu kimselere şu müjdeyi verir: “Bir kimse Allah yolunda şehit olmayı canı gönülden isterse yatağında ölse bile, Allah onu şehitler derecesine ulaştırır.” (Müslim, İmare, 157.) Allah’ın ve Resulünün şehitlik ve gaziliği teşvik eden ifadeleri ışığında İslam medeniyetinde ve ümmet bilincinde “ölürsem şehit, kalırsam gazi” düsturu en büyük ideal olmuştur. Bu sebeple medeniyetimizde hak ve hakikat yolunda mücadele edenler şehit ya da gazi unvanına sahip olmayı en büyük şeref saymışlardır. Hatta gazilik şehirlere unvan olacak kadar destanlaşmış, edebiyatımızda nice kahramanlık hikâyeleri kayda geçmiştir.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Bugün bizlere düşen en büyük sorumluluk İslam’ın yolunda, onun evrensel ilke ve değerlerini insanlıkla buluşturmak için mücadele ederken canını feda etmiş şehitlerin emanetlerine ve gazilerimize vefa göstermektir. &nbsp;Sevgili Peygamberimizin hayatına baktığımızda bu vefanın en güzel örneklerini görürüz. O, şehitleri hiç unutmamış, onları hep hayır ve rahmetle anmıştır. &nbsp;Şehitlerin yakınlarına ve gazilere gösterdiği hürmet ise İslam tarihinde eşi görülmemiş bir inceliğe sahiptir. Nitekim Peygamber Efendimiz onların keder ve hüzünlerine ortak olmuş, maddi ve manevi sorunlarına çareler aramıştır. Şehit yakınları ve gazilerin aile kurmalarından eğitimlerine, ekonomik ihtiyaçlarından toplumdaki itibarlarına kadar her şeyleri ile bizzat ilgilenmiştir. Hz. Peygamber’in bu uygulamalarını gören sahabe de aynı hassasiyeti göstermiştir.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Bizler de her zaman Allah Resulü’nün izinde din, vatan ve mukaddesat uğruna mücadele eden şehitlerimize, yakınlarına ve gazilerimize aynı hürmet ve hassasiyeti göstermeliyiz. İstiklal Marşı Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un,</p>

<p style="text-align:justify"><em>“Bastığın yerleri ‘toprak’ diyerek geçme, tanı!</em></p>

<p style="text-align:justify"><em>Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.</em></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><em>Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı;</em></p>

<p style="text-align:justify"><em>Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı”</em></p>

<p style="text-align:justify">dizelerinde ifade ettiği hakikati sahiplenmek ve özellikle nesillerimize aktarmak için bütün imkanlarımızla çalışmaya devam etmeliyiz. &nbsp;</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/sehitlik-ve-gazilik</guid>
      <pubDate>Wed, 02 Mar 2022 14:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/03/sehitlik_ve_gazilik_h22321_457e0.gif" type="image/jpeg" length="75696"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Şehir ve Medeniyet]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/sehir-ve-medeniyet</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/sehir-ve-medeniyet" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Şubat 2022 sayısında kaleme aldığı "Şehir ve Medeniyet" başlıklı makalesinde, "Müslümanlar, karşılaştıkları kültür ve medeniyetlerden devraldıkları müktesebatı, İslam düşüncesi içinde yeniden inşa ederek kendilerine özgü bir şehir modeli ortaya koymuştur." dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><strong><em>Prof. Dr. <strong>Ali Erbaş</strong><br />
<strong>Diyanet</strong> İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık Dergi Şubat 2022</em></strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">İnsanoğlu, tarihin başlangıcından beri, sosyalleşme ihtiyacı, güven ve gelecek kaygısı, ihtiyaçlarını kolayca temin etme düşüncesi gibi sebeplerle yerleşim mekânları ve alanları inşa etmiştir. İlk dönemlerde tabiatın doğal unsurlarıyla inşa edilen evler ve mahalleler zaman içerisinde insanın alet yapımına ve teknik imkânlara kavuşmasına paralel olarak gelişmiş, bu alanda farklı ve kapsamlı tasarımlar ortaya çıkmıştır. Diğer yandan insanın çevresiyle iletişiminde ve sosyal ilişkilerinde olduğu gibi imar ve inşa faaliyetlerinde de inanç ve değerler dünyası önemli bir etken olmuştur. Dolayısıyla şehrin tarihi ve serüveni, teknolojik ve toplumsal değişim ve gelişimi ortaya koyarken aynı zamanda insanın inanç, değer, gelenek ve kültür dünyasını da resmetmektedir. Bu sebeple medeniyetlerin tarihi, şehirlerin tarihi ile başlar. Nitekim şehir anlamına gelen “medine” kelimesi ile “medeniyet” kelimesi arasındaki etimolojik ilişki, şehir ve medeniyet arasındaki derin ve güçlü bağı ifade eden önemli referanslardan biridir. </p>

<p style="text-align: justify;">Şehirleri inşa eden her anlayışın kendine mahsus bir hayat felsefesi, bir dünya görüşü olmuştur. Medeniyetler kendi değerlerine göre şehirler kurmuş, her şehir kendine özgü medeniyeti aksettirmiştir. Ancak zaman içerisinde yaşanan kültürel etkileşimler, gelişen imkânlar ve ortaya çıkan ihtiyaçlar, şehircilik anlayışının önemli dönüşümler geçirmesine sebep olmuştur. Özellikle zaman ve mekân gibi kavramların sınırlarını aştığı Yakın Çağ’da küreselleşmenin de etkisiyle şehirler kültür ve medeniyete dair taşıyıcı özelliklerini kaybetmiş, gelişigüzel yeknesak standartlara hapsolmuştur. XVIII. yüzyıldan itibaren sanayi devrimiyle beraber gücü, maddeyi, üretimi/tüketimi merkeze alan bir anlayışın öne çıkması ise şehirleşme olgusunda hızlı ve köklü bir değişime zemin hazırlamıştır. Söz konusu dönemin dinamikleri neticesinde şehirler, iş gücünün yoğun olduğu, devasa binalarla kuşatılan, makinaların ve teknik cihazların âdeta insan varlığının önüne geçtiği merkezler hâline gelmiştir. Yer yer geleneksel unsurlar muhafaza edilse de bu süreçte özgün şehircilik bağlamında ciddi savrulmalar yaşanmış, metropol ve megakent gibi kavramlarla ifade edilen devasa tekdüze şehirler meydana gelmiştir.</p>

<p style="text-align: justify;">Bu bakımdan Yakın Çağ, değer, bilgi ve kültür değişiminin en üst noktaya çıktığı bir zamana karşılık gelmektedir. Bu durum, oldukça geniş imkânlar sunduğu gibi insani değerlerle ilgili yıpranmaları ve kayıpları da beraberinde getirmekte ve birçok şey, ancak yeni anlamlar kazanarak mevcudiyetini devam ettirmektedir. Sürekli değişimin kesafet kazandığı günümüz şehirleri de bu akışa alan oluşturarak anlık değişimi harekete geçirici bir yapıyı hep zinde tutmaktadır. Hem barındırdığı nüfusun hem de yapılaşmaların büyümesiyle oluşan metropoller bilginin yanı sıra hayat tarzıyla, tüketim ahlakıyla ve değerlerle ilgili değişkenliğin en yoğun yaşandığı alanlar hâline gelmektedir. Kimlik dönüşümü, yabancılaşma, yalnızlaşma gibi hususiyetler ise söz konusu yeni şehir (metropol) hayatının icbar ettiği başlıca sorunlar olarak öne çıkmaktadır.</p>

<p style="text-align: justify;">Zaman içinde geçirdiği değişim ve dönüşümle birlikte şehirler, sembolik ifade biçimleriyle bir yandan tarihî birikimi, diğer yandan da çağın insan, hayat ve dünya tasavvurunu yansıtmaya devam ederler. Bu noktada insani, ahlaki ve iktisadi değerlerin belirleyici etkisi sebebiyle Müslümanların kurdukları şehirler, kendine mahsus özellikleriyle dikkat çekmektedir. Zira hayatın tüm alanlarını kuşatan bir din olarak İslam, şehirlerin siyasal, ekonomik, kültürel ve toplumsal yapısını da biçimlendirmiştir. Müslümanlar, karşılaştıkları kültür ve medeniyetlerden devraldıkları müktesebatı, İslam düşüncesi içinde yeniden inşa ederek kendilerine özgü bir şehir modeli ortaya koymuştur. Bu model, şehirlerin fiziksel yapılanmalarından ve mimari yaklaşımlardan ziyade onlara anlam ve canlılık kazandıran kültür, sanat ve hayat anlayışıyla öne çıkmaktadır. İslam şehirlerinden hangisi bu anlamda bir değerlendirmeye tabi tutulsa özlerinde birçok ortak noktanın olduğu fark edilecektir. Nitekim İstanbul, Bursa, Mekke, Medine, Kahire, Şam, Buhara, Semerkant gibi şehirlerin hepsinde, cami merkezli değerlerle oluşturulan İslam medeniyetinin izleri ve temel özellikleri öne çıkmaktadır.</p>

<p style="text-align: justify;">İslam medeniyetinde şehirler, öncelikle toplumun temel değerlerinden beslenen birlik ruhu ve dayanışmaya ek olarak kültürel ve sosyal bütünlük içinde teşekkül ettirilmiştir. Bilindiği gibi Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Medine’ye hicretine kadar sıradan bir yerleşim yeri olan Yesrib’de farklı dinî gruplar bulunmaktaydı. Peygamber Efendimiz, farklı dinî ve etnik kökenden insanları bir araya getirmeyi başarmış ve bu yerleşim yerini medeniyete merkez olmuş bir beldeye dönüştürmüştür. Medine’de, hukuk ve ahlak temeline dayalı bir şehir kültürü inşa edilerek adaleti önceleyen ve bir arada yaşamayı kolaylaştıran ana unsurlar olarak hak ve sorumluluklar bir sözleşme ile garanti altına alınmıştır. Medine, Mescid-i Nebi’nin etrafında kurulmuş, şehir planlaması mescit merkeze alınarak yapılmıştır. Zaman içinde teşekkül eden İslam şehirleri de Medine örnek alınarak inşa edilmiştir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Medine’ye hicreti ile başlattığı medeniyet yolculuğuna Müslümanlar, ulaştıkları şehirleri, beldeleri; camilerle, eğitim merkezleriyle, ticarethanelerle, kervansaraylarla donatarak devam etmişler, böylece İslam medeniyetinin şehir anlayışını cihanın dört bir yanına ulaştırmışlardır. </p>

<p style="text-align: justify;">İslam düşünürlerinin şehir ve medeniyet ilişkisi üzerinde yoğunlaşması ise alanla ilgili ciddi bir ilmî müktesebat meydana getirmiştir. Özellikle Farabi’nin Medinetü’l-Fazıla ve İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserleri, bu konuda oldukça dikkat çekici yaklaşımlar sergilemektedir. Ümran filozofu İbn Haldun’un şehir, kültür ve medeniyet ilişkisini anlamlandırma düşünceleri, şehir ve medeniyet algısına önemli katkılar sağlamıştır. İbn Haldun, bir şehrin yaşanmaya değer bir beldeye dönüştürülebilmesini, sakinlerinin kendilerine bir misyon biçmelerine ve sahip oldukları değerler ile hayata müdahale etme iradesini göstermelerine bağlamaktadır. Şehri insan bedenine benzeten Farabi’ye göre amacı mutlak saadet olan erdemli şehrin en önemli özelliği, birbirleriyle yardımlaşan insanların bir araya gelmesiyle teşekkül etmiş olmasıdır.</p>

<p style="text-align: justify;">Muhakkak ki erdemli şehirlerin inşası, öncelikle insanın inşasını gerektirmektedir. İnsanın inşası demek geleceğin inşası demektir. Bununla birlikte şehirler, mahza fiziksel yapılardan ibaret de görülmemelidir. Zira şehirler sadece çelik, betonarme yapılarla, taş ile tuğla ile çimento ile inşa edilmezler. İslam tasavvurunda şehirlerin ruhu vardır ve şehir o ruh ile anlam kazanır. Şehirleri yığınlardan arındırarak insan hayatı ile birlikte güzelleştiren bu cevher; o şehrin tarihi, kültürü, mimarisi, edebiyatı, sanatı, folkloru, maddi manevi zenginliği ve yetiştirdiği seçkin insanlarıdır. Mühendisler, mimarlar kabiliyetlerini şehrin bünyesine aksettirirken bu birikimlerle de o şehrin ruhu inşa edilmektedir. Bu sebeple şehirleri sadece fiziki özellikleriyle değil geçmişten bugüne mekânlarının taşıdığı manevi değerler ve sembollerinin ifade ettiği derin manalar aracılığıyla da anlayıp tanımlamak doğru olacaktır.</p>
</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/sehir-ve-medeniyet</guid>
      <pubDate>Sat, 12 Feb 2022 23:30:28 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/02/sehir_ve_medeniyet_h21798_555f7.jpg" type="image/jpeg" length="55027"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Varoluş Gayemiz]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/varolus-gayemiz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/varolus-gayemiz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Ocak 2022 sayısında kaleme aldığı "Varoluş Gayemiz" başlıklı makalesinde, "İslam’ın hak ve hakikatlerini insanlıkla buluşturmak en büyük derdimiz olmalıdır." dedi.
]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><strong><em>Prof. Dr. <strong>Ali Erbaş</strong><br />
<strong>Diyanet</strong> İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık Dergi Ocak 2022</em></strong></p>

<p style="text-align: justify;">“Yaratılış gayesi” insanoğlunun tarih boyunca cevabını aradığı en temel sorular arasında yer almıştır. Beşerî ilimler ve ideolojiler de bu konunun üzerinde durmuş, bu konuyla ilgili sorulara cevaplar aramıştır. Fizik, kimya, biyoloji, astronomi, kozmoloji gibi tabii ilimlerden felsefe ve mantık gibi akli ilimlere kadar birçok ilim dalı ile varoluşun hakikati anlaşılmaya ve anlamlandırılmaya çalışılmıştır. Ancak varoluşun insan idrakini aşan bir boyutunun olması, varlığın müteal/aşkın yönünü dikkate almadan bu konuda ileri sürülen görüşleri teoriden ileriye götüremediği gibi evrensel bir kabulü de sağlayamamıştır.</p>

<p style="text-align: justify;">Kur’an-ı Kerim, insanın yaratılış gayesine yönelik soruları en genel ve açık şekliyle; Allah’a ibadet ve kulluk olarak izah etmektedir. (Zariyat, 51/56.) Bununla birlikte kâinatın hikmete dayalı bir anlam ve ulvi bir amaca binaen yaratıldığını, evrende muhteşem bir ölçü ve dengenin olduğunu beyan eden Kur’an-ı Kerim hiçbir şeyin tesadüfen meydana gelmediğini, her şeyin Allah’ın “Kün” emrine ve sonsuz kudretine boyun eğdiğini ve insanın hizmetine musahhar kılındığını dile getirmektedir. İnsanın hayat ve maslahatına uygun şekilde donatılmış âlem bir taraftan Allah’ın birliğine, yüceliğine ve kudretine işaret ederken diğer taraftan insana verdiği değerin de bir göstergesidir. Güneş ve ay, gece ile gündüz, tüm tabiat insanoğlunun faydalanacağı bir biçimde yaratılmıştır. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’tan bir lütuf olarak insanın emrine verilmiştir. Bu büyüleyici nizam ve sayısız nimetler karşısında ise insandan mülkün asıl sahibi Allah’ı tanıması, O’nu her şeyden çok sevmesi, vahye ve onu hayata dönüştüren Peygamberin sünnetine uyması istenmiştir. Zira insanın dünya ve eşya ile ilişkisi mutlak bir sahipliği değil, belli bir süreliğine ondan yararlanmayı içermektedir. Allah’ı sevmek de vahye bağlı kalmayı ve Peygamberin yolundan gitmeyi gerektirmektedir.</p>

<p style="text-align: justify;">Yüce Rabbimiz, insanın varoluş gayesini idrak etmesine yol göstermek için görünen âlem üzerinden kevni ayetlerle mütemadiyen örnekler vermektedir. Nitekim “Gökleri ve yeri yaratan, gökten su indirip onunla size rızık olarak türlü türlü ürünler çıkaran Allah’tır; izni ile denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize veren, nehirleri sizin için faydalı olacak şekilde yaratan O’dur...” (İbrahim, 14/32-33.) ayeti böyle bir hakikate dikkat çekmektedir. Diğer yandan sahip olduğu nimetlerden insanın hesaba çekileceği de Kur’an-ı Kerim’de: “Nihayet o gün nimetlerden elbette sorguya çekileceksiniz.” (Tekasür, 102/8.) ayetiyle çarpıcı şekilde ifade edilmektedir. Dolayısıyla gökler, yer ve ikisi arasında mevcut olan hiçbir şey “boş ve gayesiz” (Sad, 38/27.), “oyun ve eğlence” (Enbiya, 21/16-17.) olsun diye yaratılmamıştır.</p>

<p style="text-align: justify;">İnsan, kendisine bahşedilen akıl, irade, şuur ve ruha sahip olması gibi nitelikleri ile âlemin en mümtaz ve müstesna varlığıdır. Bu özellikleri haiz olan insan sadece bedensel ve biyolojik ihtiyaçlarını gidermek için yaratılmamış, düşünen, konuşan, bilen, idrak eden ve üreten varlık olarak Allah’ın yeryüzündeki muradını gerçekleştirme vazifesiyle sorumlu kılınmış ve bu manada “halife” sıfatına layık görülmüştür. İnsana yüklenen bu görev ile ondan beklenen; yeryüzünü en güzel şekilde imar etmesi, adalet ve hakkaniyet ile yaşanılır bir düzen kurması, ferdî, içtimai, ahlaki ve akidevi her türlü emanetlere sahip çıkmasıdır. Yeryüzü, havası, suyu, toprağı ve varlık çeşidiyle insana emanettir ve insan emanete ihanet edecek her türlü davranıştan sakınmak zorundadır. Bu ahlaki sorumluluk, müminler için aynı zamanda Allah’a iman ve kulluğun gereğidir. Zira insan olmanın, iman etmenin ve kulluğun gereklerini yerine getirmesi için insana fırsatlar ve imkânlar var eden Cenab-ı Allah “Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu denemek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O güçlüdür, çok bağışlayıcıdır.” (Mülk, 67/2.) ayetiyle insanın imtihana tabi olduğunu belirtirken insanın güzel amel işlemesi karşılığındaki “İman edip salih amel işleyenlere ne mutlu! Onların sonunda varacakları yer ne güzel!” (Rad, 13/29.) müjdesiyle de yaratılış gayesinin nihai hedefini bizlere göstermektedir. Bu ve buna benzer ayetlerin ifadesince kulluk, insana kâinat içindeki yerini öğreten, kim olduğu ve niçin var olduğu sorularının cevabını bulmada ona rehberlik eden ilahi bir ikramdır. İnsan, ancak kulluk bilinci sayesinde kendisinin ve yaratanının farkında olabilir, hayat ve ölüm arasındaki ilişkiyi anlamlandırabilir, kendisine verilen nimetlerin kadrini bilip şükür içerisinde bulunabilir ve imtihanın sırrına mana verebilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">İçinde yaşadığımız çağda, insanlık varoluş bilincini yitirdiği ve Allah’a imandan neşet eden hak, adalet, ahlak, merhamet, paylaşma gibi yüce değerlere yabancılaştığı için sosyal hayattan siyasal hayata, iktisadi hayattan çevresel sorunlara varıncaya kadar büyük krizler yaşamaktadır. Her türlü adaletsizliğin, merhametsizliğin, zulmün, savaşın ve fesadın arkasında yeryüzünü imar etme gerçeğine sırt çevirmiş, “sadece Allah’a kul olma” misyonunu yitirmiş, selim fıtratına yabancılaşmış ve gayesini unutmuş insanın eylemlerini görürüz. Bugün biz Müslümanlara düşen en büyük sorumluluk, yaratılış gayemizin gereklerini Allah’a itaatten mahlûka merhamete kadar hayatımızın tüm alanına taşımak ve insanlığa salih amellerimizle örnek olmaktır. Bu doğrultuda varoluş gayesini en iyi anlayan, kulluğun en güzel örnekliğini sergileyen Sevgili Peygamberimiz’den aldığımız ilhamla yüce dinimiz İslam’ın emirlerini hakkıyla yerine getirmek, İslam’ın hak ve hakikatlerini insanlıkla buluşturmak en büyük derdimiz olmalıdır. Unutmamalıyız ki yaratılış gayesinin şuurunda olan mümin, her yönüyle elinden ve dilinden insanların ve tüm varlıkların güvende olduğu kimsedir. Bu güven ancak Allah’a karşı sorumluluk bilincini koruyabilen, varlığı ifsattan imara, imhadan ihyaya taşıyacak inanç ve güzel ahlak sahipleriyle yeryüzünü kuşatabilecektir.</p>
</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/varolus-gayemiz</guid>
      <pubDate>Tue, 01 Feb 2022 11:21:52 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/02/varolus_gayemiz_h21606_d8a98.jpg" type="image/jpeg" length="19628"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İrade Eğitimi]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/irade-egitimi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/irade-egitimi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Aralık 2021 sayısında kaleme aldığı "İrade Eğitimi" başlıklı makalesinde, "Güçlü bir irade vasıtasıyla süreklilik gösteren ve sabırla mücadele edilerek başarıya ulaşan bütün çalışmalar, bize iyi bir gelecek armağan edecektir." dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><strong><em>Prof. Dr. <strong>Ali Erbaş</strong><br />
<strong>Diyanet</strong> İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık Dergi Aralık 2021</em></strong></p>

<p style="text-align: justify;">Yaşanılan çağın belki de en temel sorunu, derin bir “anlam ve değer” krizinin hayatı kuşatmış olmasıdır. Maalesef modern dönemde insan, varoluşunu madde, mana, irade, özgürlük, yetenek, sorumluluk gibi açılardan gerçekçi ve dengeli şekilde ortaya koyamamanın ıstırabını çekmektedir. Başta Yüce Yaradan olmak üzere, kendisiyle, varlıkla ve tüm evrenle olan ilişkisi ve uyumu bozulan bu çağın insanının en belirgin yanlarından biri, değerlerinden ve asli bağlarından kopmuş görüntüsüdür. Bu savrulma, geçmişi kararttığı gibi bugünü parçalamakta ve geleceği daha da belirsizliğe dönüştürmektedir. Aynı şekilde hızın her yönüyle hayatı kuşattığı bu çağda insan, bir yandan baş döndürücü değişimlere ayak uydurmaya çalışırken diğer yandan da büyük bir tedirginliğe doğru sürüklenmektedir. Bu karmaşa ve yarış hâli, doğal olarak insanları yormakta, onları huzursuz ve mutsuz hâle getirmektedir.</p>

<p style="text-align: justify;">Düşüncelerinin yönünü tayin etme kabiliyetine sahip olarak yaratılan insanın yeryüzü yolculuğunda düşünsel ve aktüel anlamda her an şiddetli akıntılara ve sarsıntılara maruz kalma ihtimali, aynı zamanda onun sistematik bir mücadele zemininde bulunmasını zorunlu kılmaktadır. Olumsuz duygu ve düşüncelerin davetine karşı insan olmanın temelini oluşturan değerler ekseninde bir istikamet ve mücadele için en temel faktör ise iradedir. Bir amaca yönelik çalışmada bulunurken ancak kararlılıkla, güçlü bir irade gösterilerek sonuca ulaşılabilmektedir. Düşünce ve duyguların aynı hedefe doğru gösterdikleri birliktelikle elde edilen başarı ise azmin ve irade gücünün tabii sonucudur. İradeli olmak, sadece başarının değil aynı zamanda huzurlu olmanın da temel şartıdır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">İstek, umut veya beklentiden müteşekkil bir kuvvet olan irade, söz ve davranışların gerçekleşmesinde öncelikle yer alan etkendir. Başka bir ifade ile insanın irade sahibi olması, ona davranışlarını özgürce gerçekleştirme imkânı sağlamaktadır. İnsan, dilediğini yapmakta özgürdür (Fussılet, 41/40.)  ancak, özgürlük, herhangi bir bağlılığın ve yükümlülüğün olmaması değil, tercihleri için insanın sorumluluk duygusuyla hareket etmesidir. İnsanın tercihleri ya kendi yararına ya da zararınadır. (Bakara, 2/286.) İradenin düşünce tarihindeki devasa yeri de buradan, özgürlüğün sorumluluk ile olan zorunlu bağından kaynaklanmaktadır.</p>

<p style="text-align: justify;">Kur’an-ı Kerim’de iradeden bahseden ayet-i kerimelerde sorumluluk, insanın davranışları bakımından dikkat çekici bir şekilde ön plandadır. Herkesin yaptığının sonucu kendisine aittir. Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez. Hiç kimse bir başkasının günahından sorumlu değildir. (Enam, 6/164.) İnsanın sorumluluğu sınırlı bir özgürlük alanı olarak kendi iradesine dayalıdır. Şüphesiz ki yüce Allah, insana doğru yolu göstermiştir, insanın şükredenlerden ya da nankörlerden olması ise kendi tercihidir. (İnsan, 76/3.) Kim doğru yolu izlemeyi seçerse bunu kendi lehine seçmiş olacaktır, kim saparsa yine bunu kendi aleyhine seçmiş olacaktır. (Yunus, 10/108.) Nihayetinde dünya hayatının sona ermesiyle insan, iradesiyle gerçekleştirdiği davranışların karşılığını görecektir. Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de, “Kim iyi bir iş yaparsa kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin, kullara (zerre kadar) zulmedici değildir.” (Fussilet, 41/46.) buyurmak suretiyle insanın kendi varlık alanı içinde özgür bir iradeye sahip olduğunu belirtmekte ve bundan dolayı yapıp ettiklerinden sorumlu tutulacağına işaret etmektedir. İnsanın bu mükellefiyeti aynı zamanda onun en güçlü yanını; bir şeyi yapıp yapmama iradesini de ortaya koymaktadır. Bu belirleyiş ise gerek sosyal gerekse dinî hayatta muvaffakiyetin ön şartı olan iradeyi yönetmekle, eğitmekle sağlanabilmektedir. Zira eğitim, öteden beri kişisel ve toplumsal sorunların çözümünde rol oynayan etkili bir amil olmuştur. </p>

<p style="text-align: justify;">Eğitimin en belirgin yanı, duyguları kullanmak suretiyle insanda düşünme alışkanlığı kazandırmak, fikirlerle eylemler arasında kuvvetli bir bağ kurarak düşüncenin harekete geçmesini temin etmektir. Düşünme, seçme ve bağlanma, insanın sorumluluklarını kabul ettiği iradeli davranışların başlıca dayanaklarıdır. İrade, hayatın hemen her alanına doğrudan veya dolaylı olarak temas ettiğinden “irade eğitimi” özel bir süreci gerektirmektedir. İrade eğitimini bir hayat tarzı hâline getirerek, amaçlar ve hedefler için zamanı doğru kullanmayı öğrenmek, söz ve hareket, inanç ve davranış ikilemi yaşamadan hazlara ve arzulara direnç gösterebilme dirayeti kazanmak, bu zorlu sürecin en can alıcı aşamalarıdır. Sağlam bir irade, insanın temel özelliklerini ortaya koyan iyi bir eğitimle mümkün olabildiğinden, irade eğitiminde insanın ruhu ve bedeniyle bir bütün oluşu muhakkak ön planda tutulmalıdır. Bununla beraber şuurlu bir varlık olarak yaratılan insanın kendi hayatı üzerindeki kontrolünü giderek kaybetmesine neden olan; anlamsız uğraşlar, sınırsız ihtiraslar, atalet, kaygı, şiddet gibi ruh hâlleriyle tezahür eden irade zayıflığı, insanoğlunun başarısızlığının en temel müsebbibi olmuştur.</p>

<p style="text-align: justify;">İnsanı, hayatın anlam ve gayesini izah eden değerlerden ayrı düşünmemek gerekmektedir. Bu sebeple İslam’ın evrensel değerlerinin kılavuzluğunda eğitilmiş bir iradeye duyulan ihtiyaç göz ardı edilmemelidir. Sağlam bir iradeyle, İslam ümmetine ve insanlığa hizmet etmek için her zaman zinde olunmalıdır. Hayatın karmaşasına karşı yol alırken akıp giden zamanın muhasebesi iyi yapılmalıdır. Önemli ve öncelikli işler ertelenmemeli, hayatı verimsizliğe mahkûm eden unsurlara karşı irade eğitimi ile mukavemet edilmelidir. <br />
Güçlü bir irade vasıtasıyla süreklilik gösteren ve sabırla mücadele edilerek başarıya ulaşan bütün çalışmalar, bize iyi bir gelecek armağan edecektir.</p>
</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/irade-egitimi</guid>
      <pubDate>Tue, 14 Dec 2021 17:48:40 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/02/irade_egitimi_h20529_6cccd.jpg" type="image/jpeg" length="91777"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İlim, Kadın ve Erkek Her Müslümana Farzdır]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/ilim-kadin-ve-erkek-her-muslumana-farzdir-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/ilim-kadin-ve-erkek-her-muslumana-farzdir-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Kasım 2021 sayısında kaleme aldığı "İlim, Kadın ve Erkek Her Müslümana Farzdır" başlıklı makalesinde, "Geleceğin bilgi toplumlarını ise elbette ki donanımlı, olayları doğru tahlil edip değerlendirebilen, okuyabilen kadını ve erkeğiyle eğitimli bireyler oluşturacaktır." dedi.

]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><strong><em>Prof. Dr. Ali Erbaş<br />
Diyanet İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık Dergi Kasım 2021</em></strong></p>

<p style="text-align: justify;">Eğitim, belli bir konuda bilgi ve beceri kazandırma, yetiştirme ve geliştirme işi olarak tanımlansa da genel anlamı itibarıyla  değerleri aktarma eylemidir ve karşılaşılan hadiselere dair bir idrak oluşturma, o idrak çerçevesini gelecek nesillere intikal ettirebilme faaliyetidir. İyi, güzel ve doğru anlayışı oluşturarak bir bilinç zemini inşa etmek, bizatihi eğitimin konusudur. Planlı bir şekilde insan yetiştirme süreci olması ve belli amaçları taşıması hasebiyle de ancak eğitim sayesinde kültür ve medeniyetlerin gelişmesi söz konusu olabilmekte; millî, manevi ve evrensel kültürü oluşturan unsurlar kalıcı hâle gelebilmektedir. Zira bilgi toplumunun temelini teşkil eden eğitim, geçmişten günümüze fertlerin ve toplumların belirlenen hedefe ulaşmada temel dinamiği olmuştur. Teoriler, politikalar ve sistemler, insanın eğitimi ile ilgili farklı sonuçlar ortaya koysa da kesin olan, bilgiye sahip olanın geleceğe sahip olduğudur. </p>

<p style="text-align: justify;">Kur’an-ı Kerim, toplumların stratejik kaynağını oluşturan bilginin söz konusu gücünün; insanı, toplumu, milletleri üstün kılan bir değer olması yönüne işaret etmektedir. Mukaddes kitabımızın sıklıkla araştırmanın, incelemenin, düşünmenin ve öğrenmenin önemine vurgu yapması, inanç ve ibadetlerin yanı sıra davranışlarda da eğitimi temel alan müesses bir bilgi toplumunun amaçlandığını göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Zira bilgi aydınlık, cehalet ise karanlıktır. (İbrahim, 14/2.) Aklını kullananlar ile kullanmayanlar eşit olmadığı gibi bilenlerle bilmeyenler de bir değildir. (Fatır, 35/19-21.) Esasen hakikatin bilgisi üzerine kurulu İslam medeniyetinin aklı, bilgiyi ve tefekkürü ön plana çıkarması da insanoğlunun, Kur’an-ı Kerim’i ve kâinat kitabını birlikte okuyup anlamakla yükümlü olması dolayısıyladır. Bu yükümlülükle birlikte Kur’an-ı Kerim ve onun tebliğcisi olan Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sünnetinin insanlığa sunduğu evrensel mesajın odağında, cinsiyet ayrımı gözetilmeksizin bütün insanların huzuru ve mutluluğu vardır. Nitekim dinin prensip mahiyetindeki hitap ve emirleri, kadın ve erkek ayrımında bulunmaksızın bir genellik arz etmektedir.</p>

<p style="text-align: justify;">Dinimizin bu asli kaynaklarının biçimlendirdiği anlayışa göre eğitim, insanın fıtri yapısı üzerine bina edilmektedir. Gerek ayet-i kerimeler gerekse hadis-i şerifler, eğitimin her nevi cehaleti yok etmek ve insanı, bilginin aydınlığında, Allah’a yaraşır bir kul olmak için hazırlamaya yönelik olduğunu ortaya koyar. Kur’an-ı Kerim kadını, insan ve Allah’ın kulu olması sebebiyle erkekle eşit bir varlık olarak kabul ettiğinden, bu hazırlamada herhangi bir cinsiyet ayrımının izi dahi yoktur. İlk nazil olan ayet-i kerimedeki “Oku!” emri de cinsiyet açısından bir ayrıma gitmeksizin bütün inananlara hitap etmektedir. Cenab-ı Hak, “Sizden erkek olsun kadın olsun, hiçbir çalışanın amelini karşılıksız bırakmayacağım.” (Âl-i İmran, 3/195.) buyurmak suretiyle, davranışları cinsiyet odaklı değerlendirmediğini açıkça ilan etmektedir. Bir muallim olarak gönderilen Hz. Peygamber (s.a.s.) de âlimleri peygamberlerin varisleri olarak görmüş, kuşatıcı bir dil kullanarak, öğrenenin ve öğretenin insanların en hayırlıları sayılacağını ve eşit mükâfata nail olacağını belirtmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “İlmi talep etmek, her Müslümana farzdır.” (İbn Mace, Mukaddime, 17.) buyururken de kadın ve erkek arasında asla bir ayrım yapmamıştır. Çünkü vahye muhatap oluşları itibarıyla kadın ve erkek arasında bir fark bulunmamasının yanı sıra gerçeğin bilgisine ulaşma hususundaki sorumlulukları da aynıdır. Ancak, kadının hakları ve sorumlulukları bakımından tüm zamanlarda ve medeniyetlerde sürekli tartışma konusu hâline getirilmesi, yüzyıllar boyunca dinî ve sosyal hayatı olumsuz etkileyen bir tutum olarak varlığını sürdürmüştür. </p>

<p style="text-align: justify;">Bu olumsuz tutum, Kur’an-ı Kerim’in rehberliği ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) örnekliği ile köklü bir değişim ve dönüşüm yaşamıştır. İslam dini, Cahiliye döneminin bütün karanlık uygulamalarını ortadan kaldırarak kadının bireysel ve sosyal hayattaki bütün hak ve hürriyetlerini teslim etmiştir. Böylece kadın, başta eğitim olmak üzere, yaratılış gereği doğuştan sahip olduğu haklarına, onuruna İslam’ın evrensel mesajı ile kavuşmuş; insana yaraşır bir muamele görerek hak ettiği değeri bulmuştur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">Hz. Peygamber (s.a.s.) mümkün olan her fırsatta ve mekânda kadın erkek ayrımı yapmadan ashabını eğitmiş, eğitim faaliyetini ara vermeden sürdürmüştür. Söz konusu dönemde kadınlar, yegâne eğitim kurumları olan mescitlerde daima hazır bulunmuşlar, Resulüllah’ın (s.a.s.) sohbetlerinden yararlanmışlar ve bu konuda herhangi bir güçlükle karşılaşmamışlardır. İnsanları yaratıcı karşısında eşit bireyler olarak tanıtan İslam’ı tebliğ ederken kadınlar için özel eğitim planlamasına gitmesi, Peygamber Efendimizin (s.a.s.) kadın eğitimi hususundaki hassas tutumunu göstermesi bakımından önemlidir. İnsanı merkeze alan bir tebliğin sahibi olarak Hz. Peygamber (s.a.s.), insan olmakla zaten kıymetli olan kadının değerini insanlığa yeniden hatırlatmıştır. O, toplumun geleceğini şekillendiren ilk ve en önemli eğiticileri kadınların, en az erkekler kadar eğitim almalarını sağlamıştır. </p>

<p style="text-align: justify;">Bugün temel etkileşim alanlarını yeni bilgi teknolojilerinin işgal ettiği, bilginin durmaksızın çoğaldığı ve aynı hızla eskidiği farklı düzeylerde bilgi çağını yaşamaktayız. Geleceğin bilgi toplumlarını ise elbette ki donanımlı, olayları doğru tahlil edip değerlendirebilen, okuyabilen kadını ve erkeğiyle eğitimli bireyler oluşturacaktır. Bu açıdan cinsiyete özel bir paye biçilmeden, eğitimin sosyal ve kültürel hayattaki etkinliğini dikkate almak suretiyle, varlık sebebimizi de idrak ederek hayata bakış açımızı güncellemek elzemdir. Maddi ve manevi yönden huzurlu bir hayatın inşası için düşüncelerimizi sorumluluk bilinciyle her daim geleceğe yönlendirmemiz icap etmektedir. </p>

<p style="text-align: justify;">Bu doğrultuda Kur’an-ı Kerim’in ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) vurguladığı “saygıdeğer ve şerefli bir varlık olarak yaratılan insan” mesajı, kadının kişiliğini rencide eden pek çok olumsuzluğun ve özellikle eğitim sorununun çözümüne yön verebilecek ehemmiyettedir.</p>
</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/ilim-kadin-ve-erkek-her-muslumana-farzdir-1</guid>
      <pubDate>Thu, 04 Nov 2021 17:02:39 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2021/11/ilim_kadin_ve_erkek_her_muslumana_farzdir_h19745_feb84.jpg" type="image/jpeg" length="80414"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Peygamberimiz ve Vefa Toplumu]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/peygamberimiz-ve-vefa-toplumu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/peygamberimiz-ve-vefa-toplumu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Ekim 2021 sayısında kaleme aldığı "Peygamberimiz ve Vefa Toplumu" başlıklı makalesinde, "İletişim teknolojilerinin durmaksızın gelişim gösterdiği günümüzde, insani ve toplumsal meziyetlerden olan vefa ne yazık ki toplumumuzda ahlakla ilgili bir değer olarak hızla unutulmakta ve gün geçtikçe de kaybolmaya yüz tutmaktadır. " dedi.
]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em><strong>Prof. Dr. Ali Erbaş<br />
Diyanet İşleri Başkanı</strong><br />
<strong>Diyanet Aylık Dergi Ekim 2021</strong></em></p>

<p style="text-align: justify;">Vahyin ışığında şekillenen ahlaki değerler, insanların huzurlu bir hayat sürmesini sağlamakla birlikte toplumsal birlik ve beraberliğin de temel şartlarını oluşturmaktadır. Özünde sadakat, samimiyet gibi ahlaki davranışları barındıran vefa da bu kuşatıcı değerlerden biridir ve kavram olarak sözünde durmak, sevgide bağlılık, yapılan iyilikleri unutmamak ve buna göre davranmak gibi anlamları içermektedir. İslam ahlakının temel esaslarından kabul edilen ve Allah ile kul arasındaki iman ilişkisini düzenleyen değerlerden olan vefa, müminin Rabbi ile yaptığı ahit ve bu ahdin tutum ve davranışlarla hayata ve tüm mahlûkata dair taşıdığı hassasiyettir. Yaratanını tanımak, kulluk görevlerini yapmak, O’nun verdiği nimetlerin kıymetini bilmek, şükretmektir. Vefa, iyilik ve takvada buluşmayı gerektirir. Kur’an-ı Kerim’de temel bir ahlaki kavram olan vefa söylemden ziyade eylem ile ortaya konması gereken büyük bir ahlaki erdem olarak dikkati çekmektedir. Vefa, fertlerin diğerleriyle ilişkisini sağlayan, toplumsal dağınıklığı ve bozulmayı engelleyen en önemli bağlardan biridir. Milletler bu hasletle fazilete ermiş, devletler bu meziyetle itibarını koruyabilmiş, aileler bu sadakatle varlıklarını devam ettirebilmiştir.</p>

<p style="text-align: justify;">İnsanı vahyin bilgisi ile destekleyen ve peygamberleri vasıtasıyla onlara yol gösteren Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de, kendisine kulluktan anne babaya saygıya, sözünde durmaktan nimetin kadrini bilmeye, antlaşmalara riayetten yetim malını koruyup gözetmeye kadar birçok konuda vefa hatırlatması yapmakta, mücadelelerini anlattığı ve bizlere örnek gösterdiği tüm nebilerin en belirgin vasıflarından birinin vefa olduğunu bildirmektedir. Kur’an-ı Kerim bizlere bir taraftan Allah’a ve onun kullarına karşı nasıl vefalı olmamız gerektiğini öğretirken diğer taraftan da vefasızlık örneklerini göstererek bizleri uyarmaktadır. Allah ile kulları arasındaki bir ahitleşmeden de bahseden yüce kitabımızda Allah adına verilen ahdin bozulmaması istenmekte, Allah’a ve insanlara verdiği söze sadakat gösteren ve sözleşmelerine hakkıyla riayet eden kimseler övülmekte ve bu davranış müminlerin bir özelliği olarak zikredilmektedir. Bu doğrultuda Allah ile yaptıkları muahedeye sadık kalanlara büyük mükâfat vadedilmiştir. Ahdini yerine getirmeyenler ise bozguncu olarak nitelendirilmiş ve Allah’a karşı ahitlerini hiçe sayanların ahirette hiçbir nasip alamayacakları haber verilmiştir.</p>

<p style="text-align: justify;">Olgun müminlerin vasıfları sayılırken onların ahde vefa gösterme özelliklerine de işaret edilen Kur’an-ı Kerim’de yer alan kıssalar ve Peygamber Efendimizin (s.a.s.) yaşantısında sergilediği davranışlar, müminler için nasıl bir hayat yaşanması gerektiğini en güzel şekilde ortaya koymaktadır. Efendimizin (s.a.s.) hayatı; Allah’ın emirlerine, ailesine, dostlarına ve çevresine vefa örnekleri ile doludur. Onun tüm İslam peygamberlerinin her birine ayrı ayrı vefa duyması, kendisinden sonra yaşayacak ümmeti için vefa göstermesi, zorla çıkarıldığı memleketine, canlı cansız varlıklara duyarlı olması gibi nice vefa örneklerine tanık olmaktayız. O, ömrü boyunca vefakârlığı bir erdem olarak öğretmiş, tebliğ ettiği dine inanan inanmayan herkes tarafından ahde vefa ve emanete riayete tam anlamıyla sahip olmasından dolayı “el-Emin” olarak bilinmiştir. Ahde uygun hareket edilmesini imandan sayan ve hayatı boyunca vefanın en güzel örneklerini sergileyen Peygamber Efendimiz (s.a.s.), gerek Allah’a kullukta ve nimetlerine şükürde gerekse insani tüm ilişkilerinde vefayı ahlaki bir davranış olarak görmüş ve hayatına yansıtmıştır. O, ailesine, ashabına ve ümmetine, en zor durumlar ve en küçük iyilikler için dahi vefa vurgusu yapmak suretiyle vefanın önemini anlatmıştır. Bununla beraber savaş gibi en sıkıntılı zamanlarda bile onun hiçbir ahdine vefasızlık yaptığı da görülmemiştir. </p>

<p style="text-align: justify;">Hz. Peygamber (s.a.s.) İslam’a hizmet etmiş olanlara karşı da her zaman vefalı davranmıştır. Onların hizmet ve iyiliklerini asla karşılıksız bırakmamış, üzerinde emeği olan hiç kimseyi unutmamış, hayatı boyunca onlara hep vefa göstermiştir. Allah yolunda şehit düşenleri de asla unutmayan Peygamber Efendimiz (s.a.s.), onların çocuklarının yetiştirilmesini, geride kalan ailelerinin ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlamaya çalışmış, ashabını da bu konuda teşvik edip yönlendirmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.), iyiliğini görüp ahirete irtihal etmiş tüm insanları da hayırla yâd etmiş, geride bıraktıklarına sahip çıkarak onları himayesinde bulundurmuştur. O, çok sevdiği Mekke’yi özlemle anacak kadar, en zor durumda sığındığı Uhud’un sevgisini hissedecek kadar vefa peygamberidir. Onun vefası, varlıkta da yoklukta da aynıdır ve sadece inananları değil inanmayanları da etkisi altına almıştır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">İletişim teknolojilerinin durmaksızın gelişim gösterdiği günümüzde, insani ve toplumsal meziyetlerden olan vefa ne yazık ki toplumumuzda ahlakla ilgili bir değer olarak hızla unutulmakta ve gün geçtikçe de kaybolmaya yüz tutmaktadır. Bugün maddi hazları öne çıkaran, manevi değerleri ötekileştirerek kişisel arzu ve istekleri hayatın odağına yerleştiren yaklaşımlar vefayı oluşturan bütün kavramların içinin boşaltılmasına, taşıdığı anlamları kaybetmesine neden olacak geniş bir zemin hazırlamaktadır. Oysa fert ve toplum huzurunu temin etme amacıyla İslam dininin merkeze aldığı erdemlerden olan ve vefa duygusuyla beslenen samimiyet, sadakat, sözünde durma, güven, fedakârlık, yardımlaşma ve dayanışma gibi değerler insan hayatına rehberlik eden faziletli davranışlardandır. Bu davranışların toplumların huzurunu, birlik ve beraberliğini sağlamada hayati bir rol üstlendiğini hatırdan çıkarmamamız ve ona göre hayatımızı şekillendirmemiz büyük önem arz etmektedir.</p>

<p style="text-align: justify;">“Her kim ahdine vefa gösterir ve günah işlemekten sakınırsa bilsin ki Allah o sakınanları sever.” (Âli İmran, 3/76.)</p>
</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/peygamberimiz-ve-vefa-toplumu</guid>
      <pubDate>Wed, 13 Oct 2021 10:28:33 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2021/10/peygamberimiz_ve_vefa_toplumu_h19078_69f34.jpg" type="image/jpeg" length="36067"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Mukaddes Şehir Kudüs ve Mescid-i Aksa]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/mukaddes-sehir-kudus-ve-mescid-i-aksa-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/mukaddes-sehir-kudus-ve-mescid-i-aksa-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Eylül 2021 sayısında kaleme aldığı "Mukaddes Şehir Kudüs ve Mescid-i Aksa" başlıklı makalesinde, "Ümmetin bir asra yakın zamandır, çiğnenen onurunu, viran olan yurdunu, dağılan vahdetini kurtarmak için bu zulme dur denilmelidir." dedi.

]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>Prof. Dr. Ali Erbaş<br />
Diyanet İşleri Başkanı<br />
<strong>Diyanet Aylık Dergi Eylül 2021</strong></em></p>

<p style="text-align: justify;">Ülkemizin güzide şairlerinden biri olan ve mukaddes beldeyi edebiyatımıza taşıyarak şiirimizi ümmetin derdiyle yoğuran Sezai Karakoç, Kudüs’ü “Gökte yapılıp yere indirilen şehir” olarak tanımlar. Bu söyleyiş, Kudüs hakkında yapılan tanımlamaları ve mülahazaları, bütün zamanları kapsayarak özetler gibidir. “Mukaddes Şehir”, “Barış Şehri”, “Doğruluk Şehri” gibi isimlerle de bilinen Kudüs, dünyanın en kadim şehirlerinden biridir. Pek çok peygamberin hayatından izler taşıyan bu kutlu şehir, insanlığın tarihî serüvenine tanıklık etmektedir.  <br />
Kudüs, ilahi vahyin ortak adı olan İslam’ı tebliğ vazifesiyle görevlendirilen nice peygamberin hatırasını barındıran ve İslam’ın çağlarüstü hakikatlerini ve insanlığın ortak değerlerini temsil eden bir merkezdir. Tarih, bu kutsal beldede pek çok elim hadisenin de şahididir. Zira Kudüs, tarih boyunca pek çok savaşa sahne olmuş; kuşatılmış, yağmalanmış, yakılıp yıkılmış ve yeniden inşa edilmiştir. Bu mukaddes toprakların insanları ise eziyet görmüş, sürülmüş, katliamlara maruz kalmıştır. </p>

<p style="text-align: justify;">Yüce Allah’ın insanları doğru yola çağırmak üzere görevlendirdiği peygamberlerin birçoğu bu şehirde yaşamıştır. Hz. İbrahim, İsmail, İshak, Yakup, Yusuf, Musa, Davut, Süleyman, Zekeriyya, Yahya ve Hz. İsa, tevhit ve hukuk mücadelesini bu şehirde gerçekleştirmiştir. Peygamberler aracılığıyla ilahi vahyin tecelli ettiği bu topraklar, Hz. Peygamber’in Gece Yürüyüşü’nün (İsra) menzili ve göğe yükselişinin (Miraç) başlangıç mekânı olması sebebiyle, yeryüzünden âlemlerin Rabbine açılan yolun ve göklerden dünyaya inen engin rahmetin şahididir. </p>

<p style="text-align: justify;">Kutsiyeti Kur’an ile tescil edilen Kudüs’ü (Maide, 5/21.) Yüce Allah (c.c.) “iyi ve güzel bir yer” (Yunus, 10/ 93.) olarak tanıtmaktadır. Kudüs, çevresinin mübarek kılındığını bizzat Kur’an’ın beyan ettiği (İsra, 17/1.), Müslümanlar nezdinde her türlü meşakkatin göze alınarak yolculuk yapılmaya değer görüldüğü üç mabetten biri olan (Buhari, Enbiya, 8; Müslim, Mesâcid, 2.) Mescid-i Aksa’yı bağrında muhafaza etmektedir. Ayetlerin yanı sıra pek çok hadis-i şerifte Mescid-i Aksa ve çevresinin faziletlerine temas edilmiştir. Dinlerin, dillerin, kültürlerin, medeniyetlerin merkezi olarak, tarihten günümüze temsil ettiği sembol ve değerlerle insanlığın ortak vicdanı olan Kudüs’e karşı Peygamber Efendimiz de (s.a.s.) büyük bir ilgi göstermiş, Filistin topraklarına yönelik diplomatik ve askerî girişimlerde bulunmuştur. Sahabe de bu mukaddes beldeye yoğun ilgi göstermiş, Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminden itibaren ibadet ve ziyaret maksadıyla Mescid-i Aksa’ya yolculuk yapmış ve Kudüs’ün fethini değerli bir hedef olarak görmüştür. Çünkü Resulüllah (s.a.s.), vefatından hemen önce Beytülmakdis’in yakında fethedileceğini müjdelemiş hatta Şam/Filistin topraklarına gönderilmek üzere bir ordu hazırlatmıştır. Bu sebeple sahabe, Hz. Peygamber’in (s.a.s.)  vefatından hemen sonra Kudüs topraklarını fethe yönelmiştir. Müslümanların Kudüs’ü fethiyle farklı din ve inanç mensupları arasında asırlar boyu barışa, kardeşliğe ve karşılıklı güvene dayalı bir ilişkinin tesis edilmiş olması, yeni bir dönemin de kapılarını aralamıştır. Bu huzurlu ortam Müslümanların Kudüs’e hâkim oldukları sürece devam etmiştir.</p>

<p style="text-align: justify;">Bugün azgın bir azınlığın elinde, insanlığı mahcup eden görüntülere sahne olan selam şehri Kudüs, Hz. Ömer (r.a.) tarafından Bizanslıların elinden alınıp İslam devletinin topraklarına dâhil edildiğinde, şehrin sakinlerine mutlak din hürriyeti ve güven içinde yaşayacaklarına dair yazılı eman verilmişti. Müslümanların fethinden itibaren beş yüzyıla yakın güvenli bir şehir olan Kudüs’ün halkı, Haçlıların işgaliyle korkunç bir katliama tabi tutulmuş, şehir tekrar büyük acılara bürünmüştür. Yaklaşık bir asır boyunca bölgeye emsalsiz acılar yaşatan Haçlılara karşı Selahaddin Eyyubi’nin destansı zaferi ve yeniden fethi sonrasında Kudüs, Müslümanların yönetiminde farklı din, dil, ırk ve mezheplerin bir arada yaşadığı, huzurun ve güvenin hâkim olduğu uzun yıllar geçirmiştir. Müslümanların idaresi altında tam bir altın çağ yaşayan barış ve huzur şehri Kudüs, I. Dünya Savaşı’ndan sonra İslam coğrafyasının işgaliyle bu özelliğini kaybederek yine acının, sıkıntının, gözyaşının merkezi hâline gelmiştir. Sömürgeleştirilen Filistin topraklarında, Kudüs’ün kadim değerlerle bağları kopartılmak istenircesine tarihî mekânları tarumar edilmiş, yerli halkın tüm imkânlarına el konulmuş, çeşitli baskı ve uygulamalarla Müslümanlar şehri terk etmeye zorlanmıştır.</p>

<p style="text-align: justify;">Filistin’de işgale başlandığı günden bu yana Siyonist zihniyet tarafından sürekli izlenen genişleme politikasıyla, dünyanın değişik ülkelerinden -zaman zaman zorlama ve şantajlarla- Yahudiler, Filistin topraklarına taşınmaya başlanmıştır. Böylece küçük alanlarda kendini gösteren toprak istilası, her geçen gün Yahudi nüfusun arttığı planlı bir işgale dönüşmüştür. İsrail’in Yahudileri orada yaşayan tek kavim hâline getirme gayretiyle Müslümanlar; baskı, zulüm, işkence ve hatta katliamlara uğramış, her türlü hak ve özgürlükten mahrum bırakılmış, tüm varlıkları talan edilerek ellerinden alınmıştır. Neticede İslam coğrafyasının merkezinde bir avuç azınlık olarak ihdas edilen ve uluslararası hukuku, ahlakı, diğer inançların kutsallarını hiçe sayan İsrail, dünyanın egemen güçlerinin desteğini arkasına aldığından bu hukuksuz uygulamalarına yönelik ciddi bir uluslararası yaptırım ile de karşılaşmamıştır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">Kudüs, her ne zaman Müslümanların elinden çıksa acı ve ıstırabın odağı hâline gelmiştir. İşgal edildiği tarihten bu yana, bu topraklarda ve çevre coğrafyalarda huzur, gözyaşı ve kan hiçbir zaman eksik olmamıştır. Bugün yakılan, yıkılan, temelleri oyulan, çevresi boşaltılan ve sistematik saldırılar karşısında yok olma tehlikesini her geçen gün biraz daha derinden hisseden Mescid-i Aksa, emsali görülmemiş bir yıkım siyaseti ile baş başa bırakılmıştır. </p>

<p style="text-align: justify;">Bu mübarek şehirde yaşayan Müslümanların acıları artarak devam etmekte, her geçen gün hayatlarına daha zor günler eklenmektedir. İsrail, Filistin topraklarında giderek artan bir şiddette insanlık suçu işlerken; insanlığı, vicdanı, ahlakı, uluslararası hukuku hiçe sayan gözü dönmüş bir anlayışla, Filistin halkına karşı tam bir vahşet uygulamaktadır. Dünyanın gözü önünde infazlar yapmakta, insanlık onurunu ayaklar altına alarak hak ihlallerinde bulunmaktadır. Civarında yaşayan Filistinli Müslümanların evleri yıkılmakta, iş yerleri kapatılmakta, tarım arazileri işgalciler tarafından yakılmaktadır.</p>

<p style="text-align: justify;">Bunca zulmü ve işkenceyi yapan ve İslam coğrafyasını gözyaşı diyarı hâline getirenler, ümmetin parçalanmışlığından cesaret almaktadırlar. Müslümanların zayıf ve dağınık görünümleri sebebiyle savunmasız Filistin halkına yönelik uygulanan katliam, baskıcı politikalar ve ibadet özgürlüğünü engelleme girişimleri sürdürülmektedir. Ancak bilinmelidir ki vahşice gerçekleştirilen işgalin üzerinden yılların geçmiş olması, bu kutsal şehre işgalcilerin yerleştirilmesi ve yerleşenlerin sayısının her gün artması, hiçbir surette işgali meşrulaştırmayacaktır.</p>

<p style="text-align: justify;">Ümmetin bir asra yakın zamandır, çiğnenen onurunu, viran olan yurdunu, dağılan vahdetini kurtarmak için bu zulme dur denilmelidir. İslam dünyası bir araya gelerek işgale engel olmalı, ümmetin kanayan yarasına merhem bulmalıdır. Kudüs, Müslümanlar olarak şahsiyetimizi, kimliğimizi sağlamlaştıran kadim bir köşe taşıdır. Müstesna zamanlarda yaşadıkları ve ihtiva ettiği mukaddesatı ile bizlere değerlerimizi anlatmaktadır. Şimdi bir hüzün yurdu olduğu kadar umut kıvılcımlarımızı güçlendiren diriliş mekânı olarak da bir amaca karşılık gelmektedir. İnanıyorum ki tevhid, adalet ve merhamet medeniyetinin temsilcileri olan müminler eliyle Kudüs yeniden “selam” yurdu olacaktır. </p>
</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/mukaddes-sehir-kudus-ve-mescid-i-aksa-1</guid>
      <pubDate>Mon, 06 Sep 2021 16:19:11 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2021/09/mukaddes_sehir_kudus_ve_mescid_i_aksa_h18337_a1da4.jpg" type="image/jpeg" length="90678"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Vahiy]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/vahiy</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/vahiy" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Ağustos 2021 sayısında kaleme aldığı "Vahiy" başlıklı makalesinde, "Bugün müminler olarak Peygamber Efendimizin örnekliğiyle, Kur’an’ın hakikatlerini güzel bir üslup, doğru bir metot, bilgi ve hikmet yüklü bir anlayışla günümüz insanına ulaştırmak en büyük sorumluluğumuzdur." dedi.
]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em><strong>Prof. Dr. Ali Erbaş</strong><br />
<strong><strong><strong><strong><strong><strong>Diyanet</strong></strong></strong></strong></strong> İşleri Başkanı</strong><br />
<strong>Diyanet Aylık Dergi Ağustos 2021</strong></em></p>

<p style="text-align: justify;">Vahiy, Yüce Allah’ın, peygamberleri aracılığı ile insanlığa mesajıdır. Varoluşla başlayan ilahi bir beyandır. İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem (a.s.) ile başlamış ve Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.) ile son bulmuştur.  Allah, gönderdiği vahiyle insanın sağlam bir inanca sahip olmasını, güzel bir hayat yaşamasını ve neticede ahiretini kazanmasını murat etmiştir. Vahiy, insanın maddi ve manevi dünyası için bir rahmettir. Nitekim Rabbimiz, “Kendilerine okunan bu kitabı sana göndermiş olmamız onlara yetmiyor mu? Elbette inanan bir topluluk için onda rahmet ve ibret vardır.” buyurmaktadır. (Ankebut, 29/51.) İnsana düşen rahmet ve ibret yüklü uyarılara kulak vermek, duyarsızlık, ilgisizlik ve inkâr gibi davranış ve anlayışlardan uzak durmaktır.  Bir başka ayette ise “Biz Nuh’a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Ve İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakup’a, torunlara, İsa’ya, Eyyub’a, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a vahyettik. Davud’a da Zebur’u verdik.” (Nisa, 4/163.) buyrulmaktadır. Bu ve benzeri ayetlerde Allah, vahyin kaynağının kendisi, muhatabının ise nebiler aracılığıyla insanlık olduğunu beyan etmektedir. Aynı zamanda Rabbimiz, ayetlerine muhatap kıldığı peygamberlerini vahiy merkezli hayatın örnek şahsiyetleri olarak bizlere tanıtmaktadır. </p>

<p style="text-align: justify;">Diğer yandan Allah’ın insanı vahye muhatap kılması, insana verdiği değerin ve onun mahlûkat içerisindeki özel konumunun bir ifadesidir.  Dolayısıyla insanın vahiy ile buluşması gerçekte yaratılış gayesi, fıtratı ve vicdanı ile buluşması, âlemle ve rabbi ile barışık olması demektir. Böylece Allah, vahiy ile insana kim olduğunu, yeryüzünde bulunuş amacını, ölümden sonraki hayatı öğreterek insanın vahyin değerini idrak ederek tefekkür, tezekkür ve şükür ile tevhid, adalet ve güzel ahlak merkezli bir hayat yaşamasını murat etmektedir. Allah’ın, peygamberleri vasıtası ile insanlığa gönderdiği kitaplar bir hidayet ve istikamet rehberidir.  İnsan vahyi rehber edindiği oranda doğru yol üzeredir. İnsana düşen, kendisini inşa etmek için gönderilmiş vahye gönül vermektir. Ancak o zaman emrine amade kılınan tüm varlığa karşı sorumluluklarını hakkı ile yerine getirebilir ve rabbine hakkı ile kul olabilir. </p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">Yüce Rabbimiz âlemde var olan her şeyi bir anlam ve amaçla yaratmıştır. Bu gerçek, Kur’an’da “Onlar ayakta dururken, otururken, yatarken hep Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler (ve şöyle derler:) “Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, seni tenzih ve takdis ederiz. Bizi cehennem azabından koru!” (Âl-i İmran, 3/191.) ifadesi ile zikredilir. Dolayısıyla insanın en büyük vazifesi vahyi anlamak ve onu yaşamaktır. Bu bağlamda vahyin son ve kıyamete kadar varlığını devam ettirecek olan kitabı Kur’an-ı Kerim, tevhidden adalete, nübüvvetten ahirete, ibadetten ahlaka, âlemin yaratılışından insanın varoluş gerekçesine varıncaya kadar hayatın tüm alanlarını kuşatan ilkeleri ve mesajlarıyla insanlığın yolunu ve ufkunu aydınlatmaktadır. Kur’an-ı Kerim’e iman eden müminlerden beklenen ise evinden işine, mabedinden mektebine, ticaretinden sanatına, sokağından şehrine varıncaya kadar, dünya ve ahiret huzuru için gönderilmiş Allah kelamını hayatın her alanında rehber kılmasıdır.  </p>

<p style="text-align: justify;">Bütün bu gerçeklikle birlikte tarihin birçok döneminde vahye muhatap olan insan bu muradı anlamayı öteleyerek birçok yanlış düşünce ve inanca saplanmıştır. Rabbimiz ilahi hitabın son halkası olan Kuran’ı Kerim’de, hiç kimsenin ya da hiçbir topluluğun vahyin bir benzerini getiremeyeceğini ilan ederek inkârcılara meydan okumuş, vahyin amacını beyan ederek ona uygun bir hayat yaşamanın gerekliliğini hatırlatmıştır.</p>

<p style="text-align: justify;">Vahiy, tebliğ ve temsil edilmesi gereken bir nimettir. Müminlerin vahyin tebliğinde ve temsilinde özensiz ya da ihmalkâr davranması büyük bir vebaldir. Kuran’ı Kerim’de Allah, peygamberlerin tebliğ ve temsil mücadelesini açıkça anlatmak suretiyle onları müminlere örnek göstermektedir. Dolayısıyla bugün krizler ve bunalımlarla kuşatılan insanlığı, İslam’ın kurtuluş ve esenlik mesajları ile buluşturma ve çağın sorunlarına Kur’an’ın ilkeleriyle çözümler üretme noktasında öncelikle Müslümanların tebliğ bilincine ve temsil duyarlılığına sahip olması hayati öneme sahiptir. Müslümanlar olarak geçmişte olduğu gibi bugün de tarihin öznesi olmanın yolu, bu şuur ve samimiyete sahip olmaktan geçmektedir.  Zira Müslümanlar tebliğ ve temsili hakkıyla yerine getirdikleri tarihin her döneminde iyiliğin, hayrın ve güzel ahlakın temsilcileri olarak hayata ve tarihe yön vermiş, kurdukları medeniyetlerle tüm insanlığın huzur ve güvenini temin etmiştir.</p>

<p style="text-align: justify;">Elbette vahyin son kitabı Kur’an-Kerim’i anlama ve yaşama noktasında en büyük imkân ve vazgeçilmez değer Resul-i Ekrem Efendimizin sünnet-i seniyyesidir. Dolayısıyla Kur’an ve sünnet İslam’ın en temel iki kaynağıdır. Sünnetin dindeki yerini hafife almak, gerçekte Allah’ın peygamberlerine yüklediği misyonu hafife almaktır. Zira Allah Resulü vahyi sadece tebliğ etmemiş aynı zamanda tebyin de etmiştir. O, vahyi sadece insanlara ulaştırmakla kalmamış vahyin bizzat ilk uygulayıcısı olmuş ve onu yaşanan bir hayata dönüştürmüştür. Birçok ayette Allah’a itaatten sonra peygambere itaat zikredilirken Allah’ı sevmenin yolunun da Resulüllah’ı takip etmekten geçtiği belirtilmiştir. Ayrıca Allah Resulü’nün Veda Hutbesi’nde beyan ettiği; “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmayacaksınız: Allah’ın Kitabı ve Peygamberinin sünneti.” (Muvatta, Kader, 3.) hadisi de Kur’an ile sünnetin dindeki bağını ve bütünlüğünü dikkatlerimize sunan nebevi bir uyarıdır.</p>

<p style="text-align: justify;">Bugün müminler olarak Peygamber Efendimizin örnekliğiyle, Kur’an’ın hakikatlerini güzel bir üslup, doğru bir metot, bilgi ve hikmet yüklü bir anlayışla günümüz insanına ulaştırmak en büyük sorumluluğumuzdur. Nitekim Yüce Allah “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et.” (Nahl, 16/125.) buyurmak sureti ile bu gerçeği hatırlatmaktadır. Şüphe yok ki vahyin aydınlık ilkeleriyle buluşan insanlık varlığını ve gayesini idrak edecek ve bu sorumlulukla dünyasını ve ahiretini mamur edecektir.</p>
</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/vahiy</guid>
      <pubDate>Mon, 09 Aug 2021 15:16:09 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2021/08/vahiy_h17834_37b83.jpg" type="image/jpeg" length="15546"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
