Yeryüzü ve gökyüzünde ve dahi ikisi arasında ne varsa hepsi Allah’a aittir ve mülkün asıl sahibi Allah'tır. Mülkün bir de insana bakan yönü vardır ki o da bu mülkün geçici ve sınırlı bir emanetçisi olarak insanın sorumluluk bilinciyle hareket etmesidir.
Eğer ki insan günlük yaşamda kendisine lütfedilen nimetleri kendi mülkü olarak görür ve hükmetmeye başlarsa denge de bozulmaya başlar. Hakkaniyet ölçüsünde davranması gereken adaleti yitirir. “Adalet mülkün temelidir” sözü manasını kaybeder.
Peki acaba adalet, yanlış yapanın, düzeni bozanın, kimliğine ve konumuna göre değişir mi? Garip gureba biri küçük bir hata yaptığında büyük bir kusur işlemiş muamelesi görürken, güç sahibinin yaptığı devasa hatalar, insanlık halidir deyip geçilebilir mi?
Ya da vardır bir hikmeti bizim aklımız ermez sözüyle, görmezlikten gelinebilir mi?
Oysaki Allah Resûlü (sas), daha önce gelip geçen insanların helak olmalarının sebeplerinden birinin de aralarında ileri gelen kimseler suç işlediğinde ceza verilmeyip, aynı suçu zayıf ve fakir kimseler yapınca ceza uygulamalarının olduğunu ifade eder ve kızı Fatıma bile suç işlese ceza vermekten geri durmayacağının altını çizer. (Müslim, Hudud, 9)
“Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. (Onları sizden çok kayırır.) Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın...” (Nisa, 4/135) ayeti de gösterir ki, Hakk'ın hatırı herkesten ve her şeyden daha kıymetlidir.
Doğruluk, adalet ve hakkaniyetin bu denli önemli kavramlar olduğunu bilmemize, toplumu ayakta tutan güç ve kuvvet olarak görmemize, her türlü ikili ilişkilerde itidali sağlayan bir ahlaki duruş olduğunu dile getirmemize rağmen acaba doğru söyleyen kişi neden dokuz köyden kovulur?
Ya da bu kovulma korkusuyla neden adalet terazisinin kefesine menfaat ve çıkar konulur?
“Hatırlı” bir kişinin yaptığı yanlışı hasır altı yapmak, o yanlışa ortak olmak anlamına gelmez mi?
O kişinin kibir ve egosunu artırmaya, başkalarını hor görmeye zemin hazırlamaz mı?
Her ne kadar onuncu köyün yolu uzun ve çetin gibi görünse de aslında diğer köylerin çıkmaz sokakları daha çoktur. Hakikat güneşine gözlerini kapatıp, sahte ışıltıların gölgesinde huzur arayanlar, akşam olduğunda, gün boyu susturduğu vicdanının ağırlığı altında zifiri karanlığa gömüleceklerdir.
Müslümana düşen vazife, dokuz köyün sakinleri tarafından onaylanmasa da, mevcut kurulu düzeni bozulsa da, konfor alanları daralsa da onuncu köyün yolcusu olmaya niyetlenmesi, adım atmasıdır. Menzile ulaştığında ise bulunduğu yeri hak ve hakikatle inşa, ihlas ve samimiyetle ihya, adalet ve merhametle imar etmesidir.