<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Diyanet Haber</title>
    <link>https://www.diyanethaber.com.tr</link>
    <description>Diyanet Haber / Diyanet Sınav / Diyanet Duyuru / Diyanet Hutbe / Müftülükler / İslam Dünyası / Kültür Sanat / #Keşfet / www.diyanethaber.com.tr</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.diyanethaber.com.tr/rss/basmakale" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2025 Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Tue, 14 Apr 2026 14:20:10 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/rss/basmakale"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Zü’l ecniha bir alim Zahidü’l Kevserî]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/zul-ecniha-bir-alim-zahidul-kevseri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/zul-ecniha-bir-alim-zahidul-kevseri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Prof. Dr. Ali Erbaş/ Diyanet İşleri Başkanı]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Yıl 2007, Sakarya Üniversitesi ilahiyat fakültesi dekanıyım. Sakarya ve çevresinde doğmuş, büyümüş alimleri tanıtmaya yönelik sempozyumlar yapıyoruz. Reisü’l-Kurrâ Hendekli Abdurrahman Gürses efendi anısına Kur’an sempozyumu yaptık. Araştırmalarımız sonucu Muhammed Zahidü’l Kevserî’nin Düzceli olduğunu öğrendik.</p>

<p>Merhum Prof. Dr. Faruk Beşer, Prof. Dr. Abdullah Aydınlı, Prof. Dr. Hacı Mehmet Günay hocalarımızı yanıma aldım Düzce Belediye Başkanı Mehmet Keleş beyi ziyarete gittik. Kendisine Zahidü’l Kevseri’nin Osmanlı’nın son Şeyhülislam vekili büyük bir âlim olduğunu, Düzcelilerin bile kendisini tanımadığını, halbuki Düzce’de akrabalarının bile olduğunu, birlikte Uluslararası bir sempozyum yaparak bu büyük âlimi tanımamız ve tanıtmamız gerektiğini ifade ettim.</p>

<p>Belediye başkanı Mehmet Keleş bey çok heyecanlandı. “Hocam ne güzel olur, biz bütün masrafları karşılarız, ne gerekiyorsa yaparız, yeter ki siz bilimsel yönünü çalışın” dedi. Fakülteye döndük, başladık çalışmaya. Prof. Abdullah Aydınlı hocamızı tertip heyeti başkanı alarak atadık, biraz önce saydığım hocalarımız da heyette.</p>

<p><strong>Kitapları aldık</strong></p>

<p>Birkaç gün sonra bir toplantı için Mısır’a gitmiştim. Toplantı sonrası Ezher Üniversitesi etrafındaki kitapçıları dolaşmaya gittim. “Zahidü’l Kevserî’nin kitabı var mı?” diye sorduğum kitapçı önüme bir liste koydu, tam 53 kitabı var listede. “Hepsini alıyorum” dedim. “Hepsi bende yok” dedi. “Komşu kitapçılardan topla, akşama gelip hepsini alacağım” dedim.</p>

<p>Akşam gittim, büyükçe bir koliye doldurmuş kitaplarını, parasını ödedim, alıp Sakarya’ya getirdim, Abdullah Aydınlı hocamıza teslim ettim. “Sempozyum planlamasında bu kitaplar üzerinden hareket edebiliriz” dedim. Hoca oldukça mutlu olmuştu. Tüm kitaplar şu anda Sakarya İlahiyat Fakültesi kütüphanesinde muhafaza altında.</p>

<p>Bütün hazırlıkları tamamladık. Düzce’nin Gölyaka ilçesinde Tefenni Otelde eş zamanlı iki salonda iki oturum, iki gün boyunca devam eden dev bir sempozyum oldu. 17 ülkeden gelen ilim adamlarının sunduğu tebliğlerle adeta bir ilim şöleni yaşadık. Sempozyum günü yaklaştığı sıralarda Güney Afrika’dan birisi bizi aradı, büyük bir üzüntü içerisinde sempozyumdan geç haberdar olduğunu ancak yine de takip etmek için gelmek istediğini, bizden sadece konaklama konusunda yardım istediğini söyledi. Adam Kevserî aşığı birisiymiş. Tamam dedik ve geldi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Emin Saraç hoca</strong></p>

<p>Merhum Emin Saraç hocamız ve onun neredeyse bütün talebeleri iki gün boyunca sempozyumu takip ettiler. Ayrıca Zahidü’l Kevserî’nin yaşayan bütün talebeleri katıldı. Düzce’deki akrabalarını bulduk, sempozyuma getirdik, büyük mutluluk yaşadılar. Bu vesileyle Kevserî’nin akrabalarının soyisminin Köseer olduğunu öğrendik. Mısır’da Köseer’in Kevserî’ye dönüştüğünü anlamış olduk.</p>

<p>Sempozyum Kitabı’nda muhteşem makaleler var, Türkçe, Arapça, İngilizce. Diyanet yayınları arasından yayınladık. Kevserî ile ilgili en kapsamlı çalışma oldu. Emin Saraç hocamızla ders yaparken Kevserî’den bahsetmediği bir ders olmazdı. Bu sempozyumun açılışında da kendisine açılış konuşması vermiştik ve o doyumsuz hatıralarından adeta bir gül demeti sunmuştu dinleyenlere. Kitapta tamamını yayınladık.</p>

<p>Merhum Ali Yakup hocamızın son zamanlarına yetişmiş ve bir müddet Fatih Emir Buharî Camii’nde yaptığı İhya derslerine katılma lütfuna ermiştim. Bir seferinde Kevseri ile ilgili: “İstanbul’da alimler büyük sıkıntılar yaşamaya başlayınca Zahidü’l Kevserî hocamız Mısır’a gider, Ezher ulemasıyla tanışır hatta Ezher’de ders vermeye başlar. Ezher uleması büyük bir hayranlık içerisinde onun için; ‘İstanbul’dan gelen bu zât çok büyük bir âlim, ilimde şahbâz demişler. Şahbâz demek kartal demektir’ diye de ilave etmişti.</p>

<p>Hakikaten ilmin pek çok alanında, belki bugün ilahiyat fakültesi Temel İslam Bilimleri bölümünün bütün anabilim dallarında hatta diğer bölümlerin de bazılarında üstad diyebileceğimiz zü’l ecniha bir âlim.</p>

<p><strong>Mısır ziyareti</strong></p>

<p>İki hafta önce Mısır Evkaf bakanının davetlisi olarak Kahire’ye gitmiştim. Kevserî’nin kabrini ziyaret ettim. Yıkıntılar arasında, tenha bir yerde, metruk bir mekanda, oldukça garip ve bakımsız bir halde gördüm. Başında Kur’an okudum, dua ettim.</p>

<p>Büyükelçimizle hemen kabir başında kabrini yaptırma kararı aldık. Biz Diyanet Vakfı olarak masraflarını karşılayacağız, Büyükelçilik güzel bir kabir yaptıracak inşaallah.</p>

<p>Allah rahmet eylesin, mekanı cennet makamı âlî olsun. Kendisi gibi alimlerimizin sayısını ziyade eylesin.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>ALİ ERBAŞ, Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/zul-ecniha-bir-alim-zahidul-kevseri</guid>
      <pubDate>Wed, 13 Aug 2025 08:58:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2025/08/zul-ecniha-bir-alim-zahidul-kevseri-1.jpg" type="image/jpeg" length="29487"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Maneviyat ikliminde bilinç inşası]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/maneviyat-ikliminde-bilinc-insasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/maneviyat-ikliminde-bilinc-insasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Mart 2024 sayısında "Maneviyat ikliminde bilinç inşası"nı kaleme aldı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Yüce Allah, insanı en güzel biçimde yaratmış, maddi manevi nimetlerle donatmış ve ona fıtratına uygun birtakım yükümlülükler tevdi ederek dünyaya göndermiştir. Esasen ilk olarak cennette başlayan insanın hayat yolculuğu, fıtratındaki bazı eğilimlerin tebarüz etmesine sebep olan bir sınamanın ardından yeryüzüne taşınmış ve yeni bir boyut kazanmıştır.</p>

<p>Kur’an-ı Kerim, Hz. Âdem’in (a.s.) ve neslinin cennetten çıkarılmasına sebebiyet veren en temel eğilimin ölümsüzlük arzusu olduğuna işaret etmektedir. Şeytanın, “Ey Âdem! Sana sonsuzluk ağacının ve son bulmayacak bir hükümranlığın yolunu göstereyim mi?” (Taha, 20/120.) diyerek insanı kandırmaya çalıştığını ifade eden ayet-i kerime, ölümsüzlük düşüncesinin insanoğlunun fıtratındaki kadim bir gerçek olduğuna dikkat çekmektedir. Zaman zaman dünyevi olana tamah etme ve dünyaya aşırı meyletme şeklinde kendini gösteren bu düşünce, geçmişten bugüne insanın hayat yolculuğunda daima belirleyici bir etkiye sahip olmuştur. “İçlerinde ebedî yaşama ümidiyle sağlam yapılar mı ediniyorsunuz?” (Şuara, 26/129.) ayetiyle söz konusu gerçekliği gözler önüne seren Kur’an-ı Kerim, bütün yönleriyle geçici olan bir âlemde bu beklentinin karşılanmasının, bu arzunun gerçeklik bulmasının mümkün olmadığına vurgu yapmaktadır. Nitekim pek çok ayette göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin, kendilerine takdir edilen sınırlı sürenin dolmasıyla yok olacağı bildirilmekte; hayatın dünyevi boyutunu sona erdirecek dehşetli bir günün ardından yeni bir boyut olarak ahiret hayatının başlayacağı haber verilmektedir. “Dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur.” (Ankebut, 29/64.) ilahi fermanı da insanoğlunun aradığı nihai karargâhın ahiret olduğunu göstermektedir.</p>

<p>Ahiret, Kur’an-ı Kerim’de tevhid ve nübüvvetle birlikte üzerinde en fazla durulan üç temel konudan biridir. Birçok ayetinde geçici dünya hayatının, ebedî olan ahiret için hazırlık alanı olduğunu vurgulayan Kur’an-ı Kerim, aslında insanın fıtratındaki ölümsüzlük düşüncesinin ancak hayatın uhrevi boyutunda mümkün olacağına dair bir bilinç oluşturmayı hedeflemektedir. Zira böyle bir bilinç, insanın bu dünyadaki varlığına anlam, hayatına gaye kazandırarak sorumluluk duygusunu pekiştirecek ve dünya ile ahiret arasındaki dengeyi gözetmesini sağlayacak güçlü bir etkendir. Ölümle nihayete ermeyen sonsuz bir hayat inancı, her şeyden önce insanın mutlak manada yok olmayacağını, arzuladığı sonsuzluğa ulaşacağını müjdelemektedir.</p>

<p>İslam inanç esasları arasında önemli bir yere sahip olan ahiret inancının, Kur’an-ı Kerim’de genellikle birlikte zikredildiği Allah’a iman ile arasında son derece güçlü bir bağ vardır. Kişinin ahirete iman etmesi, onun varlığını haber veren Allah’a iman etmesi anlamına geleceği gibi ahireti inkâr etmesi de Allah’ı inkâr anlamına gelmektedir. Dolayısıyla ahirete iman etmiş bir mümin, varlığının, hayatının, tavır ve davranışlarının nihai hedefine Allah’ın rızasını kazanmayı koymuş; bu anlamda Cenab-ı Hak ile bir sözleşme yapmış demektir. Hiç şüphesiz bu sözleşmeye sadık kalanlar, kendi iradelerini Allah’ın rızası ve emirleri doğrultusunda kullanmaları sebebiyle arzuladıkları ebedî hayata mutlaka kavuşacaklardır. Buna mukabil ahdine sadık kalmayıp hayatı bu dünyadan ibaret görerek bütün beklentilerini ve planlarını buraya hasredenler ise hayatın uhrevi ve gerçek boyutunda sonsuz bir azapla karşılaşacaklardır. Bu yönüyle hesap verme bilincini canlı tutan ahiret inancı, büyük mahkemenin kurulacağı o dehşetli günde hesabını veremeyeceği söz, fiil, tutum ve tavırlardan insanı uzaklaştırmakta ve ebedî huzura kavuşturacak bir hayat yaşamasını temin etmektedir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de “Akıllı kişi, kendisini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır…” (Tirmizi, Sıfatü’l-Kıyame, 25.) hadis-i şerifiyle herkesi kendi vicdanıyla yüzleşmeye, maziden hâle hayatın muhasebesini yaparak güzel bir istikbal için çalışmaya davet etmektedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İnsanın kendisiyle yüzleşmesi, hayatını muhasebe etmesi ve yarın için hazırlık yapması noktasında hayat yolculuğunun en bereketli duraklarından biri ramazan ayıdır. Nurlu gölgesi üzerimize düşmeye başlayan bu mübarek ay, iman amel bütünlüğü içerisinde istikamet üzere devam edecek ideal bir hayata yeni bir başlangıç yapmak ve neticesinde ebedî saadet yurdunu kazanmak için eşsiz bir fırsattır. Zira bu kutlu zaman diliminin, her şeyden önce insanı fıtratına dönmeye ve nefis muhasebesi yapmaya yönelten; bununla birlikte inancın samimiyetle pekiştirilmesini, ibadetlerin muhabbetle kıvama kavuşturulmasını, hayatın güzel ahlakla tezyin edilmesini sağlayan manevi bir atmosferi vardır. Dünyanın oyalamaları ve şeytanın ayartmaları karşısında yorulan ruhları teskin eden rahmet, bereket ve mağfiret ayı ramazan, kulun ebediyet yolculuğu için gereken azığını hazırladığı bereketli bir hasat mevsimidir. Bu mevsimde İslam beldelerinden dalga dalga yeryüzüne yayılan barış, kardeşlik ve esenlik rüzgârları, bireysel ve toplumsal hayata nizam, huzur ve güven taşımakta; küresel sorunların girdabında bunalan gönüllere inşirah vermektedir.</p>

<p>Ramazan ayının manevi iklimi, Diyanet İşleri Başkanlığının toplumu din konusunda aydınlatma ve milletimize en güzel şekilde rehberlik etme sorumluluğuyla gerçekleştirdiği hizmetler için de elverişli bir zemin oluşturmaktadır. Maneviyatın en yoğun yaşandığı, tevhid bilincinin hayatı kuşattığı, adalet, şefkat, merhamet, vahdet ve kardeşlik duygularının doruğa ulaştığı bu müstesna zaman diliminin, Allah’a kulluk ve iyilik yolunda ortaya konan her türlü gayreti bereketlendirdiği izahtan varestedir. Bu sebeple Başkanlığımız, hayata iman, ibadet ve güzel ahlak ekseninde yeni bir başlangıç yapılması, İslam’ın evrensel ilke, değer ve hakikatlerinin insanlıkla buluşturulması noktasında bu mübarek günleri bir fırsat olarak görmektedir. Varlığa, hayata ve ahirete dair güçlü bir bilinç oluşturmak için büyük bir özveri ve hassasiyetle çalışmaktadır.</p>

<p>Sorumluluklarını yerine getirirken her zaman Kur’an, sünnet, akıl ve vicdanın rehberliğinde hareket eden Diyanet İşleri Başkanlığı, köklü medeniyet ufkuyla her türlü politik, etnik, ideolojik görüş ve düşünceden uzak durarak kuşatıcı ve birleştirici bir üslupla milletimizin manevi hayatına rehberlik etmektedir. Bu anlayışla yüzüncü yılını tamamlayan Başkanlığımız, Müslümanların on beş asırlık tecrübesinin, ilmî, fikrî ve amelî mirasının bugüne taşınması ve geleceğe aktarılması adına ülkemiz, milletimiz ve tüm insanlık için hizmet üretmeye devam edecektir.</p>

<p>Bu vesileyle kuruluşundan bugüne Başkanlığımızın hizmetlerine gönül vermiş, katkı sunmuş bütün hocalarımıza teşekkür ediyorum. Dar-ı bekaya irtihal edenlere rahmet ve mağfiret, berhayat olanlara sağlık ve afiyet diliyorum. İdrak ettiğimiz maneviyat ikliminin başta milletimiz olmak üzere bütün müminler ve insanlık için daha güzel bir hayatın inşasına vesile olmasını Yüce Rabbimden niyaz ediyorum.</p>

<p style="text-align:right"><strong>Prof. Dr. Ali ERBAŞ</strong></p>

<p style="text-align:right">Diyanet İşleri Başkanı</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/maneviyat-ikliminde-bilinc-insasi</guid>
      <pubDate>Fri, 15 Mar 2024 09:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2024/03/maneviyat-ikliminde-bilinc-insasi.jpg" type="image/jpeg" length="48280"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İnsanlığa Rehber: Kutlu Elçiler]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/insanliga-rehber-kutlu-elciler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/insanliga-rehber-kutlu-elciler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Şubat 2024 sayısında kaleme aldığı "İnsanlığa Rehber: Kutlu Elçiler" başlıklı makalesinde, "Peygamberler, hakikat kılavuzlarıdır." dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İnsanın yeryüzü serüveni ve insanlık tarihi bir peygamber ile başlar. İlk insan Hz. Âdem aynı zamanda ilk peygamberdir. Bu durum, insanın varlık aleminde özel bir konumu ve yeryüzünde ulvi bir gayesi olduğunu ortaya koymaktadır. Diğer yandan insan; bilen, bilgi üreten, kavram oluşturabilen, birikimsel bilgiyi kullanan, icatlar yapabilen, teknoloji geliştirebilen bir varlıktır. Bu özellikleri ve vahye muhatap olması ise onun sorumluluk sahibi bir varlık olmasını zorunlu kılmaktadır. Nitekim insanı en güzel surette yaratan ve akıl, irade, şuur gibi nimetlerle yaratılmışlar içerisinde mümtaz, etkin ve merkezî konuma yerleştiren Yüce Allah, onu “halife” sıfatına layık görmüş ve bu manada yeryüzündeki muradını gerçekleştirme vazifesiyle sorumlu tutmuştur. Bu durum, aynı zamanda onun yaratılış gayesi doğrultusunda kendisi, Rabbi ve dış dünya ile ilişkilerinin mahiyetini belirleyen önemli bir ayrıcalıktır.</p>

<p>Yaratılış gayesini bilme, yaratıcısını bulma ve ona karşı sorumlulukları gerçekleştirme hususunda akıl, insana rehberlik edecek büyük bir nimettir. İnsanın vahye muhatap olmasını da sağlayan bu nimetle birlikte Yüce Allah, hak, hakikat, hikmet, merhamet ve güzel ahlak yolunda insanlığa rehberlik etmek üzere peygamberler de göndermiştir. Hz. Âdem (as) ile başlayan bu nebevi silsile, rahmet elçisi Hz. Muhammed Mustafa (sas) ile sona ermiştir. Peygamber Efendimizin (sas), “…Peygamberler, anneleri ayrı, babaları bir kardeşlerdir; dinleri de birdir.” hadis-i şerifi, tüm peygamberlerin aynı silsilenin mensupları olduğunu ifade etmektedir. Bu yüzden aralarında hiçbir ayrım gözetmeksizin bütün peygamberlere ve onların Allah’tan getirdiklerine inanmak, İslam’ın temel inanç esaslarından biri olarak emredilmiştir.</p>

<p>Peygamberler, müminlere Allah’ın ayetlerini okuyan, kitap ve hikmeti öğreten, onları inkardan ve kötülüklerden temizleyen hakikat kılavuzlarıdır. Kendilerine ve getirdikleri ilahi mesajlara inananları dünya ve ahiret saadetine ulaştıran kutlu rehberlerdir. Zulmetin karanlığını yırtan bir güneş gibi yeryüzüne doğan peygamberlerin hepsi, Allah katında yegâne din olan İslam’ı tebliğ etmişler; insanları Allah’a ibadet etmeye, O’na karşı gelmekten sakınmaya çağırmışlardır. “Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere, ‘Şüphesiz, benden başka hiçbir ilah yoktur. Öyleyse bana ibadet edin’ diye vahyetmişizdir.” (Enbiya, 21/25.) ayeti, peygamberlik görevinin odağında tevhid akidesinin yer aldığını göstermektedir. Cenabıhak, tevhid inancına yüz çeviren, fıtratına yabancılaşan, insani değerlerden uzaklaşan her bir topluma yeniden elçiler göndererek onları İslam’ın hayat veren ilke ve değerleriyle buluşturmuştur.</p>

<p>Şahit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilen peygamberler, Allah’tan aldıkları ilahi mesajı sadece insanlara ulaştırmakla kalmamış, getirdikleri dinin ilk Müslümanları olarak tebliğ ettikleri ilke, ölçü ve değerleri bizzat yaşamak suretiyle insanlığa rehberlik etmişlerdir. Hayatları ile güzel birer örnek olmuşlardır. Bu bakımdan Kur’an-ı Kerim’de yer alan ve her biri birer ibret vesikası olan peygamber kıssaları, insanoğlunun temel problemlerine çözümler sunan son derece gerçekçi reçetelerdir. Nitekim Kur’an-ı Kerim, peygamberlerin risalet görevleri boyunca karşılaştıkları zorlukları anlatmakta ve onların tevhid yolundaki mücadelelerinde ortaya koydukları tavrı insanlığa örnek olarak sunmaktadır.</p>

<p>Cenabıhakk’a karşı saygının ve kulluk bilincinin en büyük temsilcileri olan kutlu elçilerin bütün çabaları, insanları ırk, dil, renk, kültür ve yaşadıkları coğrafyaya göre ayrıştırmaksızın bir bütün hâlinde kucaklayarak Allah’ın rızasına yöneltmek, dünyanın sıkıntılarından ve ahiretin dehşetinden korumak olmuştur. Bu durumu âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz Hz. Muhammed (sas) şöyle tasvir etmektedir: “Benim ve sizin durumunuz, (gece) yaktığı ateşe üşüşen böceklerle pervanelere engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşten korumak için kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kaçıp ateşe girmeye çalışıyorsunuz.” (Müslim, Fedail, 19.) &nbsp;Dolayısıyla gerek risalet görevleri gerekse üstün ahlaki nitelikleriyle peygamberler, Yüce Rabbimizin insanlığa en büyük lütuflarındandır. Onlar, hem tevhit inancına dayanan hakikat medeniyetinin mimarları hem de insanlığın dinî, içtimai, ahlaki önderleri ve örnekleridir.</p>

<p>Geçmişten bugüne insanoğlu, peygamberlerin rehberliğine tutundukça huzur ve esenlik bulmuş, ondan uzaklaştıkça aşırılıkların, krizlerin, bunalımların girdabında savrulmuştur. Nitekim bugün insanlığı yoran ve örseleyen hemen hemen bütün sorunlar, peygamberlerin getirdiği hakikatlerden ve temsil ettikleri değerlerden uzaklaşmanın kaçınılmaz bir sonucu olarak hayatı kuşatmıştır. Bir yandan fıtrata aykırı tavır ve davranışların ve insan onuruyla bağdaşmayan aşırılıkların, diğer yandan da çevresel sorunların, savaşların ve katliamların hayatı kuşattığı günümüzde peygamberlerin rehberliğine her zamankinden çok daha fazla ihtiyaç vardır. Herkesin barış içinde ve adalet zemininde temel hak ve özgürlüklere erişebildiği bir hayat inşa edilebilmek için insanlığın bu kutlu rehberliği benimsemesinden başka bir seçeneği bulunmamaktadır. Bu bağlamda nübüvvet silsilesinin son temsilcisi olan ve âlemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimiz, getirdiği mesajlar, öğrettiği ilkeler ve temsil ettiği değerlerle insanlığın kurtuluşu ve küresel huzurun tesisi adına en büyük imkandır.</p>

<p>Her türlü kötülüğün hakim olduğu, merhamet, erdem ve hikmetin kaybolduğu bir dünyanın, geçmişte Sevgili Peygamberimizin örnekliği ve rehberliğiyle kısa sürede asr-ı saadete dönüştüğüne tarih tanıklık etmiştir. Onun öncülüğünde zihin, fikir ve ahlak planında tarihin en büyük inkişafı ve inkılabı yaşanmıştır. Cahiliye girdabında yolunu ve değerlerini kaybeden insanlar, Peygamberimize tabi olmakla yeniden hayat bulmuş; tevhid ile Allah’a kullukta, güzel ahlak ile insani değerlerde buluşarak kardeşliğin, doğruluğun, erdemin, ahde vefanın en güzel örnekliğini sergilemiştir. O, vahyin ışığıyla cehaletin karanlığını ortadan kaldırarak tevhidin, adaletin, merhametin ve güzel ahlakın egemen olduğu örnek bir toplum ve bir medeniyet inşa etmiştir.</p>

<p>Bugün de tevhid, adalet, merhamet ve güzel ahlak yolunda aynı inanç, ideal, gaye, samimiyet, fedakârlık ve özveri ile gayret edildiğinde şüphesiz dünyamız daha güzel olacak, insanlık özlediği, beklediği değerlere yeniden kavuşacaktır. Bu kutlu idealin öncüsü olmak ise Alemlerin Rabbine samimiyetle iman ederek Resulü’ne ümmet olmayı en büyük nimet sayan müminlere düşmektedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:right"><em>Prof. Dr. Ali Erbaş<br />
Diyanet İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık Dergi Şubat 2024</em></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/insanliga-rehber-kutlu-elciler</guid>
      <pubDate>Fri, 09 Feb 2024 09:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2024/02/insanliga-rehber-kutlu-elciler-1.jpg" type="image/jpeg" length="55165"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Özgür Filistin]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/ozgur-filistin</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/ozgur-filistin" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Ocak 2024 sayısında kaleme aldığı "Özgür Filistin" başlıklı makalesinde, "Özgür insanların yurdu Filistin elbette özgür olacaktır." dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de kutsiyeti açıkça ifade edilen Kudüs’ü (Maide, 5/21.) ve ilk kıblemiz Mescid-i Aksa’yı bağrında barındıran Filistin, vahyi tebliğ ile görevlendirilen nice peygambere yurt olmuş, onların iman ve tevhid mücadelesine şahitlik etmiş bereketli bir coğrafyadır. Kudüs ve Mescid-i Aksa başta olmak üzere Filistin toprakları, nebevi bir miras olarak peygamberlerin inananlara emanet ettikleri büyük bir değerdir. Nübüvvet silsilesinin son temsilcisi Sevgili Peygamberimiz, bu emanete özel bir önem atfetmiş ve ona hürmet etmeleri hususunda ashabını ve tüm Müslümanları teşvik etmiştir. Nitekim bu inanç ve hassasiyetle Müslümanlar, tarih boyunca ilk kıblelerinin bulunduğu Kudüs’e ayrı bir ehemmiyet vermiştir. Hz. Ömer döneminde kapılarını Müslümanlara açan Kudüs, yaklaşık 5 asır boyunca en güzel günlerini yaşamıştır. Bütün inanç gruplarının asırlarca huzur ve emniyet içinde yaşadığı, barış, adalet ve merhametin en güzel örneklerinin sergilendiği sembol bir şehir hâline gelmiştir. Kutsala saygının, hoşgörünün, bir arada uyum içerisinde yaşamanın en nadide tablolarına sahne olan bir selam yurdu olmuştur.</p>

<p>İnsanlığın tarihî serüvenini ve ortak değerlerini temsil eden bu topraklar, Müslümanların hâkimiyetinde bilginin ve hikmetin de önemli bir merkezi hâline gelmiştir. Ne var ki tarihî süreç içerisinde zaman zaman işgale uğramış ve her seferinde eşi görülmemiş katliamlara tanıklık etmiştir. Böyle dönemlerde Müslümanlar kadar diğer dinî gruplar da büyük zulümlere ve haksızlıklara maruz kalmıştır. Ancak, nebiler emaneti bu coğrafya, her fetretin ardından Müslümanların kararlı ve dirayetli mücadeleleriyle yeniden hürriyetine kavuşmuştur. Nitekim XII. yüzyılda gerçekleşen seksen sekiz yıllık Haçlı istilasına son veren Selahaddin Eyyubi, bölgede tekrar emniyet ve sulhu tesis ederek herkesin hak ve hukukunu teslim etmiş, Kudüs’ün darusselam olma hüviyetini yeniden tebcil etmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kudüs ve çevresinin milletimiz nezdinde de özel bir yeri ve anlamı vardır. Zira 1516 yılında Osmanlı yönetimine geçen Kudüs, özellikle Kanuni Sultan Süleyman döneminde imar faaliyetleri ile çağın en güzel şehirlerinden biri olmuştur. Vakıf ve eğitim faaliyetleri ile öne çıkmış, iktisadi, sosyal ve kültürel hayatta âdeta bir cazibe merkezi hâline gelmiştir. Daha sonraki Osmanlı padişahları da Filistin’e ve oranın sakinlerine hizmeti ibadet şuuru ile yerine getirmeye devam etmiştir. Ne yazık ki I. Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti’nin bölgedeki hâkimiyetinin zayıflamasıyla birlikte Kudüs, ideal vasfını bir kez daha kaybetmeye başlamıştır. Avrupa’dan ve dünyanın çeşitli ülkelerinden sinsi bir plan doğrultusunda Filistin’e göçe zorlanan Yahudiler, işgalin ilk adımlarını atmışlardır. 75 yıllık süreçte peyderpey işgal edilen Filistin topraklarında tarihî mekânlar tarumar edilmiş, Filistinlilerin her türlü hakları ellerinden alınmış ve Müslümanlar baskı, zulüm ve işkenceye maruz bırakılmıştır.</p>

<p>Gelinen noktada, Kudüs ve Filistin toprakları bugün, hiçbir kutsala saygısı olmayan azgın bir azınlık tarafından vicdanları yaralayan trajedilere sahne olmaktadır. Hukuku, ahlakı ve insani değerleri hiçe sayan gözü dönmüş Siyonistler, kadın, erkek, çocuk, yaşlı demeden mazlumları hunharca katletmekte ve büyük bir insanlık suçu işlemektedir. Kendinden olmayana hayat hakkı tanımayan bu hastalıklı ve ırkçı zihniyet, hastane, okul, mabet demeden bütün şehirleri yakıp yıkmakta ve dünyanın gözleri önünde milyonlarca insanı açlık, susuzluk ve karanlığa mahkûm etmektedir. Egemen güçler, sermaye sahipleri ve uluslararası örgütler ise insanı insanlığından utandıran bu Siyonist vahşete ses çıkarmamakta, açıkça işlenen soykırım suçunu izlemekle yetinmektedirler.</p>

<p>Bugün Gazze’de yaşananlar bize bir kere daha göstermiştir ki Filistin’in kurtuluşu, İslam ümmetinin bir araya gelerek ortak bir tavırla somut ve kararlı adımlar atmasına bağlıdır. Zira İslam coğrafyasının ortasında bir asırdır vahşi bir terör örgütü olarak hareket eden Siyonistler ve onların destekçileri, bütün cesaretlerini İslam âleminin dağınıklığından almaktadırlar. Bu sebeple Müslüman ülke ve toplumların bir araya gelerek diplomatik, ekonomik ve siyasi alanlarda zalimleri ve destekçilerini durduracak bir yaptırımı gündeme getirmeleri elzemdir. Aksi hâlde Müslümanlar planlı ve kapsamlı politikalar geliştiremediği sürece Filistin topraklarındaki işgal son bulmayacak, milyonlarca Müslümanın hayatına mal olan İsrail sorunu çözüme kavuşmayacaktır.&nbsp; Dolayısıyla bilgiyle, hikmet ve tefekkürle yeniden özümüze dönmeli ve Kudüs bilincini en güçlü hâle getirmeliyiz. Kudüs’ün etrafında bütün mümin yürekleri birleştirecek çalışmalara hız vermeliyiz. Bilmeliyiz ki Filistinli çocukların feryadı dininceye, Gazzeli annelerin gözyaşı duruncaya ve Kudüs özgür oluncaya kadar hiçbir çalışma yeterli değildir.</p>

<p>Yaklaşık bir asırdır işgal altında varoluş mücadelesi veren Filistin, özlenen hürriyetin ışığına artık daha yakındır. Zira İsrail’in Siyonist emelleri doğrultusunda üretilen kirli propagandalar, artık işlediği suçları örtememektedir. Nitekim bu süreçte İslam dünyası dışından birçok sivil toplum örgütünün de Gazze’de yaşanan katliama tepki gösterdiğini görüyoruz. Birbirlerini hiç tanımayan, dinleri, dilleri, ırkları, renkleri ve ülkeleri farklı insanlar, ortak bir amaç için, özgür Filistin için seslerini yükseltmektedirler. Bütün dünyadan milyonlarca insanın İsrail barbarlığının ve terörünün karşısında durarak Filistinli mazlumların yanında yer alması umut ve memnuniyet vericidir. İnsanlığın bu duruş ve duyarlılığı, Filistin’in haklı ve onurlu mücadelesini daha da güçlendirecektir. Bundan böyle hiçbir güç, sermaye, medya veya propaganda, katil İsrail’i temize çıkaramayacaktır.</p>

<p>Özgür insanların yurdu Filistin elbette özgür olacaktır.</p>

<p style="text-align:right"><em>Prof. Dr. Ali Erbaş<br />
Diyanet İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık Dergi Ocak 2024</em></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/ozgur-filistin</guid>
      <pubDate>Sat, 27 Jan 2024 09:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2024/01/ozgur-filistin-basmakale.jpg" type="image/jpeg" length="37938"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Gönül İnsanı Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/gonul-insani-mevlana-celaleddin-i-rumi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/gonul-insani-mevlana-celaleddin-i-rumi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Aralık 2023 sayısında Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'yi kaleme aldı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Asırlar boyu birçok medeniyete ev sahipliği yapan Anadolu, aynı zamanda ilimlerin buluştuğu bir mekân hâline gelmiş, geçmişin maddi ve manevi mirası üzerine şekillenerek kültür hareketleri bakımından oldukça zengin bir coğrafya olmuştur. Anadolu’da yaşayan pek çok ilim ve irfan ehli, hakikate giden yolda kendilerine mahsus özellikleriyle derin izler bırakmış, bu coğrafyanın düşünce hayatına, kültürüne önemli katkılarda bulunmuş ve fikirleri, eserleri, örnek hayatlarıyla geçmişten günümüze seslerini tesirli bir şekilde duyurmuşlardır. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî de sesini yüzyılları aşarak bugüne ulaştıran o bilge insanlardan biridir.</p>

<p>Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, XIII. yüzyıldaki haçlı ve Moğol istilaları karşısında Anadolu toplumunun içine düştüğü bunalım dönemini bütün sıkıntılarıyla bizzat yaşamış, çevresindeki insanların ıstıraplarına şahit olmuş, yaşanan acıların bütün etkilerini müşahede etmiştir. Dönemin siyasi, sosyal, dinî ve kültürel yapısını iyi bildiğinden, hiçbir ayrım yapmadan bütün mazlumları manevi bakımdan desteklemiş, iç dünyalarını keşfetmelerinin yollarını göstererek onların sıkıntılarını hafifletmek istemiştir. Böylece farklılıklar arasında yeni bir ahenk oluşturmuştur. Düşüncelerindeki birleştiriciliği ile Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Anadolu’nun çeşitli krizler sebebiyle acı çektiği bir devirde yeniden bütünleşmeye önderlik etmiş; Anadolu’ya göç eden âlimler, şairler, mutasavvıflar, sanatkârlarla birlikte Haçlı ve Moğol saldırılarına karşı büyük bir mukavemet oluşturmuştur. Onunla birlikte “Beri gel daha beri” diye seslenen bir davetin ve herkesi “tanış olmaya” çağıran bir muhabbetin sıcaklığına bürünen Anadolu, “sen bensin, ben senim” sözleriyle bütünleşen bir anlayışın, “milletlere bir gözle bakan” asil bir düşüncenin, İslam nuruyla donanan, sevgi, merhamet, hoşgörü ve barış ahlakı üzerine inşa edilen bir yükselişin merkezi olmuştur.</p>

<p>Devrin insanlarına güven ve huzur telkin eden Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, ilahi aşk, sevgi ve hoşgörüyü merkeze alarak İslam inancını gönüllere nakşetmeyi hedefleyen bir anlayışın öncülerindendir. O; Allah, kâinat ve insan arasındaki ilişkiye de aşk penceresinden bakmıştır. Ona göre kulluğun gıdası aşk ve sevgidir. Aşk ve sevgi hakikate ulaşmaya vesile iki kanattır. Onlar olmadan insanın hakikate yol alması, Peygamber ahlakıyla ahlaklanması mümkün değildir. Bu sebeple Mevlânâ, ilahi aşkını ve engin düşüncelerini anlatmak için şiiri bir araç olarak kullanmış; dünya hayatının sıkıntıları içinde bocalayanları dış âlemden kendi iç âlemlerine yönelmeye davet ederken sanatın etkili kollarından ustalıkla faydalanmıştır. Dünya malına iltifat etmeden ruh yumuşaklığını, iç huzuru ve manevi değerleri dikkate alarak örnek bir insan olmanın yollarını anlattığı eserlerinde, insanın, kim olduğunu ve sorumluluklarının neler olduğunu bilmesine yarayacak öğütler sunmuştur.</p>

<p>Mevlânâ’nın insanı merkeze alan ve günümüz insanının gönül dünyasına da hitap eden bütün öğütlerinde sevgi, hoşgörü, dostluk ve farklılıkları zenginlik görme anlayışı vardır. Başta tasavvufi düşüncenin tüm konularını kapsayan ve İslam kültürünün en önemli eserlerinden sayılan <em>Mesnevi</em> olmak üzere onun bütün eserleri, Allah, Kur’an, Peygamber ve insan sevgisiyle yoğrulmuştur. Gazel ve rubailerden meydana gelen ve ilahi aşkını, gönül derdini şiirin imkânlarından faydalanarak anlattığı <em>Dîvân-ı Kebîr</em>, kendi meclisindeki sohbetlerinden oluşan <em>Fîhi mâ Fîh</em>, vaazları ve konuşmalarının derlendiği <em>Mecâlis-i Seb‘a</em>, muhtelif kimselere yazdığı mektuplardan müteşekkil <em>Mektubat</em> adlı eserlerinde de ana fikir hemen hemen aynıdır. Ona göre yaratılan her şey insana varlık sebebini hatırlatan birer remizdir.</p>

<p>Mevlânâ, anlam zenginliği hayli yüksek olan eserlerinde, İslam düşüncesine ait kavramlar üzerinden insanın değerini ortaya koyar ve onu en güzele, merhamete, sevgiye yönlendirmeyi gaye edinir. Ve güzel ahlak ile tezyin edilmiş bir ruhun sahibi olarak insanın kanaatkâr, mütevazı, dürüst, cömert, yardımı seven, sorumluluk sahibi, çalışkan, doğru sözlü olmasını ön plana çıkarır. Mevlânâ’da insan sevgisinin coşkun olması, onun insanı varlığın özü, kâinatın kalbi olarak görmesindendir. O, kendi içinde bir âlem olan insana çeşitli anlamlar yüklerken aşk yönü ağır basan “kâmil insan” kavramını kullanır. Bilgelik, sevgi ve hoşgörü gibi değerleri kendinde toplayan kâmil insan, büyük âlemin bir yansımasıdır ve “Bir katrede gizlenmiş bir deniz, bir zerreye sığmış güneş”tir. Mevlânâ’ya göre âlemin özü ve her türlü hoşluğun madeni olan insan, şayet kendi varlığının ve cevherinin farkında değilse, bundan gafilse ona yazık olmuştur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Fikirleriyle, eserleriyle bütün insanlığı kucaklayan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, susuz kalana su, yolunu kaybedene ışık olmuş çok yönlü bir düşünce ve gönül insanıdır. Yaratılana, onu yaratan cihetiyle değer vermesinin kaynağı ise şüphesiz ki Kur’an ve sünnettir. O, kendisinin Kur’an’ın kölesi, Hz. Peygamber’in yolunun tozu, toprağı, Allah dostu bağrı yanık bir âşık olduğunu ifade ederken bunun dışındaki herhangi bir yaklaşımdan rahatsızlık duyacağını belirtmiştir. İçinde bulunduğu toplumun sorunlarına Kur’an-ı Kerim ve hadislerin ışığında çözümler sunan Mevlânâ’nın düşünceleri, sadece yaşadığı dönemle, coğrafyayla sınırlı kalmamış, her dem tazeliğini koruyan eserleriyle epeyce geniş bir zamana ve mekâna yayılmıştır. Onun sözlerinin ve dizelerinin insanların zihin ve gönül dünyalarında açtığı pencereler, maddi olana bağımlılığın alabildiğine arttığı çağımızda da duygu ve düşünce mahzenlerini aydınlatmaya devam etmektedir.</p>

<p><strong><em>Prof. Dr.&nbsp;Ali Erbaş<br />
Diyanet&nbsp;İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık Dergi Aralık 2023</em></strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/gonul-insani-mevlana-celaleddin-i-rumi</guid>
      <pubDate>Sat, 02 Dec 2023 10:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/12/gonulinsanimevlanacelaleddinirumi.jpg" type="image/jpeg" length="47988"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İslam ve Kadın]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/islam-ve-kadin</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/islam-ve-kadin" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Kasım 2023 sayısında kaleme aldığı "İslam ve Kadın" başlıklı makalesinde, "Günümüz dünyasında da maalesef kadının statüsü, hakları gibi bazı alanlarda sorunların varlığı açıktır." dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İnsanlığa tevhidi, adaleti, yaratılış gayesini, barış ve huzurun yolunu öğretmek için gönderilen yüce dinimiz İslam’ın gayesi, söz konusu değerlerin tüm insanlık tarafından bilinmesi, yaşanması ve böylece insanın dünyada ve ahirette kurtuluşa ermesidir. Bu bağlamda İslam, evrensel bir yaklaşımla tüm insanlığa hitap eder ve ırk, soy ve cinsiyete dayalı bir üstünlük ve ayrıcalığa asla yer vermez. Allah katında üstünlüğün ölçüsü, takva, güzel ahlak, sorumluluk bilinci gibi değerlerdir. Dolayısıyla insanlık ailesinin fertleri olan kadın ve erkek de evrensel değerler düzleminde, hukuk, adalet, merhamet, sorumluluk gibi ilkeler karşısında denktirler. Bu hakikat ötelendiğinde hayatın dengesi bozulacak, bireysel ve toplumsal düzeyde kargaşa ve huzursuzluklar ortaya çıkacaktır. Nitekim söz konusu durumun en açık örneklerinden biri, kadına bakış konusunda yaşanmaktadır. İlk insan ve ilk peygamberden bu yana İslam, kadın ve erkek olarak insanın değerini, konumunu, varoluş gayesini açıkça ortaya koymasına rağmen,&nbsp; özellikle insanlığın vahyin ilkelerinden uzaklaştığı dönemlerde kadının yeri ve değeri tartışmaya açılmış, zaman zaman da insanlığı mahcup edecek tavır ve yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Günümüz dünyasında da maalesef kadının statüsü, hakları gibi bazı alanlarda sorunların varlığı açıktır. Bu durumda yapılması gereken, sorunları yok saymak değil, onların sebeplerini ve etkenlerini doğru tespit ederek çözüm yollarını ortaya koymaktır.&nbsp;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Yanlış inanç, ön yargı ve cehalet gibi etkenler, bireysel algıları yönlendiren ve sosyal psikolojiyi etkileyen ana unsurlar olarak öne çıkmaktadır. Bunun için İslam doğru bir inanç, objektif bir bakış, akıl, hikmet ve irfana dayalı bir yaklaşımla bireysel ve toplumsal huzura rehberlik etmektedir. Kur’an’ın aydınlığında kadın olsun erkek olsun insan, şerefli bir varlık olarak görünür. Zira Allah, insanı mükerrem bir varlık olarak yaratmıştır. “Şüphesiz biz insanı en güzel biçimde yaratmışızdır.” (Tin, 95/4.) ayeti, bu gerçeği beyan eder. İnsan kavramı ise kadın ve erkek olarak aynı yaratılış özüne sahip eşdeğer iki unsuru içermektedir. Bu husus Kur’an’da daha açık bir şekilde şöyle belirtilmektedir: “Size kendi cinsinizden eşler yaratması, Allah’ın ayetlerindendir…” (Rum, 30/21.)</p>

<p>Beşerî ilişkilerin keyfiyeti bakımından İslam’ın ortaya koyduğu en önemli kavramlardan biri adalettir. Bu yaklaşımıyla yüce dinimiz, kadını erkeğin aşağısında gören her türlü anlayışı reddeder. Aralarında fark gözetmeksizin her ikisini de yüceltir ve birbirinin tamamlayıcısı olarak tanıtır. İslam’a göre insan, yaptığı işler ve ortaya koyduğu davranışlarla değer kazanır ya da kaybeder. Bu sebeple Cenab-ı Hak: “O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” (Mülk, 67/2.) ayetiyle insanı güzel amellerle değer kazanmaya davet etmektedir.&nbsp; Bu husustaki diğer bir ayet şöyledir: “Erkek olsun kadın olsun, kim inanmış bir insan olarak dünya ve ahirete yararlı işler yaparsa kesinlikle ona güzel bir hayat yaşatacağız ve böylelerinin ecirlerini de muhakkak surette yapmış olduklarının daha güzeliyle vereceğiz.” (Nahl, 16/97.) Kur’an’a göre kadın da erkek de salih amel ile sorumludur ve yaptıklarının karşılığını görecektir. “Erkek olsun kadın olsun, her kim iman etmiş olarak dünya ve ahiret için yararlı iyi işler yaparsa işte onlar da cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.” (Nisa, 4/124.)</p>

<p>Ne var ki bazı inanç ve kültürlerde kadın, erkekten daha aşağı bir konumda görülmüştür. Çin’de, eski Roma ve İran geleneğinde kadının insan olup olmadığı tartışılabilmiştir. Yunan toplumunda Aristo’nun görüşlerine de yansıyan olumsuz algı, kadını erkeğin deforme olmuş şekli olarak tanımlar. Yahudilikte kadınlar hayatın çoğu alanında geri planda kalmış̧ ve kısıtlanmıştır. Klasik Yahudi literatüründe sabah ibadetlerinde okunan dualarda, “Rabbim, beni kadın yaratmadığın için sana şükürler olsun!” cümlesine yer verilir. Özellikle Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın cennetten çıkarılmalarıyla ilgili inanışlar, kadına yönelik olumsuz bir bakışı şekillendirmiştir. Buna göre kadın daimî bir kötülük kaynağı kabul edilmiştir. Orta çağ Hristiyan dünyasında, kadının insan kabul edilip edilmeyeceği ve hatta bir ruhunun olup olmadığı gibi konular tartışılagelmiştir. Böyle bir vasatta Peygamber Efendimiz, Mescid-i Nebi’de kadınlara özel mekân tahsis etmiş, onlarla istişarede bulunarak görüşlerine değer atfetmiştir. Ayrıca Resul-i Ekrem (s.a.s.), kadınlara sosyal hayatın içinde de yer vermiş ve meslek sahibi olarak çalışmalarına imkân tanımıştır. Nitekim Hz. Hatice annemiz, ticaretle uğraşan başarılı bir iş kadınıdır. Semra bt. Nuheyk, Medine pazarında denetimden sorumlu bir hanımdır. Hz. Aişe annemiz başta olmak üzere pek çok hanım sahabe, ilim ve eğitimle meşgul olmuştur. Aynı şekilde tarım, dericilik, dokumacılık gibi sanatlarla ve tabiplik, ebelik, hemşirelik gibi mesleklerle uğraşanlar olduğu gibi bazen de bizzat savaşa katılan ya da cephe gerisinde hizmet verenler olmuştur. Bu bağlamda zikredilebilecek sayısız örnekler, Hz. Peygamber’in asr-ı saadetinde yaşayan kadınların hayatın hemen hemen her alanında aktif bir şekilde yer aldıklarını ve hak ettikleri değeri elde ettiklerini göstermektedir. Esasen kadın ve erkeğin konumunu ve ilişkilerinin mahiyetini belirleyen şu ayet-i kerime, bu konudaki tüm gerçekliği olanca açıklığıyla ortaya koymaktadır: “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. Marufu emreder, münkerden alıkorlar; zekât verirler, Allah ve Peygamberine itaat ederler. İşte, Allah bunlara rahmet edecektir. Şüphesiz Allah güçlüdür, hakîmdir.” (Tevbe, 9/71.)</p>

<p><em>Prof. Dr. Ali Erbaş<br />
Diyanet İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık Dergi Kasım&nbsp;2023</em></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/islam-ve-kadin</guid>
      <pubDate>Sat, 11 Nov 2023 09:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/islamvekadin.jpg" type="image/jpeg" length="36000"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tarih Şuuru ve Vatan Sevgisi]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/tarih-suuru-ve-vatan-sevgisi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/tarih-suuru-ve-vatan-sevgisi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Ekim 2023 sayısında kaleme aldığı "Tarih Şuuru ve Vatan Sevgisi" başlıklı makalesinde, "Millet ile vatan, ruh ve beden gibidir, birbirlerinden ayrı düşünülmesi mümkün değildir." dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Prof. Dr.&nbsp;Ali Erbaş<br />
Diyanet&nbsp;İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık Dergi Ekim 2023</em></strong></p>

<p>Bir milletin ortak anlayışı, idrak ve sezgisi, hafızası, bütün değerlerine sahip olma iradesi millî şuur olarak izah edilmektedir. Kimseyi düşman ilan etmeden, kendi değerlerini yükseltme arzusu, mensubiyet ve kimlik duygusu olan millî şuur, asırların birikimi ile aynı topraklarda kaynaşarak yaşamanın ve bu uğurda gösterilen devamlılık iradesinin de ifadesidir. Güçlü bir millî şuuru şekillendiren en temel unsur ise geçmiştir, o milletin tarihidir. Tarih, tüm toplumların düşüncesinde önemli bir yer işgal eder. Kimi tarihçiler tarafından toplumların hafızası olarak tanımlanan tarih, bir yönüyle bilgi ve tecrübe elde etme ve bunları gelecek nesillere miras bırakma ilmidir. İnsanı uyarıcı ve geleceğini aydınlatıcı bir ilim dalı olarak geçmişin ortak kültür mirasını bugüne aktarmaktadır. Geçmişte ne olduğunu, niçin ve nasıl meydana geldiğini izah ettiğinden insanlığın kolektif aklı, tecrübelerinin birikimidir. İnsan için önemli bir bilgi kaynağı olması sebebiyle geçmişin iyi, kötü, yanlış, doğru, faydalı, faydasız bütün seyrini ortaya koyarken dünün her türlü yönünden istifade etmektedir. Bir milletin, geçmişini bilmesini, kendini öteki milletlerden ayıran hususların nasıl oluştuğunu, neleri başarıp neleri başaramadığını göstererek değerlendirme yapabilmesini, diğer milletlerle arasındaki konumunu öğrenmesini sağlamaktadır.</p>

<p>Tarihin farklı aşamalarında insanlar çeşitli değerler etrafında birleşmişler, ortak paydaları birlikteliklerinin çimentosu hâline getirmişlerdir. Bu süreci tarihin doğal seyri içinde tamamlama dirayetini gösteren topluluklar, millet olma başarısını elde etmişlerdir. Milleti; din, dil, kültür, tarih ve vatan birliği, ahlakta, terbiyede, örf ve âdetlerde ortak duygu ve davranışlar, ortak hedefler oluşturmaktadır. Tarihî ve sosyolojik bakımdan belirli bir aşamaya ulaşmış, belirli nitelik ve şartları, özellikleri olan millet, fertlerin ortak değerler üzerine inşa ettikleri kültür unsurlarının vücut bulmuş hâlidir.</p>

<p>Tarihte yaşanmış olayları doğru anlamak, geleceği şekillendirmek amacıyla hazırlanmak ancak doğru tarih algısıyla ve sağlam bir tarih şuuru ile olabilecektir. Tarih şuuru, millet dediğimiz toplumsal yapının tarih ile ilişkisidir. Kişilerin mensup olduğu millet ile ilgili bilgi ve tecrübeleri öğrenmesi, ondan faydalanması, geleceği için bu bilgi ve tecrübeleri zamanın icabına göre doğru ve etkin kullanması ancak tarih şuuru ile mümkündür.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Yaratılanlar içinde tarihin asıl aktörü ise doğal olarak insandır. Hz. Âdem’in yaratılışından itibaren dünyada, insanın şekillendirdiği nice olaylar, dönüşümler yaşanmış, nice medeniyetler inşa edilmiş ve sona ermiştir. İnsanların hem dünya hem de ahiret hayatında mutluluğu elde etmeleri için birtakım değerler getiren Kur’an-ı Kerim’de bu hususa vurgular yapan, toplumları ve geçmişte yaşanan olayları çok yönlü olarak ele alan ayetler büyük yekûn teşkil etmektedir.</p>

<p>Hak ve hakikat mücadelesine yön veren ayetlerde, insana kendi mazisini araştırması ve öncekilerin başlarından geçenlerden ibret alması emredilirken inkâr, cehalet, taassup, taklit, kibir gibi sebeplerle hayatın birçok alanında yönünü kaybeden toplumların aşırılıkları anlatılmaktadır. Allah’ın elçileri ve ona tabi olanlar teyit ve teskin edilmekte; doğru ve yanlış olan hususlar tanıtılmakta, batılın temsilcilerine açık bir şekilde ikazda bulunulmakta ve onların akıbetlerinden haber verilmektedir. Büyük çoğunluğunu kıssaların oluşturduğu bu ayetler, insanın kendisi, çevresi ve Rabbi ile ilişkisinde tutarlı bir yol ortaya koyarak geleceğin inşasına da rehberlik etmektedir. Rum suresinin 42. ayetinde, “… Yeryüzünde gezip dolaşın da öncekilerin akıbeti nice oldu bir bakın…” ve Yusuf suresinin 111. ayetinde, “Andolsun, onların kıssalarında akıl sahipleri için ibretler vardır. Kur’an, uydurulabilecek bir söz değildir; fakat o, kendinden öncekiler için onay, her şey için detaylı açıklama, iman eden toplum için bir rahmet ve bir hidayettir.” buyrulmak suretiyle insanlardan geçmişten ibret almaları istenmekte, bahanelere yer bırakılmadan ders çıkarılsın, öğüt alınsın, örnek edinilsin, böylece öğrenilsin diye tarihte yaşanan olaylardan hatırlatmalarda bulunulmaktadır.</p>

<p>Bir milleti millet yapan başlıca özelliklerinden birisi de üzerinde yaşanılan coğrafya ve bir devletin sınırları belli hâkimiyet sahası olan vatandır. Vatan; mukaddes değerleriyle, millî kültürüyle kaynaşmış, geçmişi ve geleceğiyle birleşmiş bir milletin yaşadığı ülkesidir. Milletin varlığı, her şeyden önce, sınırları tarihte mücadelelerle çizilmiş, milletlerin maddi ve manevi bütün unsurlarıyla havasını teneffüs ettikleri bir vatana dayanmaktadır. Millet ile vatan, ruh ve beden gibidir, birbirlerinden ayrı düşünülmesi mümkün değildir. Her karışını Allah’ın dininin ve tevhid inancının yüceltilip yaygınlaştırılması yolunda şehit kanlarıyla damgalayan bu millet için vatan bütün sevgilerin ocağıdır, kutsal değerleri uğruna canını veren kahraman ecdadımızın en büyük makberidir. Bu sebeple azizdir, kutsaldır.</p>

<p>Vatan ve tarihe bu şuurla bakan aziz milletimiz, Malazgirt’ten Çanakkale Savaşları’na, İstiklal Harbi’nden 15 Temmuz direnişine kadar tarihin bütün kırılma noktalarında vatanını canı pahasına savunmuş ve bağımsızlığına gölge düşürmemiştir. Yüzyıl önce Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının vermiş olduğu kurtuluş mücadelesi sonucu kurulan Türkiye Cumhuriyeti de bu bağımsızlık ruhunun bizlere armağanıdır. Bu vesileyle tarihimiz boyunca bu vatan için can veren ve can vermeyi göze alan tüm ecdadımıza Allah’tan rahmet diliyor, gençlerimizin onların bıraktığı mirasa sahip çıkacak bir vatan ve tarih şuuru içinde yetişmelerini niyaz ediyorum.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/tarih-suuru-ve-vatan-sevgisi</guid>
      <pubDate>Sun, 08 Oct 2023 10:35:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/09/tarih-suuru-ve-vatan-sevgisi.jpg" type="image/jpeg" length="35984"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Peygamberimiz, İman ve İstikamet]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/peygamberimiz-iman-ve-istikamet</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/peygamberimiz-iman-ve-istikamet" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Eylül 2023 sayısında kaleme aldığı "Peygamberimiz, İman ve İstikamet" başlıklı makalesinde, "Ne var ki bugün inancın itibarsızlaştırıldığı, istikametin örselendiği ve dünyevi menfaati yegane hedef kılan yaklaşımların teşvik edildiği bir çağa tanıklık ediyoruz." dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><em>Prof. Dr.&nbsp;Ali Erbaş<br />
Diyanet&nbsp;İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık Dergi Eylül&nbsp;2023</em></p>

<p>Yüce dinimiz İslam’ın gayesi, erdemli birey, faziletli toplum ve huzurlu bir dünya inşa etmektir. Bu gayeye uygun bir hayatın en önemli göstergesi de iman ve istikamettir. Dünyevi ve uhrevi boyutuyla hayatı anlamlandırma hususunda en büyük imkân olan iman, her türlü batıl düşünce ve anlayıştan kalbi arındırarak samimiyetle âlemlerin Rabbine bağlanmaktır. Gözetilmesi ve korunması istenen maddi ve manevi tüm değerlere emanet bilinciyle sahip çıkmak adına Allah ile yapılmış bir ahittir. Bu bağlamda bilgi, tefekkür ve tecrübelerle tahkiki boyuta taşınmış bir iman, insana yaratılış gayesini ve sorumluluklarını hatırlatan, kimlik kazandıran ve onu özgürleştiren büyük bir nimettir. Aynı zamanda insanı Allah’ın rahmet deryasına daldıran, lütfuna mazhar kılan ve en doğru olana yönelten ilahi bir rehberdir. Rabbimizin “Allah’a iman edip O’na sımsıkı sarılanlara gelince, Allah onları, kendinden bir rahmet ve lütuf içine daldıracak ve onları kendine ulaştıran dosdoğru bir yola iletecektir.” fermanı, bu hakikate vurgu yapmaktadır. (Nisa, 4/175.) Bu ayet, aynı zamanda imanın hem gereği hem de neticesi olarak istikamete (sırat-ı müstakime) işaret etmektedir.</p>

<p>İstikamet ise Kur’an ve sünnet ilkeleri doğrultusunda asil bir duruşa karşılık gelmektedir. Bu yönüyle kuşatıcı bir kavram olan istikamet, imanla Allah’ın emniyetine sığınmak, imanı ibadete ve güzel ahlaka dönüştürmek, fıtrata uygun olmayan ve yaratılış gayesinden uzaklaştıran her türlü söz ve davranışı terk etmek anlamını içermektedir. Bir başka ifadeyle istikamet, söz, düşünce, tutum ve davranışların, “Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol…” (Hud, 11/112.) ilahi fermanı doğrultusunda karar ve anlam bulmasıdır. Anlamını yitirmiş bir hayatın, varoluş amacından sapmalar barındırdığı aşikârdır. Zira hayatı anlamlı kılan değerler, insanın varoluş gayesi ekseninde şekillenmektedir.</p>

<p>Allah’ın peygamberleri aracılığıyla vazettiği bütün hüküm ve değerler, bizzat insanın yeryüzünde ilahi bir kararla var edilmesinin, dolayısıyla varoluş gayesinin tezahürleridir. Bu sebeple insanın varoluşa, hayata, ölüm ve sonrasına dair sorularına doğru karşılık bulmasının yolunu açacak en temel değer imandır. İmanla yönünü belirlemiş bir mümine düşen, istikamet üzere kalarak varoluş amacına doğru yol almaktır. Her hâlükârda kötüye karşı iyiden, yanlışa karşı doğrudan, harama karşı helalden, zulme karşı adaletten yana tercihte bulunmaktır. Nitekim ölümün ve hayatın yaratılış amacı da kimin iman ve istikamet üzere yaşayacağını ortaya çıkarmaktır. Bu husus Kur’an-ı Kerim’de şöyle ifade edilmektedir: “O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” (Mülk, 67/2.) Her sözüyle hayatımıza rehber olan Hz. Peygamber (sas) ise kendisine İslam’ı soran birisine hitaben, “Allah’a iman ettim de ve dosdoğru ol!” (Müslim, İman, 38.) cevabıyla dünya ve ahiret saadetinin yolunu beyan etmektedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İman ve istikamet hususunda müminler için en güzel örnek, hiç şüphesiz Peygamber Efendimizdir. Cenab-ı Hak, inanç, ibadet ve ahlakta istikametin yolunu göstermek için rahmetinin bir tecellisi olarak onu insanlığa rehber seçmiş; sırat-ı müstakimin ve güzel ahlakın gerektirdiği davranışları onun şahsında insanlığa öğretmiştir. Bu hakikat, Kur’an-ı Kerim’de “(Ey Muhammed) Hikmet dolu Kur’an’a andolsun ki, sen elbette dosdoğru bir yol üzere gönderilenlerdensin.” (Yasin, 36/2,3,4.) ayetiyle açıkça beyan edilmiştir. Resul-i Ekrem (sas) de “Sözlerin en doğrusu, Allah’ın Kitabı; yolların en doğrusu ise Muhammed’in yoludur.” (Nesai, Îdeyn, 22.) hadis-i şerifiyle iman ve istikamet üzere yürünecek yolun kılavuzluğunu yapacak iki temel ölçüye dikkat çekmiştir. Bu bakımdan iman ve istikametin gereği, vahyin rehberliğinde ve Allah Resulü’nün örnekliğinde bir hayat yaşamaktır. Vahyi yaşanan bir hayata dönüştüren Resul-i Ekrem gibi güvenilir olmaktır. Özü sözü bir, dosdoğru, dengeli, kararlı ve dürüstçe bir hayatı tercih etmek ve orada karar kılmaktır. Kısacası onun ahlakıyla ahlaklanmak, onun açtığı yolda yürümektir. Zira “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” (İbn Hanbel, II, 381.) buyuran Resul-i Ekrem’in (sas) hayatı, her yönüyle zirve bir örnek ve eşsiz bir numunedir.</p>

<p>Ne var ki bugün inancın itibarsızlaştırıldığı, istikametin örselendiği ve dünyevi menfaati yegane hedef kılan yaklaşımların teşvik edildiği bir çağa tanıklık ediyoruz. Bu çağın öne çıkardığı bireyselliğin ve bencilliğin insanlığı sürüklediği sonu gelmez arzu, istek ve ihtiraslar, imanı ve istikameti örseleyen başlıca yönelişler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu noktada yapılması gereken, bizleri zaafa sürükleyen etkenlere karşı iman bilincimizi güçlendirmek ve Cenabıhak’la doğrudan ve güvenli bir bağlılığı her daim diri tutmaktır. Bu da Rabbimizle kurduğumuz en önemli irtibat olan namazın ve diğer ibadetlerin önemini hatırlatmaktadır. Nitekim namazın her rekatında okuduğumuz ayetlerde geçen hidayet ve istikamet talebi, dünyanın oyalama ve aldatmalarına karşı muhkem bir duruşu ifade etmektedir: "Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil."&nbsp;(Fatiha, 1/6-7.)</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/peygamberimiz-iman-ve-istikamet</guid>
      <pubDate>Sat, 02 Sep 2023 10:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/09/peygamberimizinimanveistikamet-copy-1.jpg" type="image/jpeg" length="66029"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Nezaket Müminin Şiarıdır]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/nezaket-muminin-siaridir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/nezaket-muminin-siaridir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Ağustos 2023 sayısında kaleme aldığı "Nezaket Müminin Şiarıdır" başlıklı makalesinde, "Sağlıklı bir sosyal hayatın mayası olan nezaket, güzel huylu olmaktır." dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><em>Prof. Dr. Ali Erbaş<br />
Diyanet İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık Dergi Ağustos&nbsp;2023</em></p>

<p>İnsan sosyal bir varlıktır. Onun toplum içinde yaşaması, psikolojik, biyolojik ve ekonomik bir gereksinimidir. Varlığını onurlu, güvenli ve huzurlu bir şekilde devam ettirebilmesi de büyük ölçüde diğer insanlarla münasebetine bağlıdır. Bu da insanlarla iletişim ve etkileşiminde belli ölçülere riayet etmesini zorunlu kılmaktadır. Birlikte yaşamanın gerektirdiği bütün bu ölçülere adab-ı muaşeret, yani nezaket kuralları denmektedir. Görgü, edep ve örf gibi kavramlarla da ifade edilen bu kurallar, kişinin diğer insanlarla sağlıklı iletişim kurmasını temin eden, beşerî ilişkileri güçlendiren, birlikte yaşama kültürünü pekiştiren ve toplumsal uyumun gerçekleşmesine yardımcı olan temel ahlaki prensiplerdir.</p>

<p>Sağlıklı bir sosyal hayatın mayası olan nezaket, güzel huylu olmaktır. Diğerkâm olmak, kardeşinin ihtiyacını kendi ihtiyacına tercih etmektir. Benliğini öne çıkarmadan insana değer vermek, herkese saygı, anlayış, müsamaha çerçevesinde yaklaşmaktır. İtici, kırıcı, yaralayıcı söz, tavır ve davranışlardan sakınmak¬tır. Bu meyanda, kişinin çehresine samimi bir tebessüm nakşetmesi nezaketin alametidir. Yoksula, yetime, darda kalmışa, kimsesize hâl hatır sorması nezaketin gereğidir. Nezaket, güzel bir sözle yaralı yüreklere tesirli bir ilaç sunmaktır. Hiçbir menfaat gözetmeden iyilikte bulunmak, hiçbir karşılık beklemeden gönüller ihya etmektir. Beşerî ilişkilerde sevgi, saygı, şefkat ve merhameti kuşanmak; sözün en güzelini, davranışın en zarifini seçmek; güler yüzlü, tatlı sözlü, yumuşak huylu ve ağır başlı olmak, tam anlamıyla bir nezaket ölçüsüdür.</p>

<p>Toplumsal hayatın vazgeçilmez değerleri olan nezaket kuralları, esasen İslam’ın güzel ahlak ilkelerinin sosyal hayata yansıyan boyutuna karşılık gelmektedir. Dinimizin güzel saydığı, tavsiye ve teşvik ettiği söz, tutum ve davranışlara tekabül etmektedir. Zira yüce dinimiz İslam, nezaketin bir hayat düsturu hâline getirilmesini telkin etmektedir. Müslümanlardan daima güzel ahlak sahibi olmalarını ve güzel ahlakın egemen olduğu bir toplum inşa etmelerini istemektedir. Bu bakımdan nezaket, Müslüman şahsiyetinin alametifarikası; Müslüman vakarının sosyal hayata yansımasıdır.</p>

<p>Nezaket aynı zamanda sınırlarının farkında olmaktır. Herkesin duygu, düşünce ve görüşlerinin kendince değerli olduğunun idrakiyle muamelede bulunmaktır. Bu bir nezakettir. Böyle bir muamele, muhatabını olumlu etkileyecek, onda güzel bir karşılığa vesile olacaktır. Çünkü nezaket öyle bir erdemdir ki onu kuşananlar, her gönülde iz her zihinde söz bırakırlar. Dili dönmeyen onu fark edebilir, gözleri görmeyen onu hissedebilir, kulağı duymayan onu anlayabilir.</p>

<p>İnsanın Rabbine, kendine ve topluma ilişkin sorumluluk alanlarını belirleyen Kur’an-ı Kerim’in muhtelif surelerinde nezaketin ve iletişim ahlakının ölçüsünü gösteren çok sayıda ayet bulunmaktadır. Özellikle Hucurat suresi baştan sona nezaketten ve adab-ı muaşeretten bahseden bir sure olarak insanları güzel ahlaka davet etmektedir. Bu surede Cenab-ı Hak, müminlerden Allah’a ve Resulü’ne saygı göstermelerini, asılsız haberlere karşı dikkatli olmalarını, kardeşlik hukukuna uymalarını istemektedir. Alay etme, lakap takma, su-i zanda bulunma, gıybet etme ve insanların özel hâllerini araştırma gibi bireyin kalbini ve toplumun huzurunu ifsat edecek ve birlikte yaşama imkânını ortadan kaldıracak tutum ve davranışlardan sakındırmaktadır. Bununla birlikte Kur’an’da yumuşak huylu olmak, dostluğa önem vermek, yapılan iyiliklere karşı teşekkür etmek, yaptığı iyilikleri başa kakmamak, insanlar hakkında hayır dilemek, yardımsever, civanmert ve mütevazı olmak yaşanabilir bir toplum için vazgeçilmez unsurlar olarak zikredilmektedir. İslam’ın temel kaynağı ve hayat rehberimiz Kur’an-ı Kerim’in öğrettiği, tavsiye ve teşvik ettiği nezaket ölçüleri hiç şüphesiz insanların bir arada yaşamalarını kolaylaştıracak, dünya ve ahiret saadetlerini gerçekleştirecek evrensel hayat ölçüleridir. Bizler, onun söz konusu ölçülerinin vücut bulmuş hâlini ve zirvesini Resulüllah’ın hayatında görüyoruz. Onun hayatı, İslam ahlak ve adabının çağları aşan sembolüdür. Onun yaşantısı, nezaket ve zarafetin en güzel numunesidir. Çünkü o,&nbsp; sadece insanlara değil her canlıya ve hatta bütün varlığa karşı emanet bilinciyle yaklaşmış, her davranışında yapıcı ve olumlu bir üslup benimsemiştir. Hiç kimseye karşı kaba, sert, dışlayıcı, suçlayıcı olmamış, kötü muamelede bulunmamıştır. O, aile hayatından eğitim ortamına, ticari ilişkilerinden devlet işlerine kadar hayatın her alanında nezaketin, zarafetin ve güzel ahlakın en büyük örneği olmuştur. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de bu hakikati, “Sen elbette üstün bir ahlaka sahipsin.” (Kalem, 68/4.) fermanıyla tescil etmektedir. Bu ayet, bir taraftan Hz. Peygamber’in ahlakını taltif ederken diğer taraftan da onu insanlara en güzel örnek olarak takdim etmektedir.</p>

<p>Resulüllah’ın ahlakına kaynaklık eden, davranışlarını güzelleştiren ve ilişkilerini şekillendiren elbette Kur’an-ı Kerim’dir. Çevresine karşı her zaman mütebessim, müşfik ve mütevazı oluşu Kur’an ahlakının bir yansımasıdır. Kimseyi suçlayıp kötülememesi, ayıplayıp mahcup etmemesi, kınayıp tahkir etmemesi, vahyî terbiyenin bir sonucudur. Herkese güven veren asil duruşu ve hassas ruhuyla onun bütün hayatı âdeta Kur’an’ın vücut bulmuş hâlidir. O, nezaketi ve zarafetiyle çevresine ışık saçan bir kandil; vakarı ve ahlakıyla insanları iyiliğe, güzelliğe yönlendiren bir pusula gibidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ahlakına Kur’an-ı Kerim’in şahitlik ettiği (Ahzab, 33/53.) Sevgili Peygamberimiz, Cahiliye toplumunun kaba, katı ve kırıcı tavırlarına rağmen Allah’ın lütfuyla nezaketinden asla ödün vermemiştir. Bu yüzden kısa sürede çevresinde büyük bir etki bırakmış; söz, tavır ve davranışlarıyla insanların kalplerini fethetmiştir. Nezaketli duruşuyla insanları nefret, adavet ve husumetten uzaklaştırıp kardeşlik, merhamet ve muhabbet iklimine taşımıştır. Böylece fertleri birbirine merhametle kenetlenmiş erdemli bir toplum ve bu toplumdan bütün dünyaya örnek olacak bir medeniyet inşa etmiştir. Kuşkusuz bu büyük devrimin önünü açan en önemli faktör, Resulüllah’ın herkesi ve hatta her canlıyı kuşatan eşsiz nezaketi, zarafeti, şefkat ve merhametidir. Nitekim Cenab-ı Mevla, “Sen onlara sırf Allah’ın lütfettiği merhamet sayesinde yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi…” (Âl-i İmran, 3/159.) ayetiyle bu hususa dikkat çekmektedir.</p>

<p>Ne var ki bugün bir kasırga gibi insanları girdabına çeken çokluk yarışı, dünya malına tamahkârlık, kibir, haset gibi duygular dünyayı bir rekabet alanına dönüştürerek nezaket, merhamet ve güzel ahlak gibi değerlerin ihmal edilmesine ve aşınmasına sebep olmaktadır. Durmadan, soluklanmadan amansız bir şekilde zamanla ve birbirleriyle yarışanların kendilerini toplumun bir parçası olarak görmeleri ve nezaket prensiplerine riayet etmeleri hayli güçleşmektedir. Hâliyle bütün bu değer ve prensipler hayattan çekilmekte ve günbegün yokluğunu daha fazla hissettirmektedir. Oysa modern yaşam biçimlerinin etkisiyle bireyselleştikçe yalnızlaşan, yalnızlaştıkça bunalan ruhların sevgiye, kardeşliğe, dostluğa, arkadaşlığa, nezakete ve daha da önemlisi birbirlerine ne kadar da ihtiyacı var.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/nezaket-muminin-siaridir</guid>
      <pubDate>Thu, 03 Aug 2023 14:51:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/08/nezaketmumininsiaridir.jpg" type="image/jpeg" length="34572"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Emanet Bilinci]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/emanet-bilinci</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/emanet-bilinci" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Şubat 2023 sayısında kaleme aldığı "Emanet Bilinci" başlıklı makalesinde, "İslam, adalet, emanet, ehliyet ve kardeşlik esaslı bir toplum düzeni tesis etmiştir." dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><em>Prof. Dr.&nbsp;<a href="https://www.diyanethaber.com.tr/haberleri/ali-erbas" target="_blank">Ali Erbaş</a><br />
Diyanet İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık Dergi Şubat&nbsp;2023</em></p>

<p style="text-align:justify">Kavramlar, iletişimin vazgeçilmez köprüleridir. Bir şeyi tanımlamanın, anlatmanın vazgeçilmez araçları; düşünmenin, fikir oluşturarak hareket etmenin birincil vasıtalarıdır. İnsanoğlunun hayat boyu bütün öğrenmeleri için büyük önem arz eden kavramlar, onun varlıklar, olaylar ile olgular arasındaki benzerlik ve farklılıkları ayırt etmesine, muhtemel zihnî karışıklıklardan korunmasına katkı sağlar.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">İslam dini bütün insanlığa, içeriklerini açık bir şekilde ortaya koyduğu bazı kelimeler ve kavramlar hediye etmiştir. Emanet de İslam’ın kendine mahsus anlayış ve mesajını, insanlara öğretmek üzere kullandığı bu kavramlardan biridir ve “Güvenilen bir kimseye koruması için geçici olarak tevdi edilen maddi ve manevi haklar, imkânlar” gibi bir kuşatıcılığa sahiptir. Dinî literatürümüzde oldukça kapsamlı kavramsal içeriği bulunan emanet ile ilgili ayet ve hadisler, emanete riayetin, insanlar arasında güzel ahlaka dayanan ilişkiler kurmadaki değerini ve toplumsal hayatta huzur ve barışın sağlanmasındaki önemini de ortaya koymaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanı güzel ahlaki davranışlara sevk eden, onu bu yönde motive eden asıl unsur ise imandır. İyi ve kötüyü belirleyen bir kuvvet olan iman, Allah’a güvende, diğer insanların kendisinden emin olmalarını sağlamada ana etkendir. İman, ibadet gibi dinî yükümlülüklerin yanı sıra, beden ve ruh sağlığı, makam mevki gibi imkânlar, antlaşmalar, sözleşmeler, kişilik haklarına, aile mahremiyetine ve meskene saygı, nimetlere karşı şükür gibi etik ve sosyolojik ilke ve kuralları da kapsamaktadır. Aynı kökten gelmeleri sebebiyle “iman” ve “emin” kavramları arasında yakın bir bağ bulunmaktadır.&nbsp; İslam düşünce ve ahlakına göre bu bağ, bir tarafıyla insandan Allah’a diğer tarafıyla da insandan insana olmak üzere iki yönlüdür. Bir yanda yarattıklarına güven veren, onları korkudan beri kılan Allah’a (c.c.) iman eden, O’na güvenen ve bundan dolayı kendisini emniyet ve huzur içinde hisseden insan; diğer yanda Allah’a imanından dolayı O’nun yarattıklarının güvendiği, itimat edilen, eliyle ve diliyle kimseye zarar vermeyen insan yer almaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">İslam medeniyetinin temelini oluşturan anahtar kavramlardan olan emanet ve güven ile adalet arasında da çok yakın bir ilişki söz konusudur. Topluluklar halinde yaşayan insanlar doğal olarak birbirlerine muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç sebebiyle adalet, hukuk gibi kavramları emanet bilinci ile birlikte değerlendirmek gerekmektedir. Kur’an-ı Kerim bu hususa, “Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder…” (Nisa, 4/58.) ayet-i kerimesiyle, hukukun en geniş kapsamlı ilkelerinden olan ‘emanet’ ve ‘adalet’ kavramlarını bir arada zikrederek dikkat çekmiştir. Nihayetinde bu değerler; insanlara karşı haksız yaklaşımlarda bulunulmamasını, zulme rıza gösterilmemesini, sahip olunan görevlerin emanet olarak görülmesi gerektiğini ifade etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">“Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik, ama onlar bunu yüklenmek istemediler, ondan korktular ve onu insan yüklendi...” (Ahzab, 33/72.) ayet-i kerimesinde yer alan ve birden fazla anlam zenginliğine sahip emanet kavramıyla Cenab-ı Hak, dinî yükümlülüklerle birlikte insanlar arasındaki emanete konu olan hususlara da işaret etmiştir. Bu emaneti yüklenmekle insan hem maddi hem de manevi olarak büyük bir sorumluluğun altına girerek diğer varlıklardan ayrılmış, “eşref-i mahlûkat” makamına yükselmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’an-ı Kerim’de müminlerin erdemli davranışlarından bahseden, “Yine o müminler, emanetlerine ve ahitlerine sadakat gösterirler.” (Müminun, 23/8.) ayetini dikkate alan müfessirler, Allah’a ve diğer insanlara verilen sözleri de emanet kapsamında değerlendirmişlerdir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de birçok hadis-i şerifinde verilen sözlerin, sırların, yapılan vaatlerin ve aile mahremiyetinin birer emanet olduğunu vurgulamışlardır.</p>

<p style="text-align:justify">Dinimize göre bedenimiz, sağlığımız, eşimiz, çocuklarımız ve vatanımız da bizlere birer emanettir. Aynı şekilde insanlar ve diğer canlılar için yaratılan ortak yurdumuz dünya da Yüce Allah tarafından bizlere, ölçülü kullanılması, korunması ve gelecek nesillere aktarılması için bir süreliğine emanet olarak verilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Emanet, peygamberlerin sıfatlarından biridir ve bu sıfatlarla onlar Allah’ın buyruklarını insanlara ulaştırmak, onlara bilmediklerini öğretmek ve insanları kötülükten arındırmak üzere müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmişlerdir. Peygamberlerin güvenilir olma özelliklerinin yanı sıra emin vasfına sahip olmalarının sebebi, ilahi vahyi herhangi bir değişikliğe uğratmaksızın insanlara tebliğ etmeleri ve gönderildikleri hikmet gereği öğrettikleri ve davet ettikleri şeyler konusunda güzel ahlaklarıyla uygulamalı birer örnek olmalarıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Güzel ahlak ile güven ve emanet arasındaki bu sıkı ilişkinin en güzel örneği Peygamber Efendimizdir. O, İslam ahlakının nasıl olması gerektiğini gençlik yıllarından itibaren yaşayarak göstermiş, peygamber olmadan önce ahlaki niteliklerinden dolayı sarsılmaz bir güven kazandığı için Muhammedü’l-Emin lakabıyla anılmıştır. Hz. Peygamber, hayatının her safhasında sadece müminlerin değil, İslam düşmanlarının da kendisinden emin olduğu yüce bir şahsiyet olarak bilinmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Güvenilir olmayı, müminlerin ayrılmaz vasfı olarak nitelendiren Peygamber Efendimiz, “Mümin, insanların canlarına ve mallarına zarar vermeyeceğinden emin oldukları kimsedir.” hadis-i şerifiyle (Tirmizi, İman, 12.) güzel ahlak, güven ve emanet arasındaki doğrudan bağı da ortaya koymuştur. Peygamber Efendimiz, İslam dininin bu evrensel dinamiklerinden hareket ederek, farklı coğrafyalardan gelen ve farklı statüye sahip insanlar arasında adalet, emanet, ehliyet ve kardeşlik esaslı bir toplum düzeni tesis etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Dünya hayatında güven veren, mutlu, huzurlu bireylere ve topluma sahip olmak, ebedi yurdumuz ahirette de bahtiyarlığa erişmek ancak “emanet edileni korumak ve verilen sözü yerine getirmek”le&nbsp; (Mearic, 70/32.) mümkün olabilecektir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/emanet-bilinci</guid>
      <pubDate>Thu, 02 Feb 2023 10:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/02/subat-ayi-basmakale.gif" type="image/jpeg" length="51369"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Alemlerin Rabbi Olan Allah]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/alemlerin-rabbi-olan-allah</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/alemlerin-rabbi-olan-allah" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Ocak 2023 sayısında kaleme aldığı "Alemlerin Rabbi Olan Allah" başlıklı makalesinde, "İman, insanın Rabbine ve tüm varlığa karşı sorumluluklarını hakkıyla yerine getirmede büyük bir imkandır." dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><em>Prof. Dr.&nbsp;<a href="https://www.diyanethaber.com.tr/haberleri/ali-erbas" target="_blank">Ali Erbaş</a><br />
Diyanet İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık Dergi Ocak 2023</em></p>

<p style="text-align:justify">Varlığın ve varoluşun anlamı üzerine düşünen insanın, teslim olmaya mecbur kaldığı en açık hakikat, evreni var eden yüce bir yaratıcının olması gerektiğidir. Nitekim tarih boyunca her toplumda ve kültürde, fizik âleminin ötesinde aşkın bir varlık ya da varlıklara dair inançlar olagelmiştir. Vahyin rehberliğinde gelişen İslam inancı ve düşüncesinde, canlı cansız tüm varlıkları ve her zerresiyle bütün evreni yok iken var eden üstün güç ve kudret sahibi varlık, âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. O, seçtiği peygamberlere gönderdiği vahiyle varoluşun hikmetini beyan etmekte ve zatını da insanlığa tanıtmaktadır. Dolayısıyla O’nu tanımak için sahip olduğu sıfatları ve isimleri de bilmek gerekir.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah, kemal sıfatları ile muttasıf eşsiz bir varlıktır. O, Alîm ismiyle her şeyi eksiksiz bilen, Basîr ismiyle kusursuz gören, Semi’ ismiyle hakkıyla işiten, Kadir ismiyle her şeye muktedir olan, Rezzak ismiyle rızık veren, Rahman ismiyle sınırsız rahmet sahibi olandır. Yüceliğini ifade etmede kelimelerin kifayetsiz kaldığı Müteal bir yaratıcıdır. Allah, insanlığa gönderdiği son vahyinde “ …O’na benzer hiçbir şey yoktur…”(Şura, 42/11.) ayetiyle zatının beşerî her türlü tasavvur ve tahayyülden uzak olduğunu bildirir. Diğer bir ayette ise “İnsanlar içinde öyleleri vardır ki bilgisi, kılavuzu ve aydınlatıcı bir kitabı olmadığı hâlde, büyüklük taslayarak başkalarını Allah yolundan saptırmak için Allah hakkında tartışır durur. Onun dünyadaki payı rezil rüsva olmaktır; kıyamet gününde ise ona yakıcı ateşin azabını tattıracağız.” (Hac, 22/8.) buyurarak zatını tanımanın ancak vahyin bilgisi ve peygamberlerin kılavuzluğu ile mümkün olduğunu ve cahilce tartışmaların kişiyi hakikat yolundan uzaklaştıracağını beyan eder.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Yüce Rabbimiz, yanlış inançları ve tutarsız ilah tasavvurlarıyla şirke düşmüş bir cahiliye toplumuna gönderdiği son elçisi ve vahyi ile tüm insanlığa doğru bir Allah inancını, yani tevhidi yeniden hatırlatmıştır.<br />
Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Rabbimizi anlatan ayetlerden biri şöyledir: “ Allah, O’ndan başka ilah yoktur; diridir, her şeyin varlığı O’na bağlı ve dayalıdır. Ne uykusu gelir ne de uyur. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O’nun izni olmadıkça katında hiçbir kimse şefaat edemez. Onların önlerinde ve arkalarında olanları O bilir. O’nun ilminden hiçbir şeyi -dilediği müstesna- kimse bilgisi içine sığdıramaz. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri içine almıştır. Onları korumak kendisine zor gelmez. O yücedir, mutlak büyüktür.” (Bakara, 2/255.) &nbsp;Aynı şekilde pek çok ayet-i kerimede Yüce Allah’ın zatına, sıfatlarına ve fiillerine dair bilgilendirmeler yapılmış, batıl ve mesnetsiz anlayışlara karşı hakikatler açıkça beyan edilmiştir. Kur’an-ı Kerim ve onu yaşanan bir hayata dönüştüren Peygamberimizin sünneti, bir yandan tevhidi tüm yönleriyle açıkça izah ederek insanlığın idrakine sunarken diğer yandan şirkin ve inançsızlığın çelişkilerini, tutarsızlığını ortaya koymaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Âlemde zerreden kürreye mutlak kudret ve iradesiyle var ettiği her şey O’nun varlığına, birliğine ve kudretine işaret eden birer delildir. İnsan, selim bir akılla baktığında suda Allah’ın rahmetini, rüzgârda kuvvetini, yıldırımda kudretini, gökyüzünde azametini, her bir varlığın özünde sonsuz ilmini müşahede edecektir. Âdeta bütün bir kâinat Allah’ın esmasının tecelli ettiği bir ayna gibidir. Yüce Allah, birçok ayetinde kâinattaki nizam ve ahengi misal vererek insanı, varlığa yansıyan esması üzerinde tefekküre davet etmektedir. Enbiya suresinin 22. ayetinde, “Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar bulunsaydı kesinlikle yerin göğün düzeni bozulurdu…”&nbsp; hakikatiyle kendisinin birliğini ve kâinata hâkim yegâne varlık olduğunu haber vermektedir. “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih eder; O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur…”&nbsp; (İsra, 17/ 44.) ayetiyle de evrendeki her varlığın kendisini tesbih ettiğini beyan ederek insanoğlunun Rabbine karşı hamd ve O’nu tesbih etme sorumluluğuna dikkat çekmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Kâinatın öznesi olan insan, vahye muhatap kılınması sebebiyle yeryüzünün en seçkin varlığıdır. Allah’ın varlığına, birliğine, kudretine ve ilmine işaret eden en büyük ayetlerden biridir. Canlı cansız bütün varlıklar onun için var edilmiştir. İşte bu sebeple Allah, “O, size istediğiniz her şeyi verdi. Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız başa çıkamazsınız…!” (İbrahim, 14/34.) hatırlatmasıyla insanı nimetleri üzerinden kendisini tanımaya ve kulluğa davet eder.</p>

<p style="text-align:justify">Mahlûkatın mükerrem varlığı olan insanın en ulvi görevi kendisini yok iken var edene iman ve kulluk etmektir. Zira iman, varoluşumuzu anlamlı kılan, yaratıcımızla olan ilişkimizi perçinleyen, düşünce, tutum ve davranışlarımıza istikamet veren, bizi arzu ve isteklerimizin esiri olmaktan koruyup dünya ötesi bir hayata bağlayan büyük bir nimettir. İnsanın hem kendisi ve Allah’la hem de âlemle tesis ettiği güçlü bağdır. Bilgiye dayalı, salih amel merkezli, insani değerleri ayakta tutan bir hayat anlayışının teminatıdır. Bu yönüyle iman, insanın Rabbine ve tüm varlığa karşı sorumluluklarını hakkıyla yerine getirmede büyük bir imkândır. Kur’an-ı Kerim’de imanla salih amelin birlikte zikredilmiş olması da insanın sorumluluğunun çift boyutlu oluşunu dikkatimize sunar. İman ve salih amel bütünlüğünü güçlendirmek ise tevhit, adalet ve güzel ahlaka dayalı bir inancın zihinlerde, gönüllerde ve hayatta hakim kılınması ve canlı tutulmasıyla mümkün olacaktır. Müminler olarak bize düşen görev, doğru bir bilgi ve selim bir kalp ile Rabbimize teslim olduktan sonra bu inancın en büyük tezahürü olarak başta adalet ve merhamet olmak üzere tüm insani değerleri yaşadığımız çağa tanıtarak yeryüzüne egemen kılmak için var gücümüzle çalışmaktır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/alemlerin-rabbi-olan-allah</guid>
      <pubDate>Tue, 24 Jan 2023 16:19:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/alemlerin-rabbi-olan-allah.gif" type="image/jpeg" length="32133"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Transhümanizm ve Din]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/transhumanizm-ve-din</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/transhumanizm-ve-din" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Aralık 2022 sayısında kaleme aldığı "Transhümanizm ve Din" başlıklı makalesinde, "İnsanın hayatına ve geleceğine istikamet verecek ve onu yaratılış gayesi doğrultusunda aydınlık yarınlara taşıyacak en büyük imkan, fıtrat dini İslam’dır." dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><em>Prof. Dr. Ali Erbaş<br />
Diyanet İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık Dergi Aralık&nbsp;2022</em></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Bilimsel bilginin ve teknolojinin âdeta kutsandığı bu çağ, “anlam ve değerler” ekseninde bir “ahlak ve medeniyet” krizine sahne olmaktadır. Pek çok alandaki egemenliğiyle toplumları etkisi altına alan Batı medeniyetinin insanı varoluş gayesinden uzaklaştıran, toplumdan soyutlayan ve tabiatla kavgalı hâle getiren varlık, insan ve çevre tasavvuru, bugün insanlığı bir bilinmezliğe sürüklemektedir. Bencillik, duyarsızlık, güvensizlik gibi sorunların girdabında yalnızlığa ve mutsuzluğa mahkûm etmektedir. İnsanın manevi yönünün ihmal edildiği, varlığın aşkın boyutunun yok sayıldığı, çevrenin emanet vasfının göz ardı edildiği bir düzlemde insanlığın derin bunalımlara düçar olması ve toplumların büyük krizlere maruz kalması elbette kaçınılmazdır. Esasen bugün maddi ve manevi boyutlarıyla tüm dünyada yaşanan siyasi, iktisadi, içtimai, ahlaki ve hukuki sorunların arka planında, fütursuzca hayat ve toplum mühendisliğine kalkışan söz konusu üstenci ve benmerkezci medeniyet tasavvurunun yer aldığını söylemek yanlış olmayacaktır.</p>

<p style="text-align:justify">Ne yazık ki böyle bir zihniyetin hegemonyasında insanlık, bugün benzeri görülmemiş bir değişim ve dönüşüme zorlanmaktadır. Son yıllarda hızlı bir şekilde gelişen ve gündelik hayata büyük kolaylıklar getiren teknolojik imkânlar, aynı zamanda insanlığın geleceği hususunda kaygı verici senaryoları da beraberinde getirmektedir. Bilimsel keşifler, teknolojik gelişmeler, genetik ve biyolojik alanda yapılan ileri düzey denemeler ve özellikle insan üzerinde yapılan mühendislik ve tasarım çalışmaları, geleceğe dair kaotik varsayımlara zemin teşkil etmektedir. İletişim ve etkileşim kanallarının ileri boyutlara ulaştığı bir vasatta, insana ve geleceğe dair her türlü senaryonun enformatik kanallardan zihinlere boca edilmesi ise insanların varlık, hayat, din ve topluma dair yerleşik algı ve duyarlılıkları üzerinde ciddi örselenmelere sebep olmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu bağlamda dikkat çeken tezahürlerden biri de transhümanizm düşüncesidir. Transhümanizm, kökeninde yaratılış itibarıyla kusurlu addettiği insanı bilimsel ve teknolojik gelişmelerle kusurlarından arındırılabileceğini vadeden, insanın yeryüzü serüveninde mevcut olandan daha nitelikli ve uzun bir hayata sahip olacağını iddia eden radikal bir yaklaşım olarak dikkat çekmektedir. Başlangıçta entelektüel ve kültürel bir hareket olarak ortaya çıkan bu düşünce, her geçen gün yeni bir aşamasıyla gündeme gelen biyomühendislik, gen mühendisliği, nanoteknoloji, kök hücre ve yapay zekâ alanlarındaki gelişmelerle daha da ivme kazanmaktadır. Gerçek şu ki ölümsüzlüğe dair kadim bir arzunun tahrik gücüyle hareket eden modern insan, eriştiği teknolojik imkânlarla emellerine bu dünyada ulaşabileceği vehmine kapılmış durumdadır. Arka planında ölümsüzlük arzusunun yer aldığı cüretkâr ve sınır tanımaz bir yaklaşım olarak transhümanizm, esasen insanı Yaratıcı’dan, kendinden ve ait olduğu çevreden koparıp hayatın tabii serüvenini değiştirmeye yönelik bir amaca karşılık gelmektedir. Ahlak, hukuk ve değer ekseninde bir tekâmülü hedefleyen dinî referanslara karşın insanın biyolojik ve fiziksel bakımdan insanüstü bir yapıya dönüştürülmesini idealize eden bu düşünce, hakikatte insanın cennetten çıkarılmasına sebep olan şeytani bir aldatmacayla örtüşmektedir. (Araf, 7/19-22.)</p>

<p style="text-align:justify">Transhümanizm düşüncesini ivmelendiren biyoteknolojik alandaki gelişmelerin sadece insanın değil eşyanın tabiatı hususunda da kaygı verici boyutları bulunduğu asla göz ardı edilmemelidir. Bu sebeple bilimsel ve teknolojik gelişmeler sayesinde insanın fiziksel zafiyetlerinin giderilerek tabiatüstü (insanüstü/aşkın) bir varlık hâline dönüştürülmesini idealize eden transhümanizm düşüncesi, yaratılışa müdahale bağlamında ele alınması gereken, dinî, hukuki ve ahlaki boyutu bulunan ciddi bir meseledir. Mevcut teknolojik imkânlar ve bunun üzerine yakın geleceğe dair yapılan öngörüler, alanda gerçekleştirilen çalışmaların başarılı olması durumunda inanç, ahlak ve değer bakımından derin savrulmaların yaşanacağı kaotik yarınların bizleri beklediği noktasındaki kaygıları güçlendirmektedir. Böyle bir ortamda fıtratı koruma ve fıtri değerleri geleceğe taşıma hususunda daha fazla gayret göstermek, fıtrat dini İslam’ın müntesipleri için imani ve ahlaki bir sorumluluktur. Zira insana, topluma, hayata ve çevreye dair sözü olanların inanç, kültür ve ahlak zemininde meydana gelen savrulmalar karşısında duyarsız kalması düşünülemez. Bu noktada çağın psikolojik, teknolojik ve sosyo-politik dinamikleri ekseninde küresel gelişmelerin yönünü ve arka planını doğru okumaya yönelik yapılacak faaliyetler ve özellikle akademik çalışmalar, büyük önem arz etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanların duygu ve düşüncelerini inşa etme, bireysel ve sosyal hayatlarını şekillendirme ve istikballerine yön verme hususunda dinin tartışılmaz bir etkiye sahip olduğu müseccel bir hakikattir. Ancak, içinden geçtiğimiz süreçte dinin evrensel değer ve ilkelerini “dogma” diye yaftalayan fakat bilimin değişken verilerini bir dogma hâline dönüştürerek insanların zihin ve gönül dünyalarını hedef alan çok sayıda yıkıcı faktörün bulunduğu da yadsınamaz bir gerçekliktir. Dolayısıyla fıtratı tahrip eden düşünce, akım ve ideolojilerin tüm gelişim süreçlerini ve olası etkilerini iyi analiz etmek ve behemehâl İslam’ın ortaya koyduğu ilke ve değerler ekseninde bir yaklaşımı tahkim edecek yeni bir perspektif geliştirmek gerekmektedir. İnanıyoruz ki “eşref-i mahlûkat” olan insanın hayatına ve geleceğine istikamet verecek ve onu yaratılış gayesi doğrultusunda aydınlık yarınlara taşıyacak en büyük imkân, fıtrat dini İslam’dır. Onun tüm insanlık için umut, güven, huzur ve hayat veren değerleridir. Bizlere düşen, yaşanan gelişmeler karşısında karamsarlığa kapılmadan feraset ve dirayetle hareket ederek Rabbimizin, <em>“O, hanginizin daha güzel işler yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır.”</em> (Mülk, 67/30.) fermanı sırrınca bir mücadele ortaya koymaktır. İslam’ın varlık, insan, çevre tasavvurunu ve asırlarca yeryüzünde huzurun teminatı olmuş değerlerini etkin bir şekilde çağın idrakine sunarak insanlığın yarınlarına kılavuzluk etmektir.<strong> </strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>#KEŞFET, Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/transhumanizm-ve-din</guid>
      <pubDate>Wed, 07 Dec 2022 15:56:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2022/12/transhumaniz-ve-din.jpg" type="image/jpeg" length="37683"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Süleyman Çelebi ve Mevlid-i Şerif]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/suleyman-celebi-vemevlid-i-serif</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/suleyman-celebi-vemevlid-i-serif" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Kasım 2022 sayısında kaleme aldığı "Süleyman Çelebi ve Mevlid-i Şerif" başlıklı makalesinde, "Peygamber sevgisini dile getirmenin en önemli vasıtası olan mevlit bugün ilmi ve akademik çalışmalara konu olmaktadır." dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><strong><em>Prof. Dr.&nbsp;<strong><strong><strong><strong><strong><strong><strong><strong><strong>Ali Erbaş</strong></strong></strong></strong></strong></strong></strong></strong></strong><br />
<strong><strong><strong><strong><strong><strong>Diyanet</strong></strong></strong></strong></strong></strong>&nbsp;İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık&nbsp;<strong>Dergi</strong>&nbsp;Kasım&nbsp;2022</em></strong></p>

<p style="text-align:justify">Düşünceleri, idealleri ve savundukları ile milletlerin zihin ve gönül dünyasında derin izler bırakan ve her daim hatırlanan öncü şahsiyetler vardır. Yaşadıkları çağı aşan bu kişiler ortaya koydukları eserler, savundukları fikirler ve temsil ettikleri değerler ile asırlara ışık tutmuş, toplumlarının gelişimine rehberlik etmişlerdir. İlhamını Kur’an-ı Kerim’in hakikatlerinden ve Sevgili Peygamberimizin örnekliğinden alan nice İslam münevveri de sözleri, fikirleri ve eserleri ile Müslümanların olduğu kadar diğer din ve inanç mensuplarının da hayatlarında kalıcı izler bırakmıştır. İslam’ın ilim, hikmet ve ahlaki değerlerini nesilden nesile aktarma ve kalıcı kılma hususunda büyük görevler ifa etmiş, bu mümtaz kişiler bir taraftan madden ilerlemenin diğer taraftan ahlaken yücelmenin öncülüğünü yapmışlardır. Bu meyanda İslam kültür ve medeniyetinin en önemli merkezlerinden biri olan Anadolu; yetiştirdiği âlimleri, arifleri, erenleri ve edipleriyle siyasetten kültüre, bilimden sanat ve edebiyata kadar mühim bir merkez olmuştur. Anadolu’da yetişen bu arif ve ediplerden biri de Mevlid-i Nebi’nin yazarı Süleyman Çelebi’dir.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber âşığı bir mutasavvıf olan Süleyman Çelebi sancılı bir dönemin şairidir. Siyasi anlamda Moğol istilasının, dinî ve fikrî anlamda Bâtınilik propagandasının toplumu derinden sarstığı bir dönemde yaşamıştır. O, Vesiletü’n-Necat (kurtuluş yolu) adıyla bilinen meşhur eserini böylesi bir ortamda yazmıştır. Yazdığı bu eser ile bir taraftan Bâtınilik propagandalarına engel olup topluma umut vermeyi, diğer taraftan İslam’ın inanç ve akidesini savunarak insanlara Peygamber sevgisini ve ahlakını aşılamayı gaye edinmiştir. Tıpkı kendisinden önceki Yunus Emre gibi açık ve sade dili, samimi, duygulu ve heyecanlı anlatışı ile insanlar nezdinde büyük bir itibara sahip olmuştur. Yazdığı mevlit, sadece kendi çağında değil diğer asırlarda da her daim etkisini sürdürmüştür. Öyle ki İslam edebiyatının en yaygın edebî türlerinden biri olan mevlit âdeta onun eseri ile özdeşleşmiş, kendisinden önce ve sonra birçok mevlit yazılmış olmasına rağmen hiçbiri onunki kadar okunmamış, dillerde ve gönüllerde yer edinememiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Süleyman Çelebi’nin eseri, sadeliği ile olduğu kadar içeriğiyle de tarih boyunca Müslümanlar tarafından büyük bir takdire mazhar olmuştur. O, mevlidini Allah-âlem ilişkisinden yaratılış keyfiyeti ve tasavvuruna, bilginin öneminden güzel ahlakın zorunluluğuna ve insanın varlık içindeki konumuna kadar çok geniş bir perspektifle yazmıştır. Bu meyanda varlığın temeline Allah’ı koymuş ve mevlidine “Allah adın zikridelim evvela” diyerek giriş yapmış, Allah-âlem ilişkisini ise ehlisünnet akidesi doğrultusunda ele almıştır. Nitekim:&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><em>“Cümle âlem yoğiken Ol var idi,<br />
Yaradılmışdan ganî cebbâr idi.&nbsp;<br />
Yoğiken var eyleyen çün<br />
Ol-durur,<br />
Kudretinden cümleyi Ol ol-durur.&nbsp;<br />
Var iken Ol yoğidi ins ü melek,<br />
Arş u ferş u ay u gün hem nüh felek.<br />
Sunile bunları Ol var eyledi,<br />
Birliğine cümle ikrar eyledi.&nbsp;<br />
Kudretin ızhar edip Ol Celil,<br />
Birliğine bunları kıldı delil”</em></p>

<p style="text-align:justify">mısraları ile Allah’ın âleme hâkim bir varlık olduğunu anlatır ve âlemin yaratılışının Allah için keyfiyetini&nbsp;“Bir kez ol dimek ile oldu cihan / Olma dirse girü yok olur heman. Bunlar olmasa yine Ol idi Ol / Her neye Ol ‘ol’ dise ol oldı ol” veciz dizeleri ile dikkatimize sunar.</p>

<p style="text-align:justify">Allah-âlem ilişkisinden sonra sözü âlem içerisindeki konumu sebebi ile Sevgili Peygamberimize, onun faziletlerine ve ona duyulan muhabbete getirir. Özellikle Bâtınilerce topluma yayılmak istenen Hz. Peygamber’i itibarsızlaştırma anlayışlarına, “Enbiyânun şeksüz ol sultanıdur / Cümlesinün cânı içre cânıdur. / Gerçi kim anlar dahi mürsel durur / Lakin Ahmed ekmel ü efdal durur” dizeleri ile cevap vermiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Geçmişten günümüze şairleri naat, kaside ve mevlit yazmaya sevk eden en önemli sebep hiç kuşkusuz Allah’ın övdüğü peygamberine duyulan sevgi ve hasret olmuştur. Bu meyanda “Vesiletü’n-Necat” adlı eseri ile Süleyman Çelebi beşerî ve ilahi tüm ilişkilerde çok önemli bir yere sahip olan ahlak meselesini Hz. Peygamber’in şahsı üzerinden anlatır. Onun ahlakının Kur’an ahlakı olduğunu söyler ve sözü ümmete getirerek: “Ümmetisen anun ahlâkını tut / Tâ ki ümmetlik bula sende sübût” mısralarıyla ifade eder. Allah’ın rızasını elde etmenin yolunun da peygamberi sevmekten, onun ahlakına tabi olmaktan ve kötü ahlaktan uzak durmaktan geçtiğini söyler.</p>

<p style="text-align:justify">Mevlit her ne kadar Peygamber Efendimizin doğumu ve buna bağlı olarak yapılan kutlamalar olsa da peygamber sevgisinin bir nişanesi olarak asırlarca sünnet düğünlerinden evlilik merasimlerine, hacı ve asker uğurlamadan bunların karşılanmasına kadar hemen hemen sosyal hayatın tüm alanlarında var olmuş, medeniyetimiz ve kültürümüzün ayrılmaz bir ögesi hâline gelmiştir. Bu sebeple mevlit asırlarca insanları camilerde, evlerde, salonlarda bir araya getiren, davet ve icabet kültürünü canlı tutan bir tesire sahip olmuştur. Her kesimden insanı bir araya getirmiş, ikramlar ve yapılan hayırlarla sosyal, kültürel ve iktisadi hayatın güçlenmesine büyük katkılar sunmuştur. Öyle ki fakirlerin ihtiyacını karşılamak için “Mevlit Vakıfları” bile kurulmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber sevgisini dile getirmenin en önemli vasıtası olan mevlit bugün ilmî ve akademik çalışmalara konu olmaktadır. Esasen mevlidin ‘Doğu ve Batı’da birçok dile çevrilmiş olması da onun önemini ortaya koyar. Süleyman Çelebi’nin, Osmanlı’nın fetret döneminde yazdığı bu eser asırlarca Müslümanların vahdet zemini olmuş ve olmaya da devam etmektedir. Bugün bizlere düşen en büyük sorumluluk, eserin yazıldığı zamanı ve ortamı göz önünde bulundurarak mesajlarını doğru anlamak ve günümüze doğru aktarmak olmalıdır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/suleyman-celebi-vemevlid-i-serif</guid>
      <pubDate>Tue, 08 Nov 2022 10:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/11/suleyman_celebi_vemevlid_i_serif_h28840_de2e0.gif" type="image/jpeg" length="56357"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hz. Peygamber Cami ve İrşad]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-cami-ve-irsad</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-cami-ve-irsad" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Ekim 2022 sayısında kaleme aldığı "Hz. Peygamber Cami ve İrşad" başlıklı makalesinde, "Sözün gücünü mabetten başlayarak hayatın tüm alanına hakim kılmak irşat sorumluluğuyla mükellef olan herkes için öncelikli görev haline gelmiştir." dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><strong><em>Prof. Dr.&nbsp;<strong><strong><strong><strong><strong><strong><strong><strong>Ali Erbaş</strong></strong></strong></strong></strong></strong></strong></strong><br />
<strong><strong><strong><strong><strong><strong>Diyanet</strong></strong></strong></strong></strong></strong>&nbsp;İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık&nbsp;<strong>Dergi</strong>&nbsp;Ekim 2022</em></strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Müslümanların hayatında ve anlam dünyasında vazgeçilmez bir değere sahip olan camiler gerek ibadetlerin ifasında gerekse ilahi ilke ve hakikatlerin tebliğ ve tebyin edilmesinde en etkili mekanlardır. İslam’ın kurumsal hüviyeti olan mabetler, tarih boyunca Müslümanların hem aidiyet bilincini inşa etmiş hem de birlikte var olma idealini tahkim etmiştir. Nitekim yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de "Mescitler yalnız Allah’ındır. O halde Allah ile birlikte başkasına da tapmayın."&nbsp;(Cin, 72/18.) ilahi fermanıyla insanları mescidin saygınlığına halel getirici düşünce ve davranışlardan uzak durmaları hususunda uyarmıştır. &nbsp;Diğer bir ayette ise "Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazını kılan, zekatını veren ve yalnız Allah’tan korkup çekinen kimseler imar edebilirler. İşte bunların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur." (Tevbe, 9/18.) buyurularak her bir müminin camilerin maddi ve manevi imarındaki sorumluluğuna vurgu yapılmıştır. Kur’an-ı Kerim’in bu ve benzeri ayetlerinin rehberliğinde Müslümanlar cami merkezli büyük medeniyetler kurmuşlardır. Bu medeniyette sadece cami ve mescitler değil diğer din ve inançların mabetlerinin de dokunulmazlığı muhafaza edilmiştir. Şüphesiz bu ideal davranışın altında yatan etken, Kur’an ve sünnetin mabetler ve inanç özgürlüğü ile ilgili çağlar üstü mesajlarıdır.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Allah Teala’nın gönderdiği bütün peygamberler gibi Hz. Muhammed’in (sas) de asli&nbsp;ve öncelikli görevi insanları tebliğ ve irşat etmektir. Yüce Rabbimiz bu yolda peygamberimizden daima sabrı ve tevekkülü kuşanmasını, insanlara yumuşak davranmasını, kolaylaştırıcı olmasını, şefkat ve merhametle muamele etmesini, emretmiş; kendisinin bir vekil, muhafız ve zorba olarak değil müjdeci, uyarıcı ve hatırlatıcı olarak gönderildiğini bildirmiştir. Vahyin rehberliğinde sevgili peygamberimiz, genç, yaşlı, kadın, erkek, çocuk herkese ve toplumun her katmanına İslam’ın mesajlarını, emir ve yasaklarını, haram ve helallerini, iyilik ve güzellikleri anlatmış, Kur’an-ı yaşanan bir hayata dönüştürerek müminlere en güzel örnekliği bırakmıştır. O’nun mescit merkezli tebliğinde ve gönülleri fethetmedeki başarısının arkasında kuşkusuz, inanç ve azimle devam ettirdiği mücadelesi, güzel ahlakıyla herkesin takdir ettiği örnekliği, Kelamullah’ın izinde bilgi ve hikmeti önceleyen davet dili etkili olmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanları hakka, iyiliğe erdemli olmaya davet eden nübüvvetin son temsilcisi sevgili Peygamberimiz Medine’de inşa ettiği "Mescid-i Nebi"&nbsp;ile gaye, değer, ahlak, fazilet ve kulluk ekseninde tüm Müslümanları bir araya getirmiş, onları vahyin nuru ve güzellikleri ile buluşturmuştur. O, irşat ve tebliğdeki vazgeçilmez konumu sebebiyle inşa ettiği mescide o kadar değer vermiştir ki şiddetli hastalığı esnasında bile mescitte cemaatle namaza devam etmiş, ashabını ve ümmetini de daima caminin vahdet ikliminde buluşmaya teşvik etmiştir. Nitekim onun cemaatle kılınan namazın faziletlerine dair söyledikleri bunun en açık göstergesidir. Diğer taraftan onun inşa ettiği mescit; hayri hizmetlerin yapıldığı, yetim ve öksüzlerin barındığı, açların doyurulduğu, ferdi ve içtimai sorunların çözüldüğü hatta askeri ve siyasi konuların istişare edilip kararların alındığı bir yer olmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Rasûlu’nün nazarında cami; gönülleri ihya eden, zihni inşa eden, birlik-beraberlik ve kardeşliği perçinleyen, sevgi ve dayanışma ruhunu güçlendiren, iman kardeşliğinin her şeyden üstün ve değerli olduğunu yaşatan ve hissettiren eşsiz bir mekandır. Onun inşa ettiği mescit bir ibadet mekânı olduğu kadar bilgi, hikmet ve güzel ahlakın öğretildiği bir mekteptir. O, kendisinin bir muallim olarak gönderildiğini belirterek irşat vazifesinde mescidi merkez yapmış, oradaki eğitim faaliyetlerine bizzat katılmış, özellikle çocuk, genç ve kadınların eğitimine büyük önem vermiş, İslam toplumunda eğitim öğretimin kurumsal anlamda mabette başlamasına öncülük etmiştir. İnşa ettiği mescit, çok kısa bir zamanda İslam’ın evrenselliğinin gelişme ve ilerleme özelliklerinin sembolü haline gelmiş; ilimden sanat ve estetiğe, mimariden kültür ve sosyal hayata kadar medeniyetin öncü mekânı olmuş, cehalet çağını yaşayan insanları saadet asrının huzurlu, mutlu ve müreffeh bireyleri haline getirmiştir.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Bilimsel ve teknolojik gelişmelerin, ulaşım ve iletişimin hayatı alabildiğine kolaylaştırdığı günümüz dünyası maalesef bölgesel ve küresel krizlerin, sınıflaşma ve hizipçiliğin, bireysellik ve bencilliğin, kimlik ve değer kaybının kıskacında sıkışmış vaziyettedir. Böylesi bir vasatta din ve inançta olduğu kadar hayatla da bağını koparmış çağın mutsuz ve huzursuz insanını tıpkı saadet asrında olduğu gibi camilerin sekinet, rahmet ve bereket yüklü iklimine kavuşturmak, itibar ve irtifa kaybetmiş sözün gücünü mabetten başlayarak hayatın tüm alanına hakim kılmak irşat sorumluluğuyla mükellef olan herkes için öncelikli görev haline gelmiştir.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Bugün nebevi metodu kuşanarak samimiyet, sabır ve sevgiyle her türlü ayrıştırma, ötekileştirme ve kutuplaştırmadan uzak bir dil ve üslupla İslam’ın aydınlık ilkelerini, hayata huzur getiren mesajlarını yeniden insanlıkla buluşturmak için gayret etmeliyiz. Tebliğ ve irşadımızı "Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et; onlarla en güzel yöntemle tartış. Kuşkusuz senin rabbin, yolundan sapanların kim olduğunu en iyi bilendir; O, doğru yolda bulunanları da çok iyi bilir."&nbsp;(Nahl, 16/125.) ilahi beyanını esas alarak yapmalıyız. Kendi kalbimizden ve hayatımızdan başlayarak halimizi ve hal dilimizi güçlendirmeliyiz. Tüm söz, tutum, tavır ve davranışlarımızda, İslam’ın değerlerinin tebliğcisi ve temsilcisi olduğumuzun farkında olarak hareket etmeliyiz. Bunu hakkıyla yaptığımızda şüphesiz yaşadığımız çağ İslam’ın rahmet yüklü ilkeleriyle güzelleşecek ve huzura kavuşacaktır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-cami-ve-irsad</guid>
      <pubDate>Wed, 12 Oct 2022 13:08:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/10/hz_peygamber_cami_ve_irsad_h28199_33caf.gif" type="image/jpeg" length="49669"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Dijitalleşme ve Din Eğitimi]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/dijitallesme-ve-din-egitimi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/dijitallesme-ve-din-egitimi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Eylül 2022 sayısında kaleme aldığı "Dijitalleşme ve Din Eğitimi" başlıklı makalesinde, "Bilgi, insan için değerli bir imkan ve devasa bir güçtür." dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><strong><em>Prof. Dr.&nbsp;<strong><strong><strong><strong><strong><strong><strong>Ali Erbaş</strong></strong></strong></strong></strong></strong></strong><br />
<strong><strong><strong><strong><strong><strong>Diyanet</strong></strong></strong></strong></strong></strong>&nbsp;İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık&nbsp;<strong>Dergi</strong>&nbsp;Eylül&nbsp;2022</em></strong></p>

<p style="text-align:justify">Son yıllarda sıkça karşımıza çıkan kavramlar arasında yer alan dijital çağ; bilginin, iletişimin, erişimin temel unsurlar olduğu ve bu unsurları kuşatan becerileri gerekli hâle getiren bir dönemi ifade etmektedir. Bu dönemde toplumların hızlı ve kapsamlı etkileşimi, çağa uyum için gereken unsurların gelişimini ve dönüşümünü de alabildiğine hızlandırmıştır. Bilişim teknolojileri hayatın her alanına daha fazla nüfuz etmiş, buna paralel olarak dijital dünyanın kendi araçları üzerinden bilgiye ulaşma ve bu bilgiyi kullanabilme becerisini kazanma artık temel gereklilik haline gelmiştir. Böylece zaman, mekân gibi kısıtlayıcı kavramların etkisini ortadan kaldıran dijital dünyanın kazançlarıyla donanmış bilgi toplumunun farkındalığı iyice belirginleşmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Sınırları belli olmayan dijital dünya, sınırları belli birçok unsuru etkisizleştirmiş ve hayata yeni iletişim imkânları taşımıştır. Toplumun temel dinamiklerden olan eğitim de bu süreçte, doğal olarak içinde bulunulan dönemin özelliklerinden etkilenmekte, hatta değişimin odağında yer almakta, eğitim kurumları da kendilerini yeniden konumlandırma mecburiyetinde kalmaktadır. Yeni teknolojiler, yeni bir dönemin de başlangıcını teşkil ederek yeni öğrenme biçimleri ve ortamları oluşturmakta, eğitimin bütün süreçlerini büyük oranda değiştirmektedir. Gelişen teknolojiye bağlı olarak hemen her sahada yaşanan bu değişimlerle oluşan yeni iletişim biçimleri, sonuçta insanı ilgilendiren her meseleyi çok geniş açılardan ele almayı zorunlu hâle getirmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">İçinde bulunduğumuz zaman; başta amaç, içerik, öğrenme ve öğretme süreci olmak üzere eğitimin bütün unsurlarını, hatta öğrenci öğretmen iletişiminden din görevlisi cemaat ilişkisine kadar bütün iletişim biçimlerini dikkate almayı gerektirmektedir. Bu noktada fert ve toplumlar için en önemli unsur muhakkak ki eğitimdir. Eğitim, aklı ve iradesi olduğu için sorumlu olan insanın kendini tanımasına, geliştirmesine yardım etmektedir. Sadece yaratıcısına karşı değil, bununla birlikte kendisine, çevresine, genel olarak yaşadığı topluma karşı sorumluluğunu hatırlatmakta ve insanın bilimsel bilgiler ve beceriler kazanmasını, millî ve manevi değerlerini öğrenmesini sağlamaktadır. Nitekim geçmişten günümüze kültür ve medeniyetlerin gelişmesi ancak eğitim aracılığıyla mümkün olabilmiş, millî, manevi değerleri ve evrensel kültürü oluşturan unsurlar ancak eğitim sayesinde kalıcı hâle gelebilmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Eğitim, ülkelerin ekonomik, sosyal, kültürel alanda kalkınabilmesi için ihtiyaç duyulan nitelikli insan gücünün yetiştirilmesinde de birinci derecede etkilidir. Eğitimden, gerek bireysel gerekse toplumsal beklentilerin her zaman en üst düzeyde olmasının sebebi onun bu özelliğidir. Bu nedenle eğitimin amacı, değerlerine bağlı, milletine ve insanlığa faydalı, akıl, irade ve vicdanını yerinde kullanabilen erdemli insanlar yetiştirmek olmalıdır. Bu amaca binaen dinimiz, beşikten mezara kadar uzanan bir süreçte istisnasız herkesi öğrenme ve öğretme etkinliğine dâhil etmektedir. Kur’an-ı Kerim’in Müslümanlara herhangi bir cinsiyet ayrımında bulunmadan yüklediği ilk mükellefiyet de eğitimle ilgilidir.</p>

<p style="text-align:justify">Muallim/öğretmen olarak gönderildiğini beyan eden Sevgili Peygamberimizin (s.a.s.) eğitim anlayışının temelinde de sadece belli kesimlere ya da belli yaş grubundaki insanlara değil eğitim almaya müsait, öğrenebilir durumda olan herkese ulaşma ilkesi yer almıştır. Hicretten hemen sonra bir mescit inşa ettiren Hz. Peygamber (s.a.s.), zamanı ve imkânları en güzel şekilde kullanarak eğitim-öğretim faaliyetlerini yaygın hâle getirmek için bu mescitte ayrı bir bölüm yaptırmış, bu bölümde bizzat dersler vermiş ve eğitim maksadıyla bazı sahabileri görevlendirmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Bilgi ve eğitime bu denli değer veren bir inancın mensupları olarak bugün dinî tebliğ ve irşad noktasında dijital dünyanın sağladığı imkânlardan azami derecede istifade etmek, erdemli insan, faziletli toplum ve huzurlu dünya mefkûresini gerçekleştirmeyi kendisine gaye edinen bir teşkilat olarak bizler için önemli bir sorumluluktur. Böylece Kur’an-ı Kerim ve sünnet-i seniyye çizgisinde, sahih bir din anlayışıyla sunulan din eğitimi ve irşat hizmetleri daha verimli olabilecektir. Diğer taraftan taşıdığı risklerle birlikte teknolojinin sağladığı imkânları görmezden gelmek, bir anlamda küreselleşen dünyada dijital dönüşüme direnç göstererek değişimin gerisinde kalmak olacaktır. Zira günümüzde yaşanan dönüşüm, devamlı ve dinamik bir süreçtir. Bu süreç, İslam dünyasındaki dinî teşkilatlar arasında örnek bir kurum olma hüviyetine sahip Diyanet İşleri Başkanlığı için de oluşan yeni fırsatları görmeyi ve temel ahlaki değerler doğrultusunda dijital teknolojileri daha etkin kullanarak her bakımdan daha donanımlı ve bilgili hâle gelmeyi ifade etmektedir. Bilgi, insan için değerli bir imkan ve devasa bir güçtür. Kur’an-ı Kerim’e göre insanın diğer varlıklardan üstünlüğü (Bakara, 2/30-31.), onu ayrıcalıklı kılan özellikler olarak ruhi kabiliyetleri, aklı ve bilgisidir. (Zariyat, 51/56; Mülk, 67/2.) Bilenle bilmeyen bir değildir. (Zümer, 39/9.)</p>

<p style="text-align:justify">Esasen başarılı ve etkili bir eğitimin temel referansı olan bilgi, insanın aklıyla kavrayabileceği olgu, gerçek ve ilkelerin bütününü ifade etmektedir. Eşyanın hakikatini idrak etmek için bilgiye ihtiyaç vardır. Düşüncenin gerçeğe uygun olması veya bir şeyin suretinin akılda hâsıl olması için bilgi gerekmektedir. Doğası gereği göreceli bir kavram olan; zamana, kültüre, coğrafyaya göre değişen ve farklı şekillerde tanımlanabilen bilgi, günümüzde yaşanan dijital dönüşümün de bir anlamda çıkış noktası ve hızlandırıcısıdır. Bugün bilginin hızlı bir şekilde yayılması, hayatın merkezinde daha fazla yer almak suretiyle etkisini her alanda daha güçlü hissettirmesi; teknolojik unsurlar vasıtasıyla kolayca erişilebilir olmasından ve bilgi kaynaklarına ulaşımda sınırların ortadan kalkmasından kaynaklanmaktadır. Bu durum aynı zamanda bilgiyi doğru kaynaktan alabilmenin, bilginin değeri bakımından sorgulayıcı bir yöntemle değerlendirme yapabilmenin ve bilginin kullanımı noktasında doğru hareket edebilmenin önemini daha da artırmaktadır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/dijitallesme-ve-din-egitimi</guid>
      <pubDate>Thu, 15 Sep 2022 15:37:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/08/dijitallesme_ve_din_egitimi_h27312_b1dc8.gif" type="image/jpeg" length="75013"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Resulüllah’ın Ümmete Emaneti Ehl-i Beyt]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/resulullahin-ummete-emaneti-ehl-i-beyt</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/resulullahin-ummete-emaneti-ehl-i-beyt" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Ağustos 2022 sayısında kaleme aldığı "Resulüllah’ın Ümmete Emaneti Ehl-İ Beyt"  başlıklı makalesinde, "Ehl-i beyte duyulan sevgi, Muhammedi bir muhabbettir." dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><strong><em>Prof. Dr.&nbsp;<strong><strong><strong><strong><strong><strong>Ali Erbaş</strong></strong></strong></strong></strong></strong><br />
<strong><strong><strong><strong><strong>Diyanet</strong></strong></strong></strong></strong>&nbsp;İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık&nbsp;Dergi Ağustos&nbsp;2022</em></strong></p>

<p style="text-align:justify">Yüce dinimiz İslam’ın hedeflediği toplumsal yapının düşünsel arka planına işaret eden referans kelimeler vardır. Kur’an’ın nüzul döneminde Arap lisanının doğal seyri içerisinde gündelik kullanımı bulunan bu kelimeler, vahyin ve nübüvvetin getirdiği ilkeler, ölçüler ve değerler muvacehesinde kavramlaşarak İslam’ın varlık ve hayat tasavvuru içerisinde yeni bir anlam yelpazesine sahip olmuştur. İbadetten ticarete, hukuktan ahlaka, aileden sosyal hayata kadar hemen her alanda pek çok örneği bulunan söz konusu kavramlardan biri de aile mefhumuna atıfla kullanılan “ehl-i beyt” tabiridir.&nbsp;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Arap dilindeki sözlük anlamı itibarıyla “ev halkı” ve “aile” demek olan ehl-i beyt, bir evin sahibiyle onun eşini, çocuklarını, torunları ve yakın akrabalarını kapsayacak bir anlama sahiptir. İslam’ın ilk yıllarında gerek Peygamber Efendimizin gerekse diğer insanların ev halkını ifade etmek için kullanılan bu tabirin dinî literatürde bir terim olarak yer bulması ise daha çok Hz. Peygamber’in ailesinin müminler nezdindeki anlam ve değeri çerçevesinde tezahür etmiştir. Böylece İslam inanç ve kültür dünyasında “ehl-i beyt” kavramı, Peygamber Efendimizin mutahhar eşleri, çocukları, torunları ve diğer yakınlarından oluşan ailesinin özel ismi hüviyetini kazanarak tarihi&nbsp;süreçte Müslümanların itikadi, içtimai, iktisadi ve siyasi gündeminin odağında yer almıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Resul-i Ekrem’in (s.a.s.) hane-i saadetine münhasır bir isim olan ehl-i beyt kavramının Müslümanların inanç ve kültür dünyasındaki anlam boyutunu gösteren ve onlara duyulan sevgi, saygı ve bağlılığın gerekçesi olan pek çok etken vardır. Bunlardan en önemlisi, Cenab-ı Hakk’ın “Peygamber, müminlere kendi canlarından daha önce gelir. Onun eşleri de müminlerin anneleridir.” (Ahzab, 33/6.) ayetiyle Peygamber Efendimizin ailesini (hanımlarını) taltif etmiş olmasıdır. Onlar, ilahi iltifata mazhar olarak Hz. Peygamber’in (s.a.s.) müminler için örnekliğine vesile kılınmış seçkin ve saygın şahsiyetlerdir. Müslüman aile yapısını ve ailevi değerleri hayatlarında temsil eden eşsiz numunelerdir. Peygamber Efendimizin örnekliğinin bir boyutu da ehl-i beytidir. İslam’ın ilk yıllarında Müslümanlar, onun hayatının özel alanlarıyla ilgili birçok ölçü ve prensibi ehl-i beytten (Resulüllah’ın eşlerinden) öğrenmişlerdir. Onların hem Peygamber Efendimizle hem de birbirleriyle ve diğer insanlarla ilişkileri, Müslümanların ailevi, dini&nbsp;ve içtimai hayatlarının şekillenmesinde en güzel örnek ve en büyük etken olmuştur. İslam’ın evrensel ilke ve değerlerinin hayata taşınması noktasında ehl-i beyt’in örneklik misyonu Peygamber Efendimizin vefatından sonra da devam etmiştir. Zira Allah Resulü’nün (s.a.s.), bu bağlamda Kur’an-ı Kerim’i ve ehl-i beytini ashabına emanet olarak bıraktığına ve onlar hakkında dikkatli olunması gerektiğine işaret eden rivayetler vardır. (Müslim, Fezailü’s-Sahabe, 36.)</p>

<p style="text-align:justify">Ehl-i beytin kimlerden oluştuğu konusunda farklı mülahazalar bulunsa da meseleye Kur’an ve sünnet bütünlüğü içinde bakıldığında bu kavramın herhangi bir fark gözetmeksizin Hz. Peygamber’in eşlerini ve soyundan oluşan yakınlarını ihata ettiği görülecektir. Nitekim “Ey peygamber ailesi (ehle’l-beyt)! Allah sizi sadece günah kirlerinden arındırmak ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (Ahzab, 33/33.) ayetindeki ehl-i beyt terkibi Hz. Peygamber’in hanımlarına hitaben kullanılmıştır. Bununla birlikte Allah Resulü (s.a.s.), çeşitli vesilelerle Hz. Fatıma, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in de kendi ehl-i beytinden olduklarını zikretmiş (Tirmizi, Menakıb, 31.); “Kim Hasan ve Hüseyin’i severse beni sever, onlara buğz eden bana buğz etmiş olur.” (İbn Mace, Mukaddime, 11.) buyurmak suretiyle de ehl-i beyti sevmenin önemini vurgulamıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Asr-ı Saadet’ten bu yana bütün Müslümanlar, ehl-i beyti sevmeyi ve onlara saygı göstermeyi, dua, salat ve selamlarına onları da dahil etmeyi peygamber sevgisinin bir göstergesi ve inançlarının bir gereği olarak görmüşlerdir. Nitekim Yüce Allah’ın, “Gerçekten Allah ve melekleri, Peygamber’e salat ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salat edin ve tam teslimiyetle selam edin.” (Ahzab, 33/56.) buyruğu üzerine Ashab, “Ya Resulüllah! Sana nasıl selam vereceğimizi öğrendik, sana nasıl salavat getireceğiz?” diye sorunca Allah Resulü (s.a.s.), “Allahım! İbrahim’in aline rahmet ettiğin gibi Muhammed’e ve aline de rahmet et. Allahım! İbrahim’in aline hayır ve bereket lütfettiğin gibi Muhammed’e ve aline de hayır ve bereket ihsan et. Şüphesiz sen övülmeye layık ve yücesin, deyiniz.” (Müslim, Salat, 66.) buyurarak salatın kapsamına ehl-i beytini de dahil etmelerini istemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Ehl-i beyt, inanç, kültür ve medeniyet tarihimiz boyunca Resulüllah’ın müminlere emaneti olarak daima büyük bir sevgi, ilgi ve hürmet görmüştür. Bilhassa Osmanlı döneminde ecdadımız, ehl-i beyte karşı beslenen bu muhabbeti “Nakîbü’l-Eşraf” adı altında kurumsallaştırmış ve böylece Resulüllah’ın soyundan gelenlerin saygınlıklarını korumanın gayreti içerisinde olmuştur. Ancak, ehl-i beyte duyulan bu ulvi muhabbetin tariha&nbsp;süreç içinde kimileri tarafından ideolojik ve politik çıkar malzemesi yapıldığı da acı bir gerçektir. Bu bağlamda ehl-i beytin cennet çiçeklerinden Hz. Hüseyin’in şehit edilmesi hadisesi, vahim bir çarpıtmayla istismar zemini yapılmak istenmektedir. İstisnasız bütün Müslümanların yüreğini dağlayan bu elim hadiseden ırkçı, mezhepçi ve ideolojik bir tarafgirlik çıkarmak, Müslümanların arasına atılmış büyük bir fitne ve ümmetin vahdetine, kardeşlik bilincine ve geleceğine yapılmış bir kötülük olacaktır. Zira ehl-i beyt, İslam ümmetinin önemli ortak paydalarından biridir. Ehl-i beyte duyulan sevgi, Muhammeda&nbsp;bir muhabbettir. Çağları aşan bu muhabbet, âlemlere rahmet olarak gönderilen son peygamber Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.s.) temsil ettiği değerlere ve bıraktığı emanetlere sımsıkı sarılma ve onun yolunda yürüme gayretinin bir ifadesidir.<br />
&nbsp;</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/resulullahin-ummete-emaneti-ehl-i-beyt</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Aug 2022 09:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/09/resulullahin_ummete_emaneti_ehl_i_beyt_h26897_a5b87.gif" type="image/jpeg" length="96940"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İslam’ın Asli Kaynaklarından Sapmamak]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/islamin-asli-kaynaklarindan-sapmamak-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/islamin-asli-kaynaklarindan-sapmamak-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Temmuz 2022 sayısında kaleme aldığı "İslam’ın Asli Kaynaklarından Sapmamak" başlıklı makalesinde, "İslam dünyasının imkan ve enerjisini sömüren güncel meselelerin yegane çözüm yolunun Kur’an ve sünnet bütünlüğü içerisinde bir vahdet zemini inşa etmekten geçtiğini" söyledi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><strong><em>Prof. Dr.&nbsp;<strong><strong><strong><strong><strong>Ali Erbaş</strong></strong></strong></strong></strong><br />
<strong><strong><strong><strong><strong>Diyanet</strong></strong></strong></strong></strong>&nbsp;İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık&nbsp;Dergi Temmuz&nbsp;2022</em></strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">İnsanlığın hidayet ve iyiliği, yeryüzünün huzur ve barışı için gönderilen yüce dinimiz İslam’ın ilk ve asli kaynağı, Allah’ın ezelî ilminin ve kelam sıfatının bir tecellisi ve Resulüllah’ın müminlere en büyük emaneti olan Kur’an-ı Kerim’dir. Nazil olduğu andan itibaren her bir ayeti, vahiy kâtiplerince büyük bir hassasiyetle yazılmış, ezberlenmiş ve müminlerin hayatında vücut bulmuştur. Zihinlere, gönüllere ve sayfalara nakşedilerek asırlar boyu hiçbir değişikliğe maruz kalmadan bugüne ulaşmıştır. Bugün dünyanın her yerinde hem milyonlarca Müslüman tarafından hıfzedilmesi hem de Mushaf olarak orijinal mevcudiyetini muhafaza etmesi, hiç şüphesiz Allah’ın vaadinin bir tecellisidir. Yüce Rabbimiz, “Kesin olarak bilesiniz ki bu kitabı kuşkusuz biz indirdik ve onu mutlaka koruyan da yine biziz.” (Hicr, 15/9.) fermanıyla onun ilahi koruma altında olduğunu bildirmiştir. Gerek lafız-mana uyumu ve ihtiva ettiği ilim-hikmet boyutu, gerekse insanlığa teklif ettiği evrensel değerler bakımından yüce kitabımız, aklıselim herkesin hayranlığını uyandırmıştır. Bu yönüyle Peygamber Efendimizin en büyük mucizesi olan Kur’an, İslam tarihi boyunca Müslümanlar nezdinde en büyük hürmeti görmüş; dinin temel kaynağı olarak her türlü meselenin çözümünde ilk başvuru mercii olmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Allah’ın eşsiz kelamı ve insanlığın yegâne rehberi olarak her türlü şüpheden, tutarsızlıktan ve çelişkiden uzak niteliğiyle Kur’an-ı Kerim, bir benzerinin meydana getirilmesi hususunda muarızlarına meydan okumaktadır. Cenab-ı Hak, “Kulumuza indirdiğimiz kitaptan dolayı bir şüphe içinde iseniz onun benzeri bir sure de siz getirin, Allah’tan başka taptıklarınızı da yardıma çağırın; eğer iddianızda samimi iseniz!”(Bakara, 2/23.) ayetiyle Kur’an’ın bu yönüne vurgu yapmaktadır. Nitekim tarihin hiçbir döneminde ne Kur’an’ın bu meydan okumasına cevap verebilecek ne de onun Müslümanlar nezdindeki müstesna konumuna halel getirebilecek bir irade ortaya çıkmıştır. Çünkü “Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir. O, hikmet sahibi, övgüye layık olan Allah katından indirilmiştir.” (Fussilet, 41/42.) Çağları aşan evrensel mesaj ve ilkeleriyle Kur’an-ı Kerim, kıyamete kadar insanlığın yolunu ve ufkunu aydınlatmaya devam edecektir.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">İslam’ın ikinci asli kaynağı ise Kur’an-ı Kerim’i yaşanan bir hayata dönüştüren ve her hâliyle insanlığa en güzel örnek olan Allah Resulü’nün sünnet-i seniyyesidir. Resul-i Ekrem’in (s.a.s.) sünneti, bir bakıma Kur’an’ın mesajını ve ruhunu da içine alan bir kapsama sahiptir. Zira risaletin gayesi, insanları cehaletin karanlığından ilmin, hikmetin ve hakikatin aydınlığına çıkarmak için Allah’ın kelamını tebliğ, tebyin, temsil etmek ve hayata rehberlik etmektir. Allah Resulü de (s.a.s.) tam anlamıyla Kur’an ahlakını temsil ederek bu ulvi vazifesini en güzel şekilde yerine getirmiştir. &nbsp;Kur’an’ın her bir ilkesi, ölçüsü, mesajı ve ahlaki değeri, onun nebevi şahsiyetinde vücut bulmuştur. Bu sebeple peygambere itaat etmek ve onun yoluna tabi olmak, Müslümanlar için ilahi bir emirdir. Ondan yüz çevirmek ise Allah’a karşı yapılmış bir isyan girişimidir. Yüce Rabbimiz, “Kim Allah’ın resulüne itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse (Ey Resulüm, bil ki) biz seni onlar üzerine bekçi göndermedik!” (Nisa, 4/80.) ayetiyle bir yandan müminleri Hz. Peygamber’e (s.a.s.) itaatle mükellef tutarken diğer yandan da ona karşı gelen ve ondan yüz çevirenleri açık bir şekilde uyarmaktadır. Bu meyanda Allah’a itaat, onun emir ve yasaklarına riayet etmek; peygambere itaat ise onun sünnetine tabi olmak şeklinde anlaşılmış ve geçmişten günümüze Allah Resulü’nün sünneti (hadisleri), İslam inancının temel dayanağı olarak kabul edilmiştir. Bu itibarla Kur’an-ı Kerim ve sünnet-i seniyye, basiret ve itidal sahibi Müslümanlar nazarında hiçbir zaman birbirinin alternatifi görülmemiş, aksine birbirinin mütemmimi olarak telakki edilmiştir. Yüce Allah, bu iki kaynağın ayrılmaz bir bütünlük oluşturduğuna işaretle “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin, sizden olan ulü’l-emre de. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu, Allah’a ve peygambere götürün. Bu, elde edilecek sonuç bakımından hem hayırlıdır hem de en güzelidir.” (Nisa, 4/59.) buyurmuştur.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">On dört asırlık İslam tarihi şahittir ki Kur’an ve sünnetin rehberliğinden uzaklaşan tüm arayışlar, daima hüsranla sonuçlanmış; İslam’ın esenlik veren ikliminin yerini huzursuzluk, kaos ve kargaşa almıştır. Maalesef bugün ümmet coğrafyamız, Kur’an’ın ve sünnetin referansında üretilen sahih bilgiden ve güzel ahlaktan yoksun din tasavvurlarının yol açtığı bireysel ve sosyal krizlerle karşı karşıyadır. Aslında Müslümanlar, vahyin ve sünnetin rehberliğine gereken ehemmiyeti vermemenin ve çağın dinamiklerini doğru okuyamamanın acı faturasını ödemektedir. Oysa İslam’ın evrensel ilke ve hakikatlerini günümüzle buluşturmak, güzel bir üslup ve güçlü bir metodoloji ile çağın idrakine sunmak, Müslümanlar için iman ve kulluk sorumluluğudur. Şu bir gerçek ki hakkıyla anlaşıldığı her dönemde Kur’an ve sünnet, Müslümanlar için daima vahdet, huzur ve terakki vesilesi; her türlü olumsuzluğun üstesinden gelmelerini sağlayacak bir hareket noktası ve motivasyon kaynağı olmuştur. Hak ve hakikat yoluna kasteden ideolojiler, sapkınlıklar, hurafeler ve uygulamalar karşısında da en güçlü kalkan olmuştur.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Bugün İslam dünyasının imkan ve enerjisini sömüren güncel meselelerin yegane çözüm yolu, inancımızın asli kaynaklarına tutunmak, onları bir bütün olarak en doğru şekilde anlamak ve Kur’an ve sünnet bütünlüğü içerisinde bir vahdet zemini inşa etmekten geçmektedir. Bu bağlamda Sevgili Peygamberimizin “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmayacaksınız: Allah’ın kitabı ve peygamberinin sünneti.” (Muvatta, Kader, 3.) &nbsp;uyarısı, bizler için önemli bir hidayet pusulasıdır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/islamin-asli-kaynaklarindan-sapmamak-1</guid>
      <pubDate>Tue, 19 Jul 2022 10:09:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/07/islamin_asli_kaynaklarindan_sapmamak_h26138_a36b1.jpg" type="image/jpeg" length="81504"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[HAC]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hac</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hac" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Haziran 2022 sayısında kaleme aldığı "Hac" başlıklı makalesinde, "Başkanlık olarak haccın ibadet olduğu kadar bir de temsil yönü olduğunun bilinciyle hareket ederek devletimizin ve milletimizin asaletine uygun hizmetler üretmeyi ulvi bir görev bilmekteyiz." dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><strong><em>Prof. Dr.&nbsp;<strong><strong><strong><strong>Ali Erbaş</strong></strong></strong></strong><br />
<strong><strong><strong><strong>Diyanet</strong></strong></strong></strong>&nbsp;İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık&nbsp;Dergi Haziran&nbsp;2022</em></strong></p>

<p style="text-align:justify">Kabe insanlığın en kadim mabedidir. Rabbimiz bu hakikati, “Gerçek şu ki insanlar için yapılmış olan ilk ev, alemlere bir hidayet ve bir bereket kaynağı olan Mekke’deki evdir.” (Âl-i İmran, 3/96.) ayetiyle beyan etmiştir. Tarihten günümüze her müminin gönül dünyasında müstesna bir yeri olan Kâbe’yi ziyaretin ve Beytullah ile buluşmanın zirvesi olan hac ibadeti müminler için en büyük özlemdir.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">İslam’ın beş temel esasından biri olan hac, zamanı ve mekânı belli bir ibadettir. Gücü yetenlere ve yol bulanlara Allah’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır. Yüce Allah, “…Gitmeye gücü yetenin o evi ziyaret etmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkar ederse bilmelidir ki Allah hiçbir şeye muhtaç değildir.” (Al-i İmran, 3/97.) ayeti ile haccın farziyetini ifade buyurmuştur. Dolayısıyla hac, tevhidin merkezi olan Kabe’ye yapılan mübarek bir yolculuğun adıdır. O, bir yerden başka bir yere fiziki bir yolculuk olduğu kadar insanın özüne ve yaratıcısına yaptığı manevi bir yolculuktur. Bu yolculuk, ferdi&nbsp;ve içtimai, dünyevi ve uhrevi birçok fayda barındırmaktadır. Hac, Allah’ın davetine gönül verenlere takvayı, sabrı, şükrü, sorumluluğu, fedakarlığı, vefayı ve cömertliği öğreten ve hissettiren bir ibadettir. Tüm bu faydalarıyla birlikte hac ibadetinde aslolan Allah’ın emrine itaat ve ona kurbiyettir.&nbsp;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Birçok sembole sahip olan hac, mümince bir hayatın nasıl anlaşılması ve yaşanması gerektiğinin mesajları ile doludur. Bu meyanda hacca niyet, Allah’ın emrine icabettir. İhram, ahiret bilinciyle hayata anlam vermektir. Giydiğimiz dikişsiz elbise sahip olunan her türlü ayrıcalıktan kurtulmaktır. Telbiye, dilleri, renkleri ve statüleri farklı olsa da amaç ve hedefleri bir olan Müslümanların ortak yakarışıdır. Hz. Adem’den beri tevhidin çağrısına şeksiz ve şüphesiz “Buyur Allah’ım! Emrine amadeyim!” diyebilmektir. Allah’ın “evim” demek suretiyle taltif ettiği Kabe etrafında tavaf, her şeyin kendi yörüngesinde döndüğü bir alemde nihai dönüşün Allah’a olacağının bilincinde olmaktır. “Nerede olursanız olun yüzünüzü Mescid-i Haram tarafına çevirin…” (Bakara, 2/144.) emrine bir ömür icabet eden müminlerin bedenen ve ruhen buluştuğu ve kenetlendiği yerdir metaf. Safa ile Merve arasında say, insanın korku ve ümit içinde arayışına devam etmesinin, her şeye muktedir olan Allah’tan asla ümit kesmemenin ifadesidir.</p>

<p style="text-align:justify">Her yıl ibadet maksadı ile sadece bir günlüğüne kurulan dünyanın en sade şehri diye isimlendirebileceğimiz Arafat, adeta ölmeden önce ölmenin, hesaba çekilmeden önce kendini muhasebe etmenin mekanıdır. Arafat’ta vakfe ise günahlardan arınmanın arzulandığı, hakkın, hakikatin yanında yer almanın sözünün verildiği asil ve onurlu bir duruşun adıdır. Arafat’taki duruş, gayeleri, talepleri, dertleri ve duaları aynı olan Müslümanların dünyada eşi ve benzeri görülmeyen ortak bir duruşudur. Aynı zamanda Müslümanların Allah Resulü’nün “Hac Arafat’(ta bulunmak)tır…” (Tirmizi, Hac, 57.) beyanının dini, ilmi, tarihi&nbsp;ve kültürel boyutlarını, fonksiyonlarını ve taşıdığı manayı, günümüzde yeniden düşünmelerini gerekli kılan bir duruştur. Mina dünya hayatında en büyük idealin Allah’ın rızası olduğunu öğretir. Hacda kestiğimiz kurbanlar, malı Allah yolunda verebilmenin Müslümanın en önemli meziyetlerinden biri olduğunu hatırlatır. Usulüne, erkânına ve adabına hakkıyla riayet edilmek suretiyle yerine getirilmiş haccın kazancını sevgili Peygamberimiz, “Her kim bu evi (Kâbe’yi) haccederken, (söz ya da eylemle) cinsel yakınlığa yeltenmez ve kötülük işlemezse anasının onu doğurduğu günkü (günahsız) hâline dönmüş olur.” (Buhari, Muhsar, 10.) sözleriyle dile getirmiştir. Hacının bundan sonraki tüm arzusu Allah Resulü’nün müjdesine layık olmak için elde ettiği bu safiyeti korumak olmalıdır.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Gidebilen için büyük bir sevinç, gidemeyen için ise derin bir özlem sebebi olan hac, daima meşakkat sözüyle dile getirilmiştir. Bu meyanda Allah Resulü’nden (s.a.s.) itibaren Müslümanlar, hacıların yükünü hafifletmek için her türlü imkanlarını seferber etmeyi bir ibadet olarak görmüşler, hiçbir fedakarlıktan kaçınmamışlardır. Bu anlayışın bir gereği olarak hacıların yol güvenliğinden su ihtiyacına, sağlık hizmetlerinden iaşeye kadar her şeyi düşünmüşler, hac yolculuğu için emirü’l hacdan vezir ve kadılara, kervan komutanından tabip, cerrah, imam ve kâtiplere kadar birçok kişiyi görevlendirmişlerdir.</p>

<p style="text-align:justify">Bugün Diyanet İşleri Başkanlığı olarak bizler de geçmişin bu tecrübesinden istifade ederek yarım asra yakın bir süredir milletimize en güzel hizmeti vermek için çalışıyoruz. Bu kutsal yolculuğun müminin hayatında bir milada dönüşmesi için hiçbir özveriden kaçınmıyoruz. Hac yolculuğunun Türkiye safhasında personel seçimi ve eğitiminden hac hazırlık kurslarına, kadın irşat görevlisinden pasaport, vize ve aşı işlemlerine kadar her bir ayrıntıyı büyük bir titizlikle yönetiyoruz. Haccın Suudi Arabistan safhası için ise hazırlıklarımıza aylar öncesinden başlamaktayız. Vatandaşlarımızın huzurlu ve bereketli bir şekilde hac ibadetlerini yerine getirebilmeleri için koordinasyon, sağlık, barınma, yeme içme, kurban, kargo, emanet ve servis başta olmak üzere birçok alanda hizmet birimleri oluşturmaktayız. Başkanlık olarak haccın ibadet olduğu kadar bir de temsil yönü olduğunun bilinciyle hareket ederek devletimizin ve milletimizin asaletine uygun hizmetler üretmeyi ulvi bir görev bilmekteyiz. Yüce Rabbimizden haccımızı ve tüm ibadetlerimizi kabul buyurmasını, rahmetine ve mağfiretine vesile kılmasını niyaz ediyorum. &nbsp;</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hac</guid>
      <pubDate>Tue, 07 Jun 2022 10:21:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/06/hac_h25282_8cbc4.jpg" type="image/jpeg" length="24982"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İş ve Ticaret Ahlakı]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/is-ve-ticaret-ahlaki</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/is-ve-ticaret-ahlaki" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Mayıs 2022 sayısında kaleme aldığı "İş ve Ticaret Ahlakı" başlıklı makalesinde, "Müslümanlara düşen en büyük sorumluluk, gerek kitabımız Kur’an-ı Kerim’in ticaretle ilgili emir ve yasaklarını, gerekse Sevgili Peygamberimizin ticaretle ilgili uygulamalarını hayatla buluşturmaktır." dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><strong><em>Prof. Dr.&nbsp;<strong><strong><strong>Ali Erbaş</strong></strong></strong><br />
<strong><strong><strong>Diyanet</strong></strong></strong>&nbsp;İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık&nbsp;Dergi Mayıs&nbsp;2022</em></strong></p>

<p style="text-align:justify">Ticaret insanlık tarihi kadar eski bir faaliyettir. Geçmişten günümüze her insan doğrudan ya da dolaylı olarak ticaretin içinde yer almış, yeme, içme ve giyinme gibi temel ihtiyaçlarını birbirlerinin emeği ve üretimi sayesinde karşılamıştır. Yüce dinimiz İslam, kişiye kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin rızkını temin etmek için çalışmayı emretmektedir. Meşru alanda ve helal hassasiyeti gözeterek rızık temin yolunda gayret göstermeyi de nafile ibadet gibi değerli görmektedir. İnsan hayatı için vazgeçilmez bir işleve sahip olan ticaret, yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de çok boyutlu bir şekilde ele alınmış, farklı kavramlarla ticaretin önemine dikkat çekilmiştir. Ticaret hayatının çizgileri ve ilkeleri belirlenmiş, söz konusu sınırlar ihlal edildiğinde yeryüzünde huzurun bozulacağı uyarısında bulunulmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Diğer taraftan Kur’an-ı Kerim, ticareti sadece maddi ihtiyaçların karşılanmasını sağlayan dünyevi bir faaliyet olarak görmemiş, davranışların ahiretteki karşılığına vurgu yaparak ticarete sorumluluk, ceza ve mükâfat gibi açılardan uhrevi bir boyut kazandırmıştır. Öyle ki ahirete yönelik birçok hakikati, ücret, kâr, kazanç, zarar, ziyan, hasar, fidye gibi ticaretin kavramlarıyla dikkate sunarken iş ve ticaret hayatının ahlak zeminini ahiret bilinci ile tahkim etmiştir. Böylece, ticaretin esaslarını ihlal etmenin yeryüzünü adaletsizliğe sürüklediği gibi ebedî hayatın da kaybına sebep olacağı gerçeğini benimsetmek istemiştir. Kâr ve zararın sadece dünyaya ait maddi parametrelerle belirlenemeyeceğini, ahireti kazanmak için dünyada erdemli davranışlar sergilemek gerektiğini hatırlatmıştır. Nitekim Rabbimiz Fatır suresinin 29. ayetinde “Allah’ın kitabını okuyanlar, namazı özenle kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan başkaları için gizli açık harcayanlar, asla zararla sonuçlanmayacak bir ticaret umabilirler.” buyurmuştur. Tüm bu yönleri ile dinimiz, dünyevi ve uhrevi huzurun teminatı olarak her şeyde olduğu gibi ticarette de dürüstlük, sadakat, hakkaniyet, cömertlik, kanaat, ahde vefa, müsamaha, adalet, karşılıklı rıza, ölçü ve tartıda hassasiyet gibi evrensel ilke ve değerleri öne çıkarmıştır. Diğer yandan yalan, hile, aldatma, zorlama, karaborsacılık, rüşvet, faiz gibi haksız, gayriahlaki ve meşru olmayan muameleleri de şiddetle yasaklamıştır. Allah Resulü, insani ve ahlaki değerlere riayet ederek ticaret yapanları övmüş, “dürüst ve güvenilir Müslüman tüccarın cennette peygamberler, sıddıklar ve şehitlerle beraber olacağının müjdesini” vermiştir. (Tirmizi, Büyu’, 4.)</p>

<p style="text-align:justify">Yüce Rabbimiz rızık peşinde koşmanın, üretmenin ve tüketmenin yol ve yöntemlerini ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem’den son peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.s) kadar her bir peygamberin helal kazanç peşindeki çabalarının örnekliğiyle öğretir. Bu doğrultuda insanlığa en güzel örnek kılınmış Allah Resulü’nün (s.a.s.) hayatına baktığımızda adalet ve hakkaniyete bağlı ticaretin en güzel örnekliğini görmekteyiz. O, aynı zamanda Müslümanları ticaret yapmaya teşvik etmiş, insanları dürüst ticaret yapmaları hususunda sürekli uyarmıştır.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resulü (s.a.s.), vahyin ortaya koyduğu hakikatler doğrultusunda Medine’de ticarete yeni bir düzen getirmiştir. Ümmetine ticaret yaparken sadakat ve hakkaniyetten ayrılmamalarını emretmiş, yalan ve yeminle ticaret yapmalarını yasaklamıştır. Diğer taraftan müminleri zekât vermeye, infakta bulunmaya, hayır işlemeye teşvik ederek özellikle toplumları tarih boyunca felakete sürüklemiş olan faize alternatif olarak zorda ve darda kalana yardım için karz-ı hasenin yolunu göstermiştir. Allah’ın rızasını kazanmak ve uhrevi bir ecre talip olmak için güzel bir borç verme anlamına gelen karz-ı hasen, zorda kalanın ezilmesine ve servetin zenginlerin elinde toplanmasına engel olan bir davranıştır.<br />
Geçmişten günümüze insanlığın iş ve ticaret hayatını kuşatan tüm olumsuzlukların temelinde İslam’ın hassasiyet gösterilmesini istediği ahlaki değerlerin örselenmesi ve ötelenmesi vardır. Ticaret hayatında, meşruiyet ve helal bilinci ötelendiğinde, en büyük zararı yine insanlar görmekte, ahlaki ilkeleri hiçe sayan bir ticaret tercihi âdeta güçlünün zayıfı sömürdüğü bir araca dönüşebilmektedir. Nitekim bugün dünyanın bir tarafı çılgınca tüketip lüks ve israf içinde yaşarken diğer tarafının açlık, sefalet ve yoksulluğa mahkûm edilmesi bunun açık bir örneğini oluşturmaktadır. &nbsp;&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Küresel ölçekte gelir dağılımındaki adaletsizlikler ve ekonomik buhranlar karşısında insanlık, İslam’ın çalışma, rızık ve ticaret ahlakına muhtaçtır. Çünkü diğer iktisat teorilerinin aksine İslam’ın ticaret anlayışının özünde sadece kazanç yoktur. Bilakis kârdan daha çok iyiliğe, güzele, merhamete, yardımlaşmaya ve hakça paylaşıma davet vardır. İslam’ın güzelliklerini insanlıkla buluşturma gayesi ve gayreti vardır. Nitekim geçmiş asırlarda Müslümanlar, Asya’dan Avrupa’ya, Afrika’dan Kafkaslara kadar ticaretlerinde gösterdikleri doğruluk ve dürüstlükleri ile İslam’ı tanıtmış ve toplumların İslam’ı kabul etmelerine vesile olmuştur. Zira ticaret bir alım satım akdinin ötesinde kültürü, sanatı, edebiyatı, inancı bir yerden başka bir yere, bir coğrafyadan başka bir coğrafyaya taşımak gibi bir amaca da hizmet etmektedir. Ticaretinde dürüst ve doğru olan hem ticaret yaptığı toplumda saygı görmekte hem de inanç ve değerlerinin benimsenmesini ve kabul edilmesini sağlamaktadır. Böylelikle ticaret, kendi sınırlarını aşan bir boyut ve anlam kazanmakta, tevhid, temsil ve davetin en önemli vasıtalarından biri hâline dönüşmektedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">İçinde yaşadığımız dünyada bugün biz Müslümanlara düşen en büyük sorumluluk, gerek kitabımız Kur’an-ı Kerim’in ticaretle ilgili emir ve yasaklarını, gerekse Sevgili Peygamberimizin ticaretle ilgili uygulamalarını hayatla buluşturmak; birliği, kardeşliği, refahı ve toplumsal huzuru temin için başta ticaret olmak üzere her alanda mümince bir şuur ve hassasiyeti kuşanmaktır. “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.” nebevi mesajını her durum ve şartta ticaretimizin ve tüm hayatımızın vazgeçilmez ilkesi kılmaktır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/is-ve-ticaret-ahlaki</guid>
      <pubDate>Tue, 10 May 2022 11:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/05/is_ve_ticaret_ahlaki_h24521_104b1.jpg" type="image/jpeg" length="76464"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ramazan ve Doğruluk]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/ramazan-ve-dogruluk</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/ramazan-ve-dogruluk" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Nisan 2022 sayısında kaleme aldığı "Ramazan ve Doğruluk" başlıklı makalesinde, "Vahdet ve rahmet ayı ramazan, başta sadakat ve doğruluk olmak üzere yıpranan tüm değerleri onarmak için büyük bir imkan ve fırsat sunmaktadır." dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><strong><em>Prof. Dr.&nbsp;<strong><strong>Ali Erbaş</strong></strong><br />
<strong><strong>Diyanet</strong></strong>&nbsp;İşleri Başkanı<br />
Diyanet Aylık&nbsp;Dergi Nisan&nbsp;2022</em></strong></p>

<p style="text-align:justify">Ramazan ayı, yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de değerine dikkat çekilen müstesna bir zaman dilimidir. Bizi Rabbimize, kitabımıza, kendimize ve tüm varlığa yakınlaştıran, aynı heyecan ve davranışta buluşturan bereketli bir mevsimdir. İbadet, ilim, ahlak ve kardeşlik iklimidir. Gelişini özlemle beklediğimiz on bir ayın sultanı ramazan bize sorumluluklarımızı hatırlatan, geçmiş ve geleceğimizi, düşünce ve davranışlarımızı gözden geçirdiğimiz bir muhasebe zamanıdır. İçerisinde bir ömre bedel Kadir Gecesi’ni barındıran ve insanlığın kadim ibadeti oruç ile kıymeti artırılan sabır ve şükür ayıdır. Bu ayın müminler için önemini Peygamber Efendimiz şu hadis-i şerifiyle ifade etmektedir. “Kim inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhari, İman, 28.) Tüm bu yönleri ile ramazan ayı müminlere istikamet belirleyen, hayır, iyilik ve infak yolundaki gayretlerini artıran büyük bir irfan mektebidir.</p>

<p style="text-align:justify">Yüce dinimiz İslam, doğruluğun insani bir meziyet ve müminde bulunması gereken en büyük haslet olduğunu açıkça beyan etmektedir. Gerek Rabbimizin gerekse Peygamberimizin bu konuya dair uyarıları, doğruluğun aynı zamanda insanlığın huzuru için büyük bir değere sahip olduğunu göstermektedir. Çünkü doğruluk, adalet ve hakkaniyetin gözetilmesinde, saygı ve samimiyetin tesisinde, fedakârlık ve yardımlaşmanın devamında, şefkat ve merhametin hayatla buluşturulmasında ve güven toplumunun inşasında vazgeçilemez bir öneme sahiptir. Kur’an-ı Kerim’de, doğruluk ve sadakatin nebilerin en büyük vasıflarından biri olarak bildirilmesi ve iman edenlerden doğruluk üzere bir hayat yaşamalarının istenmesi, onun yüce bir ahlaki nitelik olduğunu ortaya koymaktadır. Rabbimiz (c.c.) Bakara suresinin 177. ayetinde, doğru olanların ve takvayı kuşanan erdemli kişilerin iman, ibadet ve ahlak ilkelerine sadakat gösterenler olduğunu haber vermektedir. Dolayısıyla doğruluk, kâmil imanın, güzel ahlakın ve temiz bir vicdanın hayata yansıyan yüzüdür. Aynı şekilde ihanetin, ifsadın, yalanın, her türlü kötülüğün de ilacıdır.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Doğruluk, erdemli birey ve faziletli toplum inşa eder. Mümini cennete ulaştıran, onun Allah katındaki itibarını artıran bir değerdir. Nitekim Peygamber Efendimiz: “Şüphesiz, doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah katında ‘doğru/sıddık’ olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler, yalan peşinde koşarsa Allah katında ‘yalancı/kezzab’ olarak tescillenir.” (Buhari, Edeb, 69.) buyurmuştur. Dolayısıyla mümine düşen, her durumda doğruluk üzere olmaktır. Çünkü doğruluk kalpteki imanın ve Allah’a sadakatin bir tezahürüdür. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın kendilerine nimet verdiğini bildirdiği dört grup insandan birisi de “sıddıklar” yani dosdoğru olanlardır. &nbsp;Sevgili Peygamberimiz; “Ey Allah’ın Resulü, bana İslam ile ilgili, hakkında başka kimseye soru sormama gerek kalmayacak bir şey söyle.” diyen Süfyan b. Abdullah’a “Allah’a iman ettim de, sonra dosdoğru ol.” (Müslim, İman, 62.) diye cevap vermiştir. Bu ise iman ile doğruluk arasındaki sıkı bağı göstermekte; doğruluğun, imana dayalı bir hayatın ana karakteri olduğunu ortaya koymaktadır.&nbsp;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Ramazan ayı ve oruç ibadeti, mümince bir bilinç inşa ederek Rabbimize ve yaratılmışlara karşı sorumluluklarımızı hatırlatır. Rabbimize sadakatin bir gereği olarak yapacağımız tüm ibadet ve iyiliklerin sırf Allah için yapılması şuurunu aşılar. Diğer taraftan iman ve kulluk sözüne sadakatin bir gereği olan sevgi, saygı, yardımlaşma, paylaşma, dayanışma, fedakârlık gibi insani ve ahlaki erdemlerin güçlenmesini sağlar. Oruç ibadetiyle kişi, güzel ahlaka zarar veren ihanet, haset, kin, nefret, düşmanlık, yalan gibi kötü huylardan uzaklaşır.&nbsp;<br />
Diğer yandan Sevgili Peygamberimiz; “Oruç tutan nice kimseler vardır ki oruçtan nasibi sadece aç kalmaktır. Geceyi ibadetle geçiren nice kimseler vardır ki kıyamdan nasibi sadece uykusuz kalmaktır.” (İbn Mace, Sıyam, 21.) hadisiyle bizleri ciddi şekilde ikaz etmektedir. Buna göre ahlaka dönüşmeyen, hayata değer katmayan, kişiyi kötülüklerden alıkoymayan ibadetlerin sahibine faydası olmayacaktır.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Yüce Rabbimiz doğruluğun müminler için önemini Allah Resulü’nün şahsında; “Senin yanında hak yola dönenlerle birlikte sana buyurulduğu gibi dosdoğru ol...” (Hud, 11/112.) emri ile müminlerin doğruluk üzere bir hayat yaşamalarının gerekliliğini belirtmiştir. Tevbe suresinin 119. ayetinde de “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun.” buyrulmuştur. Bu ayet, doğruluğun toplumsal bir bilinç ve duyarlılığa dönüşebilmesi için mutlaka doğrularla birlikte hareket edilmesi zaruretini ortaya koyar. Aynı şekilde insanlara karşı doğru ve dürüst olmanın Allah’a karşı sadakatin gereği olduğunu ifade eder.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Bugün dünyada yaşanan bireysel ve toplumsal, ekonomik ve siyasal birçok kriz ve bunalımların arkasında sadakat bilincinin yitirilmiş olması yatmaktadır. Allah rızasını gözetmeyen, ahiret hesabı gerçeğine sırt çevirmiş, ahdine vefa göstermeyen insanların tutum ve davranışları hayatı yaşanmaz hâle getirmektedir. Şüphesiz sadakatin ve doğruluğun ötelendiği bir vasatta tüm insani ve ahlaki ilkeler zedelenecektir. Dolayısıyla tüm bu yaşananlar karşısında vahdet ve rahmet ayı ramazan, başta sadakat ve doğruluk olmak üzere yıpranan tüm değerleri onarmak için büyük bir imkân ve fırsat sunmaktadır. Bu bilinçle ramazan ayının ve oruç ibadetinin kalplerimize ve tüm yeryüzüne huzur ve iyilik getirmesini Yüce Rabbimizden niyaz ediyorum.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Başmakale</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/ramazan-ve-dogruluk</guid>
      <pubDate>Tue, 22 Mar 2022 15:48:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/03/ramazan_ve_dogruluk_h22918_31092.gif" type="image/jpeg" length="55670"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
