<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Diyanet Haber</title>
    <link>https://www.diyanethaber.com.tr</link>
    <description>Diyanet Haber / Diyanet Sınav / Diyanet Duyuru / Diyanet Hutbe / Müftülükler / İslam Dünyası / Kültür Sanat / #Keşfet / www.diyanethaber.com.tr</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.diyanethaber.com.tr/rss/peygamberimizin-hayati" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2025 Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Thu, 23 Apr 2026 13:23:00 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/rss/peygamberimizin-hayati"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Hz. Peygamber’in Medine Dönemi’ndeki Mesajına Toplu Bir Bakış]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamberin-medine-donemindeki-mesajina-toplu-bir-bakis</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamberin-medine-donemindeki-mesajina-toplu-bir-bakis" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Medine döneminde nâzil olan Kur’ân âyetleri, Müslümanların inanç dünyasından sosyal hayata, ahlâktan hukuka ve devlet anlayışına kadar hangi alanlarda düzenlemeler getirmiştir ve bu düzenlemeler Medine’de oluşan yeni toplumsal yapıyı nasıl şekillendirmiştir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Peygamber’in Medine dönemindeki faaliyetlerini ele alırken Kur’an-ı Kerim âyetlerine yer vermiş bulunuyoruz. Fakat bu dönemdeki mesajının daha iyi anlaşılabilmesi için Medine döneminde nâzil olan vahiylere topluca göz atmak gerekir. Kur’ân-ı Kerim’in Medine’de nâzil olan kısmı incelendiğinde görülmektedir ki, Mekke döneminde belirlenen kurallar ve esaslar Medine döneminde de vurgulanmış, gelişen şartlara, Müslümanların müstakil bir yönetime, yurda, topluma ve istikrarlı bir hayata sahip oluşlarına bağlı olarak bir kısım prensipler de yeniden konulmuştur. Tevhid, âhiret gibi inanç esaslarıyla ilgili hususlar, hicretten sonra inen âyet ve sûrelerde de tekrar tekrar hatırlatılmıştır. Kur’ân’ın Allah kelâmı ve hidayet kaynağı olduğu belirtilmiş, Kur’ân üzerinde gereği gibi düşünülmesi istenmiştir. Hz. Muhammed (s.a.s.)’in peygamberliğinin gerçekliliği üzerinde durulmuştur.</p>

<p>Din hürriyeti teminat altına alınmış; dinde zorlama olmadığı bildirilmiş, İslâm’da fıtratı zorlayan hiçbir güçlüğün bulunmadığı belirtilmiştir. Mü’minlerin, inkârcıların ve ikiyüzlülerin temel vasıfları açıklanmıştır. Gerekli durumlarda işbirliği yapılabilmekle birlikte, inkârcıların dost edinilmemesi sık sık vurgulanmıştır. Ehl-i kitaba mensup zümrelerle ilişkiler ve onların hareketlerine karşı takınılacak tavırlarla ilgili çeşitli düzenlemeler yapılmıştır. Önceki peygamberlerin ve milletlerin kıssaları Medine döneminde nâzil olan ayetlerde de anlatılmıştır.</p>

<p>İbadetler, Medine döneminde de üzerinde titizlikle durulan hususlardır. Her şeyden evvel Allah’a ibadet emredilmiş, namaz ve zekat üzerinde tekrar tekrar durulmuştur. Hicretten sonra toplu ibadet uygulamalarına geçildiği, cuma, bayram ve vakit namazlarının toplu olarak kılınması yönünde faaliyetlere ve bunun gerçekleşmesi için daha hicretin ilk günlerinden itibaren mescitlerin inşasına başlandığı görülmektedir. Mekke döneminde zekat bu defa hicretin ikinci yılında farz kılınmış ve bu tarihten itibaren merkezî idare tarafından toplanmaya başlanmış ve dağıtılacağı gruplar da açıkça belirtilmiştir. Medine döneminde oruç ve hac farz kılınmıştır. İnanç ile amel arasında uyum bulunması istenmiş, bu konuda şöyle buyrulmuştur: “Ey inananlar! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?”33</p>

<p>Sosyal konularda düzenlemeler gerçekleştirilmiştir. Sözgelişi yetimlerin hakkının korunmasına, infaka, yani Allah rızası için harcamaya, maddî- manevî yardımlaşmaya, hayır işlemeye teşvik edilmiştir. Şu var ki, gösteriş için yapılan yardım da hoş karşılanmamıştır. Mü’minlerin kardeşliği34 ve nihayet insanların kardeşliği35 vurgulanmıştır. Çekişme ve sürtüşme yasaklanmış; birlik ve barış teşvik edilmiştir. İslâm’ın birleştirici ve beraberliği sağlayıcı rolü dile getirilmiş, iyiliği emredip kötülüğü yasaklama sık sık tekrarlanmıştır. Kin ve düşmanlığa sevkeden sebeplerden toplumun arındırılması istenmiştir. Sözgelişi olayların doğruluğunun araştırılması öngörülmüştür. Eğitim faaliyetleri daha düzenli hale getirilmiştir. Körükörüne eskiye bağlanıp yeni düşüncelere kulak vermemek kötülenmiş, akılcı hareket edilmesi istenmiştir.</p>

<p>Ahlâk alanında üzerinde durulan hususlara gelince, iyi huylar sık sık dile getirilmiştir. İnanma ile birlikte dürüst yaşama da Kur’ân’ın mesajında önemli yer tutar. İyilik, sabır, dürüstlük, şükür, güzel söz ve hoşgörü, emanete riayet, hayır yapma, akrabanın, yetimlerin, komşuların, yoksulların, yolcuların ve arkadaşların haklarına riayet, alçak gönüllülük gibi hasletler övülmüş, emredilmiş, sözgelişi evlere girme adabı gibi birtakım görgü kuralları işlenmiştir. Adalet üzerinde Medine döneminde de önemle durulmuştur. Esasında, borçlar, antlaşmalar, şahitlikler, çeşitli suçlara karşı öngörülen cezalar gibi hukûkî düzenlemelerin de adaletin tesisine yönelik olduğu söylenebilir.</p>

<p>İyi huylar övülüp gözler önüne serilirken, kötü huylar ve bu huylara sahip olanlar da yerilmiştir. Alay, cimrilik, iftira, ikiyüzlülük, çalım satmak, riya, şarap, kumar, fuhuş, zulüm, haksız ve haram mal yemek, hırsızlık, arkadan çekiştirme, çekememezlik, sûizan, kusur araştırma, adam öldürmek gibi hususlar kötülenip yasaklanmış; can, mal ve namus güvenliği getirilmiştir. Hainlere taraf olunmaması emredilmiştir. Allah’ın, kendini beğenen ve böbürlenen kimseleri sevmediği belirtilmiştir. Dürüstlük, doğruluktan ayrılmama üzerinde durulmuş, meselâ, insanların yapmayacağı şeyleri söylemesinin Allah katında büyük nefretle karşılanacağı bildirilmiştir. Bilgisiz konuşmama istenmiştir.</p>

<p>Ekonomik alanda yeni düzenlemeler yapılmış, ribâ açık ve kesin bir şekilde yasak edilmiş, bu işle uğraşanlar eleştirilmiştir. Helal ve temiz şeyleri yeme, çalışma, yetimlerin ve reşit olmayanların malını koruma altına alma gibi hususlar üzerinde durulmuştur.</p>

<p>Şahitlik, borçların kaydı, aile hukuku gibi çeşitli hukûkî düzenlemeler gerçekleştirilmiştir. Devlet idaresiyle ilgili olarak istişâre ve görevin liyakat sahiplerine verilmesi gibi bazı temel ilkeler belirlenmiştir. Allah ve Resûlü’ne itaatin gerekliliği vurgulanmıştır. Hicretten sonra Müslümanlar artık bir yurda sahip oldukları için, yurt savunması anlayışı geliştirilmiş ve bunun gerçekleşmesi için gerekli adımlar atılmıştır. Bu konuyla ilgili olarak barış üzerinde durulmuş, barışın hayırlara vesile olan bir uygulama ve davranış biçimi olduğu bildirilmiş ve gerektiğinde de gerçekleşen savaşla ilgili birtakım esaslar konulmuştur. Mü’minler, akitlerini yerine getirmeye çağrılmıştır. Hz. Peygamber’in, yukarıdaki hususlar üzerindeki uygulamalarını kitabımızın çeşitli kısımlarında açıklamış bulunuyoruz. Görülüyor ki, Kur’ân, Hz. Peygamber’in sîretinin genel çerçevesini çizmiş, onun uyacağı kuralları ana hatlarıyla belirlemiştir. Nitekim Hz. Peygamber’i en iyi ve yakından tanıyan aile fertlerinin değerlendirmesi de bu yöndedir. Hz. Âişe, bir soru üzerine Peygamber’in ahlâkının Kur’ân ahlâkı olduğunu36 açıklamıştır. Ahlâk, geniş anlamda kişinin huyları ve bu huylarının doğrultusunda gerçekleştirdiği davranışların bütünü olarak düşünüldüğünde, Hz. Peygamber’in ahlâkının ve faaliyetlerinin Kur’ân’ın bir uygulaması olduğu görülür.</p>

<p><strong>KAYNAKÇA:</strong></p>

<p><strong>33.</strong> Saf Sûresi 2.</p>

<p><strong>34.</strong> Hucurât Sûresi 10.</p>

<p><strong>35.</strong> Hucurât Sûresi 13.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>36.</strong> Müslim, II, 513</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı - Prof. Dr. İbrahim Sarıçam</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Peygamberimizin Hayatı</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamberin-medine-donemindeki-mesajina-toplu-bir-bakis</guid>
      <pubDate>Wed, 07 Jan 2026 09:49:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2026/01/hz-peygamberin-medine-donemindeki-mesajina-toplu-bir-bakis.png" type="image/jpeg" length="13073"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hz. Peygamber’in Vefatı]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamberin-vefati-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamberin-vefati-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hz. Peygamber'in (sas) son günleri nasıl geçti? Hz. Peygamber'in (sas) son sözü ne olmuştur? Hz. Peygamber'in (sas) vefatın sonrası Hz. Ebu Bekir, insanları sakinleştirmek için yaptığı konuşmada neler söylemiştir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Peygamber’in hastalığının çok ağırlaşması üzerine Üsâme hareket edemedi. Hz. Peygamber’in baş ağrısı ve şiddetli ateşi vardı. Ateş nöbetleri geçirirken dahi Suriye seferinin hazırlıkları ile ilgileniyordu. Hz. Peygamber hastalığı esnasında yaptığı konuşmada “Bir kul ki, Allah onu dünya ile kendine kavuşması arasında bir seçim yapması için muhayyer kıldı, o, Allah’a kavuşmayı tercih etti” buyurdu. Hz. Ebû Bekir bu sözün ifade ettiği anlamı ve o “kul”un Hz. Peygamber’in bizzat kendisi olduğunu anladı ve “Nefislerimiz, mallarımız ve evlatlarımızla sana feda olalım” diyerek ağlamaya başladı. Onun ağladığını gören Hz. Peygamber “Ağlama Ebû Bekir! Arkadaşlık ve malını feda konusunda bana en çok yardımı dokunan Ebû Bekir’dir. Ümmetimden birini dost edinseydim Ebû Bekir’i seçerdim. Lâkin İslâm kardeşliği daha üstündür” dedi. Hz. Ebû Bekir’in kapısı dışında Mescid-i Nebevî’nin avlusuna açılan tüm kapıların kapatılmasını emretti. Bunun sebebini açıklarken de İslâm’a ondan daha faydası dokunan kimse tanımadığını söyledi.13</p>

<p>Peygamberimiz hastalığı esnasında vücudunda hafiflik hissettiği zaman namazı kendisi kıldırır, ağırlık hissedince “insanlara emredin namazlarını kılsınlar” derdi.14 Nitekim namaza çıkamayacak derecede hastalanınca namazı Hz. Ebû Bekir’in kıldırmasını emretti. Hz. Âişe, babasının yufka yürekli olduğunu, Kur’an okurken gözlerinden yaşlar boşandığını, Resûlullah’ın makamında durmaya tahammül edemeyeceğini ve bu görevin Hz. Ömer’e havale edilmesini istedi. Fakat Hz. Peygamber ısrarla “Ebû Bekir’e söyleyin, namazı kıldırsın”15 buyurdu. Hz. Ebû Bekir’in, Hz. Peygamber’in hastalığı esnasında en az on yedi vakit namaz kıldırdığı rivayet edilmektedir. Son günlerini Hz. Âişe’nin odasında geçiren Hz. Peygamber bir gün öğle üzeri hastalığının biraz hafiflediğini hissetti. Hz. Abbas ve Hz. Ali’nin yardımıyla Mescid’e çıktı. O esnada cemaat namaza durmuştu. Hz. Ebû Bekir onun geldiğini anlayınca çekilip mihrabı kendisine bırakmak istedi. Ancak Hz. Peygamber, yerinden çekilmemesi ve namaza devam etmesi için işaret ederek Hz. Ebû Bekir’in yanında namaza durdu.</p>

<p>Pazartesi günü sabah namazından sonra Hz. Ebû Bekir Hz. Peygamber’in hastalığının hafiflediğini gördü ve kendisinden izin alarak Sünh mevkiindeki evine gitti. Bazı sahâbîler de işlerine gittiler. O sırada Hz. Peygamber’in hastalığı ağırlaştı. Son nefesini vermeden önce kölelere iyi davranmayı, onları giydirmeyi, yedirmeyi, onlara yumuşak söz söylemeyi ve namaza devam etmeyi tavsiye etti.16 Hz. Âişe’nin bildirdiğine göre Hz. Peygamber vefat etmeden önce hafif bir sesle “Lâ ilâhe illallah, ruh teslimi ne şeymiş” demiş ve güçlükle işitilebilen son sözü ise şu olmuştur: “Maa’r-Refîkı’l-A’lâ” (Yüce Rabbim’le beraber).17 Hz. Peygamber bu sözleri söyledikten sonra eşi Hz. Âişe’nin kolları arasında, yerine hiç kimseyi bırakmadan,18 14 Rebîülevvel 11/8 Haziran 632 Pazartesi günü kuşluk vakti ruhunu teslim etmiştir.</p>

<p>Hz. Peygamber’in vefatı Müslümanları derinden üzdü ve mateme boğdu. Hatta öyle ki, onun gerçekten ölüp ölmediğini soranlar, öldüğüne inanmayanlar da oldu. Hz. Ömer kılıcını çekerek Resûlüllah’ın ölmediğini iddia etmiş ve onun öldüğünü söyleyenlerin kellesini uçuracağını söylemiştir. Vefat esnasında Medine’nin Sünh mevkiindeki evinde bulunan Hz. Ebû Bekir derhal gelerek doğruca Hz. Peygamber’in bulunduğu odaya girdi. Yüzünü açıp vefat etmiş olduğunu görünce gözlerinden yaşlar boşandı ve dudaklarından şu sözler döküldü: “Sana her şey feda olsun! Allah’a andolsun ki, ölüme iki kere uğramayacaksın. Mukadder olan ölümü işte tattın, hayatta iken güzeldin, ölümünde de güzelsin”.19 Hz. Ebû Bekir bundan sonra odadan çıkarak metin bir şekilde, şaşıran halkı teskin etmeyi başardı. Hz. Ömer’in söylendiğini duyunca onu susturarak konuşmaya başladı. Allah’a hamdettikten ve Hz. Peygamber’e salât ve selâm getirdikten sonra şu târihî konuşmayı yaptı:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>“İnsanlar! Muhammed’e tapan bilsin ki Muhammed ölmüştür. Allah’a ibadet edenler O’nun diri ve ölümsüz olduğunu bilirler. Allah Teâlâ buyuruyor ki: “Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan evvel nice peygamberler gelip geçmiştir. O ölür veya öldürülürse siz gerisin geriye dönecek misiniz? Kim geri dönerse Allah’a bir zarar vermez. Allah şükredenlere mükafatlarını verir”.20 Hz. Ebû Bekir’in bu sözleri Müslümanları sakinleştirdi.21 Bundan sonra Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer, Hz. Peygamber’in yakın akrabaları ile birlikte, Hz. Peygamber’in cenazesinin bulunduğu odaya girdiler. Bu arada ensarın, aralarından birini halife seçmek üzere Benî Sâide gölgeliğinde toplandığına dair haber geldi. Hz. Ömer, yanına Hz. Ebû Bekir’i de alarak oraya gitti. Yolda Ebû Ubeyde b. Cerrâh da onlara katıldı. Halife seçilen Hz. Ebû Bekir’e ertesi gün Mescid-i Nebevî’de umumî bîat yapıldı.</p>

<p>Hz. Peygamber’in cenazesini Hz. Ali yıkadı. Hz. Abbas, onun oğulları Fazl ve Kusem ile Üsâme b. Zeyd, Hz. Ali’ye yardımcı oldular. Salı günü öğleye doğru yıkanıp kefenleme işi tamamlandıktan sonra Hz. Peygamber’in cenazesi evinde bulunan serîr’in üzerine konuldu. Müslümanlar grup grup odanın alabileceği kadar sayıda, önce erkekler, sonra hanımlar ve daha sonra da çocuklar içeriye girerek imamsız olarak cenaze namazı kıldılar.22 Bu arada Hz. Peygamber’in defnedileceği yer hususunda ihtilaf çıktı. Kimisi onun Mescid-i Nebevî’ye, kimisi Bakî Kabristanı’na defnedilmesini söyledi. Hz. Ebû Bekir, “Bir defasında Peygamber’in ‘Ruhu kabzedilen her peygamber ancak öldüğü yere defnedilmiştir’ buyurduğunu işitmiştim” diyerek meseleyi halletti ve onun, vefat ettiği yer olan Hz. Âişe’nin odasına defnedilmesine karar verildi.23 Mezarı Ebû Talha el-Ensârî (Zeyd b. Sehl) kazdı. Hz. Peygamber vefat ettiği günün ertesi, yani Salı günü defnedildi. Kabrine Hz. Ali, Fazl b. Abbas, Kusem b. Abbas ve Üsâme b. Zeyd’in indikleri rivayet edilir.</p>

<p><img height="629" src="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2026/01/481-ravza-i-mutahhara.jpg" width="1098" /></p>

<p style="text-align:center">Ravza-i Mutahhara</p>

<p>Daha sonraki yıllarda Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer de Hz. Peygamber’in yanına defnedildiler. Hz. Peygamber’in kabri kıble tarafında olup, Hz. Ebû Bekir’in başı Hz. Peygamber’in omuz hizasına, Hz. Ömer’in başı da Hz. Ebû Bekir’in omuz hizasına gelecek şekilde defnedilmişlerdir.</p>

<p><strong>KAYNAKÇA:</strong></p>

<p><strong>13.</strong> İbn Sa’d, II, 227; İbn Hişâm, II, 649.</p>

<p><strong>14.</strong> Makrîzî, s. 542.</p>

<p><strong>15.</strong> İbn Sa’d, II, 218, 219 vd.; İbn Hişâm, II, 652.</p>

<p><strong>16.</strong> İbn Sa’d, II, 254; İbn Hanbel, III, 117.</p>

<p><strong>17.</strong> İbn Abdilber, Dürer, s. 271; Makrîzî, s. 457.</p>

<p><strong>18.</strong> İbn Hişâm, II, 653.</p>

<p><strong>19.</strong> İbn Sa’d, II, 265-266.</p>

<p><strong>20.</strong> Âl-i İmrân Sûresi 144.</p>

<p><strong>21.</strong> İbn Sa’d, II, 268 vd.; İbn Hişâm, II, 655-656.</p>

<p><strong>22.</strong> İbn Sa’d, II, 290, 291.</p>

<p><strong>23.</strong> İbn Sa’d, II, 292-293; Makrîzî, s. 548-549.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı - Prof. Dr. İbrahim Sarıçam</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Peygamberimizin Hayatı</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamberin-vefati-1</guid>
      <pubDate>Tue, 06 Jan 2026 08:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2026/01/hz-peygamberin-vefati.png" type="image/jpeg" length="97000"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hz. Peygamber’in Vefatından Önce Bazı Gelişmeler]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamberin-vefatindan-once-bazi-gelismeler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamberin-vefatindan-once-bazi-gelismeler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hz. Peygamber’in vefatından önce yaşanan gelişmeler nelerdir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Peygamber Veda Haccı’ndan döndükten sonra Yemen’de Esved el-Ansî, mensubu bulunduğu Ans ve Mezhic kabilelerinin desteğini sağlayarak peygamberlik iddiasıyla ortaya atıldı. Kendisine karşı koyan vali Şehr b. Bâzân’ı öldürerek, hanımı Âzâd’ı zorla nikahladı ve bölgeye hakim oldu. Olayı öğrenen Hz. Peygamber, Cerîr b. Abdullah adlı sahâbîyi onu İslâm’a davet için gönderdi. Esved el-Ansî buna olumsuz cevap verdi. Sonunda bölge ileri gelenlerinden Kays b. Mekşûh, Fîrûz, Cüşeyş ve Dâzeveyh, kendi safında göründükleri Esved’e suikast düzenleyerek, hanımı Âzâd’ın da yardımıyla onu öldürdüler. Esved Hz. Peygamber’in vefatından beş (bazı rivayetlerde bir) gün önce öldürüldü ve resmî bilgi Medine’ye Hz. Ebû Bekir döneminde ulaştı.</p>

<p>Hicrî onuncu yılın sonunda, Cahiliyye Dönemi’nde kısmen Hristiyan, kısmen de putperest olan ve hicretin onuncu yılında Medine’ye heyet göndererek İslâm’ı kabul eden Hanîfe kabilesinden “Müseylime” adlı şahıs Yemâme’de peygamberlik iddiasıyla ortaya atıldı. Halbuki o, kabilesinin temsilcileriyle Medine’ye gelerek Müslüman olmuştu. Yemâme’ye dönünce irtidâd ederek peygamberlikte Hz. Muhammed’e ortak olduğunu iddia etmeye başladı. Hz. Peygamber Müseylime’ye mektup yazıp Amr b. Ümeyye ed-Damrî ile göndererek onu İslâm’a davet etti. Müseylime ise yazdığı cevapta Hz. Peygamber’e ortaklık teklif etti; yeryüzünün yarısının kendisine ve yarısının da Kureyş’e ait olduğu iddiasında bulundu. Peygamber de ona yazdığı cevabî mektupta yeryüzünün Allah’a ait olduğunu, ona kullarından dilediğini vâris kılacağını bildirdi.9 Bu gelişmeler sırasında Hz. Peygamber vefat etti.10</p>

<p>Peygamberimiz, onbirinci hicrî yılın ikinci ayı olan Safer ayının sonlarına doğru (Mayıs sonu 632) Mûte Savaşı’nda şehit düşen Zeyd b. Hârise, Câfer b. Ebû Tâlib ve diğer sahâbîlerin intikamını almak üzere Bizans’a karşı bir sefer düzenlemeye karar verdi. İçlerinde yaşlı ve tecrübeli sahâbîlerin de yer aldığı ordunun komutanlığına o sırada henüz on sekiz veya on dokuz yaşında bir genç olan Üsâme b. Zeyd’i tayin etti.11 Üsâme ordusunu hazırladıktan iki gün sonra, 29 Safer 11/27 Mayıs 632 Çarşamba günü hastalandı. Ertesi sabah, yani perşembe günü biraz iyileşince Üsâme için kendi eliyle sancağı bağladı. Orduya bazı tavsiyelerde bulundu; verdikleri sözden dönmemelerini, çocukları ve kadınları öldürmemelerini, düşmanla karşılaşmayı temenni etmemelerini, birbiriyle çekişmemelerini tavsiye ederek Üsâme’yi uğurladı. Üsâme Medine yakınındaki “Cürüf” mevkiinde karargâh kurdu. Ordu burada toplanmaya başladı. Ordunun içinde Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Sa’d b. Ebû Vakkas gibi ileri gelen sahâbîler de bulunuyordu. Bazı sahâbîler, Üsâme’nin genç ve tecrübesiz olmasından dolayı onun komutan tayin edilmesini eleştirdiler. Bunu duyan Peygamberimiz cumartesi günü Mescid’e giderek itirazlara cevap verdi. Üsâme’yi komutan tayin ettiği için bazı itirazların kendisine ulaştığını, aynı şekilde, daha önce de onun babasını komutan tayin etmesinden ötürü de itiraz ettiklerini, halbuki babası kumandanlığa nasıl layık idiyse, oğlunun da layık olduğunu bildirdi.12</p>

<p><strong>KAYNAKÇA:</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>9.</strong> İbn Hişâm, II, 600-601; Taberî, III, 146-147.</p>

<p><strong>10.</strong> Müseylime, Hz. Peygamber’in vefatından sonra Hz. Ebû Bekir zamanında Halid b. Velid komutasındaki İslâm ordusu tarafından ortadan kaldırılacaktır.</p>

<p><strong>11.</strong> İbn Sa’d, II, 189 vd.</p>

<p><strong>12.</strong> İbn Sa’d, II, 249, 250; İbn Hişâm, II, 650.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı - Prof. Dr. İbrahim Sarıçam</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Peygamberimizin Hayatı</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamberin-vefatindan-once-bazi-gelismeler</guid>
      <pubDate>Mon, 05 Jan 2026 16:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2026/01/hz-peygamberin-vefatindan-once-bazi-gelismeler.png" type="image/jpeg" length="17598"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Veda Haccı (10/632)]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/veda-hacci-10632</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/veda-hacci-10632" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Veda Haccı’nın yapılışı ve hac sürecinde gerçekleşen önemli aşamalar nelerdir? Veda Hutbesi’nde hangi temel dinî, ahlâkî ve toplumsal ilkeler vurgulanmıştır?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Peygamber Hicretin sekizinci (630) yılında Mekke fethedildikten sonra hac mevsimini beklemeden Medine’ye dönmüştü. Zaten Mekke’nin Fethi’nden önce de henüz hac farz kılınmamıştı. Hicretin dokuzuncu (631) yılında hac farz kılınmış, ancak o yıl Hz. Peygamber bizzat hacca gitmemiş ve Hz. Ebû Bekir’i hac emîri tayin ederek Mekke’ye göndermişti.</p>

<p>Peygamberimiz hicretin onuncu yılında (632) hac farizasını yerine getirmiştir. Onun bu haccına, sahâbîlerle vedalaştığı ve bir daha Kâbe’yi görmediği için Vedâ Haccı (Haccetü’l-Vedâ), Müslümanlara hac ibadetinin bütün hükümlerini hem nazarî olarak bildirdiği ve hem de pratik olarak gösterdiği için Belâğ Haccı (Haccetü’l-Belâğ), haccın farz kılınmasından sonra ilk haccı olması dolayısıyla İslâm Haccı (Haccetü’l-İslâm) gibi isimler verilmiştir. Fakat onun bu haccı daha ziyade “Veda Haccı” olarak meşhur olmuştur. Veda Haccı’nın eda şekli konusunda farklı rivayetler vardır. Bazı rivayetlerde onun temettu’ veya kıran haccına niyet ettiği belirtilirken, bazılarında ifrad haccına niyet ederek ihrama girdiği kaydedilmektedir.1</p>

<p>Hicretin onuncu yılının Zilkade ayında Hz. Peygamber hac için hazırlanmaya başladı. Bunu Müslümanlara da duyurarak hazırlanmalarını istedi. Onunla birlikte haccetmek isteyenler Medine’de toplandılar. Hz. Peygamber 26 Zilkâde 10/ 22 Şubat 632 Cumartesi günü, yanında hanımları ve kızı Fâtıma da olduğu halde, muhâcirler, ensardan ve diğer Arap kabilelerinden oluşan Müslümanlarla birlikte Medine’den hareket etti. Yanına kurbanlık yüz deve aldı. Zülhuleyfe adlı yere vardığında öğle namazını seferî olarak iki rekat kıldı ve aynı gün burada ihrama girdi.2 Öğleyi Medine’de, ikindiyi Zülhuleyfe’de kıldığı da söylenir. Hz. Peygamber’in Veda Haccı’na giderken izlediği güzergah ana hatlarıyla şöyledir: Zülhuleyfe, Beydâ, Melel, Irkuzzabye, Ravhâ, Arc, Sukyâ, Ebvâ, Cuhfe, Gadîr-i Hum, Kudeyd, Usfân, Gamîm, Merruzzahrân, Serif ve Zî Tuvâ.</p>

<p><img height="983" src="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2026/01/469-arafat-meydani.jpg" width="1252" /></p>

<p style="text-align:center">Arafat Meydanı</p>

<p>Hz. Peygamber, 4 Zilhicce Pazar (Vâkıdî’ye göre Salı, Makrîzî’ye göre Pazartesi) günü kuşluk vakti Kasvâ adlı devesinin üzerinde olduğu halde Mekke’ye ulaştı; Kâbe’yi tavaf edip iki rekat namaz kıldı ve Safâ ile Merve arasında sa’y etti.3 Veda Haccı süresince Mekke’nin Ebtah mevkiinde kendisi için kurulan çadırda konakladı. Perşembe gününe kadar Mekke’de kaldı. Aynı gün (Terviye) Mina’ya hareket etti. Öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını orada kıldı. Geceyi de burada geçirdi. Ertesi sabah, namazı kıldıktan sonra güneş doğuncaya kadar burada kaldı. Arafat’taki Nemire Mevkii’nde çadır kurulmasını emretti. Sonra Mina’dan hareket edip Müzdelife’den geçerek, Cuma günü Arafat’ta hazırlanan çadıra varıp konakladı. Zeval vaktinden sonra çadırından çıkıp devesine binerek Arafat vâdisinin ortasına geldi. Urane vadisinde meşhur Veda Hutbesi’ni okudu. Bir ezan okutarak ayrı ayrı ikâmetle öğle ile ikindiyi birlikte kıldıktan (cem’i takdîm) sonra devesinin üzerinde Arafat’a çıktı. Kıbleye dönüp akşama kadar dua ile meşgul oldu. Arafat’ta iken kendisinin ilâhî tebliğ görevinin tamamlandığını belirten şu âyet-i kerîme nâzil oldu:4 “Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’a razı oldum”.5</p>

<p>Hz. Peygamber güneş battıktan sonra devesine binerek Arafat’tan ayrıldı ve Müzdelife’ye geldi. Yatsı vaktinde akşam namazıyla birlikte yatsı namazını birleştirerek (cem’i te’hîr), akşamı üç, yatsıyı da iki rekat olarak, aynı şekilde tek ezan ve her namaz için ayrı ikâmetle kıldırdı. Geceyi Müzdelife’de geçirdi. Ertesi sabah, yani Cumartesi (bayramın birinci) günü sabah namazını Müzdelife’de kıldıktan sonra Meş’ar-i Harâm’a geldi. Cemre-i Akabe’de ufak taşlardan yedi tane attı. Mina’da yine deve üstünde bir konuşma yaptı. Burada kurbanlık olarak hazırladığı yüz deveden altmış üçünü, ömrünün her yılı için bir deve hesabıyla bizzat kendisi kurban olarak kesti. Diğer develeri de Hz. Ali kesti. Kurban etinden bir parça yiyen Peygamberimiz, geri kalanını Müslümanlara dağıttı.6 Daha sonra tıraş olup ihramdan çıktı. Sonra Kâbe’ye gidip tavaf yaptı ve öğle namazını kıldı. Tekrar Mina’ya dönerek bayram günlerini burada geçirdi ve bu günlerde diğer taşlama görevlerini de yerine getirdi. Bayramın ikinci günü Mina’da Müslümanlara üçüncü konuşmasını yaptı. Bayramın beşinci günü Mina’dan tekrar Mekke’ye gelip vedâ tavafını yaptıktan sonra Medine’ye döndü (29 Zilhicce 10 / 26 Mart 632).</p>

<p><img height="917" src="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2026/01/471-mina-cadirindan-bir-gorunus.jpg" width="1240" /></p>

<p style="text-align:center">Mina Çadırından Bir Görünüş</p>

<p>Hz. Peygamber’in 9 Zilhicce 10 / 6 Mart 632 Cuma günü sayıları 140.000 civarındaki topluluğa Arafat’ta îrad ettiği konuşmanın kaynaklardan çıkarılan karşılaştırmalı bir metni aşağıda verilmiştir. Hz. Peygamber konuşmaya başlamadan önce Cerîr b. Abdullah vasıtasıyla sükûneti temin etmiş ve Rebîa b. Ümeyye gibi gür sesli münâdîleri görevlendirerek7 cümlelerin tekrar edilip uzaklara kadar duyurulmasını sağlamıştır.</p>

<p>“Hamd ve şükür Allah’a mahsustur; biz O’na hamdeder, O’ndan yardım talep eder, affımızı ondan diler ve ona yöneliriz. Nefislerimizin şerlerinden, hareket ve fiillerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınırız. Allah kimi doğru yola iletirse o kimse için sapıklık olamaz; kimi sapıklığa sevkederse o kimse için doğru yola sevkeden kalmamıştır. Allah’tan başka ilah olmadığına, O’nun Tekliğine ve bir denginin bulunmadığına şehadet ederim. Yine şehadet ederim ki Muhammed O’nun kulu ve elçisidir.</p>

<p>Ey Allah’ın kulları! Sizlere Allah’tan korkup çekinmenizi tavsiye ve sizi O’na itaatte bulunmaya teşvik ederim. Bu suretle en iyi ve hayırlı olan bir şey ile sözlerime başlamak istiyorum:</p>

<p>O halde ey insanlar! Size açıkladığım şeyleri dinleyin! Zira bilmiyorum, bu yıldan sonra bulunduğum bu yerde belki de sizlerle tekrar buluşamayacağım.</p>

<p>Ey insanlar! Kanlarınız (hayatınız), mallarınız, haysiyet ve şerefleriniz, Rabbinizle buluşacağınız güne kadar, bu yerde (Mekke), bu ayda (Zilhicce), bu günün mukaddes olması gibi mukaddes ve mükerremdir. Dikkat edin! Tebliğ ettim mi?.. Ey Allah’ım Sen şahit ol! Emanet olarak eli altında bir şey bulunduran kimse, onu kendisine emanet etmiş olan şahsa iade etmelidir.</p>

<p>Gerçekten (artık) Câhiliyye Devrinde mevcut ribâ kaldırılmıştır; şu kadarı var ki (borç olarak verdiğiniz) sermayeleriniz sizindir; (bu suretle) ne zulmedecek ve ne de zulm edileceksiniz. Allah (bundan böyle) ribâ’nın olmayacağına hükmetti. Kaldırdığım ilk ribâ, amcam Abbas b. Abdülmuttalib’in ribâsıdır.</p>

<p>Ve yine Câhiliyye Dönemi kan davaları kaldırılmıştır; (kaldıracağım) ilk kan davası (yeğenim) Âmir b. Rebîa b. Hâris b. Abdülmuttalib’in kan davasıdır.</p>

<p>Câhiliyye Dönemi’nin (Mekke şehri ile ilgili) hükümet vazifeleri kaldırılmıştır. Kâ’be Muhafızlığı (sidâne) ve hacıların su işleri (sikâye) vazifesi bundan müstesnadır.</p>

<p>Kasden adam öldürme kısas ile cezalandırılır. Taş ve sopa ile öldürme gibi, şüpheli kasıt hallerinde yüz deve (kan diyeti)’dir. Daha fazlasını isteyen kimse, Câhiliyye devri insanlarındandır. Dikkat edin! Tebliğ ettim mi?.. Ey Allah’ım Sen şahid ol!</p>

<p>O halde ey insanlar! Gerçekten şeytan, sizin bu ülkenizde kendisine tapılmaktan ümidini kesmiş bulunuyor. Fakat o, bunun dışındaki iş ve hareketlerinizden ehemmiyetsiz saydıklarınızda, kendisine tâbi olunmaktan hoşnût olacaktır.</p>

<p>Ey insanlar! “Nesî” usûlünü (yani Haram Aylar’dan olan mukaddes aylara bunun dışından bir ay ilavesi usûlünü) tatbik etmek küfürde aşırı gitmektir; kâfirler bununla sapıtmışlardır. Onlar bu bir aylık (zamanı) bir sene kutsiyetsiz (yani Haram Aylar dışı, alelâde bir ay), diğer bir sene de haram (yani, Haram Aylar’a dahil, mukaddes bir ay) sayarlar, gayeleri, Allah’ın Haram Aylar’dan saydığı (ayların) birbiri arkasına akışını görünüşte muhafaza etmek ve Allah’ın Haram Aylar dışı saydığı ayları bunun içinde (yani mukaddes) gibi göstermektir. Bu suretle onlar, Allah’ın helal ettiği şeyi haram hale getirmiş oluyorlar. Şimdi zaman (yani takvim), Allah’ın yeri ve semâvâtı yarattığı gündeki durumuna rucû etmiş bulunuyor (yani Nesî tatbik edilen sene ile, nesîsiz aylar birbiri üzerine çakışmış, diğer bir ifadeyle kamerî takvim, nesî ameliyesine ihtiyaç göstermeksizin o yıl tam güneş takvimindeki aylar üzerine intibak edip oturmuştu). “Gerçekte Allah indinde, yeri ve semâvâtı yarattığı günde takdir ettiğine göre, ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır”; bu dördün üçü birbiri arkasına gelir: Zilkade, Zilhicce, Muharrem, dördüncüsü Mudar kabilesinin Receb ayıdır ki bu, Cemâziyelâhir ile Şa’bân ayı arasında bulunur. Dikkat edin! tebliğ ettim mi?.. Ey Allah’ım Sen şahit ol!</p>

<p>O halde ey insanlar! Hanımlarınızın sizin üzerinizde hakkı bulunduğu gibi sizin de onlar üzerinde hakkınız vardır: Sizin onlar üzerinizdeki hakkınız, sizden başka bir erkeğe döşeğinizi çiğnetmemeleri ve sizin hoşlanmadığınız herhangi bir kimseyi, izninizle olması müstesna evlerinize sokmamalarıdır. Kadınlara en iyi bir tarzda davranıp muamelede bulununuz; çünkü onlar sizin himaye ve muhafazanız altına girmiş kimselerdir. Sizler onları Allah’ın bir emaneti olarak almış bulunuyorsunuz. Onlara “Allah’ın adıyla” helalinden yaklaşın. Kadınlar hususunda Allah’dan korkup çekinin ve onlara karşı en iyi bir tarzda davranıp muamele edin! Dikkat edin! Tebliğ ettim mi?.. Ey Allah’ım Sen şahit ol!</p>

<p>Ey İnsanlar! Mü’minler kardeştir. Bir kimse için kardeşinin malını (yemek) onun tam rızasını elde etmedikçe helal olmaz. Dikkat edin! Tebliğ ettim mi?.. Ey Allah’ım Sen şahid ol!</p>

<p>Benden sonra küfre sapıp birbirinizi boğazlar hale gelmeyin. Dikkat edin! Tebliğ ettim mi?.. Ey Allah’ım Sen şahit ol! “Ey İnsanlar! Rabbiniz bir, atanız birdir. Hepiniz Âdem’den türemiş bulunuyorsunuz. Âdem ise topraktan yaratılmıştır. Allah indinde en mükerrem ve makbul olanınız, O’ndan korkup çekineninizdir. Bir Arabın Arap olmayan üzerinde bir üstünlüğü yoktur; (varsa) bu, takvâ yönündendir. Dikkat edin ! Tebliğ ettim mi?.. Ey Allah’ım Sen şahit ol!</p>

<p>Kendisini dinleyen mü’minlerin “Evet” demeleri üzerine Hz. Peygamber şöyle devam etti: “Burada bulunanlar bulunmayanlara bu sözlerimi bildirsinler!.. Ey İnsanlar! Allah muhakkak ki her vârisin mirastan olan hissesini tayin ve tesbit etmiştir. O halde bir vasıyet, her hangi bir vâris lehine olmak üzere, diğer vârislerin mahfuz hisse hudutlarını, aşamaz. Mirasçılardan başkası için yapılan bir vasiyet, miras olarak kalan mallar toplamının üçte birinden fazla olamaz. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa oraya aittir. Babasından başka bir kimseye mensubiyet iddiasında bulunan, yahut (kendisini himaye altına almış olan) efendisinden başkasını efendi edinenin üzerine Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti olsun!.. Böyle bir insanın ne nâfile ibadetleri (sarf) ve ne de farz ibadetleri (‘adl) kabul olunacaktır. Ve’sselâmü aleyküm.”8</p>

<p>Veda Hutbesi, Hz. Peygamber’in duygu, düşünce ve faaliyetlerinin en yüksek noktasını oluşturur. İnsanların sahip olduğu hakları ve vecibeleri ortaya koyan bu konuşma, Hz. Peygamber üç ay kadar sonra vefat ettiği için, daha sonraları büyük bir tesir meydana getirmiştir ve bir bakıma onun vasiyeti olarak değerlendirilmiştir. Hutbe ana hatlarıyla şu hususları içermektedir: Tevhid; Allah’a itaatin gerekliliği; emanete riayet; ribânın yasaklanması; can, mal ve ırz güvenliği; kan davalarının kaldırılması; sidâne ve sikâye dışındaki câhiliye devri kurumlarının lağvedilmesi; nesî usûlünün kaldırılması; haram ayların te’kidi; eşlerin birbiri üzerindeki hakları; mü’minlerin kardeş olduğu; mü’minlerin iç çekişmelerden ve birbirine düşmekten sakındırılması; kısas ve mirasla ilgili hukûkî meseleler.</p>

<p>Bu konuşma, bütün insanları kapsayan bir evrensel beyannâme niteliği taşımaktadır. Nitekim Peygamberimiz Allah’a hamdü senâdan sonra konuşmasına “Ey insanlar”! hitabıyla başlamış ve sahâbîlerin dikkatini çekerek bütün insanlara hitap etmiştir. İnsan hayatının, malının ve şerefinin mukaddes, dokunulmaz olduğunu beyan etmesi de, Hz. Peygamber’in insanların yaşama ve mal-mülk hakkına, ırz ve namuslarının korunmasına verdiği önemi ortaya koymaktadır. Cahiliye Dönemi’nde görülen kan davalarının kaldırılmış olduğunu kesin bir şekilde dile getirmektedir. Bu suretle kişi dokunulmazlığı, toplum düzeni, toplum güvenliği sağlanmış, anarşi önlenmiş, bunun yerine kardeşlik te’sis edilmiştir. Hz. Peygamber faizi ve kan davasını kaldırırken bunları önce kendi yakınlarına uygulamış, onlara herhangi bir ayrıcalık tanımamıştır.</p>

<p><img height="830" src="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2026/01/476-veda-hacci.jpg" width="1260" /></p>

<p style="text-align:center">Veda Haccı</p>

<p>Peygamberimiz insanların Rabbi’nin bir olduğunu, aynı anne ve babadan türediklerini, insanların eşit olduğunu kesin bir dille ifade etmiş, dil, renk ve ırk ayırımından sarfı nazarla tüm insanlar arasında eşitlik esasını kabul etmiştir. Esasen Kur’ân’ın bu konuda koyduğu temel prensip de böyledir. Bundan sonra aile hukukunun özünü teşkil eden karı-koca hakları üzerinde durmuştur. Özet olarak Veda Hutbesi’nde Hz. Peygamber, kişi dokunulmazlığı, hayat hakkı, mülkiyet hakkı, mesken dokunulmazlığı, toplumsal barış, eşitlik, miras, aile hukuku ve ayrıntılandırılabilecek diğer bazı meseleler üzerinde durmuştur.</p>

<p><strong>KAYNAKÇA:</strong></p>

<p><strong>1.</strong> Vâkıdî, III, 1092; İbn Sa’d, II, 173.</p>

<p><strong>2.</strong> Vâkıdî, III, 1089.</p>

<p><strong>3.</strong> İbn Seyyidinnâs, II, 360-361.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>4.</strong> Makrîzî, s. 524.</p>

<p><strong>5.</strong> Mâide Sûresi 3.</p>

<p><strong>6.</strong> İbn Abdülber, Dürer, s. 268.</p>

<p><strong>7.</strong> Taberî, III, 151.</p>

<p><strong>8.</strong> Vedâ Haccı ve Hutbesi için bk.: Vâkıdî, III, 1088-1116; İbn Hişâm, II, 601 vd.; İbn Sa’d, II, 172-189; Taberî, III, 148 vd.; İbn Abdülber, Dürer, s. 259-268; İbn Seyyidinnâs, II, 359-368; Makrîzî, s. 510 vd.; Veda Hutbesi için ana kaynakları da gözden geçirerek Muhammed Hamidullah’ın mukayeseli metnini esas aldık ve sadeleştirdik. Bunun için bk. el-Vesâiku’s-Siyâsiyye, s. 360 vd.; İslam Peygamberi, I, 298-301.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı - Prof. Dr. İbrahim Sarıçam</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Peygamberimizin Hayatı</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/veda-hacci-10632</guid>
      <pubDate>Sun, 04 Jan 2026 08:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2026/01/veda-hacci-10-632.png" type="image/jpeg" length="53854"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hz. Peygamber’in Vefatından Önce İslâmiyetin Genişleme Durumu]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamberin-vefatindan-once-islamiyetin-genisleme-durumu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamberin-vefatindan-once-islamiyetin-genisleme-durumu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Medine'ye hicretten Mekke'nin Fethi'ne kadar İslam hakimiyeti nasıl genişlemiştir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Hicretin 1. yılından itibaren, özellikle kabile bazında İslâm’a katılımlarla, tertiplenen gazveler ve sevkedilen seriyyeler, merhale merhale İslâm toplumunun hakimiyet alanını genişletmiştir. Bedir Savaşı’na kadar gerçekleştirilen gazveler ve seriyyelerle Müslümanlar Medine ve çevresinde, Medine’den Kızıldeniz’e kadar uzanan topraklarda hakimiyet sağlamışlardır. Bedir Savaşı ile Hendek Savaşı arasındaki gelişmelerle hakimiyet alanı Mekke yakınlarına kadar uzanmış, Müslümanlar Hicaz’da en büyük askerî ve toplumsal güç olduklarını kanıtlamışlardır. Bu safhada Yahudiler Medine’den çıkarılmışlardır. Hendek Savaşı’ndan sonra Beni’l-Mustalik’in itaat altına alınmasıyla Hicaz’ın doğusuna, yani Necid içlerine, ardından Hayber’in Fethi’yle de Medine’nin kuzeyine doğru hakimiyet alanı genişlemiştir.</p>

<p>Hicretin 8. yılında Mekke’nin Fethi’yle yarımada sakinleri İslâm’a hızlı bir şekilde katılmaya başlamışlardır. Tebük Seferi ile Arabistan’ın kuzeyindeki Hristiyan Arapların ve Yahudilerin oturduğu bölgelerin Medine’ye bağlılığı sağlanmıştır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Hz. Peygamber’in, hakimiyeti sağlamak için Arap yarımadasının her yerine askeri birlik göndermesi gerekmemiştir. Hicretin 9. ve 10. yılında Medine’ye yarımadanın çeşitli bölgelerinden heyetlerin gelmesiyle birlikte, o ana kadar hakimiyetin uzanmadığı bölgeler, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in ya peygamberliğini, ya da hâkimiyet ve zaferini kabul etmiştir. Medine’ye gelen heyetler arasında bulunan Kinde, Murâd ve Hemdân gibi güçlü kabilelerin İslâmiyeti kabulü ile Yemen; Ezd kabilesinin kabulü ile Umman; Abdülkays, Temîm ve Esed kabilelerinin kabulü ile doğu ve orta Arabistan İslam topraklarına katılmıştır. Çünkü kabilelerin İslâmiyeti kabul etmeleri, zekat vermeleri ve diğer bazı mükellefiyetleri yerine getirmeleri, Medine devletine bağlılıklarını göstermek için kafi geliyordu. Bu yerlerle Hz. Peygamber muntazam ilişkiler kuruyor, valiler, öğretmenler ve vergi memurları tayin ediyordu.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı - Prof. Dr. İbrahim Sarıçam</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Peygamberimizin Hayatı</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamberin-vefatindan-once-islamiyetin-genisleme-durumu</guid>
      <pubDate>Sat, 03 Jan 2026 08:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2026/01/hz-peygamberin-vefatindan-once-islamiyetin-genisleme-durumu.png" type="image/jpeg" length="64775"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Toplumsal Sorunlar Karşısında Hz. Muhammed (sas)]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/toplumsal-sorunlar-karsisinda-hz-muhammed-sas</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/toplumsal-sorunlar-karsisinda-hz-muhammed-sas" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Toplumsal sorunlar karşısında Hz. Muhammed'in (sas) tutumu nasıl olmuştur?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h3>1. İhtilaf ve Çekişmeler</h3>

<p>İslâm’la birlikte kabileler ve fertler arasında öteden beri süregelen kavgalar büyük çapta önlenmişti. Ancak zaman zaman çeşitli sebepler yüzünden Müslümanlar arasında huzur bozucu ihtilaf ve çekişmeler çıktığı da oluyordu. Hz. Peygamber bu tür olayları câhiliye zihniyeti olarak değerlendiriyor ve anında önlemeye çalışıyordu. Bir gün Evs ve Hazrec’e mensup bir grup Müslüman birarada oturup sohbet ederlerken yanlarına uğrayan bir Yahudi, Müslümanların bu şekilde birlik ve beraberlik içinde bulunmalarını kıskanır. Sonra bir Yahudi gence, onların yanına giderek, Evs ve Hazrec arasında meydana gelen Buâs Savaşı’nı ve ondan önce meydana gelmiş olan savaşları hatırlatmasını ve bu savaşlar üzerine birbirleri hakkında söylemiş oldukları şiirleri okumasını ister. Genç adam kendisine verilen görevi yerine getirir. Bunun üzerine Evs ve Hazrec’e mensup Müslümanlar birbiriyle çekişmeye başlarlar. Hatta işi, silaha sarılarak dövüşmek üzere harekete geçmeye kadar götürürler. Durumu öğrenen Hz. Peygamber olaya müdahele ederek şunları söyler: “Ey Müslüman topluluğu! Allah’tan sakınınız. Ben aranızda bulunuyorken, Allah sizi İslâm’la şereflendirmiş, onunla size ikramda bulunmuş, câhiliyeden kurtarmış, küfürden uzaklaştırmış ve kalplerinizi birleştirmiş iken, nasıl oluyor da câhiliye davası güderek birbirinize düşüyorsunuz”? Onun bu sözleri üzerine Müslümanlar derhal kavgaya son verip birbiriyle barışırlar.1</p>

<p>Böyle bir çekişme, Mustalikoğulları Savaşı’ndan sonra muhâcirler ile ensar arasında da meydana gelmiştir. Bu savaş Müslümanların galibiyetiyle sonuçlandıktan sonra, muhâcirlerden ve Hz. Ömer’in ücretli seyisi Cehcâh el-Gıfârî ile ensardan Benî Avf’ın halîfi Sinan b. Vebre arasında Müreysî’ kuyusundan su çekerken kavga çıkar. Cehcâh, Sinan’a birkaç defa vurur. Bunun üzerine Sinan b. Vebre “Yetişin ey ensar”!, Cehcâh da “Yetişin ey muhâcirler” diyerek muhâcirleri ve ensarı imdada çağırırlar. Muhâcirlerle ensar birbirine girecekleri sırada ileri gelen kişiler araya girerek yatıştırıcı konuşmalar yaparlar. Bu arada Hz. Peygamber olay yerine gelerek duruma müdahele eder ve bunun câhiliye halkının da’vâsı olduğunu söyler. Olayın mahiyetini öğrenince de “Bırakın bunu! Bu kötü bir şeydir” buyurur.2</p>

<h3>2. Şiddet</h3>

<p>İslâm’dan önce ve İslâm’ın doğuşu sırasında dünya şiddete yabancı değildi. Roma İmparatorluğu’nda, Arap Yarımadası’nda, Gassânîler ve Hîreliler gibi Arabistan’ın çevresindeki devletlerde, hatta kabilelerin iç bünyesinde ve kabileler arasında bile şiddet, toplumsal ilişkilerde bilinen ve uygulanan bir yöntemdi. Mekke döneminde Müslümanlar ve hatta bizzat Hz. Peygamber bile, bundan nasiplerini almışlar ve şiddete maruz kalmışlardır. Mekke’de gücü elinde bulunduran müşrikler, İslâm’ın yayılışını önlemek için Müslümanlara sosyal ve ekonomik boykot, baskı, keyfî tutuklama, göçe mecbur bırakma, bağlama, zincire vurma, kızgın kumlar üzerine yatırıp üzerlerine taş yığma gibi çeşitli işkence türleri ve hatta öldürme gibi yöntemler uygulamışlardır. Habbâb b. Eret adlı sahâbî, kendilerine müşrikler tarafından şiddet uygulandığını açıkça ifade etmiştir.3</p>

<p>Müşriklerin Müslümanlara karşı şiddet uygulaması, İslâm’ın Mekke döneminin son gününe kadar sürmüştür. Nitekim hicretten önce Dârunnedve’de toplanan müşriklerin, Hz. Peygamber’e uygulamak üzere aralarında tartıştıkları üç husustan (bağlamak, sürgün etmek ve öldürmek) herbiri birer şiddet yöntemidir. Mekkeliler fırsat düştükçe Medine döneminde de ele geçirdikleri Müslümanlara şiddet uygulamaktan geri durmamışlardır. Nitekim hicretin dördüncü yılında Zeyd b. Desinne ve Hubeyb b. Adiy’i çarmıha gerip işkence ile öldürmüşlerdir.</p>

<p>Müşrikler şiddet yöntemiyle İslâm’ın yayılışını önlemeye muvaffak olamadıkları gibi, bilakis bu konuda başarısızlığa uğradılar. Öte yandan başarıya ulaşan, şiddet uygulayan değil, uygulanan taraf, yani Müslümanlar oldu. Çünkü Hz. Peygamber müşriklere aynı yöntemle karşılık vermedi ve onlardan intikam alma yoluna gitmedi. Müslümanlar çektikleri işkencelerden dolayı kendisine sızlandıklarında sabretmelerini öğütledi. Çünkü kendisi şiddet taraftarı olmadığı gibi, onun asıl hedefi şiddeti önlemekti. Kur’an-ı Kerim’de “Sen onlar üzerinde bir zorba değilsin”4 buyrulur; “Her inatçı ve zorbanın hüsrâna uğradığı”5 bildirilir.</p>

<p>Şiddeti aile içi ve toplumsal şiddet olarak iki kısımda ele almak mümkündür. Aile içi şiddetten bahsedildiğinde ilk akla gelen, aile reisinin, diğer aile bireyleri ve büyüklerin küçükler üzerinde uyguladığı şiddet ve baskıcı tavırlardır. Bu tür bir uygulamanın ailede huzuru, sevgi ve saygıyı ortadan kaldıracağı gibi, böyle bir ortamda yatıp kalkan çocuklar ve gençler için kötü sonuçlar doğuracağı ve onların karakteri üzerinde olumsuz etkide bulunacağı açıktır. Çünkü şiddeti kanıksayan aile fertlerinin de artık şiddetin bulunmadığı yerde yaşamak istememesi ve kendisinin de ileride aynı yollara başvurması doğaldır. Bunu önlemek de şiddet, baskı ve ezici tavırlar yerine karşılıklı sevgi ve saygının hakim olduğu bir aile yuvası oluşturmakla mümkündür. Çok sayıda bireysel ve toplumsal çatışmanın kaynağı olan şiddet, bir toplumda problemleri çözüm ve iletişim aracı haline geldiği zaman, basit sorunlar dahi üzücü olaylarla sonuçlanabilir.</p>

<p>Hz. Peygamber gerek aile içi şiddeti ve gerekse toplumsal şiddeti söz ve davranışlarıyla önlemeye çalışmış ve bu konuda gerekli tedbirleri almıştır. Onun evinde her şeyden önce sevgi ve saygıya dayalı bir hayat tarzı hakimdi. Bunun yanında, aile içi problemleri şiddete başvurmaksızın çözme yoluna giderdi. Nitekim hanımlarına, hizmetinde bulunanlara ve evinde büyüyen kimselere hiçbir zaman şiddet uygulamamış; onları dövmemiştir. Hz. Âişe, Hz. Peygamber’in hiçbir hizmetçisini ve hanımını dövmediğini; eliyle hiçbir canlıya vurmadığını söylemiştir.6 Kendisi bunu yapmadığı gibi, hanımlarını dövenleri de “Kadınlarınızı nasıl dövüyor, sonra da akşam olunca beraberce yatıyorsunuz”.7 diyerek kınamıştır. Kadınların dövülmemesi, hele yüze hiç vurulmaması8 konusunda uyarılarda bulunmuştur. Hz. Peygamber ile hanımları arasında çıkan bir sorun üzerine yanlarına gelen Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in, onunla evli olan kızlarını dövmeye kalkışmaları üzerine şiddet konusundaki tavrını şu sözleriyle dile getirmiştir: “Allah Teâlâ beni şiddet uygulayan (muannif) birisi olarak göndermedi; bilakis eğitici ve kolaylaştırıcı olarak gönderdi”.9</p>

<p>Hz. Peygamber sadece ailede değil, toplumun tüm bireyleri arasında şiddete yer verilmemesi konusunda da uyarılarda bulunmuştur. Onun bu hususla ilgili bir sözü şöyledir: “...Müslümanlara vurmayınız”!10 Bu sözüyle Hz. Peygamber, kişisel ve toplumsal sorunları vurup kırarak değil; hiddet ve öfkeye kapılmadan, anlaşarak ve uzlaşarak çözmeyi tavsiye etmiş olmaktadır. Keza toplumsal huzuru bozmaya yol açabilecek davranışları daha fiiliyata geçmeden önleme yoluna gitmiştir. İnsanların yaralanmasına ve hatta ölümüne yol açabilecek silahlı saldırılara meydan vermemek, silahla öfke dindirmemek için ikazda bulunmuş, bu tür hareketlerde bulunanları toplumdan dışlarcasına “Bizim aleyhimize silah taşıyan bizden değildir”.11 buyurmuştur.</p>

<p>Peygamberimiz toplumu zor kullanarak ıslah etmeye çalışan bir ıslahatçı değildi. Nitekim, insanlar için bir sıfat olarak kullanıldığında “Başkasına hak tanımayan, zorba ve zor kullanarak halkı ıslah eden” gibi anlamlara gelen “Cebbâr” sıfatı ile muttasıf olmadığını hem kendisi ifade etmiş; hem de sahâbe bunu dile getirmiştir. Çeşitli vesilelerle “Allah beni cömert bir kul kıldı; zorba ve zâlim kılmadı”12 demiştir. Yine çeşitli sözlerinde zorbalığı ve zorbaları kötülemiştir. Sahabenin kanaati de onun asla zorba olmadığı yönünde idi. Bir başka vesileyle daha önce de belirttiğimiz gibi, Ficar savaşlarında Kureyş’in komutanlarından biri olan ve daha sonra yetmiş yaşlarında Mekke’nin Fethi’nde İslâmiyeti kabul edip Medine’ye yerleşen Mahreme b. Nevfel bir gün Hz. Peygamber’e elbise geldiğini ve onları halka dağıttığını duyar. Yanına o sırada küçük yaşta bulunan oğlu Misver’i alarak Hz. Peygamber’in evinin önüne gelir. Çocuğa Hz. Peygamber’i çağırmasını söyler. Fakat çocuk çekinir. Bunun üzerine Mahreme b. Nevfel Hz. Peygamber hakkında oğluna şu değerlendirmeyi yapar: “Evlâdım, o bir zorba değildir”! Bunun üzerine Misver Hz. Peygamber’i çağırır. O, sesi duyunca dışarı çıkar ve Mahreme için hazırladığı elbiseyi getirerek takdim eder.13</p>

<p>Hz. Peygamber Müslümanlara yönelik terörü ve saldırıyı henüz hazırlık safhasında iken önceden tespit ederek küçük çaplı bir müdahele ile önlemiştir. Hz. Peygamber Halid b. Süfyan el-Hüzelî’nin Medine üzerine yürümek için adam toplamakla meşgul olduğunu öğrenir. Abdullah b. Üneys adlı sahâbîyi tek başına onu ortadan kaldırmakla görevlendirir. Abdullah b. Üneys, Halid b. Süfyan’ı Urene Vadisi’nde bulur. Kendisini Hz. Muhammed (s.a.s.)’e karşı savaşmak isteyen Huzâalı bir Arap olarak tanıtır ve Halid’in adamları dağıldıktan sonra gece vakti onu öldürür. Sağ sâlim Medine’ye gelerek olup biteni Hz. Peygamber’e anlatır. Olay, hicretin dördüncü yılında, Uhud Savaşı’ndan sonra meydana gelmiştir ki bu, müşriklerle ilişkilerin en şiddetli olduğu bir dönemdir. Dolayısıyla iki kesim arasında bir savaş ortamı sözkonusudur. Halid b. Süfyan hazırlıklarını tamamlayıp Müslümanlar üzerine saldırmayı başarabilseydi, her iki taraftan da çok fazla kan dökülebilirdi.</p>

<p>Peygamberimiz, rastgele seçilen, ya da tesadüfen olay yerinde bulunan kimselerin zarar görmelerine fırsat vermemiş, bu tür olaylar karşısında üzülmüş ve gerekli uygulamaları yapmıştır. Bi’r-i Maûne katliamından sağ kurtulan Amr b. Ümeyye’nin, kendisinin himayesine aldığı iki kişiyi bilmeden öldürmesine son derece üzülmüş ve tazminatlarını ailelerine ödemiştir.</p>

<p>Peygamberimiz en azılı düşmanı bile olsa işkence yapmamış ve kendisine bu yolda yapılan teklifleri kesin bir dille ve prensip haline gelecek sözleri ile reddetmiştir. Bedir Savaşı’nda esir alınanlar arasında Kureyş’in hatiplerinden Süheyl b. Amr da bulunuyordu. Süheyl, bacağından bir okla vurulmuş; yaralı halde kaçmaya teşebbüs etmiş ve fakat yakalanmıştı. Hz. Ömer “Yâ Resûlallah! Onun ön dişlerini sökeyim de bir daha senin aleyhinde konuşmaya kalkmasın” dedi. Fakat Peygamberimiz buna razı olmadı; “Ben dişlerini söktürerek ona işkence yapamam. Allah da beni, peygamber olduğum halde aynı azaba uğratır” şeklinde cevap verdi ve devam etti: “Onun, senin beğeneceğin bir davranışta bulunması da umulur”. Süheyl b. Amr Mekke’nin Fethi’nde Müslüman olur. Hz. Peygamber’in vefatından sonra, ridde hareketleri meydana geldiği sırada Mekke halkı irtidat etmemekle birlikte şehirde bir iç karışıklık ortaya çıkar. Hatta Mekke Valisi Attâb b. Esîd bile korkup saklanır. Bu sırada Süheyl b. Amr bir konuşma yaparak halkı yatıştırır. O, şunları söyler: “Ben biliyorum ki bu din, güneşin doğması ve batması devam ettiği sürece pâyidar olacaktır. Aranızdan çıkan bu kişi-Ebû Süfyan b. Harb-sizi aldatmasın. Benim bildiğim bu meseleyi o da bilir. Ancak Benî Hâşim’e olan kıskançlığı onun kalbini mühürlemiştir. Ben Kureyş’in karada ve denizde en çok ulaşım vasıtaları bulunanıyım. Emîrinize boyun eğiniz. Zekatlarınızı ona veriniz...”. Süheyl’in bu sözleri kulağına gittiğinde Hz. Ömer, onun hakkında Hz. Peygamber’in kendisine söylediği sözleri hatırlar ve “Ben şehadet ederim ki sen Allah’ın Resûlü’sün” demekten kendini alamaz. Hz. Peygamber’in Süheyl’e karşı bu davranışı; işkenceye müsade etmemesinin yanında, esirlere iyi muamelede bulunması, düşmanını bile İslâm’a kazanmayı ve yeri geldiğinde ondan istifade etmeyi hedeflemesi gibi ömrü boyunca sürdürdüğü politikanın çok güzel bir örneğini teşkil etmektedir.</p>

<p>Peygamberimiz kendisine duyulan güveni istismar eden ve bu istismarı cinayet işleyecek derecede kötüye kullanan, terör estiren, hâinlik yaparak Müslümanların malına ve canına kıyan şahıslara müstehak oldukları cezayı uygulamaktan geri durmamıştır. Ureyne kabilesine mensup kişilere verdiği cezayı buna örnek gösterebiliriz. Olay şöyle gelişir: Bakımsızlıktan zayıf ve hasta olan bu sekiz kişi Medine’ye Hz. Peygamber’e gelerek İslâmiyeti kabul ettiklerini bildirirler. Bu şahıslara Medine’nin havası iyi gelmez ve hastalanırlar. Süt içmeye alışkın olduklarını belirtirek Hz. Peygamber’den kendilerine süt temin etmesini isterler. Peygamberimiz onları şehrin dışındaki bir otlakta yayılan ve azatlı kölesi Yesâr tarafından güdülen develerin bulunduğu yere gönderir. Burada bir müddet kalırlar, sütle beslenirler ve sağlıklarına kavuşurlar. Bu nankör adamlar bir sabah develeri alıp götürmeye kalkışırlar. Yesâr yanına birkaç kişi alarak kendilerine engel olmak ister. Fakat hırsızlar onu yakalarlar; ellerini, ayaklarını kestikten sonra diline ve gözlerine diken batırarak işkence ile öldürürler. Durumu öğrenen Hz. Peygamber’in görevlendirdiği Kürz b. Câbir’in komutasında yirmi kişilik bir süvari birliği bu hainleri yakalayarak Medine’ye getirir. Peygamberimiz onlara kısas uygular ve idam ile cezalandırır.14</p>

<h3>3. Zararlı Alışkanlıklar ve Ahlâkî Sorunlar</h3>

<p>Zararlı alışkanlıklara önce alkollü içki kullanımından başlamak istiyoruz. Alkollü içkiler hem bireysel ve hem de toplumsal bir sorundur; bunları kullanan bireyin yanında çevresindekiler de olumsuz etkilenir. Daha önce değindiğimiz gibi, İslâm’ın temel amacı dini, aklı, nefsi, nesli ve malı korumaktır. Alkollü içkilerin kullanılması bu beş amaçla çelişmektedir. Her şeyden önce dinin çok değer verdiği ve korumaya çalıştığı akla zarar vermektedir. Öncelikle, bu maddeler bağımlısını aklını kullanamayan, sağlıklı düşünemeyen, karar verme ve muhakeme yeteneğini kaybeden bir kimse haline getirmektedir. Bunun yanında nefse zarar vermektedir. Çünkü insanın psikolojik yapısını bozmaktadır. Utanma duygusunu ortadan kaldırmaktadır. Sarhoşluğun yol açtığı namus kavgalarına sık sık rastlanmaktadır. Nesle zarar vermektedir; alkol kullanan anne ve babanın kendilerinden çok çocuklarına bedensel ve psikolojik açıdan zarar verdiğini bilim adamları söylemektedir. İçki, ailelerin parçalanmasına yol açmaktadır. Çünkü alkollü içkiler kişiyi geçimsiz, kavgacı, saldırgan, suça, kaza yapmaya ve cinayet işlemeye meyyal, özellikle aile bireylerine şiddet uygulayan bir kimse haline getirmektedir. Sindirim sistemine zarar vermektedir. Vücudun çeşitli hastalıklara yakalanma riskini artırmaktadır. Görmeyi, konuşmayı ve daha ileri seviyede işitme duygusunu bozmaktadır. Üzülerek belirtmek gerekir ki, çağdaş bir düşünürün de işaret ettiği gibi “alkolizm bilhassa teknik ve şehirleşme çağında en büyük problem olarak karşımıza çıkmaktadır”.15</p>

<p>İçkinin zararlarını özetledikten sonra Hz. Peygamber dönemine ve onun içkiyi önleme konusundaki faaliyetlerine dönmek istiyoruz. Kaynaklarımızda sahabeyi rahatsız eden içki kaynaklı çok sayıda olay anlatılmaktadır. Meselâ içki henüz yasaklanmadan içki içen Hz. Hamza sarhoş iken Hz. Ali’ye ait iki deveyi keser. Hz. Ali Hz. Peygamber’e onu şikayet eder. Hz. Peygamber de Hz. Hamza’ya giderek kendisine kızar.16 Yine içki yasaklanmadan önce Abdurrahman b. Avf ensardan birisinin evinde içkili vaziyette cemaate akşam namazını kıldırırken Kâfirûn Sûresini yanlış okur ve bu arada “Ey iman edenler! Siz sarhoş iken -ne söylediğinizi bilinceye kadar- namaza yaklaşmayın...”17 âyeti nâzil olur.18</p>

<p>İslâm’ın doğduğu sırada içki içme alışkanlığı Araplar arasında çok yaygın olduğu için Allah Teâlâ ilk Müslümanları içki yasağına yavaş yavaş alıştırmıştır. Önce, içki ve kumarın her ikisinde de büyük günah ve insanlar için birtakım faydaları olduğunu, ancak her ikisinin de günahının faydasından büyük olduğunu19 bildirmiş, bir dahaki safhada içkili iken namaz kılmayı yasaklamış,20 en sonunda ise sarhoşluk veren içkileri içmeyi kesin bir şekilde yasaklamıştır.21 Hz. Ömer’in içkinin haram kılınmasını şiddetle arzuladığı bilinmektedir. Nitekim o, “Allahım! İçki konusunda açık ve kesin bir beyanda bulun” diye dua etmiş, bunun üzerine şu âyet-i kerîme nâzil olmuştur: “Sana şarap ve kumar hakkında soru sorarlar. De ki: her ikisinde de büyük günah ve insanlar için bir takım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür....”22 Hz. Ömer çağrılarak inen âyet kendisine okunur. Hz. Ömer tekrar “Allahım! İçki konusunda açık ve kesin bir beyanda bulun” diye dua eder. Bunun üzerine şu âyet-i kerîme nazil olur: “Ey iman edenler! Siz sarhoş iken -ne söylediğinizi bilinceye kadar- namaza yaklaşmayın...”.23 Namaz kılınacağı zaman Hz. Peygamber’in münâdîsi “Sarhoş namaza yaklaşmasın” diye ilan eder. Hz. Ömer çağrılarak inen bu âyet de okunur. O, tekrar “Allahım! İçki konusunda açık ve kesin bir beyanda bulun” diye dua eder. Son safhada Mâide Sûresinin içkinin kesin bir şekilde yasaklandığını bildiren âyetleri nâzil olur: “Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durunuz ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçtiniz değil mi”?24 Hz. Ömer “Vazgeçtik” der.25</p>

<p>İçkinin haram kılındığına dair nâzil olan âyetler her tarafa duyurulur. Enes b. Mâlik, Ebû Talha’nın evinde içki içilirken içkinin haram kılındığına dair haberi duyduğunu ve Ebû Talha’nın derhal içki küplerini döktürdüğünü bildirmiştir. Herkes evindeki içkileri dökmüş, dökülen içkiler Medine sokaklarında sel gibi akmıştır.26 İçki hicretin üçüncü yılında Uhud Savaşı’ndan sonra haram kılınmıştır.</p>

<p>Hz. Peygamber’in içkinin yasaklanmasından sonraki tavrını ana kaynaklarda yer alan sözleri ve bilgiler ışığında şu şekilde özetlemek mümkündür: O, içkinin tedavi amacıyla kullanılamayacağını söylemiştir.27 İçki yasağını, İslâm’ın ulaştığı her yere, vilayetlere, meselâ Cüreş’e mektuplarla bildirmiştir.28 Sarhoşluk veren her maddenin haram kılındığını söylemiştir.29 Yani içkinin haram olmasındaki ölçünün sarhoşluk vermesi olduğunu açıklamıştır. Her sarhoşluk veren maddenin “hamr” olduğunu vurgulamıştır.30 Çoğu sarhoşluk veren maddenin azının da haram olduğunu açıklamıştır.31 İçkinin her kötülüğün anahtarı olduğunu ifade etmiştir.32 Muaz b. Cebel’e yaptığı on maddelik tavsiye demeti arasında “Asla içki içme! Çünkü o her kötülüğün başıdır”33 demiştir. İçkiyi sızdıranın, sızdırtanın, satanın, taşıyanın, taşınanın, kazancını yiyenin, içenin ve sunanın şiddetli bir şekilde kınanmayı hak ettiğini bildirmiştir.34 Hz. Peygamber’in meşrubat olarak su, bal şerbeti, süt ve meyve suyu içtiği bilinmektedir.35</p>

<p>İçkinin haram kılınmasından sonra Hz. Peygamber’in içki kullanan bazı kimseler hakkındaki uygulamalarına temas etmek istiyoruz. Hayber’in fethinde içki bidonları kırılıp içkiler döküldüğü zaman sahabeden mizahı seven Abdullah b. Hammâr (Lakabının Hımâr olduğu da söylenir.) dayanamayıp içki içer. Zaten bu şahsın içki görünce dayanamadığı da bildirilmektedir. Kendisini hemen Hz. Peygamber’in huzuruna götürürler. Hz. Peygamber onun bu davranışından hoşlanmaz ve pabuçlarıyla hafifçe vurur. Orada bulunanlar da vururlar. Hz. Peygamber’in bu şahsı daha önce de bu yüzden defalarca cezalandırdığı kaynaklarda kaydedilmektedir. O sırada Hz. Ömer “Allahım! Ona lanet et, artık çok oldu”! der. Bunun üzerine Hz. Peygamber “Öyle deme Ömer! O, Allah ve Resûlü’nü sever” buyurur.36 Buhârî, içki içene lanet etmenin caiz olmadığı, çünkü onun din dışı sayılamayacağı, yani bu hareketiyle dinden çıkmış olmadığı konusuna bir bab ayırmış ve yukarıdaki olayı bu vesileyle anlatmıştır. Mizahı seven Abdullah Hz. Peygamber’i güldürürdü.</p>

<p>Aynı şekilde Nuayman b. Amr, zaman zaman içki içermiş. Hz. Peygamber’e getirirler, o da pabuçlarıyla vurur, sahabeye de emreder, onlar da pabuçlarıyla vururlar, üzerine toprak saçarlarmış. Bu durum çok tekrarlanınca sahabeden birisi ona “Allah lânet etsin” der. Bunun üzerine Resûlüllah “Öyle deme! O, Allah ve Resûlünü sever” der.37 Böyle bir başka sarhoş Hz. Peygamber’in huzuruna getirilir. Kimisi eliyle, kimisi pabuçlarıyla ve kimisi elbisesiyle ona vurur. Birisi “Allah rezil etsin” der. Bunun üzerine Hz. Peygamber “Kardeşinize karşı şeytana yardımcı olmayın” der.38 Şüphesiz Hz. Peygamber’in bu davranışı içkiyi ve onu içeni hoş gördüğü anlamında değerlendirilmemelidir. Hoş görmemiş, hatta bilakis cezalandırmıştır. Bu da, Hz. Peygamber döneminde bile bazı yasaklara tam olarak uymayanlar bulunduğunu, ancak böylelerinin din dışı ilan edilmediğini ve toplumdan dışlanmadığını göstermektedir.</p>

<p>Hz. Peygamber döneminde alkollü içkiler yasaklanırken şüphesiz bugünkü gibi alkolün zararlarını tam anlamıyla tespit edebilecek imkanlar mevcut değildi. Fakat Yüce Yaratıcı, alkolün insan vücudunda yapabileceği tahribatı bildiği için onu yasaklamıştır. İzzetbegoviç’in ifadesiyle “alkolü yasaklarken İslâm din olarak değil, ilim olarak hareket etmiştir”.39 Gelişen teknik imkanlar ve yapılan araştırmalar İslâm’ın bu yasağını yalanlamamış, tam tersine doğrulamıştır. Hz. Peygamber de birkaç münferit olay dışında alkollü içkileri o dönemin inatçı ve tutucu insanlarına terkettirebilmiştir. Bu suretle ileriki yüzyıllarda İslâm dünyasının büyük ölçüde içkiye karşı korunmasını sağlamıştır. Fakat aynı başarıyı zor kullanmaların ve bilimsel çalışmaların sağlayabildiğini söylemek zordur. Amerikalı Profesör Julius Hirsch, Hz. Peygamber’in bu konudaki başarısını şu sözleriyle takdir etmektedir: “Hz. Muhammed (s.a.s.) Kur’an vasıtasıyla içkiyi yasaklamış ve yüzyıllarca büyük insan kitlelerini içkinin zararlarından koruyabilmiştir. Bu netice XX. yüzyılda münevver Amerika’da her çeşit propagandaya ve fennî yükselmeye rağmen elde edilememiştir”.40</p>

<p>İslâm’ın doğduğu sırada Araplar arasında yaygın bir şekilde kumar oynanıyor ve fal okları kullanılıyordu. İçki ve kumar Mekke’de yaygın olduğu gibi Medine’de de yaygındı. Hz. Peygamber Medine’ye hicret ettiği esnada Medineliler de içki içiyorlar, kumardan kazandıklarını yiyorlardı.41</p>

<p>Kumar oyununda on ok kullanılır, bunlardan üç tanesi boş bırakılır, yedi tanesine de hisseler takdir edilip yazılırdı. 1’den 7’ye kadar okların hisseleri, rakamları oranındaydı. On kişi arasında yapılan çekilişte, kendilerine boş ok çıkanlar, ortaya konulan maldan hisse alamazlardı. Ayrıca malın parasını bu boş çıkanlar öderdi. Bu tür kumar daha çok bir deveyi kesip etini 28 hisseye ayırmak suretiyle oynanırdı. Kumar oklarının dışında üçlü ve yedili fal okları vardı. Üçlü fal oklarını herkes yanında taşır, bu oklardan birinde “rabbim bana emretti” veya “yap”, diğerinde “rabbim bana yasak etti” veya “yapma” yazılı olurdu. Üçüncüsünde ise yazı bulunmazdı. Araplardan birisi bir yolculuğa çıkıp çıkmama, bir işi yapıp yapmama konusunda karar vermek için bu okları çekerlerdi. Ok olumlu çıkarsa o işi yaparlar, olumsuz çıkarsa yapmaktan vazgeçerlerdi. Yedili fal okları Kâbe’nin yanındaki “Hübel” adlı putun bekçisinin elindeki torbada, kâhinlerin ve hâkimlerin yanında bulunurdu. Bunların herbirinin üzerinde “evet”, “hayır”, “sizden”, “başkasından”, “açık değil”, “diyet”, “su” ifadelerinden biri yazılıydı. Babası şüpheli çocukların nesebini tayin etmek, öldürülen kimsenin diyetini tayin etmek, su kuyusu açmak gibi hususlarda bu fal okları kullanılırdı. Bu tür işlerden biriyle ilgili fal oku çektirmek isteyen bir kimse, hediyelerle birlikte Hübel’in bekçisine veya kâhine giderek ok çektirir ve ona göre hareket ederdi.42</p>

<p>Kur’an ve sünnette kumar ve fal oklarıyla ilgili uygulamalar haram kılınmıştır. Kur’an-ı Kerim’de içkinin haram kılındığı âyet-i kerîmede kumar (meysir) da yasaklanmıştır.43 Bir başka âyet-i kerîmede haram kılınan hususlar arasında “...fal oklarıyla kısmet aramak” da sayılmıştır.44 Hz. Peygamber içki ile birlikte kumarın da haram kılındığını pek çok sözünde açıklamıştır.45 Hadislerden, menfaat karşılığı oynanan oyunların hepsinin meysir tabiri içine girdiği anlaşılmaktadır. Kumarda yorulmadan, kolayca ve haksız bir şekilde başkasının malını almak sözkonusudur. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de ve hadîs-i şeriflerde kumar için kullanılan “meysir” kelimesi, kolaylık anlamına gelen “yüsr” kelimesi ile aynı kökten gelmektedir. Kumar oynayan kişi başkasının malını yorulmaksızın kolayca aldığı için meysir denilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de ve hadîs-i şeriflerde geçen meysir, o dönemde et üzerine oklarla oynanan bir çeşit kumardır. Bu tür kumarla kazanılan etler de haram kılınmıştır.</p>

<p>Kumarda kaybeden tarafın, kazanma ümidiyle tekrar tekrar oynama hırsına kapıldığı, sonunda çeşitli bireysel ve toplumsal huzursuzlukların ortaya çıktığı görülmektedir. Fal okları çekmek suretiyle Allah’a mahsus olan gaybı bilme hususu bu malzemelere isnat edilmiş ve putlara ilahlık atfedilmiş oluyordu. Ayrıca hem Kur’an’a, hem de sünnete göre insanların aklını kullanmaları esastır. Bundan dolayı babası belli olmayan bir çocuğun nesebini, bir yerde su bulunup bulunmadığını, yolculuğun iyi geçip geçmeyeceğini, ticaretin kâr sağlayıp sağlamayacağını fal oklarının bilmesi mümkün değildir. Hz. Peygamber, geçmiş peygamberlerden bazılarının fal okları kullandığına dair kanaatin doğru olmadığını da söylemiştir. Hz. İbrahim ile oğlu İsmail’i ellerinde fal okları ile birlikte tasvir eden bir resimi görünce imha edilmesini istemiş, onların asla fal okları kullanmadığını bildirmiştir.46</p>

<p>Hz. Peygamber bir taraftan güzel ahlâkıyla insanlara örnek olurken, diğer taraftan, ortaya çıkan veya çıkabilecek ahlâkî sorunları önlemek için gayret sarfetmiştir. İslâm’ın amaçlarından birisinin nesli korumak ve sağlıklı bir toplum yapısı oluşturmak olduğunu biraz evvel kaydetmiştik. Nesli ve aile yapısını bozan sorunların başında fuhuş gelmektedir. Fuhuş ahlâkı çökertmekte, psikolojik bozukluklara, günümüzde AIDS gibi büyük ölçüde cinsel ilişkiye bağlı hastalıkların artmasına, fuhuşla bağlantılı suçların ve kadın ticaretinin yaygınlaşmasına, kadının bir geçim kaynağı olarak kullanılmasının, kadın simsarlarının, kadın sayesinde para kazanan kimselerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Fuhuşu meslek ve geçim kaynağı haline getirmek fıtrata aykırı olduğu gibi, annelik vasfı ile de bağdaşmamaktadır. Câhiliye döneminde daha ziyade câriyeler fuhşa itilirdi. Hür kadınlar arasında da zina vak’aları görülüyordu. Erkeklerin zina yapması genellikle ayıp sayılmaz ve bununla övünülürdü.47 Kur’an’da48 ve hadislerde49 fuhuş çeşitleri ve fuhşa götüren çirkin davranışlar yasaklanmış ve cezâî müeyyideler konulmuştur. Hz. Peygamber, fâhişenin zina karşılığında elde ettiği geliri kazançların en kötüleri arasında saymış ve yasaklamıştır.50 Bîat alırken zina etmemeyi de şart koşmuştur.51 Fuhşun önlenmesi için eğitim, evliliğin kolaylaştırılması ve aile yapısının güçlendirilmesi gibi hususlar üzerinde durmuş, buna rağmen suç işleyenleri cezalandırmaktan geri kalmamıştır</p>

<p>İnsanlık tarihi boyunca hemen her toplumda kamu düzenini bozan ve yüz kızartıcı büyük bir suç olarak kabul edilen hırsızlık, Hz. Peygamber’in önlemeye çalıştığı sosyal problemlerden biridir. Ahlâk ve hukuk kurallarına aykırı yollardan haksız kazanç sağlanmasına sebep olan hırsızlık, İslâm’ın son derece değer verdiği, korumayı hedeflediği ve kutsal kabul ettiği mal güvenliğini ve meşrû yollardan gelir elde etmenin esas olduğu ilkesini ihlâl etmektedir. Câhiliye döneminde hırsızlık bir hayli yaygındı ve genel olarak ayıp ve suç sayılmaktaydı. Bununla birlikte, merkezî bir siyâsî otorite bulunmadığından suçun düzenli bir şekilde kontrol altında tutulduğu ve suçluların cezalandırıldığı söylenemez. Sözgelimi göçebe Araplar kabile fertlerine, dost kabilelere, mabetlere ve kamuya ait malların çalınmasını suç sayarken, aralarında antlaşma ve himaye bulunmayan diğer kabilelerden güç kullanarak çalınan malı ganimet sayar ve bu tür eylemleri de cesareti simgeleyen davranışlar olarak görürlerdi.52 Burada biz, hırsızlığın hukûkî boyutu, suçun oluşması, niceliği, niteliği ve cezanın tatbiki ile ilgili tartışmalar üzerinde durmayıp, kısaca sosyal ve ahlâkî boyutuna, Kur’an ve sünnetin bu fiil karşısındaki tutumuna temas edeceğiz.</p>

<p>Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de hırsızlıkla ilgili hukûkî hükümler mevcuttur.53 Kur’an-ı Kerim’de, üzerine bîat alınması gereken hususlar sayılırken “hırsızlık yapmamak” da zikredilmektedir.54 Hz. Peygamber’in Akabe’de Müslüman olanlardan bîat aldığı hususlar arasında “hırsızlık yapmamak” yer alıyordu. Hatta bu sözleşmede hırsızlığın “Allah’a ortak koşmamak”tan sonra ikinci sırada yer aldığı görülmektedir55 ki bu husus son derece dikkat çekicidir. Hadis literatüründe Hz. Peygamber’in hırsızlıkla ilgili sözleri incelendiğinde, bunların içinde en fazla yeri “Hırsız, mü’min olduğu halde hırsızlık etmez” sözüyle, “Hırsızlık yapmayın” veya “hırsızlık yapmamak” üzere bîat aldığı konusu ile ilgili hadislerin tuttuğu görülmektedir.56 Bu da Hz. Peygamber’in, konunun sık sık iman ile bağlantısını kurarak, hırsızlığın cezâî yönünden ziyade iman ve ahlâk boyutu üzerinde durduğunu göstermektedir. Hz. Peygamber’in sünnetinde hırsızlık, dünyada ve ahirette bir dizi müeyyide ve sorumluluğu gerektiren ağır bir suç ve büyük bir günah olarak nitelendirilmiştir. Suçu sabit görülen hırsızlar da cezalandırılmıştır. Ancak bu noktada üzerinde durulması gereken husus, hırsıza ceza vermenin amaç olmadığıdır. Önemli olan, insanları eğitmek, hırsızlığa sevkeden etkenleri, sosyal ve ekonomik dengesizliği, ahlâkî çöküntüyü ortadan kaldırmaktır. Üstelik Hz. Peygamber suçun oluşmasında, ispatında ve cezanın infazında suçlu lehine titiz davranmış, affetmeyi ve sulhü tavsiye etmiş, şikayetçisi bulunmayan veya kamuoyuna malolmamış suçları görmezlikten gelmiştir. Onun bu tutumu olumlu sonuç vermiş, döneminde hırsızlık olaylarında düşüş olmuştur.57</p>

<p>İnsanın yalnız kendisiyle ilgilenmesi, ilişkide bulunduğu herkesi ve her şeyi kendi yararına kullanma isteği anlamına gelen bencillik (enâniyet), ahlak sistemlerinde ve insan davranışlarında ciddi bir kusur olarak kabul edilir. Bencillik hemen her konuda ve alanda yardımlaşmaya, dayanışmaya ve işbirliğine engel olur. İnsanları açgözlü hale getirir. Bencillik duygusundan kaynaklanan birtakım olumsuz eğilimler de mevcuttur. Kibir, cimrilik, kin gütme, bireydeki paylaşma ve dayanışma ruhunu öldüren hırs, aç gözlülük, tamahkarlık gibi hususlar bunlardan birkaçıdır. Bunların yanlış ve kötü olduğuna, terkedilmeleri ve kontrol altına alınmaları gerektiğine dair İslam literatüründe çok sayıda bilgi mevcuttur.</p>

<p>Bencilliğin erdem olarak bilinen karşıtı özgeciliktir. Yani başkalarının iyiliğini düşünmek, yararına davranmak; hazlarını artırmak, acılarını dindirmek, başkalarının yararı için kendi isteklerinden özveride bulunmak ve tutkularını sınırlamak. Diğer bütün ahlâkî faziletlerde olduğu gibi, özgecilik de insanda bir huy ve meleke haline gelmekle kazanılmış olur. Bunun meleke halini alması da bu alandaki davranışların örnek alınmasına ve güçlü bir irade eğitimine bağlıdır. Yarar ummadan ve karşılık beklemeden bir insanın diğerine yardım etmesi, yani saf özgeci davranış biçimi can, mal ve ırz güvenliğinin teminatıdır. Birey kendi canını, malını, namusunu nasıl kutsal biliyor ve koruyorsa, diğerlerininkini de öyle bilmelidir.</p>

<p>Kur’an-ı Kerim’de, insanın en ciddi zaaflarından birisi olan bencilliği yeren, özgeci davranışları öven ve teşvik eden ifadeler bulunmaktadır. Kur’an’da işaret edilen bencillik örneklerinden bazıları şunlardır: Müşriklere “Allah’ın size rızık olarak verdiği şeylerden yoksullara infak edin” denildiği zaman onların “Allah’ın geçimini sağlayabileceği kimseleri biz mi besleyeceğiz”?58 demeleri kınanır. Firavun’un çılgınca bir bencillik duygusuyla halkına “Ben sizin en yüce tanrınızım”59 demesi eleştirilir. Kârûn’un azgınlıktan kaçınması ve insanlara ihsanda bulunması yönündeki tavsiyelere karşılık elindeki bütün imkanlara kendi bilgisiyle kavuştuğunu iddia etmesi60 hoş karşılanmaz. Fecr Sûresinde,61 insanoğlunun, toplumları kötü akibetlere sürükleyen sebepleri teşkil eden zaaflarını dile getiren ayetler mevcuttur. Bu zaaflar insanın bencilliğinden kaynaklanır. Bencillik de yüce Yaratan’a karşı güven eksikliği şeklinde kendisini gösterir. Buna göre Rabbi insanoğlunu denemek için ona bol bol rızık verecek olsa hemen sevinir ve bunu O’nun bir ikramı kabul eder. Fakat rızkı biraz daraldığında hemen Rabbi tarafından kahra uğradığını söylemeye yeltenir, sızlanmaya başlar. Halbuki o, bolluk zamanında da yetimleri ve kimsesizleri kollayıp gözetmez, bunun için önayak olmaz, mirası helal haram demeden yer, mala mülke karşı aşırı düşkünlük gösterir. Burada, azgınlık ve taşkınlıkları sebebiyle helak edilen kavimleri haber veren âyetlerin ardından varlıklı kesimin bencilliğini ve mal hırsını dile getiren âyetlere yer verilmiştir. Bu da, aslında bu zaafların, toplum düzeninin bozulmasının ve toplumlar için birer çöküş nedeni olduğunun vurgulanması amacıyla dile getirilmesi açısından önem arzetmektedir.62</p>

<p>Hz. Peygamber’in faaliyetlerinde ve sözlerinde bencillik kötülenmiştir. Meselâ Hz. Peygamber, alışverişlerde bencil duygularla hareket edilmesini yasaklamıştır. Sözgelişi bir kimsenin pazarlığı devam ederken diğerinin araya girmesini, kişinin onda gözü olsa bile, pazarlığı kendi lehine bozmaya çalışmasını açık ve kesin bir ifade ile nehyetmiştir. “Sizden biriniz kardeşinin pazarlığı üzerine pazarlık yapmasın”63 buyurmuştur.</p>

<p>Bencillikle yakından alakalı bir kavram da servettir. İslâm düşüncesinde servet edinmek, servetin esiri olunmadığı müddetçe teşvik edilmiştir Buna karşılık insanın sahip olduğu serveti, sahibinin ululanmasını temine, arzularını, ihtiraslarını, bencilliğini tatmine yönelik kullanması ise hoş karşılanmamıştır. Zekat, hac, infak gibi ibadet ve vazifeler, yoksulu korumanın yanında bencilliği yenmeye, özgeci davranışları geliştirmeye, bunları bireyin ve toplumun yaşantısına yerleştirmeye vesile olan uygulamalardır.</p>

<p>Bencilliğin, insanın kendisinin farkında olduktan sonra başkasının farkında olmaması şeklinde tezahür ettiği de gözden uzak tutulmamalıdır. Kendisi siftah ettikten sonra gelen müşteriyi “komşum henüz siftah etmedi” diyerek komşusuna gönderen esnafın tutumu bunun güzel bir örneğidir. Yoksa özgecilik, bireyin kendisini başkasının lehine olarak tüketmesi anlamına gelmemelidir. Kişinin kendine değer vermesi, kendini düşünmesi, kendisi için çalışması doğaldır. Ancak, diğer ahlâk ve davranışlarda da dengeyi, ölçüyü (itidali); duyguların, tutum ve davranışların normal ve dengeli olmasını öngören İslâm, bu konuda da dengenin sağlanmasını öngörmüştür. Kur’an ve Sünnet, aşırı bireysel tutkuları dizginleyici ve düzenleyici bir ahlâk öğretisi ortaya koymuştur. Yukarıda bir başka vesile ile de dile getirilen Hz. Peygamber’in bir sahâbîye tavsiyesi bu konudaki dengeli tutuma da kanaatimizce örnek teşkil etmektedir. Hz. Peygamber, malının tamamını Allah yolunda harcanmak üzere, ölüm döşeğinde vasiyet etmek isteyen Sa’d b. Mâlik’in bu tutumunu hoş karşılamaz, “Çocuklarına ne bıraktın”? diye sorar. Bir şey bırakmadığını öğrenince de malının onda dokuzunu çocuklarına bırakmasını söyler. Ancak Sa’d’ın ısrarı üzerine üçte birini vasiyet etmesini ister ve onu bile çok bulduğunu belirtir.64 Kanaatimizce bu, bencillik ve özgecilik arasında gözetilmesi gereken dengeye de çok güzel bir örnek teşkil etmektedir.</p>

<p>Peygamberimiz, insan haklarının en önemlilerinden biri olan ve çoğunlukla ırz kavramıyla ifade edilen insanın kişiliğinin, haysiyet, şeref ve saygınlığının korunmasına büyük önem vermiş, kişilik haklarının çiğnenmesini önlemeye çalışmıştır. Veda Hutbesi’nde insanların kanlarının ve mallarının yanısıra ırzlarının da mukaddes olduğunu vurgulamıştır. Bu üç hususu birarada anmak suretiyle yaşama hakkına, mülkiyete ve manevî kişiliğe ilişkin hakları aynı ölçüde güvence altına aldığını göstermiştir. Bir sözünde, kişiye kötülük olarak Müslüman kardeşini küçük görüp aşağılamanın yeteceğini bildirdikten sonra, Müslümanların kanlarının, mallarının ve ırzlarının birbirine haram, yani dokunulmaz olduğunu belirtmiştir.65 Hac ibadetinin kurallarını sırasıyla eda etmekte hata eden bir sahâbîye, bunun fazla bir sakıncası bulunmadığını, herhangi bir Müslümana dil uzatmanın daha büyük bir günah olduğunu söylemiştir.66 Son olarak zikredilen bu sözünden hareketle Hz. Peygamber’in, kişilik haklarını dinin özüyle alakalandırdığı ve bu haklara riayetin ibadetlerdeki bazı şeklî ihmallerden daha önemli saydığını belirttiği anlaşılmaktadır. Bir başka sözünde, kişinin dinini ve ırzını korumasını birarada zikretmiştir,67 ki burada, din ile manevî kişilik değerlerini ifade eden ırz kavramını birlikte zikretmesi dikkat çekicidir. “Bu ifadeden, kişilik değerlerinin dinî değerler için hakiki zemini teşkil ettiğini, sağlam bir dindarlığın sağlam ve korunmuş bir kişilikte daha da mükemmel olacağını anlamak mümkündür.”68</p>

<p>Hz. Peygamber insanların kötü sözlerle anılmasını, bir kimsenin gıyâbında kusurlarının anlatılmasını ve insanın elinde olmayan bedenî kusurları hakkında konuşulmasını yasaklamıştır. Çünkü bu tür davranışlar, insan onurunu rencide edip zedelemekte; toplumda dargınlık ve düşmanlıkların ortaya çıkmasına, sevgi, saygı ve barışın zarar görmesine sebep olmaktadır. Gıybet Kur’an-ı Kerim’de ölmüş bir din kardeşinin etini yemeye benzetilmiştir.69 Bu benzetme ile gıybetin kötülüğü vurgulanmıştır. Hz. Peygamber de bir kimseyi kendisinde bulunan kusurla anmanın gıybet, kendisinde bulunmayan bir kusuru ona isnat ederek aleyhinde konuşmanın ise iftira olduğunu bildirmiştir.70 “Karşılığında bana dünyayı verseler bir insanı hoşlanmayacağı bir şeyle taklit ve tavsif etmeyi kesinlikle sevmem”71 demiştir. İnsanların gizli hallerinin araştırılmamasını istemiştir.72 Kesin delile dayanmaksızın sadece şüpheye dayanarak insanların yargılanmasını yasaklamıştır.</p>

<p>Hz. Peygamber’in en başta gelen hedeflerinden birisi toplum huzurunun korunmasını sağlamaktı. Bu amaçla o, insanların birbirini hor ve hakir görmelerini, dedikoduyu, ara bozmak için laf getirip götürmeyi, ikiyüzlülüğü, yalanı, yalancı şahitliği, lânet okumayı, sövmeyi, hakareti, ana-babaya isyankar davranmayı, intiharı, iftirayı, ölüleri kötülemeyi, kıskançlığı, kin beslemeyi, dargınlığı, kusur araştırmayı, aldatmayı, sözünde durmamayı ve yapılan iyiliği başa kakmayı yasaklamıştır. Hz. Peygamber’in yasakladığı bu davranışların fert ve toplum için zararlı olduğu ve işlendiği takdirde toplumda olumsuz tahribat meydana getireceği açıktır. Burada sözü uzatmamak için bunların zararları konusunda detaylı açıklamalara girmek istemiyoruz.</p>

<h3>4. Doğal Olaylar ve Afetler</h3>

<p>Doğal afetler, doğurduğu sonuçlar itibarıyla birtakım toplumsal sorunların ortaya çıkmasına sebep olduğu için bu konuyu Hz. Peygamber’in toplumsal sorunlarla ilgili davranışlarını ele aldığımız bu bölüm altında işlemeyi uygun bulduk. Burada, tedbir alınarak zararın önlenebileceği doğal felâketlerle, insanın müdahelesi dahilinde bulunmayan olaylar karşısında Hz. Peygamber’in tutum ve davranışlarından bazı örnekler sunacağız.</p>

<p>Hz. Peygamber Tebük Seferi esnasında, Tebük’e varıldığında (veya yolda Hicr mevkiinde) bir akşam vakti, geceleyin şiddetli bir fırtına kopacağını bildirir. O nedenle sahâbeden hiç kimsenin, yanında arkadaşı bulunmadıkça, ayağa kalkmamasını ve develerinin dizlerini bağlamasını tembih eder. Herkes develerinin dizlerini bağlar. Gece vakti çıkan fırtınada onun tavsiyesine uyanlara bir zarar gelmezken, uymayan Benî Sâide kabilesinden iki kişiden birinin boğazı tıkanır, diğerini de fırtına bir taraflara atar. Boğazı tıkanan sahâbî daha sonra iyileşir, diğeri de Tay kabilesi tarafından Medine’ye gönderilir.73 Bu olayda önemli olan nokta, Hz. Peygamber’in fırtınanın çıkacağını nereden bildiğinden ziyade, doğal bir felâket öncesinde tedbir alınmasını istemesi ve arkadaşlarını uyarmasıdır. Nitekim onun ikazına uyanlar felâketten etkilenmedikleri halde, dinlemeyenler zarara uğramışlardır. Doğal felâketlerin dinle ilgili yönü de esasında ve büyük ölçüde bu noktada, yani tedbirde düğümlenmektedir. Çünkü doğal bir felaketin vukûunun önlenmesinin imkansız olduğu durumlarda, insana düşen görev tedbir almaktır.</p>

<p>Aynı şekilde Hz. Peygamber’in salgın hastalıktan korunma konusundaki tavsiyelerinin de o gün için çok güzel ve faydalı sonuçlar alınabilecek bir tedbir olduğu görülmektedir. O bu konuda şu sözü söylemiştir: “Bir yerde vebâ olduğunu işittiğiniz zaman oraya girmeyiniz! Bulunduğunuz yerde vebâ ortaya çıkarsa, oradan da çıkmayınız”.74 Kaynaklarımızda, Hz. Peygamber’in Tebük Seferi esnasında Şam’da veba salgını bulunduğuna dair bir haberin kendisine ulaşması üzerine bu sözü söylediğine dair rivayetler bulunmaktadır.75</p>

<p>Şimdi Hz. Peygamber’in doğal olaylar karşısındaki tutumuna temas etmek istiyoruz. Câhiliye halkı ay ve güneş tutulması gibi tabiat olaylarını uğur veya uğursuzluk olarak yorumlamakta, önemli bir kişinin veya bir hükümdarın doğum, ya da ölümünün işareti saymakta idiler.76 Hz. Peygamber, ay ve güneş tutulması hakkında, eski çağlardan beri kehânete dayalı bu tür yorumların yanlış olduğunu bildirmiştir.</p>

<p>Hz. Peygamber zamanında, birisi Mekke döneminin sonlarında, ikisi de Medine döneminde olmak üzere üç defa güneş tutulması ve iki defa da ay tutulması meydana gelmiştir. Ay tutulması esnasında Yahudiler toplanıp ateş yakmışlar, tas çalmışlar, ayın büyülendiğini söylemişlerdir. Diğer birçok konuda olduğu gibi Hz. Peygamber güneş ve ay tutulmaları konusunda da bu tür gerçek dışı inanç ve telakkileri yıkmıştır. Câhiliye halkının bu konudaki telakkisinin doğru olmadığını belirtmiş, bunlara sadece birer gök olayı olarak bakmıştır. Akıl erdirilemeyen olaylar karşısında akıl dışı yorumlar yerine Allah’a sığınmanın daha sağlıklı yol olduğunu göstermiştir. Nitekim oğlu İbrahim’in vefat ettiği gün güneş tutulmuş, halk bu olayın İbrahim’in ölümünden dolayı gerçekleştiği şeklinde yorumlamışlardır. Fakat Hz. Peygamber “Bir kimsenin ölümü ve doğumu sebebiyle güneş ve ay tutulmaz. Siz bu gibi olayları gördüğünüz zaman namaz kılın ve Allah’a niyazda bulunun”77 tavsiyesinde bulunmuştur. Bir başka rivayette ise “Hiçbir insanın ölümüyle güneş ve ay tutulmaz. Bunlar Allah’ın kudretinin bir nişanesi olan âyetlerinden iki âyettir. Bu olayları gördüğünüzde namaz kılın”78 demiştir. Güneş tutulması esnasında Mescid’e çıkarak dört (bazı rivayetlerde iki) rekat namaz kılmıştır.79 Tamamen insanların gücü ve iradesi dışında meydana gelen güneş ve ay tutulmaları esnasında Hz. Peygamber’in ibadet etmesi, onun, kâinattaki düzeni yaratan Yüce Allah’ın gücünü takdir ve takdise yönelik bir davranışı olarak değerlendirilmelidir.</p>

<p>Hz. Peygamber hadislerinde hayatın korunmasıyla ilgili alınması gereken pekçok tedbirden bahsetmiştir. Sözgelimi fırtınalı havada denize açılmama, korkuluğu bulunmayan bir terasta geceleyip uyku sersemliği ile düşmemek için böyle bir mekanda uyumama,80 yanar durumda bırakılan lambanın yağına tamah eden farenin yanan fitili çekerek yangına yol açmasını önlemek için uyumadan önce lambayı söndürme81 gibi tedbirler bunlar arasındadır.</p>

<h3>5. Hurafeler/Batıl İnanışlar</h3>

<p>Hurafeler, mantıksal temeli ve gerçek hayatla ilgisi bulunmayan yanlış inanç ve uygulamalardır. Bunlar din dışı alanlarda görülmekle birlikte, dinî konularda daha yaygındırlar; ırk ve din ayrımı olmaksızın çeşitli toplumlar arasında mevcutturlar. Din bazında ele alınacak olursa, tarihte ve günümüzde Yahudiler ve Hristiyanlarda olduğu gibi Müslümanlar arasında da görülmektedirler. Önceki dinlere ait bazı unsurların Müslümanlar arasına taşınması ve bilgisizlik gibi nedenler, ulûhiyet, gayb, uğur - uğursuzluk ve ölülerden yardım beklemek gibi bellibaşlı hurafelerin ortaya çıkmasına ve uygulanmasına yol açmıştır.82</p>

<p>Batıl inanışlar ve hurafeler, çağımızın olumsuz anlamda gelişme gösteren değerlerinden biridir. Oysa ilk bakışta, pozitif bilimlerin başdöndürücü bir şekilde ilerleme kaydettiği, sosyal bilimlerin de geliştiği, bilimsel araştırmaların hayatın her alanına nüfuz ettiği günümüzde, hurafelere ilginin azalması gerektiği düşünülebilir. Ne var ki, satanist hareketler, medyumluk ve fal başta olmak üzere çeşitli amaçlarla çaput bağlamak, mum yakmak, kurşun veya mum dökmek, yanlış kurban adamak, çeşitli nesneleri uğursuz saymak gibi sayısız hurafelerin ve halk inançlarının coğrafî sınır ve kültürel seviye farkı bile tanımaksızın zamanımızda ilgi gördüğü ve insanları etkilediği görülmektedir. Hatta bunlardan bir kısmının birer meslek haline geldiği ve bu alanda modern iletişim araçlarının da kullanıldığı müşahede edilmektedir. Bu tür uygulamalara, başta inanç boşluğu ve sağlıklı din anlayışından yoksunluk olmak üzere, bilgisizlik, dinî temel kaynaklarından öğrenmeme, esrarengize ve bilinmeyene karşı duyulan merak, manevî duyguları tatmin arzusu, ekonomik ve sosyal sorunlar gibi çeşitli faktörler sebep olmaktadır. Hurafelere ilginin, inanç zayıflığının ve bilgisizliğin yanısıra ekonomik ve sosyal sıkıntılarla da alakası bulunmaktadır. Ekonomik ve sosyal problemlerini gerçekçi usullerle çözüme kavuşturamayanların, birtakım hayali yollara başvurarak arzu ve emellerine ulaşmaya, ümit kaynağı aramaya çalışmaları kaçınılmazdır.</p>

<p>Bu noktada, diğer alanlardaki faaliyetlerinde olduğu gibi, Hz. Peygamber’in hurafeler karşısındaki tutumunun da günümüzde değerini ve önemini koruduğu ortaya çıkmaktadır. Hz. Peygamber bu açıdan da insanlara örnekliğini göstermiştir. O nedenle biz burada Hz. Peygamber’in hurafeler karşısındaki tutumunu ortaya koymaya çalışacağız. Ancak bunu yaparken, günümüzde görülen, bilinen ve yaşayan yaygın hurafeleri kaydetmek ve tartışmak amacımız dışındadır. Batıl inançlar ve hurafeler üzerinde genel olarak yazılan çok sayıda makale ve kitap bulunmaktadır.83 Burada bizim için Hz. Peygamber’in hurafelere karşı genel tutumu ve onun bu konudaki davranışlarından çıkarılabilecek ana fikir önemlidir. İslâm’ın doğduğu sıralarda görülen her hurafeyi de değil, Peygamber’in tavrını ve genel bakışını yansıttığını bildiğimiz davranışlarını ortaya koymaya çalışacağız. Hurafelerde bölgesel ve kültürel farklılıklar da bulunabilir. Sözgelimi câhiliye döneminde Araplar arasında yaygın olan bir hurafeye o dönemde dünyanın başka bir bölgesinde veya bugün rastlanmaması mümkündür. Bütün bunların tersi durumla da karşılaşılabilir. Yani o dönemde dünyanın başka bir bölgesinde veya günümüzde yaygın olan bir hurafeye o günkü Arap toplumunda rastlanmayabilir.</p>

<p>Öncelikle belirtmek gerekir ki, Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde, insanın kaderini değiştirme iddiası taşıyan, Allah’tan başka varlıklardan yardım alma gayesi güden, insanları sağlam bilgi kaynaklarından ve sebeplere başvurmaktan alıkoyan her türlü hurafe, batıl inanç ve uygulamalar açık ve kesin bir şekilde reddedilmiş ve yasaklanmıştır. Hz. Peygamber’in hemen tüm faaliyetlerinde hurafelerle mücadele ettiği görülmektedir. Sözgelimi kehâneti ve kâhinlerin eylemlerini kesinlikle hoş görmemiş, çeşitli tekniklerle gelecekten ve bilinmeyenden haber verme, gizli kişilik özelliklerini ortaya çıkarma sanatı olan ve hemen bütün milletlerde batıl inanç ya da folklor olarak varlığı görülen falcılığı yasaklamıştır. O sıralarda Araplar arasında falcılık son derece yaygındı. Câhiliye dönemi Arap toplumunda görülen ve kuşların adları, sesleri ve uçuşlarından uğursuz anlamlar çıkarma, kuşların uçuş tarzını inceleyerek yorumlar yapma veya çakıl taşı, nohut, bakla gibi maddelerle fal tutma gibi bütün fal çeşitleri Hz. Peygamber’in yasakladığı hususların kapsamına girmektedir.84</p>

<p>Hz. Peygamber su dolu bardağa, güneşe, billur parçasına bakarak remil atıp secili ve kafiyeli sözlerle ve bunların yanısıra, sözgelimi çocukların vücut yapılarına bakarak gelecekleriyle ilgili tahmin yürütmek gibi daha başka usullerle gâibden haber verdiğini iddia eden “arrâf”lara ve “kâhin”lere müracaatı yasaklamıştır. Arrâfa gidip bir şey sormayı yasakladığını açıkça dile getirdiğini görüyoruz.85 Muaviye b. Hakem es-Sülemî adlı sahâbî, kendisine “Biz birtakım şeyleri câhiliye döneminde yapıyorduk. Kâhine gidiyorduk” deyince “Kâhinlere gitmeyin” buyurmuştur.86 Adı geçen şahsın “Uğursuzlukta bulunuyorduk” demesi üzerine de, kendilerinin öyle zannettiklerini, ancak buna itibar edilmemesini ve niyetlenilen işten geri kalınmamasını söylemiştir. Bir grup insanın kâhinler hakkında bilgi almak amacıyla sordukları soruya “Kâhinler birşey değildir” demiştir.87 Kâhin veya arrâfa giderek onları tasdik etmekle iman arasında bağlantı kurmuştur. Nitekim “Böyle hareket edenlerin kendisine indirileni inkâr etmiş sayılacaklarını ve namazlarının kırk gün kabul edilmeyeceğini” bildirmiştir.88</p>

<p>Hz. Peygamber, İslâm’da uğursuzluk telakkisinin bulunmadığını, uğursuzluğa inanmanın kişiyi şirke götürebileceğini haber vermiştir. Kuşun ötmesinin ve uçmasının uğursuzluk sayılamayacağını belirterek, ilginç görünen nesne ve olayların iyiye yorulmasını tavsiye etmiştir.89 Büyü yapmanın ve muska taşımanın tevhid inancını zedeleyeceğini bildirmiştir.90</p>

<p>İslâm öncesinde Araplar, başta güneş ve ay olmak üzere birtakım gök cisimlerine ve melek, cin ve şeytan gibi rûhânî varlıklara taparlardı. Bunun yanısıra, bu cisimler hakkında çeşitli batıl inançlara da sahip idiler. Sözgelimi yıldızların yağmur yağdırdığına inanırlardı. Hz. Peygamber ise bunun câhiliye inancı olduğunu söylemiştir.91 Araplar güneşin melek olduğunu,92 şeytanların putları mekân edindiklerini kabul ederlerdi.93 Bir yıldızın kaymasını veya düşmesini, o beldede bir büyüğün doğmasına, yahut ölmesine, veyahut da bir felaketin geleceğine işaret sayarlardı.94 Hz. Peygamber bu tür inançların bâtıl olduğunu bildirmiştir. Bu konudaki görüşünü açıkladığı bir olay şöyle gelişmiştir: Bir gece vakti Hz. Peygamber sahabîlerle birlikte otururken bir yıldız kayar ve ortalığı aydınlatır. Bunun üzerine câhiliye döneminde böyle bir durumda ne dediklerini yanındakilere sorar. Onlar da “Bu gece büyük bir adam doğdu; büyük bir adam öldü” derdik” cevabını verirler. Bunun üzerine Hz. Peygamber “Yıldız ne bir kimsenin ölümü için kayar, ne de dünyaya geldiği için” der.95</p>

<p>Kırlarda yaşadığına, çeşitli renk ve şekle girerek insanlara göründüğüne, onları yollarından saptırıp helâk ettiğine, kılıçla vurulan ilk darbede öldüğüne, ikinci darbede ise dirildiğine inanılan ve efsânevî bir varlık olan “ğûl”96 hakkında Hz. Peygamber “Ğûl yoktur”97 buyurmuş, bu türden hayaletlerin varlığına dair telakkilerin bâtıl olduğunu kesin bir şekilde ifade etmiştir. Bunun yanında, câhiliye inançlarının kalıntısı olarak bir hayâletin görünmesi durumunda besmele çekmek ve ezan okumak gibi Müslümanların maneviyatını güçlendiren uygulamalar da tavsiye edilmiştir. Anılan efsane, çeşitli bölgelerin yanısıra Anadolu’ya cadı, umacı, dev anası ve aynı kökten olmak üzere gulyabani gibi adlarla geçmiştir.98</p>

<p>İslâm’ın doğduğu sırada cincilik, düğüm atmak, üflemek, fal okları ve yıldıza bakmak gibi usullerle yaygın bir şekilde putperestlikle birlikte uygulanmaktaydı. İslâm buna şiddetle karşı çıkmıştır.99 Sihir/büyü yapılmasını Hz. Peygamber büyük günahlar arasında saymış,100 hatta bir sözünde bunu Allah’a şirk koşmanın hemen ardından zikretmiştir.101Sihir yapanın imanının zâyi olacağını bildirmiştir.102 Bunun yanında büyü yapan için cezalar öngörülmüştür.103</p>

<p>Hz. Peygamber’in 9. ve 10. hicrî yıllarda yoğun bir şekilde Medine’ye gelen heyetlerle yaptığı görüşmeler, İslâm’ı tanıtma ve yayma bakımından olduğu kadar, batıl inanışlar ve hurafelerle mücadele açısından da önem arzeder. Peygamberimiz kabilelerin öteden beri sahip oldukları batıl inançları ve bunlarla ilgili uygulamaları ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Bu hususla alâkalı örnekleri ilgili bölümde verdiğimiz için burada tekrar etmek istemiyoruz. Câhiliye döneminde insanların ay ve güneş tutulması gibi tabiat olaylarını uğur veya uğursuzluk olarak yorumladıklarını, önemli bir kişinin veya bir hükümdarın doğum, ya da ölümünün işareti saydıklarını, Hz. Peygamber’in, ay ve güneş tutulması hakkında, eski çağlardan beri kehânete dayalı bu tür yorumların yanlış olduğunu bildirdiğini de biraz evvel kaydetmiştik.</p>

<p>Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde okumaya, bilgiye, akla, düşünceye, araştırmaya son derece önem verildiği malumdur. Hz. Peygamber hayatında ve faaliyetlerinde batıl inanışlara ve hurafelere göre değil, bilakis ve daima inanç, azim, sebat, sabır, çalışma, sebeplere bağlanma ve danışarak hareket etme gibi esaslara riayet etmiş, faaliyetlerini somut adımlar atarak gerçekleştirmiştir. Batıl inanışların ve hurafelerin inanç boşluğuna, dinî hayatın zayıflamasına, hurafelerin dinî bir görevmiş gibi telakki edilmesine, dolayısıyla dinin tahrifine, hayalciliğe, gerçeklerden, bilimsel davranışlardan ve aklı kullanmaktan uzaklaşmaya, ekonomik ve duygusal açıdan insanların sömürülmesine, bazı insanların haksız kazanç sağlamasına, insanların iyi niyetinin kötü niyetli kişiler tarafından istismar edilmesine, din istismarına, insanların geleceği ve gaybı öğrenme hususundaki zaaflarının kötüye kullanılmasına, ahlâkî çöküntüye ve ruh sağlığının bozulmasına yol açtığı veya açabileceği gerçektir. Bu tür asılsız şeylere rağbeti önlemek için herşeyden evvel dinin, temel kaynaklarından, ehil kimselerden ve tatmin edici bir şekilde öğrenilmesi ve öğretilmesi gerekmektedir. Eğitim kurumlarının yanısıra, iletişim araçlarına da bu hususta büyük görevler düşmektedir. Aksi takdirde bu alandaki boşluk, ehil olmayan bilgisiz kişiler tarafından doldurulacak ve hurafeler daha da yaygınlaşacaktır.</p>

<p><strong>KAYNAKÇA:</strong></p>

<p><strong>1.</strong> İbn Hişâm, I, 555-556.</p>

<p><strong>2.</strong> Vâkıdî, II, 415; İbn Hanbel, III, 392-393; Buhârî, IV, 160.</p>

<p><strong>3.</strong> Buhârî, IV, 238-239.</p>

<p><strong>4.</strong> Ğâşiye Sûresi 23.</p>

<p><strong>5.</strong> İbrâhîm Sûresi 15.</p>

<p><strong>6.</strong> İbn Hanbel, VI, 229; Müslim, II, 1814; İbn Mâce, I, 638.</p>

<p><strong>7.</strong> İbn Hanbel, IV, 17.</p>

<p><strong>8.</strong> İbn Hanbel, V, 5; Ebû Dâvud, II, 606-607.</p>

<p><strong>9.</strong> İbn Hanbel, III, 328.</p>

<p><strong>10.</strong> İbn Hanbel, I, 404.</p>

<p><strong>11.</strong> İbn Hanbel, II, 185.</p>

<p><strong>12.</strong> Ebû Dâvud, IV, 143; İbn Mâce, II, 1086.</p>

<p><strong>13.</strong> Buhârî, VII, 50.</p>

<p><strong>14.</strong> Vâkıdî, II, 568-571; İbn Hişâm, II, 640-641; İbn Sa’d, II, 93; Buhârî, VIII, 19-20.</p>

<p><strong>15.</strong> Ali İzzetbegoviç, s. 238.</p>

<p><strong>16.</strong> Müslim, II, 1568-1570.</p>

<p><strong>17.</strong> Nisâ Sûresi 43.</p>

<p><strong>18.</strong> Ebû Dâvud, IV, 80.</p>

<p><strong>19.</strong> Bakara Sûresi 219.</p>

<p><strong>20.</strong> Nisâ Sûresi 43.</p>

<p><strong>21.</strong> Mâide Sûresi 90-91.</p>

<p><strong>22.</strong> Bakara Sûresi 219.</p>

<p><strong>23.</strong> Nisâ Sûresi 43.</p>

<p><strong>24.</strong> Mâide Sûresi 90-91.</p>

<p><strong>25.</strong> Ebû Dâvud, IV, 79-80; Neseî, VIII, 286-287.</p>

<p><strong>26.</strong> Buhârî, V, 189-190; Müslim, II, 1570 vd.</p>

<p><strong>27.</strong> Müslim, II, 1073.</p>

<p><strong>28.</strong> Müslim, II, 1576.</p>

<p><strong>29.</strong> Buhârî, V, 245; Müslim, II,1585-1588; İbn Mâce, II, 1123-1124; Ebû Dâvud, IV, 86, 88-91; Neseî, VIII, 327.</p>

<p><strong>30.</strong> Neseî, VIII, 296.</p>

<p><strong>31.</strong> İbn Mâce, II, 1124-1125; Ebû Dâvud, IV, 87; Neseî, VIII, 300-301.</p>

<p><strong>32.</strong> İbn Mâce, II, 1119.</p>

<p><strong>33.</strong> İbn Hanbel, V, 238.</p>

<p><strong>34.</strong> İbn Mâce, II, 1122.</p>

<p><strong>35.</strong> Neseî, VIII, 335.</p>

<p><strong>36.</strong> Vâkıdî, II, 665; Buhârî, VIII, 14; İbnü’l-Esîr, Üsd, III, 216.</p>

<p><strong>37.</strong> İbnü’l-Esîr, Üsd, V, 352.</p>

<p><strong>38.</strong> Buhârî, VIII, 14-15.</p>

<p><strong>39.</strong> Ali İzzetbegoviç, s. 227.</p>

<p><strong>40.</strong> Alpaslan Özyazıcı, Alkollü İçkiler, Sıgara ve Diğerleri, Ankara 1996, s.14-16.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>41.</strong> İbn Hanbel, II, 351.</p>

<p><strong>42.</strong> İbn Habîb, el-Muhabber, s. 333-335; Alûsî, III, 53-70; Cevad Ali, VI, 776 vd.; Mustafa Öz, “Ezlâm”, DİA, XII, 67.</p>

<p><strong>43.</strong> Mâide Sûresi 90-90.</p>

<p><strong>44.</strong> Mâide Sûresi 3.</p>

<p><strong>45.</strong> Ebû Dâvud, IV, 97; İbn Hanbel, I, 274.</p>

<p><strong>46.</strong> Buhârî, IV, 111.</p>

<p><strong>47.</strong> Cevad Ali, V, 133-134.</p>

<p><strong>48.</strong> Furkân Sûresi 68; İsrâ Sûresi 32.</p>

<p><strong>49.</strong> Wensick, II, 345-348.</p>

<p><strong>50.</strong> Buhârî, III, 43; Müslim, II, 1199.</p>

<p><strong>51.</strong> İbn Hişâm, I, 433; Taberî, III, 62.</p>

<p><strong>52.</strong> Cevad Ali, V, 605.</p>

<p><strong>53.</strong> Mâide Sûresi 38-39.</p>

<p><strong>54.</strong> Mümtehine Sûresi 12.</p>

<p><strong>55.</strong> Buhârî, I, 10.</p>

<p><strong>56.</strong> Bk. Wensinck, v. dğr. el-Mu’cemü’l-Müfehres li-Elfâzi’l-Hadîsi’n-Nebevî, Leiden 1936-69, II, 455-457.</p>

<p><strong>57.</strong> Hırsızlık konusunda geniş bilgi ve meselenin özellikle hukûkî yönü için bk. Ali Bardakoğlu, “Hırsızlık”, DİA, XVII, 384-396.</p>

<p><strong>58.</strong> Yâsîn Sûresi 47.</p>

<p><strong>59.</strong> Nâziât Sûresi 24.</p>

<p><strong>60.</strong> Kasas Sûresi 76-79.</p>

<p><strong>61.</strong> Fecr Sûresi 15-20.</p>

<p><strong>62.</strong> Hayati Hökelekli, “Enâniyet”, DİA, X!, 170-171.</p>

<p><strong>63.</strong> Buhârî, III, 24.</p>

<p><strong>64.</strong> Tirmizî, IV, 305-306.</p>

<p><strong>65.</strong> Müslim, III, 1986.</p>

<p><strong>66.</strong> Ebû Dâvud, II, 517.</p>

<p><strong>67.</strong> Buhârî, I, 19.</p>

<p><strong>68.</strong> Hayati Hökelekli, “Irz”, DİA, XIX, 134.</p>

<p><strong>69.</strong> Hucurât Sûresi 12.</p>

<p><strong>70.</strong> Müslim, III, 2001; Tirmizî, IV, 329; Ebû Dâvud, V, 192.</p>

<p><strong>71.</strong> Ebû Dâvud, V, 192-193.</p>

<p><strong>72.</strong> Ebû Dâvud, V, 194, 199.</p>

<p><strong>73.</strong> Vâkıdî, III, 106; İbn Hişâm, II, 520-521; İbn Hanbel, V, 424-425; Taberî, III, 105.</p>

<p><strong>74.</strong> Mâlik, s. 895-897; Buhârî, VII, 20-22; Müslim, II, 1737-1742; Ebû Dâvud, III, 478.</p>

<p><strong>75.</strong> İbn Hanbel, III, 416.</p>

<p><strong>76.</strong> Müslim, I, 622; Neseî, III, 136, 141, 145; İbn Mâce, I, 401.</p>

<p><strong>77.</strong> Buhârî, II, 24.</p>

<p><strong>78.</strong> Buhârî, II, 24.</p>

<p><strong>79.</strong> Buhârî, II, 23-31; Müslim, I, 618-630; Neseî, III, 124-154; İbn Mâce, I, 400-402; Mehmet Apaydın, s. 95-98.</p>

<p><strong>80.</strong> Tirmizî, V, 141.</p>

<p><strong>81.</strong> İbn Hanbel, V, 82; Buhârî, VII, 143.</p>

<p><strong>82.</strong> Ali Murat Yel-Yusuf Şevki Yavuz, “Hurâfe”, DİA, XVIII, 381-384.</p>

<p><strong>83.</strong> Bu konuda şu eserlere bakılabilir: Abdülkadir İnan, Hurafeler ve Menşeleri, Ankara 1962; Kemalettin Erdil, Yaşayan Hurafeler, Ankara 1999; Mustafa Uysal, İslam’a Sokulan Bid’at ve Hurafeler, I-II, İstanbul 1975; Martin Lings, Antik İnançlar Modern Hurafeler, çev. Enes Harman-Ufuk Uyan, İstanbul 1980; İsmail Lütfi Çakan, Hurafeler ve Batıl İnanışlar, İstanbul 1981;; Ali Çelik, “Asr-ı Saadette Halk İnançları”, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadette İslam, V, İstanbul 1995, s. 327-443.</p>

<p><strong>84.</strong> İlyas Çelebi, “Fal”, DİA, XII, 138-139.</p>

<p><strong>85.</strong> Müslim, II, 1751.</p>

<p><strong>86.</strong> Müslim, II, 1748.</p>

<p><strong>87.</strong> Müslim, II, 1750.</p>

<p><strong>88.</strong> İbn Hanbel, II, 429; IV, 68; V, 380; Ebû Dâvud, IV, 226; Müslim, II, 175; Tirmizî, I, 243; İbn Mâce, I, 209.</p>

<p><strong>89.</strong> Buharî, VII, 17; Müslim, I, 382.</p>

<p><strong>90.</strong> İbn Hanbel, I, 381; Ebû Dâvud, IV, 212-213.</p>

<p><strong>91.</strong> Müslim, I, 644.</p>

<p><strong>92.</strong> Âlûsî, II, 215 vd.</p>

<p><strong>93.</strong> Âlûsî, II, 197.</p>

<p><strong>94.</strong> Hamdi Yazır,VII, 4569; Ali Çelik, V, 334 vd.</p>

<p><strong>95.</strong> Müslim, II, 1750-1751.</p>

<p><strong>96.</strong> Âlûsî, II, 343 vd.</p>

<p><strong>97.</strong> Müslim, II, 1744; Ebû Dâvud, IV, 233.</p>

<p><strong>98.</strong> İlyas Çelebi, “Gûl”, DİA, XIV, 177.</p>

<p><strong>99.</strong> Büyünün mahiyeti, çeşitleri ve çeşitli kültürlerdeki durumu hakkında özet bilgi için bk. Hikmet Tanyu, “Büyü”, DİA, VI, 501-506. 100 Buhârî, VII, 34; Nesâî, Sünen, İstanbul 1981, VII, 111. 101 Buhârî, VII, 29, 34. 102 Nesâî, , VII, 112. 103 İbn Hanbel, I, 190-191; Tirmizî, IV, 60.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı - Prof. Dr. İbrahim Sarıçam</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Peygamberimizin Hayatı</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/toplumsal-sorunlar-karsisinda-hz-muhammed-sas</guid>
      <pubDate>Wed, 31 Dec 2025 09:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2025/12/toplumsal-sorunlar-karsisinda-hz-muhammed-sas.png" type="image/jpeg" length="24693"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hz. Peygamber (sas) ve Fakirler]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-ve-fakirler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-ve-fakirler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hz. Peygamber, çeşitli sebeplerle fakir düşen insanların gözetilip kollanması için hangi tavsiyelerde bulunmuştur?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Toplum içinde gözetilip kollanması gereken kesimlerden birisi de şüphesiz çeşitli sebeplerle fakir düşen insanlardır. Kur’an-ı Kerim’de fakirlere yardım edilmesi, onların yedirilip korunması üzerinde çok sayıda âyet-i kerime mevcuttur. Hz. Peygamber daha İslâm’ın ilk yıllarından itibaren fakirlerin korunup gözetilmesi, fakirlikle mücadele edilip toplumda muhtaç kimsenin bırakılmaması yönünde ciddî adımlar atmıştır. Bu adımlar, muâhât, kölelerin azad edilmesi, muhtaçlara gerek devlet eliyle toplanan ganimet ve zekattan, yani devlet bütçesinden pay ayrılması ve gerekse nafile yardımların teşvik edilmesi şeklinde özetlenebilir. Hatta o dönemde gayri müslimlerin fakirlerinin bile korunup gözetildiği görülmektedir. Nitekim maddî gücü yerinde olmayan, çalışmaktan âciz ve yoksul gayri müslimler cizye vermekten muaf tutulmuştur.</p>

<p>Hz. Peygamber’in nafile yardımlara teşviki konusuna bir örnek olmak üzere şu olayı nakletmek istiyoruz: Bir gün Hz. Peygamber’e yalın ayak, yarı çıplak, kaplan postu rengindeki gömleklerini veya abalarını başlarına geçirmiş Mudarlı birtakım adamlar gelir. Onların yoksul halini görünce Hz. Peygamber’in yüzünün rengi değişir. İçeri girip çıktıktan sonra Bilâl-i Habeşî’ye ezan okumasını ve kamet getirmesini söyler. Namazı kıldırdıktan sonra cemaate bir konuşma yapar. Fakirlere yardım edilmesini öngören bir kısım ayetleri okuduktan sonra “Kişi, dinarından, dirheminden, elbisesinden buğdayından, hurmasından, yarım hurma bile olsa sadaka vermelidir” der. İnsanlar seferber olurlar ve para, yiyecek ve içecek gibi ihtiyaç maddelerini getirirler. Öyle ki, yiyecek ve giyeceklerden iki küme oluşur. Hz. Peygamber bu manzara karşısında son derece memnun olur ve şunları söyler: “Kim İslâm’da güzel bir çığır açarsa, onun ve onunla amel edenlerin mükafatı, o çığırla amel edenlerin mükafatından hiçbir şey eksilmeksizin kendisine ait olur. Kim ki İslâm’da kötü bir çığır açarsa, o çığırın ve onunla amel edenlerin günahı, onunla amel edenlerin günahından bir şey eksilmeksizin kendisine ait olur”.94</p>

<p>Hz. Peygamber, fakirlerin durumunu iyileştirmeye yönelik faaliyetlerde bulunurken onları hiçbir zaman horlama ve aşağılama cihetine gitmemiştir.</p>

<p>Hz. Peygamber’in fakirlik ve fakirlerle ilgili çok sayıda sözü mevcuttur. Bunları iki gruba ayırarak değerlendirmek mümkündür: Birinci grup rivayetlerde fakirliğin lehinde ifadelere yer verildiği görülmektedir. Hatta hadis âlimleri, fakirliğin fazileti ile ilgili bablar açarak bu konuyla ilgili hadisleri derlemişlerdir.95 Bu rivayetlerde fakirliğin fazileti,96 sabreden fakirlerin cennete ilk giren gruplar arasında yer alacağı,97 cennete fakirlerin girebileceği,98 cennet ehlinin çoğunluğunu fakirlerin teşkil edeceği,99 Müslümanların fakirlerinin cennete zenginlerinden önce gireceği,100 fakirliğin utanılacak bir şey değil, insanın manevî hayatı için bazı avantajlar sağlayan bir mertebe sayıldığı, fakirlerin toplumun hayırlı bir tabakasını oluşturduğu,101 Allah’ın mü’min-namuslu ve fakir kulunu sevdiği102 belirtilmektedir.</p>

<p>İkinci grup rivayetlerde ise sabredip olgunluk göstermeyen, yoksulluğunu bahane ederek taşkınlık yapan, kötülük işleyen, isyan eden fakirler şiddetle kınanmıştır. Fakirlikten Allah’a sığınılması gerektiği,103 fakirliğin kişiyi birtakım kötülüklere sürükleyebileceği, hatta nankörlüğe bile sevkedip küfre düşürebileceği104 belirtilmektedir. Bu grup rivayetlerde fakirliğin aleyhinde ifadeler yer almaktadır.</p>

<p>Fakirliğin lehinde ve aleyhinde görülen bu rivayetler arasında, ilk bakışta çelişki bulunduğu sanılabilir. Halbuki birinci grupta yer alan rivayetlerde yoksulluk karşısında sabır ve metanet gösterilmesi gerektiği ve fakirliğin insan için bir eksiklik olmadığı vurgulanmaktadır. İkinci grup rivayetlerde ise, fakirlikle mücadele ve fakirlerin korunması konusunda gayret gösterilmesinin teşvik edildiği görülmektedir. Bu açıdan bakıldığında iki grup rivayet arasında çelişkiden ziyade uyum bulunduğu ve bu ifadelerin toplumun bu iki unsuru arasında denge sağlamaya yönelik olduğu rahatlıkla söylenebilir.105</p>

<p>Hz. Peygamber çeşitli vesilelerle “Veren elin alan elden hayırlı olduğunu”106 belirtmiştir.</p>

<p>Sosyal dayanışmanın uygulanacağı kesimler içinde fakirler önemli yer tutar. O nedenle fakirlerle ilgili konuyu Hz. Peygamber’in sosyal dayanışmaya verdiği büyük önemi gözler önüne sererek bitirmek istiyoruz. Onun hayatı dikkatle incelendiğinde, Kur’an-ı Kerim’in içerdiği sosyal dayanışma ilkelerini çeşitli alanlarda ve toplumun tüm kesimlerini içine alacak şekilde uygulamaya geçirdiği görülür. Kur’an-ı Kerim’in bu konudaki ilkelerinden birisi şöyledir: “İyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşın, kötülük ve zulüm üzerinde yardımlaşmayın”.107 Bu ayet-i kerimede, her türlü iyilik, ihsan, itaat, doğruluk, günahsızlık gibi anlamlara gelen birr kelimesi ile takvâ kelimesinin kapsadığı bütün alanlarda dayanışma istenmektedir.</p>

<p>Toplumun ve bireyin mutluluğu, barış ve huzuru için gereken sosyal dayanışma alanlarını şu şekilde sıralayabiliriz: Hz. Peygamber, bireylerin manevî dayanışma içinde olmalarını istemiştir. Bireyin, hayatın zorluk ve kolaylık anlarında diğer insanların yanında olmasını, başka bir ifade ile onlara psikolojik destek sağlamasını istemiştir. Hasta ziyâreti, ve ta’ziye, davete icabet, hediyeleşme buna birer örnektir. Hz. Peygamber bilgisizi öğrenmekle, bilgini de öğretmekle yükümlü tutarak Müslümanları ilmî dayanışmaya sevketmiştir. Müslümanların yaşadığı topraklara yapılacak saldırılara karşı bütün gücüyle maddî ve mânevî dayanışma içinde bulunması vatan savunmasında dayanışmayı sağlamıştır. Hz. Peygamber ekonomik alanda aldığı tedbirlerle toplumun her kesimini korumayı amaçlamıştır. Zekat, sadaka ve fitre başta olmak üzere boç verme gibi çeşitli konularda getirilen mâlî yükümlülükler Müslümanlar arasında ve hatta Müslüman olmayanlarla bile ekonomik dayanışmanın yollarını açmıştır. Kur’an’da sosyal dayanışmada yakınlara öncelik tanınmıştır. Bundan sonra yoksullar, düşkünler, köleler, borçlular vs. gelmektedir. Kur’an’ın sosyal dayanışma ile ilgili ilkeleri Hz. Peygamber tarafından bizzat uygulanmıştır.108</p>

<p><strong>KAYNAKÇA:</strong></p>

<p><strong>94.</strong> İbn Hanbel, IV, 358-359.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>95.</strong> Buhârî, VII, 178; İbn Mâce, II, 1379.</p>

<p><strong>96.</strong> Buhârî, VII, 178.</p>

<p><strong>97.</strong> İbn Hanbel, II, 425, 479.</p>

<p><strong>98.</strong> İbn Hanbel, II, 276.</p>

<p><strong>99.</strong> İbn Hanbel, V, 259.</p>

<p><strong>100.</strong> İbn Hanbel, III, 254; Dârimî, s. 735.</p>

<p><strong>101.</strong> İbn Hanbel, IV, 230.</p>

<p><strong>102.</strong> İbn Mâce, II, 1380.</p>

<p><strong>103.</strong> İbn Hanbel, II, 540.</p>

<p><strong>104.</strong> İbn Hanbel, V, 36.</p>

<p><strong>105.</strong> Osman Eskicioğlu, “Fakir”, DİA, XII, 130.</p>

<p><strong>106.</strong> Vâkıdî, III, 945; Buhârî, VII, 186.</p>

<p><strong>107.</strong> Mâide Sûresi 2.</p>

<p><strong>108.</strong> Ahmet Tabakoğlu, İslam ve Ekonomik Hayat, Ankara 1996, s. 34-42; Seyfettin Erşahin, “İslam’ın Sosyal Dayanışma İlkeleri ve Tarihimizdeki Bazı Uygulamaları”, Fakirlik Problemi ve Çağdaş Çözüm Yolları, Ankara 1998, s. 83-107.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı - Prof. Dr. İbrahim Sarıçam</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Peygamberimizin Hayatı</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-ve-fakirler</guid>
      <pubDate>Tue, 30 Dec 2025 09:51:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2025/12/hz-peygamber-sas-ve-fakirler.png" type="image/jpeg" length="38545"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hz. Peygamber (sas) ve Yetimler, Şehit Aileleri, Gaziler]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-ve-yetimler-sehit-aileleri-gaziler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-ve-yetimler-sehit-aileleri-gaziler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kur’an ayetleri ve Hz. Peygamber’in hadisleri, yetimlerin korunması ve haklarının gözetilmesi konusunda hangi temel ilkeleri ortaya koymaktadır? Hz. Peygamber, şehit aileleri ve gaziler ile ilgili uygulamaları nelerdir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kendisi de bir yetim olarak büyüyen ve içinde yetiştiği toplumda yetimlere yapılan kötü muameleye şahit olan Hz. Peygamber’in üzerine titiz bir şekilde eğildiği toplum kesimlerinden biri, belki de en başta geleni yetimlerdi. Câhiliye döneminde bakımsızlık, boşama kolaylığı ve vefat gibi nedenlerle dul ve yetimlerin sayısı çok fazla idi. Anne ve babanın ölmesi halinde yetimleri gözetmek seyyidlerin, yani kabile reislerinin görevlerinden biriydi. Kabileler arasında sık sık savaşlar meydana geldiği için, vesayet altına giren öksüz kızların sayısı fazlaydı. Bir velinin velayeti altında on-onbeş kadar öksüz kız bulunduğu olurdu. Yetimler kendilerini müdafaadan aciz oldukları için, büyük vârisler onların haklarına riayet etmez, onlara bir şey vermezlerdi.54 Yetimler vâris olamadıkları için genellikle önemli bir mal varlığına sahip olamazlardı. Teamüle göre bir kimse, velayeti altındaki öksüz kızın üzerine maşlahını atarsa, örfen bu hareket, “bu kız benimdir” anlamına gelirdi. Bu durumda kızın velisinden başka bir kimse onu nikahlamaya asla tâlip olamazdı.Velî, şayet yetim kız hoşuna giderse, kendisi nikahlardı. Bu takdirde kızın emsali arasındaki teamüle göre takdir ve tayin edilen mehiri vermezdi. Bununla birlikte, kızcağızın veraset gereği sahip olduğu malını kendi malıyla birlikte idare eder ve o maldan kendisi istifade ederdi. Yetime ise bir şey vermezdi. Kız hoşuna gitmezse veya dulu nikah etmek istemezse, başkasıyla evlenmesine de engel olurdu. Nikahlamadığını başkasına vermediği gibi, malına bir an önce vâris olabilmek için türlü işkencelerle ağır işlerde kullanırdı.55</p>

<p>Görüldüğü üzere yetimlere câhiliye toplumunda uygulanan muameleler, bir sosyal problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sebeple, hem Kur’an’da ve hem de Hz. Peygamber’in hadislerinde, o dönemdeki diğer problemlere olduğu gibi bu hususa da yer verildiği ve üzerinde durulduğu görülmektedir. Nitekim Kur’an’da ve hadislerde yetimlere uygulanan kötü muameleler yerilmiş ve yetim hakları korunarak himaye altına alınmıştır. Kur’an ayetlerinde ve Hz. Peygamber’in hadislerinde, yetimlerle ilgili karşılaşılabilecek her durum için esaslar gösterilmiş; müminlerin bu konuda yapmaları ve kaçınmaları gereken davranışlar geniş bir çerçevede ortaya konmuştur. Konuyla ilgili ayetleri ana hatlarıyla iki kısımda mütalaa etmek mümkündür. Ayetlerden bir kısmı yetime iyi muamele etmeyi emretmektedir. Diğer bir kısmı ise, yetimin malları ve genel olarak yetimle ilgili hukûkî hükümler içermektedir.</p>

<p>Kur’an-ı Kerim’de “O, seni yetim bulup barındırmadı mı?”56 buyrularak bizzat Hz. Peygamber’in yetim olarak büyüdüğü vurgulanmakta ve Allah’ın, onu yetim iken çeşitli imkanlar yaratarak barındırdığı belirtilmektedir. Aynı sûrede Hz. Peygamber’e, yetime iyi davranması şu ifade ile emredilmektedir: “Yetimi sakın ezme”!57</p>

<p>Aşağıda anlatacağımız olay, İslâm dininin dul ve yetimlerin haklarını korumaya verdiği önemi göstermektedir. Ensârdan bir adam (Evs b. Sâbit) ölür, geride bir dul hanım ve üç yetim kız bırakır. Ölen kişinin hiç oğlu yoktur. Amcasıoğulları, onun malının tamamını alırlar. Dul kadına ve yetim üç kıza bir şey vermezler. Kadın, durumu Hz. Peygamber’e şikayet eder. Hz. Peygamber onlara adam gönderir. Vârisler, malın kendilerine ait olduğunu söylerler. Çünkü Arap âdetine göre, mirasa yalnız ölenin erkek akrabası vâris olurdu. Bu olay üzerine şu âyet-i kerîme nazil olur: “Ana babanın ve yakınların bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır; ana babanın ve yakınların bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır...”58 Hz. Peygamber hemen onlara haber gönderip, Allah’ın kadınlara da mirastan pay ayırdığını bildirir.59</p>

<p>İslâm’dan önce insanlar yetimlerin mallarını yerler, onların mallarından faydalanmak için yetimle evlenme, ya da onu oğlu veya kızı ile evlendirme yollarına başvururlardı. “Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar” ve “ Rüşd çağına erişinceye kadar, yetimin malına, sadece en iyi tutumla yaklaşın”60 ayetlerinin nâzil olması üzerine Müslümanlar yetimlerin mallarından el çektiler. Onların mallarını yemek bir tarafa, yetimlerin mallarının kendi mallarına karışmamasına dikkat etmeye başladılar. Öyle ki, yetimin önünden artan yemeği yemekten bile çekiniyorlardı. Evlerinde yetim bulunanlar onun yiyeceğini ve içeceğini ayırdılar. Onlara ayrı bir ev tahsis ettiler. Bu durum, mallarını çalıştırmaktan aciz olan yetimlerin de aleyhine olduğu gibi yetim hâmîlerine de güç geliyordu. Hatta Abdullah b. Revâha Hz. Peygamber’e gelerek şunları söyledi: “Yâ Resûlallah, hepimiz yetimleri oturtacak ayrı bir eve, onlara ayrı yiyecek ve içecek verecek güce sahip değiliz”. İşte bu yanlış anlamayı bertaraf edip konuya açıklık getirmek maksadıyla şu ayet-i kerime nazil oldu: “Sana yetimler hakkında soruyorlar. De ki: Onları iyi yetiştirmek daha hayırlıdır. Eğer onlarla birlikte yaşarsanız, bilin ki onlar sizin kardeşlerinizdir...”61 Bu âyete göre önemli olan, yetimi güzel yetiştirmek, onun malını da kendi yararına ıslah edip geliştirmektir. Aleyhlerine olmamak şartıyla yetimlerle beraber oturmakta, onların mallarını kendi mallarına katıp beraber çalıştırmakta bir sakınca yoktur. Ancak elde edilen gelirden masraf çıktıktan sonra paylarına düşeni onlara vermek veya onların hesabına kaydetmek gerekir.62</p>

<p>Yetimlerin toplum içindeki durumlarını iyi bir düzeye getirmek Hz. Peygamber’in başlıca sosyal faaliyetleri arasında yer almıştır. Onun yoksullar ve yetimlerle ilgilenmesi ve onların haklarıyla ilgili düzenlemelerde bulunmaya başlaması peygamberliğinin ilk yıllarına rastlar. Nitekim, Habeşistan’a giden muhâcirlerin başkanı Câfer b. Ebû Tâlib, Necâşî’nin huzurunda İslâm’ı ve Müslümanları savunmak maksadıyla yaptığı konuşmada “Cahiliye döneminde kuvvetlilerin zayıfları ezdiğini” söylemiş, konuşmasının devamında Hz. Peygamber’in emrettiği ve yasakladığı hususları dile getirmiştir. Onun yasakladığı konulardan birinin de “yetim malı yemek” olduğunu söylemiştir.63 Hz. Peygamber, yetimlerle ilgilenmeyi ömrünün sonuna kadar sürdürmüştür.</p>

<p>Hz. Peygamber’in yetimlere karşı tutumunun en güzel örneğini, ünlü sahâbî Enes b. Mâlik’e olan davranışlarında bulmak mümkündür. Enes b. Mâlik yetimdi. Babası Mâlik b. Nadr’ın, Müslümanlara karşı olduğu, İslâmiyetin Medine’de yayıldığı ilk günlerde hanımı Ümmü Süleym’in Müslüman olmasına kızarak Şam’a gittiği ve hicretten önce orada öldüğü rivayet edilmektedir. Ümmü Süleym daha sonra Ebû Talha el-Ensârî ile evlendi. Hz. Peygamber Medine’ye hicret ettiğinde henüz on yaşında, okur- yazar ve zeki bir çocuk olan Enes’i, annesi (veya üvey babası) Hz. Peygamber’in hizmetine verdi. Enes, Hz. Peygamber’in vefatına kadar on yıl onun hizmetinde bulundu. Hz. Peygamber’in eğitim-öğretim tarzına, insanlara ve özellikle çocuklara karşı hoşgörüsüne ve diğer ahlâkî davranışlarına dair birçok bilgi Enes vasıtasıyla intikal etmiştir. Enes, Hz. Peygamber’den bir defa bile azar işitmediğini söylemiştir. Hz. Peygamber, bir hatası yüzünden Enes’i ikaz edecek olan hanımlarına “Bırakın çocuğu!”64 derdi.</p>

<p>Hz. Peygamber, içinde yetim barındıran ve yetime iyi davranılan eve büyük önem vermiş ve şeref atfetmiştir. O, bu konuda şunları söylemiştir: “Müslümanların evleri arasında en iyisi içinde kendisine iyi davranılan yetim bulunan evdir. En kötüsü de, içinde, yetim bulunup da kendisine kötü davranılan evdir”.65 Burada yetimi sadece barındırmak değil; barınma ile beraber ona iyi davranmak da zikredilmektedir. Şayet evde barındırılan yetime iyi davranılmazsa, maddî ve manevî eziyete maruz bırakılırsa, bu tür bir barınma, onun için bir zulüm haline gelebilir.</p>

<p>Ünlü Ebû Hüreyre’nin durumu da İslâm’ın yetimlere verdiği değeri gözler önüne seren en güzel örneklerden biridir. O, kendisinin yetim olarak büyüdüğünü, Büsre bint Gazvân’ın yanında hizmetçi olarak karın tokluğuna çalıştığını; İslâm’la birlikte ise şeref bulduğunu belirtmiştir.66</p>

<p>Hz. Peygamber bir yetim ile başkası arasında meydana gelen anlaşmazlıkta, mahkeme yetimin aleyhinde sonuçlansa bile, bağış yoluyla ve gönül rızasıyla yetimi koruma cihetine gitmiştir. Uhud Savaşı’ndan önce ensardan Ebû Lübâbe ile yine ensardan bir yetim arasında bir hurma bahçesi yüzünden anlaşmazlık çıkar. Hz. Peygamber Ebû Lübâbe’nin lehine hüküm verir. Ancak ondan hakkını çocuğa bağışlamasını ister. Kendisine bunun karşılığında cennette bir hurma bahçesi bağışlanacağını söyler. Fakat Ebû Lübâbe buna yanaşmaz. Hz. Peygamber ona gücenir. O sırada İbnü’d-Dehdâha, Hz. Peygamber’e, yetime bir hurma bahçesi bağışladığı takdirde kendisinin ne gibi bir mükâfata erişeceğini sorar. O da cennette bir bahçe bahşedileceğini bildirir. İbnü’d-Dehdâha hurma bahçesini satın alarak yetime bağışlar. Hz. Peygamber onun bu davranışına çok sevinir.67</p>

<p>Peygamberimiz yetimleri asla istismar etmemiştir. Amme hizmetinde kullanılacak olsa dahi yetimlerin mallarına el koymamıştır. Hatta onların, mallarını bu iş için bağışlamalarına bile gönlü razı olmamıştır. Sözgelişi Mescid-i Nebevî’nin inşâ edildiği arsa, ensar’dan Es’ad b. Zürâre’nin himayesinde bulunan Sehl ve Süheyl adındaki iki yetime aitti. Bu iki yetim, arsayı mescid yapılması için hibe etmek istemişler; ancak Hz. Peygamber bunu kabul etmemiş ve bedelini ödemiştir.68</p>

<p>Hz. Peygamber’in yardım konusunda yetimleri yakın akrabalarına tercih ettiği zamanlar olmuştur. Nitekim bir gün kendisine ganimet malları arasında esirler getirilir. Hz. Feygamber’in amcası Zübeyr b. Abdülmuttalib’in kızları Ümmü’l-Hakem ve Dubâa, bunu duyunca yanlarına Hz. Fâtıma’yı da alarak, Hz. Peygamber’e gelirler. İçinde bulundukları durumu anlatırlar ve ondan hizmetçi talebinde bulunurlar. Bunun üzerine Hz. Peygamber “Bedir yetimleri sizi geçti”69 buyurur.</p>

<p>Beşîr b. Akrebe adlı sahâbî, henüz çocuk iken, babası Uhud Savaşı’nda şehit düşer. Bunun üzerine Hz. Peygamber Beşîr’i ziyaret eder; onun ağladığını görür ve “Ağlama, ben, baban, Aişe de annen olsa istemez misin?” diyerek onu teselli eder. Beşîr de “Evet” cevabını verir.70</p>

<p>Hz. Aişe’nin himayesinde yetimler mevcuttu.71 Bunların dışında bizzat Hz. Peygamber’e vasiyet edilmiş yetimler de vardı. Nitekim Es’ad b. Zürâre vefat ederken Kebşe, Habîbe ve Fâria adlı üç kızını Hz. Peygamber’e bıraktığını vasiyet etmiştir. Peygamberimiz hangi hanımının yanına gidecekse bu kızları da beraberinde götürürdü. Kendisi onların evlilikleriyle de ilgilenmiştir.72</p>

<p>Hz. Peygamber yetimle ilgilenmenin dinî bir görev olduğunu; yetimlerle ilgilenenin ahirette mükâfata erişeceğini bildirmiştir. Nitekim bir sözünde “Kim Allah rızası için bir yetimin başını okşarsa, elinin dokunduğu her saç sayısınca iyilik yazılır. Kim yanında bulunan yetim erkek veya kız çocuğa iyi davranırsa ben ve o, cennette (şehadet ve orta parmağını göstererek) şu ikisi gibidir”73 buyurmuştur.</p>

<p>Yedi büyük günahı sıralayan hadislerde bu günahlar arasında yetim malı yemek de geçmektedir: Hz. Peygamber şöyle buyurur; “Helak edici yedi şeyden kaçınınız: Şirk, büyü, adam öldürme, riba yeme, yetim malı yeme, savaştan kaçma ve iffetli kadına zina isnadında bulunma”.74</p>

<p>İbn Mâce, “Kitâbü’l-Edeb”de yetim hakkı konusunda bir bab açmıştır. Burada “İki zayıfın hakkını yemekten sakındırırım: Yetim ve kadın”75 hadisi dikkat çekicidir. Hz. Peygamber “Kim üç yetimi himaye ederse, gecesini namazla, gündüzünü oruçla geçirmiş, Allah yolunda cihad etmiş gibi gibi olur. Ben ve o, yani yetimleri koruyan, cennette şu ikisi gibi kardeşiz” buyurdu ve elinin iki parmağını birbirine bitiştirdi.76</p>

<p>Hz. Peygamber yetim malının korunmasına önem verirdi. Hatta onu koruyacak kapasitede olmayanların bu işi üstlenmelerini istemezdi. Nitekim Ebû Zer el-Gıfârî’ye kendisini zayıf gördüğünü belirterek, yetim malının velâyetini üzerine almamasını tembih etmiştir.77</p>

<p>Avn b. Ebû Cühayfe babasından şu sözü nakleder: “Bize Peygamber’in zekat memuru geldi. Zekatı zenginlerimizden alıp fakirlerimize verdi. Ben yetim bir çocuktum. Bana da bir deve verdi”.78 Bu örnek de Hz. Peygamber döneminde devletin yetimleri korumaya gösterdiği itinayı gözler önüne sermektedir.</p>

<p>Hz. Peygamber, yetime, yoksula ve yolcuya infakta bulunan zengini övmüş; onların hakkını yiyeni ise kötülemiştir.79 “Kim bir yetimin yiyeceğini ve içeceğini üstlenirse, affedilmeyecek günah işlemedikçe Allah onu cennete yerleştirir”80 buyurmuştur. Yetim yeğenlere zekat vermenin hükmünü soranlara, buna, birisi akrabalıktan dolayı ve diğeri de zekattan dolayı olmak üzere iki kat mükafat verileceğini bildirmiştir.81 Kalbinin katılığından şikayet eden bir adama, yetime merhamet etmesini, başını okşamasını, yediği yemekten ona da yedirmesini söylemiş, o zaman kalbinin yumuşayacağını bildirmiştir.</p>

<p>Görüldüğü gibi Hz. Peygamber, o dönemde sosyal bir problem olan ve her zaman da problem olabilecek yetim hakkı ve yetimlere iyi davranılması konusunda çok önemli ve köklü çözümler getirmiştir.</p>

<p>Hz. Peygamber, şehitlerin geride bıraktıkları çocuklarına özel ilgi göstermiştir. Onun özel iltifat ve ilgisine mazhar olan şehit çocuklarından birisi Uhud şehitlerinden Abdullah b. Amr’ın oğlu Câbir’dir. Babası şehit olduğunda Câbir on sekiz yaşlarında bulunuyordu. Hz. Peygamber Uhud savaşından bir gün sonra Hamrâaülesed Gazvesi’ne giderken, sadece bir gün önce Uhud’a katılanların gelmesine müsade ettiği halde, babası bir gün önce şehit olan Câbir b. Abdullah’a özel izin vermiştir. Câbir, Hz. Peygamber’e gelerek, Uhud Savaşı’na, kızkardeşlerine bakacak başka kimsesi bulunmadığı için katılamadığını bildirmiş ve sefere iştirak etmek için izin istemiştir. Hz. Peygamber Câbir’e başka zamanlarda da yardımcı olmuştur. Çoğu alacaklıları, hurmaların toplanma mevsimi geldiğinde Câbir’den babasının borçlarını isterler. O da hurma bahçesinden başka gelirleri olmadığını ve o yılki ürünün de borcunu karşılamaya yetmeyeceğini Hz. Peygamber’e bildirir. Hz. Peygamber toplanan hurmaları birkaç öbek halinde yığdırır. Bunlardan en büyük öbeğin yanına oturarak ölçeği eline alır ve herkese alacağı nisbetinde hurma vermeye başlar. Hz. Peygamber’in bir mucizesi olarak Câbir’in bütün borçları ödendikten sonra hurmaların eksilmediği rivayet edilir.82</p>

<p>Hz. Peygamber, maddî sıkıntı içinde bulunan şehit ailelerine yardımlarda bulunurken, onları ezikliğe sevkedecek davranışlardan da kaçınmıştır. Buna örnek olarak Câbir b. Abdullah ile aralarında geçen olayı hatırlatmak istiyoruz. Hz. Peygamber’le birlikte Zâtürrikâ’ Gazvesi’ne katılan Câbir b. Abdullah, ona maddî sıkıntı içinde olduğunu bildirir. Hz. Peygamber Câbir’den kendisine devesini satmasını ister. Uzun süren pazarlıktan sonra Medine’ye varınca teslim etmek şartıyla deveyi satın alır. Câbir Medine’ye dönünce deveyi teslim etmek için götürdüğünde Hz. Peygamber ona borcunu öder ve deveyi de kendisine hediye eder. Câbir o sırada tanıdığı bir Yahudiye rastlar ve durumu ona anlatır. Yahudi buna hayret eder ve “Demek o senden deveyi satın aldı, parasını verdi, sonra da deveyi sana hediye etti ha”! diyerek bu hayretini gizleyemez. Câbir de “Evet” cevabını verir.83</p>

<p>Hz. Peygamber şehit çocuklarına sadece yardımla, maddî ve manevî ihtiyaçlarını karşılamakla yetinmemiş; kendilerinin ileriki yıllarda yalnızca yardımla geçinen insanlar olarak yaşamaktan kurtulup birer iş sahibi olmalarını, geçimlerini kendileri temin etmelerini istemiş ve bunun için teşvik etmiştir. Hz. Peygamber’le Mûte Savaşı’nda şehit düşen Câfer-i Tayyar’ın oğlu Abdullah arasında geçen bir olayı buna örnek olarak kaydedebiliriz. Peygamberimiz bir gün çocuklarla birlikte pazarda satış yapan Abdullah b. Câfer’in yanına uğramış, kendisiyle ilgilenmiş ve “Allahım! Onun satışını bereketli kıl” diye dua etmiştir. Abdullah b. Câfer Hz. Peygamber’in vefatında 10 yaşında olduğuna göre84 bu olay, çocuk yedi ilâ on yaşları arasında iken meydana gelmiş olmalıdır.</p>

<p>Hz. Peygamber şehit çocuklarını teselli etmiştir. Ebû Saîd elHudrî Uhud Savaşı esnasında on üç yaşında bulunuyordu. Babası Mâlik b. Sinan onun gelişmiş olduğunu söyleyerek savaşa katılmasını istemiş, ancak Hz. Peygamber kabul etmemişti. Mâlik b. Sinan Uhud Savaşı’nda şehit düşmüştür. Ebû Saîd el-Hudrî, savaştan sonra Medine’ye dönen Hz. Peygamber’i Benî Hudre çocuklarıyla birlikte karşılamaya gitmiştir. Hz. Peygamber onu teselli etmiş ve “Allah babana ecrini versin” diyerek dua etmiştir.</p>

<p>Hz. Peygamber genç yaşta Uhud’da şehit düşen amcası Hz. Hamza’nın yetim çocukları ile ilgilenmiştir. Hamza’nın kızı olan Ümâme, Umretü’l-Kazâ’da “Amca! Amca!” diyerek Peygamberimizin arkasına düşmüş, o da Ümâme’yi alarak Medine’ye getirmiştir. Çocuğun bakımını üstlenmek için Zeyd b. Hârise, Hz. Ali ve Câfer b. Ebû Tâlib arasında anlaşmazlık çıkmıştır. Bunun üzerine araya Peygamberimiz girmiş; Câfer b. Ebû Tâlib’in hanımı Esmâ, Ümâme’nin teyzesi olduğundan, onun bakımını Câfer’e vermiştir. Ümâme’yi daha sonra Seleme b. Ebû Seleme ile evlendirmiştir. Yine Uhud Savaşı’nda şehit düşen Abdullah b. Cahş’ın terekesinin idaresini üzerine almış; oğluna Hayber’de bir mülk satın alıvermiştir.85</p>

<p>Hz. Peygamber’in Medine döneminde sahabenin hemen tamamı gazilerden oluşuyordu. Çünkü Bedir, Uhud, Hendek savaşlarına katılanlar birer gazi idiler. Peygamberimiz Ehl-i Bedir’den övgü ile söz etmiştir.86 Övgüsünde özellikle Bedir ehlinin faziletinden bahsetmekle birlikte, bu, aynı zamanda onun gazilere verdiği değeri göstermektedir. Mekke’nin Fethi’ne yönelik hazırlıkları müşriklere haber vermek için onlara mektup yazan ve fakat daha sonra bu mektubu ele geçirilen Hâtıb b. Ebû Beltea örneğinde olduğu gibi, bunların bazı suçlarını affettiği görülmektedir.</p>

<p>Hz. Peygamber şehitlerin geride kalan yakınlarını teselli için elinden gelen çabayı sarfederdi. Buna, küçük yaşta şehit düşen Hârise b. Sürâka’nın annesine karşı davranışını örnek olarak verebiliriz. Hârise bir yetimdi ve babası Sürâka hicretten önce ölmüştü. Kendisi de hicretten sonra annesi ile birlikte Müslüman olmuştu. Hârise, yaşının küçük olması nedeniyle Bedir Savaşı’na mücâhit olarak katılamadı. Bu arada savaş alanının gerisinde bir su birikintisinden su içerken atılan bir okla isabet aldı ve bu savaşın ensardan ilk şehidi oldu. Annesi ve kızkardeşi Hârise’nin öldüğünü duydular. Annesi Ümmü Hârise, Hz. Peygamber’in gelmesini bekledi ve ondan oğlunun durumunu soracağını, eğer cennette ise ağlamayacağını, şayet cehennemde ise ağlayacağını ifade etti. Peygamberimiz Bedir’den Medine’ye dönünce bu kadın oğlunun durumunu sormak üzere onun huzuruna gelerek “Eğer oğlum cennette ise sabreder, sevabını beklerim; değilse onun için var gücümle ağlarım” dedi. Hz. Peygamber Hârise’nin cennette, üstelik Firdevs cennetinde olduğunu bildirdi. Bunun üzerine annesi oğlu için asla ağlamayacağını açıkladı. 87</p>

<p>Hz. Peygamber’in bir şehit annesini teselli edişiyle ilgili şu olay da son derece mânidardır: O, Uhud şehitlerini defnettikten sonra atına binerek gazilerle birlikte Medine’ye doğru hareket etttiği sırada ensar kadınları kendisini karşılamak üzere yola çıkmışlardı. Bunların arasında Hz. Peygamber’in atının dizginini tutan Sa’d b. Muaz’ın annesi Kebşe bint Ubeyd de vardı. Bu kadının diğer oğlu Amr şehit düşmüştü. Sa’d b. Muaz, “Yâ Resûlallah! Annem”! diyerek onu takdim etti. Hz. Peygamber Kebşe bint Ubeyd’e “Merhaba”! diye hitap etti. Kebşe Hz. Peygamber’e yaklaşarak “Seni sağ salim gördüm ya, felaket hiç gelir bana” dedi. Peygamberimiz ona oğlu Amr b. Muaz için başsağlığı diledikten sonra onun ve diğer şehitlerin cennetlik olduğunu belirtip şöyle dua etti: “Allahım! Kalplerindeki üzüntüleri gider. Musibetlerinden dolayı mükâfatlandır. Şehitlerin geride bıraktıklarına güzel muamelede bulunacak iyi halefler eyle”.88</p>

<p>Uhud Savaşı’nda şehit düşen Enes b. Fedâle’nin yetim kalan üç yaşlarındaki oğlu Muhammed Hz. Peygamber’in huzuruna getirilir. Peygamberimiz ona satılmamak ve hibe edilmemek kaydıyla bir hurmalık bağışlar.89 İslâm ordusu Uhud Savaşı’ndan Medine’ye döndüğünde kadınlar savaşa katılan yakınlarından haber sormak üzere Hz. Peygamber’in yanına gelirler. Baldızı Hamne bint Cahş’a kardeşi Abdullah’ın ve dayısı Hamza’nın şehit olduğunu söyler. Hamne soğukkanlılık gösterir ve Allah’tan onların bağışlanmasını ister. Hz. Peygamber kocasının şehit düştüğünü söyleyince üzülür ve feryat eder. Bunun üzerine Hz. Peygamber, kadınların yanında kocalarının ayrı bir yeri olduğunu söyler. Ona niçin böyle yaptığını sorduğunda, “Yâ Resûlallah! Yetim çocuklarını hatırladım; beni ürpertti” der. Hz. Peygamber o çocukların iyi yetişmesi için dua eder, onlarla ilgilenir. Hamne’ye Hayber’de yiyecek yardımında bulunur.90</p>

<p>Bir sözünde Peygamberimiz, “Dul hanımlarla fakirlerin işlerine koşanlar Allah yolunda cihad etmiş gibi mükâfâta nail olurlar”91 buyurmuştur. Bu sözün kapsamına şehitlerin geride bıraktıkları dul eşlerine yardımcı olanların da girdiği muhakkaktır. Hz. Peygamber şehit ailelerinden manevî desteğini esirgememiş ve onlar için “Allah’ım! Onların kalplerindeki üzüntüyü gider. Musibetlerini gider. Geride bıraktıklarına iyi halef kıl” şeklinde dua etmiştir.92</p>

<p>Hz. Peygamber’in gazilere, şehitlere ve şehit çocuklarına verdiği değerden sahâbe de etkilenmiştir. İbn Hişâm’ın tarih belirtmeden kaydettiği bir habere göre onun en yakın arkadaşı olan Hz. Ebû Bekir kucağında küçük bir kız çocuğunu seviyorken yanına bir adam girer ve çocuğun kim olduğunu sorar. Hz. Ebû Bekir “O benden daha hayırlı olan bir adamın kızıdır. Bu Sa’d b. Rebî’in kızıdır”93 cevabını verir. Sa’d b. Rebî’ ise Bedir Savaşı’na katılmış bir gazi idi; Uhud Savaşı’nda şehit düşmüştü.</p>

<p><strong>KAYNAKÇA:</strong></p>

<p><strong>54.</strong> İ. Kafi Dönmez, “Yetim”, İA, XIII, 402.</p>

<p><strong>55.</strong> Zebîdî, XI, 78-79.</p>

<p><strong>56.</strong> Duhâ Sûresi 6.</p>

<p><strong>57.</strong> Duhâ Sûresi 9.</p>

<p><strong>58.</strong> Nisâ Sûresi 7.</p>

<p><strong>59.</strong> Vâhidî, Esbâbü’n-Nüzûl, tah. Seyyid el-Cümeylî, Beyrut 1990, s. 120-121</p>

<p><strong>60.</strong> En’âm Sûresi 152.</p>

<p><strong>61.</strong> Bakara Sûresi 220.</p>

<p><strong>62.</strong> Süleyman Eteş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, İstanbul 1990, I, 379.</p>

<p><strong>63.</strong> İbn Hişâm, I, 336.</p>

<p><strong>64.</strong> Buhârî, III, 195.</p>

<p><strong>65.</strong> İbn Mâce, II, 1213.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>66.</strong> İbn Mâce, II, 817.</p>

<p><strong>67.</strong> Vâkıdî, I, 281.</p>

<p><strong>68.</strong> Buhârî, IV, 258.</p>

<p><strong>69.</strong> Ebû Dâvud, III, 393; V, 310.</p>

<p><strong>70.</strong> Buhârî, et-Târîhu’l-Kebîr, Haydarâbâd 1941, II, 78.</p>

<p><strong>71.</strong> Mâlik, I, 251.</p>

<p><strong>72.</strong> İbn Sa’d, III, 610.</p>

<p><strong>73.</strong> İbn Hanbel, V, 250.</p>

<p><strong>74.</strong> Buhârî, III, 195.</p>

<p><strong>75.</strong> İbn Mâce, II, 1213.</p>

<p><strong>76.</strong> İbn Mâce, II, 1213.</p>

<p><strong>77.</strong> Neseî, VI, 55.</p>

<p><strong>78.</strong> Tirmizî, III, 40.</p>

<p><strong>79.</strong> Neseî, V, 91.</p>

<p><strong>80.</strong> Tirmizî, IV, 320.</p>

<p><strong>81.</strong> Neseî, V, 93.</p>

<p><strong>82.</strong> Buhârî, V, 32.</p>

<p><strong>83.</strong> İbn Hanbel, III, 303; İbnü’l-Esîr, Üsd, I, 307-308.</p>

<p><strong>84.</strong> İbn Hacer, İsâbe, II, 280-281.</p>

<p><strong>85.</strong> İbn Seyyidinnâs, II, 32.</p>

<p><strong>86.</strong> Buhârî, V, 9 vd.; İbn Hanbel, I, 105; İbn Mâce, I, 56-57.</p>

<p><strong>87.</strong> Vâkıdî, I, 65, 94; Buhârî, III, 206; Ali Toksarı, “Hârise b. Sürâka”, DİA, XVI, 202-203.</p>

<p><strong>88.</strong> Vâkıdî, I, 316.</p>

<p><strong>89.</strong> İbn Sa’d, II, 37; VIII, 342.</p>

<p><strong>90.</strong> Vâkıdî, I, 291-292.</p>

<p><strong>91.</strong> Buhârî, VII, 76.</p>

<p><strong>92.</strong> Vâkıdî, I, 316.</p>

<p><strong>93.</strong> İbn Hişâm, II, 95.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı - Prof. Dr. İbrahim Sarıçam</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Peygamberimizin Hayatı</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-ve-yetimler-sehit-aileleri-gaziler</guid>
      <pubDate>Mon, 29 Dec 2025 16:07:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2025/12/hz-peygamber-sas-ve-yetimler-sehit-aileleri-gaziler.png" type="image/jpeg" length="54043"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hz. Peygamber (sas) ve Yaşlılar]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-ve-yaslilar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-ve-yaslilar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hz. Peygamber (sas) yaşlılara nasıl davranılmasını istemiştir? Anne ve babanın çocukları üzerindeki hakları nelerdir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Şüphesiz dünya, hem gençlere ve hem de yaşlılara aittir. Fakat çağdaş bir düşünürün de belirttiği gibi, ahlâkî-dinî ölçülerden mahrum olan ve sırf aklî saikleri tanıyan günümüzün hakim uygarlık anlayışı, dünyayı giderek daha fazla gençliğin ölçülerine ve zevklerine uygun olarak biçimlendirmektedir.36 Yaşlı kimse, hele değişimin hızlı bir şekilde gerçekleştiği günümüzde, çoğu zaman kendi gençliğindekinden çok farklı ortama ve değerlere uyum sağlamak zorunda kalmaktadır. Yetişme çağında aldığı eğitim bu uyumu güçleştirmektedir. O bakımdan çeşitli alanlarda düzenlemeler yapılırken, yaşlıların durumları, istek ve ihtiyaçları da ciddiyetle dikkate alınmalıdır.</p>

<p>Her konuda i’tidali esas alan Hz. Peygamber, küçüğü korurken, onlara merhameti emrederken, büyükleri ihmal etmemiştir. Bilakis büyüklere saygıyı küçüklere sevgi ile birlikte zikrederek bunların birbirinden ayrılmaz olduğunu gözler önüne sermiştir. Onun konuyla ilgili bir sözü şöyledir: “Küçüklerimize merhamet etmeyen ve büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir”.37 Küçükler sevgiye, yaşlılar da saygıya, her iki kesim de ilgiye ve bakıma muhtaçtır. İşte bu sözüyle Hz. Peygamber, bu iki toplum kesimine karşı gençlere ve yetişkinlere önemli sorumluluk ve görev yüklemiştir. Bu iki hususa, yani küçüklere sevgi, büyüklere saygı hususuna birlikte riayet etmeyen kimselere ağır ithamda bulunmuştur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Çekirdek aile yapısının günümüzde yaygınlaşması, evlenen çiftlerin ayrı oturması, yaşlıların bir taraftan genç aile üyelerinden ayrılmalarına yol açarken, diğer taraftan da bunların barındırılmalarını önemli bir sorun haline getirmektedir. Doğal olan, kişinin hayatının son evresini evlatlarının yanında, kendi yetiştiği ve bildiği ortamda, yakın çevresi içinde ilgi ve himaye görerek geçirmesidir. Bu ortam onu neşelendirir, hayata bağlar. Öte yandan huzur evleri ise, kendilerine yabancı bir ortamdır. Bununla birlikte, şartlar gereği, kimsesizlikten veya başka nedenlerle, çocuklar için yetiştirme yurdu kadar yaşlılar için huzur evi gibi kurumlara gerek duyulabileceğini de gözardı etmemek gerekir. Ancak aslolan, yaşlıların, ömürlerinin son evresinde kendi evinde, aile içinde yaşamalarıdır. Yaşlılar açısından durum böyledir. Öte yandan bunun bir faydası da şu olacaktır: Bugünün genci, yetişkini, yarının yaşlısıdır. Yeni yetişen nesil ise büyüklere saygıyı en iyi bir şekilde aile ortamında, yani başta kendi ana babası olmak üzere yakınlarının büyüklere gösterdiği davranışlardan pratik olarak öğrenecektir.</p>

<p>Hz. Peygamber’in sözlerinde ve uygulamalarında yaşlıların saygın bir statüsü vardır. O, gençleri yaşlılara saygı göstermeye teşvik etmiştir. Konuyla ilgili bir sözünde şöyle buyurmuştur: “Herhangi bir genç, yaşından dolayı bir ihtiyara saygı gösterirse, Allah da ihtiyarlığında ona hizmet edecek kimseler yaratır”.38 Mekke’nin Fethi’nde Hz. Ebû Bekir yüz yaşına yaklaşmış olan babası Ebû Kuhâfe’yi Hz. Peygamber’in huzuruna getirir. Hz. Peygamber “Yaşlı babanı buraya kadar yormayıp evinde bıraksaydın, ben onu ziyaret ederdim” der. Buna karşılık Hz. Ebû Bekir “Onun size gelmesi daha uygundur” şeklinde cevap verir.39 Hz. Peygamber’in yaşlı Ebû Kuhâfe’ye karşı bu nâzik davranışı Hz. Ebû Bekir’e karşı iltifatının yanında, yaşlı insanlara duyduğu saygının bir ifadesi olarak değerlendirilmelidir.</p>

<p>Yaşlılar sözkonusu olunca, ana babaya (ebeveyn) karşı görevler konusuna kısaca değinmek yerinde olacaktır. Çocuğun ana baba karşısında hakları olduğu gibi, hiç şüphesiz ana babanın da çocukları karşısında hakları vardır. Kur’ân-ı Kerim’de40 Allah’a kulluk görevinin hemen ardından genellikle ana babaya karşı saygılı olmanın ve onlara iyi davranmanın bir görev olduğuna dikkat çekilir. Çünkü, ana baba, çocuğun varlık sahnesine çıkmasının sebebidir ve Allah’ın nimetlerinden sonra insanın yetişmesinde en önemli katkıyı da onlar sağlar. O nedenle Kur’ân-ı Kerim’de ana babaya saygısızlığın en hafif şekli ve bir iç sıkıntısının ifadesi olmak üzere “onlara of bile deme”41 buyurulmuş, azarlanmamaları ve kendilerine güzel söz söylenmesi emredilmiştir. Devamında da42 merhamet duygusundan kaynaklanan bir tevazu anlayışıyla ana babanın himaye altına alınması istenmiş, onların küçükken çocuklarına gösterdikleri şefkat ve merhamete dikkat çekilmiştir. Bu suretle ana baba ile çocuklar arasındaki duygusal bağın önemi vurgulanmıştır. Hz. Peygamber en önemli amelleri sıralarken vaktinde kılınan namazdan sonra ana babaya iyiliği,43 buna karşılık büyük günahları sıralarken de Allah’a ortak koşmaktan sonra ana babaya âsî olmayı saymıştır.44 Ana babanın ölümlerinden sonra hatıralarını yaşatmak üzere onların dostlarıyla ilişkinin devam ettirilmesini istemiştir.45</p>

<p><strong>KAYNAKÇA:</strong></p>

<p><strong>36.</strong> Ali İzzetbegoviç, s. 207.</p>

<p><strong>37.</strong> İbn Hanbel, II, 185.</p>

<p><strong>38.</strong> Tirmizî, IV, 372.</p>

<p><strong>39.</strong> İbn Hişâm, II, 405-406.</p>

<p><strong>40.</strong> Bakara Sûresi 83; En’am Sûresi 151; İsrâ Sûresi 23.</p>

<p><strong>41.</strong> İsrâ Sûresi 23.</p>

<p><strong>42.</strong> İsrâ Sûresi 24.</p>

<p><strong>43.</strong> Buhârî, VII, 68-69; Müslim I, 89; Tirmizî, IV, 310.</p>

<p><strong>44.</strong> Buhârî, VII, 71; Müslim I, 91; Tirmizî, IV, 312.</p>

<p><strong>45.</strong> Tirmizî, IV, 313; Mustafa Çağrıcı, “Ana Baba-Ahlak”, DİA, III, 101-104.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı - Prof. Dr. İbrahim Sarıçam</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Peygamberimizin Hayatı</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-ve-yaslilar</guid>
      <pubDate>Sun, 28 Dec 2025 08:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2025/12/hz-peygamber-sas-ve-yaslilar.png" type="image/jpeg" length="57285"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hz. Peygamber (sas) ve Gençler]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-ve-gencler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-ve-gencler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hz. Peygamber'in (sas) gençlere verdiği önem nedir? Hz. Peygamber’in (sas) tebliğ faaliyetlerinde gençleri tercih etmesinin sebepleri nelerdir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Peygamber İslâm’ı tebliğ ederken toplumun yeniliğe açık, idealist ve enerjik kesimini oluşturan gençlerden büyük ölçüde destek almıştır. O, tebliğe başladığı ilk andan itibaren kadın - erkek, genç-ihtiyar, zengin-fakir, hür-köle ayırımı yapmaksızın tüm insanları İslâm’a davet etmiştir. Nitekim ilk Müslümanlar incelendiğinde içlerinde toplumun her kesiminden fertlerin yer aldığı görülmektedir. Ancak, bu fertler arasında gençlerin çoğunlukta olduğu bilinmektedir.</p>

<p>Mekke’nin nüfuzlu ve refah içinde yaşayan ailelerine mensup gençler, İslâm’a; yaşlılar, köleler, fakirler, kimsesiz ve zayıf kimselerin duydukları sempati ve ilgiden daha fazla alâka göstermişlerdir. İslâm’ı yayma konusunda Hz. Peygamber’e asıl destek ve yardımcı olanlar gençlerdir. Nitekim ilk Müslümanlardan birkaç kişi, elli yaş civarında, birkaç kişi otuz beş yaşın üzerinde, geri kalan çoğunluk ise otuz yaşın altında bulunuyordu. Mesela genç yaşta İslâm’ı kabul edenlerden Hz. Ali 10, Zeyd b. Hârise 15, Abdullah b. Mes’ud ve Zübeyr b. Avvam 16, Talha b. Ubeydullah, Abdurrahman b. Avf, Erkam b. Ebü’l-Erkam ve Sa’d b. Ebû Vakkas 17, Mus’ab b. Umeyr 18-20, Abdullah b. Ömer 13, Câfer b. Ebû Tâlib 22, Osman b. Huveyris, Osman b. Affan, Ebû Ubeyde ve Hz. Ömer 25-31 yaşlarında idiler. Bunların dışında genç yaşta İslâm’ı kabul eden pek çok şahıs mevcuttur. Bunlar arasından İslâm’ın Mekke ve Medine dönemlerinde ve Hz. Peygamber’in vefatından sonraki zamanlarda çok önemli fonksiyonlar üstlenen şahıslar yetişmiştir. İçlerinden devlet başkanları, valiler, hakimler, öğretmenler ve ülkeler fetheden komutanlar çıkmıştır.</p>

<p>Bu gençlerin faaliyetlerine örnek olmak üzere, Hz. Peygamber’e evini tahsis eden ve 17 yaşında İslâm’ı kabul etmiş olan Erkam b. Ebi’l-Erkam’ın İslâm’ın ilk yıllarında üstlenmiş olduğu role burada temas etmek istiyoruz. Peygamberliğinin ilk yıllarında Hz. Peygamber’in Erkam’ın evindeki faaliyetlerinin önemli bir merhale teşkil ettiği görülmektedir. Bu ev, tebliğ faaliyeti için son derece elverişli idi. Kâbe haremine dahildi. Safâ tepesinin eteğinde bulunuyordu. Hac ve umre maksadıyla dışarıdan gelenlerle dikkati çekmeden burada temas kurma imkanı vardı. Ayrıca Mekkeli Müslümanlar da Erkam’ın evine kolayca gelip gidebiliyorlardı. Hz. Peygamber burada bir yandan sahâbeye dinî bilgiler öğretiyor; diğer yandan İslâm’a davet görevini yerine getiriyordu. Bu evdeki faaliyetler sonucu birçok kişi İslâm’a girmiştir. Hz. Ömer burada Müslüman olanların sonuncusudur. Dârülerkam’ın merkez olarak kullanılması, ilk Müslümanların İslâm’ı kabul tarihlerine bir esas teşkil etmiştir. Nitekim tarihçiler, ilk sahâbîlerin Müslüman oluşlarını, “Resûlüllah’ın Dârülerkam’a girmesinden önce-sonra”, “Dârülerkam’da iken” şeklinde tarihlendirilmiştir.</p>

<p>İslâm’ın ilk yıllarında büyük hizmeti geçen gençlerden biri de Hz. Ali’dir. Onun gençliğindeki faaliyetleri herkes tarafından bilinmektedir ki, ün kazandığı kahramanlıklarını gençliğinde, 20 ilâ 30 yaşları arasında gerçekleştirmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Gençlerin, Mekke döneminde İslâm’ın Arap Yarımadası’nın dışında tanınmasında da önemli faaliyetleri olmuştur. 25 yaşlarında iken Habeşistan’a hicret eden Câfer b. Ebû Tâlib’in, İslâm’ı savunmak üzere Habeşistan hükümdarının, Hristiyan din adamlarının ve saray erkanının huzurunda yaptığı konuşma, edebî yönden ve muhtevâ açısından tarih kitaplarımızı süslemektedir.29</p>

<p>Dârü’l-Erkam’da iken Müslüman olan Mus’ab b. Umeyr, I. Akabe Bîatı’ndan sonra Hz. Peygamber tarafından Medine’ye öğretmen olarak gönderildi. O sırada 25 yaşlarında bir genç olan Mus’ab b. Umeyr’in faaliyetleri sonucunda pek çok Medineli Müslüman oldu. Hepsinden önemlisi Üseyd b. Hudayr ve Sa’d b. Muaz gibi iki nüfuzlu kabile reisinin İslâm’a girişini sağladı. Meşhur tarihçi İbnü’lEsîr, Mus’ab’ın bu faaliyetinin, İslâm’ın yayılmasına yaptığı katkıya vurgu yapmaktan kendini alamaz.30</p>

<p>Medine döneminde de gençlerin faaliyetleri dikkat çekmektedir. Burada Zeyd b. Sâbit’in faaliyetlerine temas etmek yerinde olacaktır. Hz. Peygamber tarafından komşu hükümdar, emîr ve Arap kabilelerine gönderilen mektupların çoğu Zeyd b. Sâbit’in kaleminden çıkmıştır. Keza o, komşu ülkelerden gelen mektupları tercüme etmek ve cevap yazmak için Hz. Peygamber’in emriyle İbranice ve Süryanice öğrenmiştir. İyi bir miras bölüştürücüsü olduğu için savaşlarda ele geçen ganimetlerin taksimine de o memur edilmiştir. Vahiy katipleri arasında yer alan Zeyd, Hz. Peygamber vefat ettiğinde 21 yaş civarında bulunan Zeyd, Hz. Ebû Bekir döneminde Kur’an-ı Kerim’i cem’etmekle görevlendirilmiş ve bu görevi başarıyla yerine getirmiştir.31 Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’i cem’eden bu sahâbînin, böylesine ciddi ve önemli bir faaliyeti gerçekleştirdiği sıralarda 22 yaş dolaylarında olması, İslâm’ın ilk döneminde gençlerin ne derece büyük rol oynadığını ortaya koymaktadır.</p>

<p>İslâm hukukunda kıyasın şer’î delillerden biri ve ictihadın meşrû olduğuna dair Hz. Peygamber döneminden bir olay nakledilir. Buna göre Hz Peygamber Muaz b. Cebel’i Cened’e kadı ve öğretmen olarak gönderirken, kendisine bir dava getirildiği zaman neye göre hüküm vereceğini sorar. Muaz “Allah’ın kitabına göre hüküm veririm” der. Hz. Peygamber “O’nda bir hüküm olmazsa neye göre verirsin?” diye sorar. Muaz “Resûlüllah’ın sünnetine göre hüküm veririm” der. Hz. Peygamber “Eğer Resûlüllah’ın sünnetinde de hüküm bulamazsan ne yaparsın?” deyince Muaz “Kendi görüşüme göre hüküm veririm” der. Hz. Peygamber onun bu cevabından son derece memnun olur.32 Muaz’ın, Hz. Peygamber tarafından Yemen’e gönderildiği esnada yaşlı başlı bir insan olduğu düşünülebilir. Halbuki Muaz o tarihte 26-27 yaşlarında bulunuyordu.</p>

<p>Hz. Peygamber vahiy katiplerini genellikle gençler arasından seçmiş; gençlerin fetvâ vermesine müsade etmiş; onlardan öğretmenler tayin etmiştir. Hz. Peygamber gençleri asla istismar etmemiştir. Onları muhtemel tehlikelerin kucağına atmaktan kaçınmıştır. Onların heyecanını istismar etme cihetine kesinlikle gitmemiştir. Gençleri çoğu yaşlı sahâbîlerden oluşan ordulara komutan tayin etmiştir. Çoğu savaşlarda sancağı bizzat kendisi gençlere vermiştir. Mesela Tebük Seferi’nde sancağı Zeyd b. Sâbit’e, Bedir’de Hz. Ali’ye, vermiştir. 18 yaşlarında olan Üsâme b. Zeyd’i Suriye’ye gönderdiği orduya komutan tayin etmiştir.</p>

<p>Hz. Peygamber’in kendi gençliği de, hayatının takdir edilecek ve örnek alınacak dönemlerindendir. Hz. Peygamber gençliğinde, 25 yaşlarında iken Mekke’de sadece “el-Emîn” diye anılıyordu. Hz. Peygamber’in çevresine, arkadaşlarına bağlılığı, dostluğa verdiği önem ve doğruluğu gençler için örnektir.</p>

<p>Hz. Peygamber, 20 yaşında iken Hilfü’l-fudûl cemiyetine katılmıştı. Bu suretle Mekke’nin emniyetinin sağlanmasına henüz genç iken katkıda bulunmuştu. Bu hareketiyle haksızlığa karşı olduğunu göstermişti. Hz. Peygamber toplum içinde meydana gelebilecek tefrikaları önlemeye çalışırdı. Gençler de onun bu vasfını örnek almalı, tefrikaya fırsat vermememeli ve tefrikaya alet olmamalıdırlar. Yetişkinler de gençleri tefrikaya alet etmemelidirler.</p>

<p>Hz. Peygamber, kıyamet gününde arşın gölgesi altında mutlu olacaklar arasında, gönlü Allah’a bağlı, severek Allah’a ibadet eden gençleri de saymıştır.33 Onun için gençler dinin en iyi gençlikte yaşanacağının bilincinde olmalıdırlar.</p>

<p>Gençlik deyince sadece erkek çocuk akla gelmemelidir. Bir toplumda gençlerin yarısını genç kızlar oluşturur. İslâm’ı ilk kabul edenler arasında genç kızların ve kadınların önemli mevkii vardır. Hz. Peygamber’in kız çocuklarına özel itina gösterdiği bilinmektedir.</p>

<p>Hz. Peygamber’in İslâm kardeşliğine verdiği önem gençlere örnek olmalıdır. Birbirinin düşüncelerine saygılı olmalıdırlar. Gençler ayrıca Hz. Peygamber’in istişâreye verdiği önemden ders almalıdırlar. Başkalarının, büyüklerin tecrübelerinden, birikimlerinden istifade etmelidirler. Hz. Muhammed (s.a.s.), peygamber olduğu halde, başkalarına danışmış, kendisini istişare müessesesinin dışında tutmamıştır. Hatta istişare ona Allah Teâlâ tarafından emredilmiştir. Çünkü herkesin herşeyi bilmesi mümkün değildir. Bazıları, bazı şeyleri daha iyi bilirler. Diğerleri de onların bilgi ve tecrübesinden istifade ederler.</p>

<p>Hz. Peygamber’in sağlığı korumaya verdiği önem, gençler için bir örnektir. O, sağlığın korunmasını ve hastalanmadan önce sağlığın değerinin bilinmesini istemiştir.34 İnsan sağlığına zararlı olan pek çok alışkanlığa, mesela sigara, içki ve kumara, gençlik döneminde alışılır. Gençler bu konuda dikkatli olmalıdırlar. Büyükler de bu hususlarda gençlere kötü örnek olmamalıdırlar. Eve sürekli sarhoş gelen bir baba, çocuğunu içkinin kucağına düşmekten kurtaramaz.</p>

<p>Hz. Peygamber aile yapısının sağlamlaştırılmasına büyük önem vermiştir. Aile bireylerinin karşılıklı görevlerini açık açık belirttiği sayısız sözleri vardır. Bu sözlerinin yanısıra, mutlu ve huzurlu bir aile ortamının gerçekleşmesini temin için temel esasları yaşayışı ile de göstermiştir. Böyle bir ortamın, gencin ruh ve beden sağlığı açısından önemli olduğu asla unutulmamalıdır. Sağlıklı aile olmadan sağlıklı gençlik olamayacağı bellidir. Aile büyükleri, gençlerin ileriki hayatında örnek alabilecekleri örnek bir hayat tarzı sergilemelidir. Aile bireyleri arasındaki olumsuz ilişkiler çocuklara ve gençlere yansıtılmamalıdır.</p>

<p>Gençlerin eğitiminde yetişkinlere de görevler düşmektedir. Yetişkinlerin kuracağı sıcak ve mutlu bir aile yuvasında Hz. Peygamber’in aile fertlerine karşı tutumu gençlere hem teorik açıdan öğretilmeli ve hem de genç bizzat kendisi, bunun uygulamasına aile içinde tanık olmalıdır.35</p>

<p><strong>KAYNAKÇA:</strong></p>

<p><strong>29.</strong> İbn Hişâm, I, 336-337.</p>

<p><strong>30.</strong> İbnü’l-Esîr, Üsd, V, 182.</p>

<p><strong>31.</strong> İbn Hanbel, I, 10; Buhârî, VI, 98-99.</p>

<p><strong>32.</strong> Ebû Dâvud, IV, 18.</p>

<p><strong>33.</strong> Buhârî, I, 160-161.</p>

<p><strong>34.</strong> Buhârî, VII, 170.</p>

<p><strong>35.</strong> Mehmet Aydın, “Gençlik ve Din”, Gençlik ve Din, Ankara 1998, s. 219-258.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı - Prof. Dr. İbrahim Sarıçam</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Peygamberimizin Hayatı</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-ve-gencler</guid>
      <pubDate>Sat, 27 Dec 2025 08:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2025/12/hz-peygamber-sas-ve-gencler.png" type="image/jpeg" length="78749"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hz. Peygamber (sas) ve Çocuklar]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-ve-cocuklar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-ve-cocuklar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hz. Peygamber’in çocuk yetiştirmede anne ve babalara yüklediği temel sorumluluklar nelerdir? Çocukların anne ve baba üzerindeki hakları nelerdir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Nesli korumak ve geliştirmek, İslâm’ın temel hedeflerinden biridir. Nesli korumak da çocuk sahibi olmak, onu yetiştirmek ve doğumundan başlayıp evlenmesiyle noktalanacak bir süreç içinde onunla ilgilenmekle mümkündür. Hz. Peygamber evliliği, çocuk sahibi olmayı ve çocuk yetiştirmeyi teşvik etmiştir. Diğer aile fertlerinin olduğu gibi çocuğun gözetiminden ve yetiştirilmesinden aile büyüklerinin sorumluluğuna dikkat çekmiştir. Onun bu konuyla ilgili olarak söylediği şu sözü çok meşhurdur: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz”.1 Çocuklarına düşkün olan hanımları övmüş ve onları çocuklarına karşı sevgi ve şefkatle davranmaya teşvik etmiştir.2</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Çocuklara derin bir sevgi ve şefkat besleyen Hz. Peygamber, onları ciddiye alıp seviyelerine inmeyi ve problemlerini dinleyerek yönlendirmeyi öğütlemiştir. O, çocukları kucağına alır, öper ve okşardı. Bir defasında Hz. Peygamber torunu Hasan’ı öperken yanında oturan Akra’ b. Hâbis onu görür ve “Siz çocukları öper misiniz? Benim on çocuğum var, hiçbirini öpmedim” der. Bunun üzerine Hz. Peygamber ona “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz” buyurur. Yine “Siz çocukları öper misiniz? Biz öpmeyiz” diyen bir kişiye “Allah senin kalbinden merhameti kaldırdıysa ben ne yapabilirim”3 buyurur. Çocukları hoş tutmuş ve onların isteklerini yerine getirmeye önem vermiştir. Namaz kılarken ve hutbe okurken bile bu tutumunu değiştirmemiştir. Kaynaklar, torunu kucağında iken namaza geldiğini, çocuğu bırakıp namaza durduğunu, secdede iken çocuğun sırtına binmesi üzerine de secdeyi uzattığını; kızlarından Zeyneb’in kızı Ümâme’yi namazda omuzuna aldığını naklederler.4</p>

<p>Hz. Peygamber çocuklarla ilgilenir, selam verir,5 onların hatırını sorardı. Zaman zaman çocukları ve özellikle torunlarını sırtına bindirirdi. Hoşlanacakları adlar takarak çocuklarla şakalaşır ve onları eğlendirirdi. Bütün bu sıcak yakınlıktan dolayı çocuklar onu çok severlerdi; bir yolculuktan döneceği zaman kendisini karşılamaya çıkarlardı.6 Hicret esnasında Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin evine misafir olacağı sırada Neccâroğullarının küçük kızları def çalıp şarkı söylemişlerdir.7 Hz. Peygamber onlara “Beni seviyor musunuz”? diye sormuş; onlar da “Evet yâ Resûlallah” demişler, o da “Vallahi ben de sizleri seviyorum” demiş ve bu sözünü üç defa tekrarlamıştır.8 O Medine dışında da çocuklara gösterdiği ilgi ile ünlü olacak ki, Umretü’l-Kazâ dolayısıyla Mekke’ye gittiğinde Hâşimoğullarının çocukları kendisini karşılamışlar, önünden ve ardından koşuşmuşlardır.9 Hz. Peygamber döneminde çocuklar sosyal hayatın bir parçasıydı. Bayram namazının kılınacağı yere (musallâ) kadınlarla birlikte çocuklar da çıkarlardı.10 O, savaşlarda kadınların ve çocukların öldürülmemesini özellikle emretmiştir.11 Çocukların ekonomik yönden güçlü olmalarını, babasının malı varken şuna buna muhtaç düşmelerini önlemek için gerekli önlemleri almıştır. Peygamberimiz, malının tamamını Allah yolunda harcanmak üzere vasiyet etmek isteyen Sa’d b. Mâlik’in bu tavrını hoş karşılamamış, “Çocuklarına ne bıraktın”? diye sormuş, bir şey bırakmadığını öğrenince de malının onda dokuzunu çocuklarına bırakmasını söylemiştir. Sa’d’ın ısrarı üzerine üçte birini vasiyet etmesini istemiş ve onu bile çok bulduğunu belirtmiştir.12 Malının tamamını bir sefer için bağışlayan Ebû Bekir’e “Çocuklarına ne bıraktın”? diye sorarak çocuklar üzerindeki duyarlılığını bir kez daha dile getirmiştir.13</p>

<p>Hz. Peygamber namaz kıldırırken çocuk ağlaması duyunca, ağlayan çocuğun üzülmemesi ve annesinin huzursuz olmaması için kısa sûreler okuyarak namazı çabuk bitirirdi. Hatta zaman zaman namaza dururken uzun sûreler okumayı düşünse bile ağlama sesi duyunca bundan vazgeçerdi.14 Bu uygulama Hz. Peygamber’in çocuklara ve annelerine merhametini ortaya koyduğu gibi, aynı zamanda onun döneminde camiye kadınların küçük çocuklarıyla birlikte geldiklerini de göstermektedir.</p>

<p>Hz. Peygamber çocukları istismar etme, onları, sözgelimi savaş gibi, yaşına uygun olmayan alanlara sürme ve emeklerini sömürme yoluna asla gitmemiştir. Bedir Seferi’ne çıkarken Medine dışında ordusunu durdurmuş; yaşlarını küçük gördüğü sahâbîleri geri çevirmiştir. Geri çevirdikleri arasında o sırada on üç yaşlarında bulunan Abdullah b. Ömer, Berâ’ b. Âzib ve Zeyd b. Sâbit de bulunuyordu. On altı yaşında bulunan Umeyr b. Ebû Vakkas’ı da geri çevirmek istemiş; ancak ağlaması üzerine müsade etmiştir. Uhud Savaşı’na çıkarken de Şeyheyn denilen yerde durup ordusunu gözden geçirerek yaşları küçük olduğu için yirmiye yakın çocuğu şehre geri göndermiştir. Hendek Savaşı esnasında ise, büluğ çağına girmemiş çocukların çalışmasına toprağı kazma işinde müsade etmiş; ancak kuşatma başlayınca onları kalelere, ailelerinin yanına göndermiştir. Halbuki bu savaşta kuşatmacıların sayısı Müslüman askerlerin sayısından üç kat fazla idi ve askere çok ihtiyaç vardı. Bu savaşta cephede kalmaya müsade ettiği çocuklar arasında yer alan Zeyd b. Sâbit’in ve Abdullah b. Ömer’in o sırada on beş yaşında bulunduğuna15 bakılırsa, bu yaşın altındakileri evlerine gönderdiği tahmin edilebilir.</p>

<p>Medine’ye dokuzuncu hicrî yılda gelen yetmiş-seksen kişilik Benî Temim heyetiyle birlikte o sırada çocuk yaşta bulunan Amr b. Ehtem de gelir. Heyet üyeleri onu eşyalarının başına nöbetçi olarak bırakırlar. Peygamberimiz heyet üyelerine birtakım hediyeler verir. İçlerinde hediye almayan kimse olup olmadığını sorar. Eşyalarının yanında bir çocuk kaldığını söylerler. Hz. Peygamber onun da gönderilmesini ister. Kays b. Âsım adlı heyet üyesi, onun ata tarafından izzeti olmayan bir çocuk olduğunu söyler. Peygamberimiz de “Olsun, o, heyetle birlikte gelmiştir. Bahşiş almaya hakkı vardır” buyurur. Çocuğu getirtir ve bahşişini verdirir.16</p>

<p>Hz. Peygamber’in çocuklarla ilgili en önemli düzenlemelerinden biri de kız çocuklarını erkek çocuklarla eşit statüye getirmesidir. İslâm’ın doğduğu sırada, Araplar arasında kız çocuğuna karşı davranışlar sosyal bir problem haline gelmiş ve hatta cinayet şeklini almıştı. Câhiliye döneminde kız çocuğu ailede maddî bakımdan bir yük, sosyal bakımdan da bir utanç kaynağı kabul edilirdi. Ayrıca çocuklar ekonomik ve sosyal endişelerle öldürülürlerdi. Kur’an-ı Kerim’de câhiliye insanının kız çocuğuna karşı tutumu kötülenmiş, çocukların öldürülmeleri şiddetle kınanmış ve yasaklanmıştır.17 Hz. Peygamber de kız çocuğuna özel önem vermiştir. Kız çocuğu yetiştirenleri özel olarak övmüştür.18 Kız çocuğunu hakir görmeyi ve ona karşı kötü duygu ve düşünceler beslemeyi yasaklamıştır.19</p>

<p>Câhiliye döneminde kız çocuklarını diri diri toprağa gömüp de sonra Müslüman olan bazı kimseler, zaman zaman Hz. Peygamber’in huzurunda toprağa gömme işini nasıl yaptıklarını anlatırlardı. Hz. Peygamber de duyduklarından son derece etkilenir ve ağlardı. Bir gün bir adam Hz. Peygamber’e gelerek kız çocuğunu nasıl diri diri toprağa gömdüğünü anlatır ve şunları söyler: “Ey Allah’ın elçisi! Biz câhiliye döneminde putlara tapan ve çocukları öldüren bir millet idik. Benim bir kızım dünyaya gelmişti. Konuşacak çağa gelmişti; kendisini çağırdığımda sesini duyunca sevinirdim. Bir gün onu yanıma çağırdım ve ardımsıra götürdüm. Sonunda bir kuyunun başına geldik. Kızımın hiçbir şeyden haberi yoktu. Kuyunun başında elinden tuttum ve kuyuya attım. Ondan duyduğum en son söz “Babacığım, babacığım”! diye kuyuda yankılanan çığlıktı”. Adam bunu anlatınca Hz. Peygamber ağlar ve elleriyle gözlerinin yaşını siler. Orada bulunanlardan biri “Ey Allah’ın elçisi! Ona üzüldün mü”? diye sorar. Hz. Peygamber ona “Bırak! O kendisini meşgul eden şeyi soruyor” der. Sonra adama dönerek olayı tekrar anlattırır. Adam tekrar anlatır. Olaydan çok etkilenen Hz. Peygamber sakalı ıslanıncaya kadar ağlar ve adamı “Allah câhiliyede işlenen kötülükleri silmiştir. Sen iyi işler yapmaya devam et” şeklinde teselli eder.20</p>

<p>Hz. Peygamber savaş esirleri arasında bulunan çocukları bile düşünmüştür. Kurayza esirleri arasında bulunan büluğ çağına ermemiş çocukların annelerinden ayrılmamalarını emretmiştir.21</p>

<p>Hz. Peygamber’in sünneti dikkate alındığında çocuğun anne baba üzerindeki hakları, ona güzel bir isim koyma, iyi bir eğitim ve öğretimden geçirme, evlendirme ve çocuklar arasında eşit muamele etme şeklinde özetlenebilir. Hz. Peygamber çocuklara ad koyma konusunda titiz davranılması gerektiğini bildirmiş ve bu konuda ısrarlı tavsiyelerde bulunmuştur: Onun bu husustaki sözlerinden birisi şöyledir: “Siz kıyamet gününde kendi isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız, güzel isimler koyunuz”.22 Putperestliği çağrıştıran ve İslâm adabına uymayan adların değiştirilmesini tavsiye etmiş ve bu tür isimlerden kendisinin de değiştirdiği olmuştur. Allah’tan başkasına kulluk anlamı taşıyan isimleri koymayı haram kabul etmiş ve bunları başka isimlerle değiştirmiştir. Burada, söz isim konusuna gelmişken, Allah’a mahsus isimlerin “abd” kelimesiyle birlikte olmaksızın kullanılması hususuna kısaca temas etmekte fayda görüyoruz. Esmâ-i Hüsnâ’nın “abd” kelimesiyle birlikte kullanılmaması, zâhiren dahi olsa tevhid inancını zedeleyici mahiyette görüldüğünden, hoş karşılanmamıştır. Ancak Abdülkadir, Abdurrahman gibi isimlerin kullanışı yaygın olmakla birlikte Kadir, Rauf gibi isimler, Arap olmayan Müslümanlar arasında ve özellikle Türkler arasında kullanılmaktadır. Bu da muhtemelen bu isimlerin Abdülkadir, Abdurrauf şeklinde telaffuz edilmesinin güçlüğünden kaynaklanmaktadır. Fakat bu isimleri bu şekilde kullanmanın tevhid inancını zedelediği söylenemez. Çocuğa isim koyarken esas amaç, ismin tevhid inancını zedeleyici bir mahiyet taşımaması ve bunun yanında, çocuğa alay konusu yapılabilecek bir ad konulmaması ve çocuğun taşıdığı isimden utanç duymamasıdır. Milliyet bakımından Arap olmayan kişilerin adları İslâm inanç ve ahlâkına ters düşmedikçe kullanılmasında bir mahzur yoktur ve nitekim bu isimler değiştirilme cihetine gidilmemiş ve kullanılmıştır ve kullanılmaya da devam edilmektedir. Meselâ Alparslan, Tuğrul, Selçuk gibi.23</p>

<p>Hz. Peygamber, güzel isim koymanın yanında, iyi bir terbiyeyi, çocuğun babası üzerindeki hakları arasında saymıştır. Terbiyeyi ana babanın çocuğuna bırakacağı en güzel miras olarak değerlendirmiştir.24 Buradaki terbiyeyi bilinen anlamda terbiyenin yanında, genel olarak çocuğa iyi bir eğitim kazandırma şeklinde anlamak ve değerlendirmek Hz. Peygamber’in çocuk eğitimiyle ilgili uygulama ve sözleriyle çelişmez; hatta paralellik arzettiğini de söyleyebiliriz.</p>

<p>Anne ve baba, kendilerine ait olan neslin korunması görevini evladının bir yuva kurmasına zemin hazırlamakla yerine getirmiş olurlar. Çocuğun zinaya bulaşarak günah işlemesine yol açmamak için babasının onu evlendirmesi gerektiğine dair Hz. Peygamber’den nakledilen bazı rivayetler mevcuttur.</p>

<p>Hz. Peygamber anne babanın çocuklarına eşit muamele yapmasının onların görevi ve çocuğun da doğal hakkı olduğunu bildirmiştir.25 Bu konuda çocukların kız-erkek, büyük-küçük, öz veya üvey olması arasında fark yoktur. Hz. Peygamber “Allah’tan korkun ve çocuklarınız arasında adaleti gözetin”26 buyurmuştur. Çocuklara mal bağışlanmasında âdil davranılmamasını zulüm olarak değerlendirmiştir.27 Dolayısıyla anne babanın hibe, hediye, miras gibi maddî konularda olduğu gibi, sevgi, ilgi ve şefkat gibi manevî hususlarda da çocukları arasında adaletli davranması gerekir. Aksi halde kardeşlerin birbirini kıskanması ve birbirine karşı olumsuz bazı duygu ve düşüncelere kapılması kaçınılmazdır.28</p>

<p><strong>KAYNAKÇA:</strong></p>

<p><strong>1.</strong> Buhârî, I, 215.</p>

<p><strong>2.</strong> Buhârî, VI, 120-121.</p>

<p><strong>3.</strong> Buhârî, VII, 75; Tirmizî, IV, 318.</p>

<p><strong>4.</strong> İbn Hanbel, VI, 467; Buhârî, VII, 74-75; İbnü’l-Esîr, Üsd, V, 22.</p>

<p><strong>5.</strong> İbn Mâce, II, 1220.</p>

<p><strong>6.</strong> İbn Hanbel, IV, 5; Ebû Dâvud, III, 219.</p>

<p><strong>7.</strong> İbn Mâce, I, 612.</p>

<p><strong>8.</strong> Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamîs, Mısır 1302, I, 385.</p>

<p><strong>9.</strong> Buhârî, II, 204.</p>

<p><strong>10.</strong> Buhârî, II, 8.</p>

<p><strong>11.</strong> Mâlik I, 447-448; Buhârî, IV, 21.</p>

<p><strong>12.</strong> Buhârî, II, 82-83; Tirmizî, III, 305-306.</p>

<p><strong>13.</strong> Vâkıdî, III, 991.</p>

<p><strong>14.</strong> Buhârî, I, 173-174.</p>

<p><strong>15.</strong> Vâkıdî, II, 453.</p>

<p><strong>16.</strong> Vâkıdî, III, 979-980.</p>

<p><strong>17.</strong> Nahl Sûresi 58-59.</p>

<p><strong>18.</strong> Tirmizî, IV, 318 vd.</p>

<p><strong>19.</strong> İbn Hanbel, IV, 151.</p>

<p><strong>20.</strong> Dârimî, I, 3-4.</p>

<p><strong>21.</strong> Makrîzî, s. 251.</p>

<p><strong>22.</strong> Ebû Dâvud, V, 236.</p>

<p><strong>23.</strong> Özgü Aras, “Ad koyma”, DİA, I, 332-333.</p>

<p><strong>24.</strong> Tirmizî, IV, 337.</p>

<p><strong>25.</strong> İbn Hanbel, IV, 269.</p>

<p><strong>26.</strong> Buhârî, III, 133-134; Müslim, II, 1243.</p>

<p><strong>27.</strong> Müslim, II, 1243.</p>

<p><strong>28.</strong> Beyza Bilgin, İslam ve Çocuk, Ankara 1997; Hayati Hökelekli, “Çocuk”, DİA, VII, 355-358.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı - Prof. Dr. İbrahim Sarıçam</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Peygamberimizin Hayatı</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-ve-cocuklar</guid>
      <pubDate>Fri, 26 Dec 2025 08:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2025/12/hz-peygamber-sas-ve-cocuklar.png" type="image/jpeg" length="88221"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hz. Peygamber (sas) ve Çevre]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-ve-cevre</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-ve-cevre" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İslam’da çevre, doğal hayatın korunması ve hayvan haklarına dair Hz. Peygamber'in (sas) uygulamaları nelerdir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Fıtrat ve tabiat üzerinde ısrarla duran, Yaratan ve yaratılan ile uyumlu bir şekilde yaşamayı tavsiye eden Hz. Peygamber’in çevrecilik ile ilgili o kadar güzel tavsiyeleri ve tatbikatı vardır ki, hepsi bugün dünyadaki çevrecilerin çevre meselesinin çözümü için getirdikleri önerilerle benzerlik ve aynîlik arzetmektedir. Hz. Peygamber, doğal çevrenin korunması ve insanın içinde yaşamak zorunda olduğu yakın maddî ve manevî çevresinin nasıl olması gerektiği konusunda bazı faaliyetlerde bulunmuştur. Hz. Peygamber insanları ağaç dikmeye ve mevcut ağaçları korumaya sevketmiştir. Onun ağaç dikmeye sevkeden, ağacın çevre ile ilgili ve ekonomik değerini gösteren pekçok hadisi vardır.61 Bazı ağaçlara ve özellikle hurma ağacına özel bir ilgisi olduğu bilinmektedir. Hz. Peygamber, bizzat kendisi ağaçlandırma faaliyetlerinde bulunmuştur.</p>

<p>Ormanlar te’sis etmiş, mevcut ormanları korumaya önem vermiştir. Bir defada beş yüz hurma ağacı dikmiştir. Eski bir orman yeri olan Zurayb mevkiini yeniden ormanlaştırmıştır. Bu bölge bu olaydan sonra, orman anlamına gelen “el-Ğâbe” adıyla anılır olmuştur. Belirli bölgeleri özel koruma altına almıştır. Bunlar Harîm (veya Haram) ve Himâ, yani yasak, korunan bölgeler olarak adlandırılmıştır. Buralarda ağaçların kesilmesini, ot yolunmasını, kuş ve diğer hayvanların avlanmasını yasaklamıştır.</p>

<p>Hz. Peygamber’in her zaman ve her fırsatta ağaç dikmeyi tavsiye eden, ağaç dikmenin dünyevî ve uhrevî mükâfâtını dile getiren sözlerinden bazıları şunlardır: “Elinizde bir ağaç fidanı varsa kıyamet kopmaya başlasa bile eğer onu dikecek kadar vaktiniz varsa mutlaka dikin”.62 “Kim ağaç dikiminde bulunursa, onun için ağaçtan hasıl olan ürün miktarınca Allah sevap yazar”.63 “Her kim, boş kuru ve çorak bir yeri ihyâ edecek olursa, bu amelinden dolayı Allah tarafından mükâfatlandırılır. İnsan ve hayvan ondan faydalandıkça orayı ihyâ edene sadaka yazılır”.64 “Müslümanlardan bir kimse ağaç dikerse, o ağaçtan yenen ürün mutlaka onun için sadaka olur. Yine o ağaçtan çalınan meyve de o Müslüman için sadaka olur. Kuşların yediği de sadakadır. Herkesin ondan yiyip eksilttiği ürün de onu diken Müslümanlara ait bir sadakadır.”65 Buhârî, Sahîhinde, ekip dikme ile ilgili hadisleri ayrı bir kitâb halinde derlemiştir.66</p>

<p>Hz. Peygamber sit alanları da oluşturmuştur. Medine ve Taif sit alanı korunmuş bölgelerden en önemlileridir. Medine şehri merkez olmak üzere her yönden bugünkü mesafe ölçülerine göre yaklaşık 32 km’lik çevresi koruma altına alınmıştır. Burada ağaçların kesilmesini yasaklamıştır.67 Taif’te oturan Sakîf kabilesinden bir heyet hicretin dokuzuncu yılında Medine’ye gelip Müslüman olduğunda, Hz. Peygamber onlara uymaları gereken hususları içeren bir yazı verdi. Siyâsî, sosyal ve ekonomik meseleleri içeren bu yazının metninde çevre ile ilgili olarak, onların vadilerinin tümünün koruma altına alındığını, yabani ağaçları kesmenin ve hayvanları öldürmenin yasak olduğunu bildirdi. Hz. Peygamber Vecc Vâdisine Sa’d b. Ebû Vakkas’ı korucu tayin etti.68 Tay ve Cüreş kabileleri de kendi arazilerinin koruma altına alınmasını Hz. Peygamber’den istemişler, o da onların isteklerini kabul etmiştir. Görüldüğü gibi Hz. Peygamber, ancak günümüzde farkına varılan ve ihtiyacına inanılan milli park, sit alanı ve yeşil alan gibi çevrecilik faaliyetlerini kendi döneminde başlatmıştır. Onun bu faaliyetleri sonucu tabiatın ve yerleşim yerlerinin ekolojik yapıları korunmuştur. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer de Hz. Peygamber’in tespit ettiği sit alanlarını korumak için gayret sarfetmişledir.</p>

<p>Hz. Peygamber tabiatın bir parçası olan bütün hayvanları severdi. Ancak at, deve, koyun, keçi, kedi ve güvercine özel ilgisi ve merakı vardı.69 Çeşitli vesilelerle insanların hayvanların hayat hakkına saygı göstermesini açıklamıştır. İşlerinin en yoğun olduğu bir anda bile hayvanların korunması ve bakımı ile ilgilenmiştir. Mekke’nin fethinde ordusuyla birlikte Mekke’ye doğru ilerlerken yol kenarında yavrularını emziren ve onları korumak için havlayan bir köpek görür. Askerlerin köpeğe ve yavrularına herhangi bir zarar vermesini önlemek amacıyla önlem alır. Cuayl b. Sürâka adlı sahâbîye, köpeğin karşısında durmasını emreder.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Huneyn Savaşı’ndan sonra Ci’râne’de iken, Sürâka b. Mâlik, elindeki emannâme ile kendisine gelir. Havuzlarına kendi develeri için doldurmuş olduğu sulardan, çevrede otlayan yitik develerin de su içtiğini, bunun için kendisine mükâfat olup olmadığını sorar. Hz. Peygamber, her susamış canlıya su vermekte ecir bulunduğunu söyler.70 Birçok hadisinde hayvanlara iyi muamele edilmesini, şefkatli ve merhametli davranılmasını, eziyet edilmemesini fazla yük yüklenmemesini onların bakımının iyi yapılmasını, aşağılanmamasını ve yaratılışlarına uygun işlerde kullanılmalarını emretmiştir.</p>

<p>Hayvanların yavrularını bile düşünmüştür. Keçi sağan bir adama, yavru için süt artırmasını söylemiştir. Kuş yuvalarının bozulmasını, yumurta ve yavruların alınmasını yasaklamıştır.71 Sırf zevk ve eğlence maksadıyla yapılan avcılığı hoş görmemiştir.</p>

<p>Hz. Peygamber, geniş, çok odalı, yüksek olmayan, geniş avlulu ve bahçeli evlerin yapılmasını tavsiye etmiştir. Meskenlerin iki kattan fazla olmasına müsade etmemiştir; hatta yüksek inşaatlara müdahele ederek yıktırdığına dair rivayetler vardır. Yolları daraltmayı kınamıştır. Seferde bile çadırların kurulmasına varıncaya dek düzenli olmayı severdi.72</p>

<p><strong>KAYNAKÇA:</strong></p>

<p><strong>61.</strong> İbn Hanbel, VI, 420. 444; Buhârî, III, 66 vd.; ayrıca bk. Zebîdî, VII, 117-189.</p>

<p><strong>62.</strong> İbn Hanbel, III, 184, 191.</p>

<p><strong>63.</strong> İbn Hanbel, V, 415.</p>

<p><strong>64.</strong> Münâvî, VI, 39.</p>

<p><strong>65.</strong> Buhârî, VI, 122.</p>

<p><strong>66.</strong> Buhârî, III, 66-74.</p>

<p><strong>67.</strong> Buhârî, II, 220.</p>

<p><strong>68.</strong> Vâkıdî, III, 973.</p>

<p><strong>69.</strong> Makrîzî, s. 400.</p>

<p><strong>70.</strong> İbn Hişâm, I, 490.</p>

<p><strong>71.</strong> Ebû Dâvud, III, 469.</p>

<p><strong>72.</strong> Kettani, II, 41-42; Hz. Peygamber’in çevre hakkındaki faaliyetleriyle ilgili geniş bilgi için şu araştırmalara bakılabilir: İbrahim Canan, İslam’da Çevre Sağlığı, İstanbul 1986 s. 89; Mehmet Bayraktar, İslam ve Ekoloji, Ankara 1997, s. 49-61; İbrahim Özdemir, Çevre ve Din, Ankara 1997 s. 163-168; 180-184; aynı yazar ve Münir Yükselmiş, Çevre Sorunları ve İslam, Ankara 1997.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı - Prof. Dr. İbrahim Sarıçam</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Peygamberimizin Hayatı</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-ve-cevre</guid>
      <pubDate>Thu, 25 Dec 2025 08:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2025/12/hz-peygamber-sas-ve-cevre.png" type="image/jpeg" length="29568"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hz. Peygamber (sas) Döneminde Yazı]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-doneminde-yazi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-doneminde-yazi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hz. Peygamberin (sas) faaliyetlerinde yazının önemi nedir? Kur’an-ı Kerim’de yazı ve yazı malzemelerine verilen önem nasıl ifade edilmiştir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İslâmiyet, daha ilk nâzil olan ayetten itibaren yazıya önem vermiştir. Kur’an-ı Kerim’de yazı malzemesi olan kaleme ve onunla yazılanlara and içilmiştir.57 Kağıda,58 yazılı metinlere59 de değer verilmiştir.</p>

<p>Yukarıda da değindiğimiz gibi, Hz. Peygamber’in faaliyetlerinde yazının önemli bir yeri vardır. O, bilginin yazı ile tespit edilmesini emretmiş, çocuklara okuma yazma öğretmenin babaların görevi olduğunu bildirmiştir. Okuma yazmayı sahâbe arasında teşvik etmiş ve yaymaya çalışmıştır. İlk nazil oluşundan itibaren ayetleri yazı ile kaydettirmiştir. Hz. Peygamber’in Kur’an ayetlerini kaydeden, çeşitli antlaşmaları kaydeden, mektupları kaleme alan ve diğer yazı işlerini yürüten katipleri vardı. O, antlaşmaları yazı ile kaydettirmiştir. Komşu ülkelerin hükümdarlarına ve kabilelere mektuplar göndermiştir. Döneminde okur yazar sayısı artmıştır. O dönemden itibaren İslâm dünyasında yazı gelişmeye ve yayılmaya başlamıştır. Araplar arasında kitâbî nesir gelişmiştir. Bedir Savaşı’nda Müslümanların eline esir düşen müşrik askerlerden okur-yazar olup da kurtuluş fidyesi verecek parası bulunmayanların, on Müslüman çocuğuna yazı öğretmek suretiyle serbest bırakılmış olduklarını daha önce kaydetmiştik. O dönemde ve daha sonraları yazı malzemesi olarak taş ve tahta levhalar, kemikler ve kumaşlar, deri ve parşömen ve papirus kullanılmıştır.</p>

<p>Hz. Peygamber’in Arap yazısının gelişmesine katkıda bulunduğu da bilinmektedir. Arapçada birbirine benzeyen bazı harflerin noktalarının konulmaya başlanmasının cahiliye dönemine uzandığı söylendiği gibi, Hz. Peygamber zamanında konulduğu da söylenmektedir. Nitekim o, kâtiplerinden Muaviye’ye harflere onu temsil eden noktaları koymasını (rakş) tavsiye etmiştir.60</p>

<p><strong>KAYNAKÇA:</strong></p>

<p><strong>57.</strong> Kalem Sûresi 1.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>58.</strong> En’âm Sûresi 7.</p>

<p><strong>59.</strong> Abese Sûresi 13.</p>

<p><strong>60.</strong> Şevki Dayf, Târîhu’l-Edebi’l-Arabî, II, 129-132</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı - Prof. Dr. İbrahim Sarıçam</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Peygamberimizin Hayatı</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-doneminde-yazi</guid>
      <pubDate>Wed, 24 Dec 2025 08:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2025/12/hz-peygamber-sas-doneminde-yazi.png" type="image/jpeg" length="89795"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hz. Peygamber (sas) Döneminde Edebiyat]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-doneminde-edebiyat</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-doneminde-edebiyat" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hz. Peygamber (sas), hitabeti hangi amaçla kullanmış, nasıl bir dil tercih etmiştir? Hz. Peygamber (sas) döneminde şiir hangi amaçlarla kullanılmıştır?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h3>a) Hitabet</h3>

<p>Hitabet, Hz. Peygamber’in insanları İslâm’a davet ve muhataplarını ikna etmek için başvurduğu bir yoldu. Onun hitabelerinin bir kısmını cuma ve bayram günleri gibi muayyen zamanlarda yaptığı hutbeler, diğer kısmını da belirli bir vakte bağlı olmayan konuşmalar oluşturmaktadır. Bir açıklama yapmanın faydalı veya zaruri olduğu zamanlarda, mesela savaşlardan önce orduya hitabesi; bildirilmesi gereken bir mesele ortaya çıktığında, onları aydınlatmak amacıyla; bir soru sorulduğunda; sohbetler ve münâzaralar (mesela Necran Hristiyanlarıyla yapılan münâzara gibi), ikinci kısımda mütâlaa edilebilir. Peygamberliğinin ilk yıllarında Safâ tepesinde Mekkelilere hitaben yapmış olduğu ve özü itibarıyla Allah’tan başka ilah bulunmadığını ifade ettiği konuşma, onun hitabetinin ilk örnekleri arasında yer almaktadır.</p>

<p>Peygamberimizin tebliğ görevinde hitabet bir gaye değil, araçtı. Bu bakımdan konuşmalarını sâde bir dille yapmış, sözlerini edebî ve ağır ifadelerle süslemek gereğini duymamış, sanat kaygısı taşımamıştır. Hiçbir edebî yarışmaya katılmamıştır. Temîm kabilesi tarafından yapılan bir hitabet yarışması teklifini kabul etmemiş ve konuşmamıştır.38</p>

<p>Hz. Peygamber’in hutbelerinin çoğu “el-Hamdü lillâhi Nahmedühû ve Nestaînühû...” (Hamd Allah’a mahsustur, O’na hamdeder ve O’ndan yardım isteriz), “el-Hamdü lillâh bi-Hamdihî”(O’na hakkıyla hamdederim), bir kısmı da “Ûsîküm İbâdallah bi-Takvallah”(Ey Allah’ın kulları! Size Allah’a karşı gelmekten sakınmayı tavsiye ederim) cümleleriyle başlar. Hamdü senâdan sonra “Eyyühen-nâs” (Ey insanlar!) cümlesiyle devam eder. Onun “Ey insanlar!” şeklinde hitap etmesi, mesajının evrenselliğini de ortaya koymaktadır. Her hutbesinin başında “el-Hamdü lillah” kelimesi bulunurdu. Ancak bayram hutbelerine tekbirle başlardı.39</p>

<p>Hz. Peygamber’in hitabeleri, putperestliği ve her türlü Câhiliye inancını terketmeye çağrı, tüm insanları karanlıktan aydınlığa çıkaracak İslâm’a davet, İslâm inançlarının güzelliği, insanların dünya ve ahirette mutluluğa erişmelerinin yolları ve cihadın fazileti gibi konuları içermektedir. Vedâ haccında yaptığı konuşma çok meşhurdur. Bu konuşmanın içerdiği hususları ana hatlarıyla ilgili konuda vereceğimiz için burada tekrar etmek istemiyoruz. Hz. Peygamber’in hutbelerinin, toplumun maddî ve manevî ihtiyaçlarıyla yakından ilgili, kişisel ve toplumsal problemlerin çözümüne yönelik olduğu görülmektedir. O, hutbelerini genellikle kısa tutmuş ve bunu tavsiye de etmiştir.40</p>

<p>Peygamberimiz konuşurken sesini dinleyicilerin sayısına, durumuna ve konuya göre ayarlardı. Dinleyicilerin az olduğu ve özellikle sohbet tarzında yaptığı konuşmaları oturarak yapardı. Gerektiğinde sesini daha iyi duyurabilmek için konuşurken ayağa kalkar, konuştuğu yere, zaman ve zemine göre minberde, bineğinin veya yüksek bir kayanın üzerinde hitap ederdi. Bu, hem dinleyicilerin kendini görmesi ve hem de sesini duyurabilmesi amacına yönelikti. Safâ tepesinde halka hitap ederken oradaki en yüksek kayanın üzerine çıkmıştır. Mekke’nin Fethi’nde de Kâbe’nin merdivenine çıkarak konuşmuştur. Veda Hutbesi’ni ve Mina’daki konuşmasını devesinin üzengileri üzerinde yükselerek yapmıştır.</p>

<p>Hz. Peygamber gerektiğinde konuşmasını çeşitli jest ve mimiklerle desteklerdi. Bakışlarıyla dinleyicileri devamlı kontrol altında bulundururdu; konuşurken tek bir fert veya noktaya bakmazdı. Sözü gereğinden fazla uzatmazdı. Yazılı metne dayanmadan irticâlen konuşur, buna rağmen bocalama, kekeleme, sözün devamını getirememe gibi olumsuz durumlarla karşılaşmazdı. Sorulara her zaman ve her yerde açıktı; camide, evinde, yolda, minberde, konuşma esnasında, yolculukta, gece vaktinde hasta iken veya kalabalığın içinde sorulan soruları geri çevirmezdi. Çünkü soru soran kişi, o esnada öğrenmeye hazır durumdadır; soruları geçiştirme yoluna gitmez, cevabın bir an önce bitmesini değil de, soranın tatmin olmasını düşünürdü. Vahiy yoluyla cevaba hazırlıklı değilse, vahyin gelmesini bekleme yolunu tercih ederdi. Kendisiyle konuşan herkesi sözlerini bitirinceye kadar dinlerdi. Fasih konuşurdu; bu özelliğini de büyük ölçüde çocukluğunu sütannesi Halime’nin kabilesi arasında geçirmesine borçludur. Halime’nin kabilesi olan Sa’doğulları, Arap Yarımadası’nın en fasih konuşan kabilelerinden biri idi. Hz. Peygamber az sözle çok anlam ifade etme yeteneğine sahipti. Onun veciz sözlerini ve veciz konuşma özelliğini ifade eden “Cevâmiu’lKelim” tabiri bizzat kendisi tarafından, kendi özelliği olarak kullanılmıştır.41 Nitekim kaynaklarda onun cevâmiu’l-kelim niteliğine sahip pek çok hadisi vardır.42</p>

<p>Sahâbe içinde de güçlü hatipler vardı. Çeşitli kabilelerden gelen heyetler Hz. Peygamber’in huzurunda konuşma yaptıklarında Hz. Peygamber bazen onlara cevabı kendi adına sahabe içindeki hatiplere verdirirdi. Bu hatiplerden Sâbit b. Kays, “Peygamber’in hatîbi” diye anılır.43</p>

<h3>b) Şiir</h3>

<p>İslâm’ın doğduğu sırada Arap toplumunda şiirin hayâtî tesiri ve öneminden giriş kısmında bahsetmiştik. Şiir, İslâm’dan sonra Müslüman-müşrik ilişkilerinde de bu önemini korumuştur. Müşrikler, Hz. Peygamber’i “Mecnun bir şâir”44 olmakla itham etmişlerdi. Kur’an bu iddiayı reddetmekte ve onu tanıyan müşriklerin samimi olamayacaklarını belirtmektedir. Halbuki Hz. Muhammed (s.a.s.) şâir değildi. Nitekim Kur’an’da “Biz ona şiir öğretmedik. Zaten ona yaraşmazdı da”45 buyrulur. Müşriklerin ithamları üzerine Kur’an-ı Kerim’de müşrik dönemin şâirleri, şiirleri ve onlara uyanlar şu ayetlerle kötülenmiştir: “Şâirlere gelince, onlara da sapıklar uyarlar. Onların her vadide başıboş dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi?”46 Ancak daha sonra bu şâirlerden “İman edip iyi işler yapanlar, Allah’ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar...”47 istisna edilmişlerdir. Yani kötülüğü ifade etmeyen ve iyi maksatla kullanılan şiir, önceki ayette kötülenen şiirden ayrı tutulmuştur. Şu kadar var ki, Kur’an’da bir sanat kolu olarak salt şiir ve şair değil, şiirin insanları saptırıcı yönü eleştirilmektedir. Kur’an’ın bir şiir ve Hz. Peygamber’in de bir şâir olmadığı vurgulanmaktadır.</p>

<p>Müşrikler, İslâm’ın güçlenmesine katkıda bulunacağı endişesiyle şairlerin Müslüman olmalarına engel olmaya çalışıyorlardı. Şarap, kumar ve kadına düşkün olan meşhur şair A’şâ (Meymûn b. Kays), Hz. Peygamber’e övgü olarak nazmettiği kasideyi kendisine sunmak ve Müslüman olmak düşüncesiyle 6/628 yılında Yemen’den Hicaz’a gelir. Bunun üzerine Kureyş müşrikleri endişeye kapılırlar. Şairin zaaf noktalarını iyi bilen Ebû Süfyan, İslâm’ın içki, kumar ve zinayı yasakladığını söyleyerek onu bu ziyaretten vazgeçirmeye ve geri göndermeye çalışır. Müşrikler ayrıca Müslümanları yakında mağlup etmelerinin ihtimal dahilinde olduğundan bahsederler. Şayet Müslümanları mağlup edemezlerse bir yıl sonra tekrar gelebileceğini şaire söylerler ve kendisine yüz deve hediye ederek geri gönderirler. Fakat A’şâ, köyüne yaklaştığı sırada atından düşerek ölür.48</p>

<p>İslâm, mûsıkî ve şiiri temelden yasaklamamış; bunları insanları kötü yollara sevkeden bir mahiyet aldıkları zaman zararlı bulmuştur. Hz. Peygamber, ahlâksızlığa yol açan, kargaşa meydana getiren şiirlere karşı sahâbîleri uyarmıştır. Peygamberimiz genelde şiirde hikmet aranabileceğini şu sözüyle açıklamıştır: “Bazı şiirler var ki hikmettir”.49</p>

<p>Hz. Peygamber, bazı şairlerin şiirlerinden beğendiği mısraları, kendi ifadeleri arasında aynen tekrarlamıştır. Meselâ ünlü şair Lebîd’in bir beyti için şöyle buyurmuştur: “Şâirin söylediği en doğru söz, Lebîd’in ‘Allah’tan başka her şey bâtıldır’ ifadesidir”.50 Yine Hz. Peygamber, Müslüman olmayan şâirlerin bile nezih şiirlerini sahâbîlerden dinlediği zaman şiirin muhtevasını beğendiğini ifade etmekten geri kalmamıştır. Meselâ İslâm dönemine yetişen ve fakat Müslüman olmayan Ümeyye b. Ebu’s-Salt’ın şiirini dinleyince “Ümeyye az daha Müslüman oluyordu”,51 “Ümeyye’nin dili iman etmiş, fakat kalbi küfürden kurtulamamıştır”52 buyurmuştur.</p>

<p>Hz. Peygamber ve Müslümanlar hem Mekke ve hem de Medine döneminde müşriklerin fiilî saldırılarının yanında sözlü saldırılarına da maruz kalıyorlardı. Sözlü saldırıların başında Ebû Süfyan b. Hâris, Abdullah b. Ziba’râ, Dırâr b. Hattâb, Hübeyre b. Ebû Vehb ve Ebû Azze gibi Kureyşli; Ümeyye b. Ebu’s-Salt, Enes b. Züneym gibi diğer kabilelere mensup müşrik şairlerin hücumları yer almaktaydı. Şiirle yapılan bu hücumlara aynı yöntemle karşılık vermenin gerekli olduğu kanaatine varan Hz. Peygamber, Müslümanlardan bu konuda kendisine yardımcı olmalarını istemiştir. Bu isteği Hassân b. Sâbit, Ka’b b. Mâlik ve Abdullah b. Revâha yerine getirmişlerdir. İbn Hişâm’ın es-Sîretü’n-Nebeviyye adlı eserinde, Bedir, Uhud ve Hendek savaşları, Mekke’nin Fethi ve Huneyn Savaşı’ndan sonra hem müşrik şairler ve hem de Müslüman şairler tarafından karşılıklı atışmalar şeklinde söylenmiş şiirler geniş yer tutmaktadır.53</p>

<p>Hz. Peygamber döneminde şiir İslâm’ı tebliğ aracı olarak da kullanılmıştır. Hassân b. Sâbit’in câhiliye döneminin olumsuz değer yargılarını ve kabilecilik saplantılarını dile getiren hicivleri son derece etkili olmuştur. Hassân bu konuda azimli ve iddialıydı. Hz. Peygamber, şiirleriyle İslâmiyete büyük hizmetlerde bulunan Hassân b. Sâbit’i övücü sözler söylemiştir. Yahudi şâir Ka’b b. Eşref, Bedir Gazvesi’nin ardından Mekke’ye giderek bu savaşa katılan ve ölen müşrikler için söylediği şiirlerle Kureyş’in intikam duygularını tahrik etmişti. Bunun üzerine Hassân b. Sâbit, Ka’b b. Eşref ve onu evlerinde misafir edenler hakkında şiirler söylemiştir. Bu şiirler o derece etkili olmuştur ki, artık hiç kimse Ka’b’ı evinde misafir etmeye cesaret edememiştir.</p>

<p>Abdullah b. Revâha da sanatını, Hz. Peygamber’i ve İslâm dinini savunmak ve müşrikleri hicvetmek yolunda kullanmıştır. Hassân b. Sâbit ve Ka’b b. Mâlik şiirlerinde Kureyş müşriklerini, kabîlevî ve şahsî kusurları ile kötülerken, Abdullah b. Revâha onları imansızlıkları ve ısrarlı küfürlerinden dolayı yermiştir. Hz. Peygamber onun şiirleri hakkında da övücü sözler söylemiştir. Müslümanlar umre maksadıyla Mekke’ye girerken Abdullah b. Revâha “Ey kâfirler! Çekilin Resûlüllah’ın önünden!” diye başlayan şiiri söylerken Hz. Ömer onu susturmak istemiştir. Fakat Hz. Peygamber hemen müdahele ederek “Karışma yâ Ömer! İbn Revâha’yı kendi haline bırak. Zira onun söylediği şiirin kâfirler üzerindeki tesiri okun tesirinden çok fazladır!”54 buyurmuştur.</p>

<p>Mekke’nin Fethi’nde Abdullah b. Ziba’râ ve Enes b. Züneym gibi o zamana kadar müşrikler safında yer almış olan şairler, önce hayatlarından endişe ederek kaçmışlar; ancak daha sonra Hz. Peygamber’in huzuruna gelerek Müslüman olmuşlardır. Bundan sonra da Hz. Peygamber’i öven ve ondan özür dilediklerini ifade eden şiirler yazmışlardır. Ünlü şâir Ka’b b. Züheyr, Medine’de Resûlüllah’ın önüne gelerek Müslüman olmuş ve “Bânet Suâd” veya diğer adıyla “Kasîde-i Bürde”yi okumuştur. Ka’b b. Züheyr bu kasidesinde Suâd adını verdiği sevgilisinin hasretinden duyduğu elemleri ifade eder, onun güzelliğini ve peşinden nasıl koştuğunu dile getirir. Sözü Hz. Peygamber’e getirerek onun yüksek meziyetlerini anlatır. Ondan özür diler, bağışlanmasını ister. Resûlüllah son derece duygulanır, sırtındaki hırkayı çıkarır ve Ka’b’a hediye eder.55 Mukaddes emanetler arasında yer alan ve bugün İstanbul’da Topkapı Sarayı müzesinde muhafaza edilmekte olan “Hırka-i Saadet” budur.56</p>

<p><strong>KAYNAKÇA:</strong></p>

<p><strong>38.</strong> İbn Hişâm, IV, 207-212.</p>

<p><strong>39.</strong> İbn Kuteybe, Uyûnu’l-Ahbâr, II, 231.</p>

<p><strong>40.</strong> Hanbel, IV, 263, 320; Müslim, I, 594.</p>

<p><strong>41.</strong> Buhârî, IV, 12; VIII, 76.</p>

<p><strong>42.</strong> Bu konuda bk. M. Yaşar Kandemir, “Cevâmiu’l-Kelim”, DİA, VII, 440.</p>

<p><strong>43.</strong> Hz. Peygamber’in hitabeti ve hutbeleri için şu eserlere bakılabilir: Câhız, el-Beyân, ,I 302-304; II, 31-45; A. Zeki Safvet, Cemheretü Hutabi’l-Arab; Şevki Dayf, Târîhu’lEdebi’l-Arabî, II,114-121; Ahmet Lütfi Kazancı, Peygamber Efedimizin Hitabeti, İstanbul 1980; Muhammed Halîl el-Hatîb, Hutabi’r-Rasûl, Kahire 1983; Talat Koçyiğit, İslâmî Davetin Mahiyeti ve Hz. Peygamber’in Hutbeleri, Ankara 1994; Hasan Ali Görgülü, “Hz. Peygamber’in hutbede izlediği metod ve Günümüzde hutbe uygulamaları”, Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı 3, İsparta 1997, s. 175-235; Hüseyin Elmalı, “Hitabet- Arap Edebiyatı”, DİA, XVIII, 158-159 Mustafa Baktır, “Hutbe”, DİA, XVIII, 425-428.</p>

<p><strong>44.</strong> Sâffât Sûresi 36.</p>

<p><strong>45.</strong> Yâsin Sûresi 69.</p>

<p><strong>46.</strong> Şuarâ Sûresi 224-226.</p>

<p><strong>47.</strong> Şuarâ Sûresi 227.</p>

<p><strong>48.</strong> Şevki Dayf, Târîhu’l-Edebi’l-Arabî, I, 337.</p>

<p><strong>49.</strong> Buhârî, VII, 107; İbn Mâce, II, 1236-1237.</p>

<p><strong>50.</strong> Buhârî, VII, 107.</p>

<p><strong>51.</strong> Müslim, II, 1768.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>52.</strong> İbn Kuteybe, eş-Şi’r ve’ş-Şuarâ, s. 300.</p>

<p><strong>53.</strong> İbn Hişâm, II, 9-43, 129-168, 254-273, 459-482.</p>

<p><strong>54.</strong> Tirmizî, IV, 139.</p>

<p><strong>55.</strong> İbn Kuteybe, eş-Şi’r ve’ş-Şuarâ, s. 80-82.</p>

<p><strong>56.</strong> Şevki Dayf, Târîhu’l-Edebi’l-Arabî, II, 46-53, 83-88; M. Nihad Çetin, “Şiir”, İA, XI, 530-542.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı - Prof. Dr. İbrahim Sarıçam</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Peygamberimizin Hayatı</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-doneminde-edebiyat</guid>
      <pubDate>Tue, 23 Dec 2025 10:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2025/12/hz-peygamber-sas-doneminde-edebiyat.png" type="image/jpeg" length="17060"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hz. Peygamber (sas) Döneminde Tıp ve Sağlık]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-doneminde-tip-ve-saglik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-doneminde-tip-ve-saglik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hz. Peygamber cahiliye dönemi hurafelerine karşı tıpta hangi ilkeleri getirdi? Hadislerde koruyucu hekimliğe dair hangi uygulamalar vurgulanmıştır?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Tarih boyunca insanla birlikte hastalık da bulunmuş ve bununla mücadele için tıp ilmi gelişmiştir. Cahiliye döneminde Hicaz’da Hâris b. Kelede gibi İran’da tahsil yapmış tabipler bulunmakla beraber, Araplar arasında yanlış ve bâtıl tıbbî telakkiler çok yaygındı. Mesela yılan sokmuş bir kimseyi zehirin vücuda yayılmaması için uyutmazlar; üstüne başına ziller takarlardı. Şaşılığı, hastayı değirmen taşına baktırarak tedavi etmeye çalışırlardı. Vebadan korunmak için merkep gibi anırırlar, hastaları kâhinlere götürürler, büyü yaparlardı. Tapınaklara kurban keserler ve bu suretle hastaların vücuduna girmiş şeytanların çıkacağına inanırlardı...</p>

<p>Hz. Peygamber bu tür yanlış, bâtıl ve değeri olmayan, hurafelere dayalı anlayış ve tedavi usullerini kaldırdı. Tıbba yeni bir anlayış getirdi. Her hastalığın bir çaresi olduğunu bildirerek, tedavi yollarının araştırılmasını teşvik etmiştir. Tabip olmayanların hasta tedavi etmeleri halinde, hastaların uğrayacağı zararın onlara ödetilmesi gerektiğini bildirmiştir. Hasta olunduğunda uzman (hâzık) hekime müracaat etmeyi ve cahil tabiplerden yüz çevirmeyi tavsiye etmiştir. Bulaşıcı hastalıklara karşı korunmak, salgın hastalık bulunan mahalle girmemek, bu tür hastalığın bulunduğu yerden dışarı çıkmamak, vücut, el ve diş temizliğine dikkat etmek, ki, vefat etmeden önceki hastalığı esnasında bile diş temizliğine önem vermiş ve misvak kullanmayı ihmal etmemiştir,33 yiyecek ve çevre temizliğine önem vermek, yiyecek ve içeceklerde orta yolu korumak; yemekten önce ve sonra elleri yıkamak; hastalanınca tedavi olmak, hastalara çeşitli tedavi usulleri tarif ederek bir ilaç telakkisi oluşturmak, ilaç kullanmak, kan aldırmak... gibi hususlar Hz. Peygamber’in uyguladığı koruyucu ve tedavi edici tıbbî metodlardır.</p>

<p>Hz. Peygamber’in tıbba dair hadislerinin bir kısmı genel tıp konularına, bir kısmı koruyucu hekimliğe ve diğer bir kısmı da tedavi etmeye dair ilaç tariflerinden ibarettir. Bu hadislerin çoğu, o dönemde Arap Yarımadası’ndaki yanlış tıbbî uygulamaları düzeltmek ve tıbba yeni bir hüviyet kazandırmak gibi önemli bir rol oynamıştır. Ortaçağa hakim olan bir İslâm tıbbının doğmasına zemin teşkil etmiştir. Ebû Bekir Râzî ve İbn Sînâ ile bunlardan sonra gelen meşhur tabiplerin bilimsel açıklamalarının en başta gelen kaynakları Kur’an-ı Kerim’in tıp ile alakalı ayetleri ile Hz. Peygamber’in aynı konudaki hadisleridir.</p>

<p>Meşhur muhaddisler eserlerinde Hz. peygamber’in tıp ile ilgili hadislerine yer vermişler, hatta bu konuya “Kitâbü’t-Tıb” adı altında özel bölümler ayırmışlardır. Bunların dışında ayrıca “Tıbb-ı Nebevî” adı altında müstakil eserler kaleme alınmıştır. Koruyucu ve tedavi edici hekimliğe ait hadislerden bazıları şunlardır:</p>

<p>“Kim, bilgisi olmadığı halde hekimlik yapmaya kalkışırsa sebep olacağı zararı öder”.34</p>

<p>Sa’d b. Ebû Vakkas hastalandığında Hz. Peygamber onu ziyarete gitmiş ve “Hâris b. Kelede’yi çağırın. O iyi bir hekimdir. Seni tedavi etsin” buyurmuştur.</p>

<p>“Allah, verdiği derdin şifasını da verir”.35</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>“Bir yerde veba olduğunu işitirseniz oraya girmeyiniz. Bulunduğunuz yerde veba ortaya çıkarsa oradan ayrılmayınız”.36</p>

<p>“Size ne oluyor ki, dişleriniz sararmış olduğu halde yanıma geliyorsunuz. Misvak kullanınız”.37</p>

<p><strong>KAYNAKÇA:</strong></p>

<p><strong>32.</strong> Buhârî, II,3, 11; Zebîdî, III, 151, 203.</p>

<p><strong>33.</strong> İbn Sa’d, II, 233-234.</p>

<p><strong>34.</strong> İbn Mâce, II, 1148.</p>

<p><strong>35.</strong> Buhârî, VII, 12.</p>

<p><strong>36.</strong> Buhârî, VII, 21.</p>

<p><strong>37.</strong> Tıbb-ı Nebevî hakkında bk. Buhârî, VII, 2-33 Ebû Dâvud, IV, 192-242; Tirmizî, IV, 381-413; İbn Mâce, II, 1137-1176; Mahmut Denizkuşları, Kur’an-ı Kerim ve Hadislerde Tıp, İstanbul 1990.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı - Prof. Dr. İbrahim Sarıçam</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Peygamberimizin Hayatı</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-doneminde-tip-ve-saglik</guid>
      <pubDate>Mon, 22 Dec 2025 11:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2025/12/hz-peygamber-sas-doneminde-tip-ve-saglik.png" type="image/jpeg" length="83374"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hz. Peygamber (sas) Döneminde Bayram Kutlamaları, Eğlence ve Düğünler]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-doneminde-bayram-kutlamalari-eglence-ve-dugunler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-doneminde-bayram-kutlamalari-eglence-ve-dugunler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hz. Peygamber’in bayram ve eğlence etkinliklerine yaklaşımı nasıldır ve hangi kuralları öngörmüştür? Asr-ı Saadet’te düzenlenen eğlence ve sportif faaliyetler (hayvan yarışları, ok atma, koşular vb.) hangi amaçlarla yapılmıştır?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Toplum ve birey düzeyinde meşrû ölçüler çerçevesinde eğlenmenin bir ihtiyaç olduğuna inanan Hz. Peygamber Medine’ye hicret ettikten sonra, bura sakinlerinin yılda iki bayram kutladıklarını gördü. “Allah sizin için o iki günü daha hayırlı iki günle, Kurban ve Ramazan Bayramları ile değiştirmiştir”25 buyurdu.</p>

<p>Hz. Peygamber meşrû olan bayram şenliklerine izin vermiştir. Düşman saldırısı bulunmadığı zamanlarda bayram boyunca silahla evden çıkılmasının, kılıç ve diğer silahların taşınmasının yasaklandığına dair rivayetler vardır.26 Muhtemelen bu yasaklar, dikkatsizlik ve tedbirsizlik nedeniyle özellikle kalabalık yerlerde ve dar yollarda meydana gelebilecek kazaların meydana gelmesine ve bayramın huzurunu bozabilecek olayların çıkmasına fırsat vermemek amacını taşıyordu.</p>

<p>Peygamberimiz, cahiliye döneminin hurâfeye dayalı ve tevhid inancına aykırı geleneklerine ve bayram kutlamalarına müsade etmemiştir. Bilmeden bu tür taleplerde bulunan Müslümanlara da kesin bir şekilde ret cevabı vermiştir. Huneyn Savaşı’na giderken bazı Müslümanlar, yolda yeşil ve büyük bir ağaç görürler. Müşriklerin her yıl gelip silahlarını dallarına asarak yanında kurban kestikleri, bir gün kalıp şenlik yaptıkları, Mekke yakınlarında Zâtu Envat denilen ağaç gibi bir ağaç tahsis etmesini Hz. Peygamber’den isterler. Peygamberimiz “Allahü Ekber! Muhammed’in nefsi elinde bulunan Allah’a andolsun ki, Musa’nın kavminin Musa’ya dediği gibi dediniz” der ve Kur’an-ı Kerim’den “Onlar “ Onların nasıl tanrıları varsa sen de bize öyle bir tanrı yap demişlerdi. Musa da ‘Siz cahil bir topluluksunuz’ demişti”27 mealindeki âyeti okur. Bunun cahiliye döneminin bir geleneği olduğunu söyler ve “Sizden öncekilerin geleneğini mi izleyeceksiniz” der.28</p>

<p>Dinî ve sosyal olmak üzere iki yönü bulunan Ramazan ve Kurban Bayramı kutlamaları Asr-ı Saadet’de musallâ (namazgâh) adı verilen geniş bir alanda kadınların ve genç kızların da katıldıkları bayram namazı ile başlardı. İlk defa bayram namazı musallâda hicretin ikinci yılında, Kurban Bayramında Zilhicce ayının onuncu günü kılınmıştır.29 Hz. Peygamber musallada kurbanını keserdi. Bayramların kalabalıkla ve büyük bir coşku içinde kutlanmasını arzu ederdi. Hatta kimseye zarar verme sözkonusu olmadığı durumlarda silahlarla folklor gösterilerine dahi izin verirdi. Mescid-i Nebevî’nin toprak zemini üzerinde bir grup Habeşlinin oynadığı mızrak-kalkan oyunlarını hanımı Hz. Aişe ile birlikte seyretmiştir. Ayrıca, kendisi seyretmemekle birlikte, Hz. Aişe’nin yanında câriyelerin def çalıp oynamalarına izin vermiştir. Hz. Peygamber’in Ramazan Bayramlarında namazgâha çıkmadan önce hurma yeme âdeti bir sünnet telakki edilmiş; bu anlayış, bayramlarda tatlı ikramı geleneğini doğurmuştur. Tebrikleşme de vardı. İlk Müslümanların, muhtemelen, Hz. Peygamber’in “Allah’ım! Muhammed’den, Muhammed ailesinden ve Muhammed ümmetinden kabul et”! demesinden mülhem olarak “Allah bizden ve sizden kabul etsin” duasıyla tebrikleştikleri rivayet edilmektedir.30</p>

<p>Hz. Peygamber zamanındaki eğlencelerden birisi de hayvan yarışları idi. Burada söz konusu olan, birbirinin hayatına kastedecek veya yaralayacak şekilde dövüştürülmesi caiz olmayan hayvanların yarıştırılmasıdır. Bu hayvanlar da at, katır, deve gibi binek hayvanlarıdır. Hz. Peygamber bu yarışları teşvik etmiştir. Yarışların mesafesi, idmansız atlar için yaklaşık 1600 m. uzunluğunda, Seniyyetü’l Vedâ ile Benî Züreyk Mescidi arası; özel olarak yarışa hazırlanmış atlar için ise, yaklaşık 10 km. uzunluğunda, Hafyâ ile Seniyyetü’l Vedâ arası idi.31 Bu yarışlar bizzat Hz. Peygamber’in öncülüğünde yapılıyor ve yarışı kazananlar ödüllendiriliyordu. Muhtemelen bu yarışlara kadın-erkek, çocuk-genç-ihtiyar herkes seyirci olarak katılıyor, yarışın heyecanını yaşayarak ferahlıyordu. Bunun yanında koşular yapıldığı da bilinmektedir. Ok atma da savaşa hazırlık yanında, önemli bir eğlence vasıtasıydı. Düğün, bayram, sefere çıkış, ticâret kervanlarını karşılama ve uğurlama zamanlarında çalgı ve davul çalınması âdet idi. Bunun dışında eğlence vasıtaları arasında yüzmek; çeşitli harp oyunları oynamak ve seyretmek; avlanmak; güreşmek ve güreş seyretmek sayılabilir.</p>

<p>Hz. Peygamber, nikahın gizli tutulmayıp duyurulmasını, çalgı çalınıp şarkılar söylenerek kutlanmasını tavsiye ederek düğün eğlencesini de tasvip etmiştir. Davetlilere ikramda bulunmuş ve bunu tavsiye etmiştir. Hz. Peygamber, insanların biyolojik ve sosyal yöndeki istek ve ihtiyaçlarını çok iyi biliyordu. Meşrû zemin içinde ve aşırılığa kaçmadan, normal bir şekilde eğlence ihtiyacının karşılanmasına izin veriyordu. Eğlencenin dinen caiz olmayacağı şeklinde kanaate sahip olanlar vardı. Hz. Peygamber, konuyu yeterince takdir edemeyip karşı çıkan bu gibi kimseleri, ikaz ediyor, “Onlara ilişmeyin, bu günler bayram günleridir” diyordu.32 Ancak kutlamalarda haram ve harama yol açan şeyler kesinlikle bulunmadığı ve buna izin verilmediği bir gerçektir.</p>

<p><strong>KAYNAKÇA:</strong></p>

<p><strong>25.</strong> İbn Hanbel, III, 103.</p>

<p><strong>26.</strong> Buhârî, II, 6; Zebîdî, III, 205.</p>

<p><strong>27.</strong> A’râf Sûresi 138.</p>

<p><strong>28.</strong> Vâkıdî, III, 890-891; İbn Hişâm, II, 442.</p>

<p><strong>29.</strong> Taberî, II, 481.</p>

<p><strong>30.</strong> Buhârî, II, 2-12; Zebîdî, III, 151-206.</p>

<p><strong>31.</strong> Tirmizî, IV, 205; Nesâî, VII, 225-226.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>32.</strong> Buhârî, II,3, 11; Zebîdî, III, 151, 203.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı - Prof. Dr. İbrahim Sarıçam</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Peygamberimizin Hayatı</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-doneminde-bayram-kutlamalari-eglence-ve-dugunler</guid>
      <pubDate>Sun, 21 Dec 2025 08:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2025/12/hz-peygamber-sas-doneminde-bayram-kutlamalari-eglence-ve-dugunler.png" type="image/jpeg" length="63296"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hz. Peygamber (sas) Döneminde Aile]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-doneminde-aile</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-doneminde-aile" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hz. Peygamber’in aile kurumunu korumak için yaptığı temel düzenlemeler nelerdir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Aileyi sağlıklı toplumun esası kabul eden Hz. Muhammed (s.a.s.), evliliği kolaylaştırıp özendirmiş, bugün bilinen tarzın dışındaki nikah şekillerini kaldırmıştır. Gayri meşrû birleşmeleri yasaklamış; bu konudaki prensiplere riayet etmeyenler için cezalar tertip edilmiştir. Eskiden kadın ancak çocuk doğurduktan sonra aileye dahil edilirken, bu defa nikahla dahil edilmiştir. Anne-baba hakları ve anne-babanın çocukla ilgili hak ve görevleri belirlenmiştir. İslâm’ın ilk yıllarında örfün devamı olarak bir süre varlığını koruyan evlatlık kurumu Medine döneminde nâzil olan ve Allah’ın evlatlıkları öz oğullar olarak tanımadığını bildiren âyetle22 kaldırılmıştır. Devamındaki âyetle de evlatlıkların asıl babalarına nisbet edilmeleri emredilmiştir.23 Evlatlık kurumunu yaşatan etkenlerden birisi olan kimsesiz çocukların bakım ve gözetimine özen gösterilmiş, devlet gelirlerinden yetimlere pay ayrılmış, devletin yanında bu çocukların bakımı ve gözetimi konusunda akrabalara da görevler yüklenmiştir. Böylece ailenin dağılmaması yönündeki iradesini ortaya koymuştur. Evlatlık ilişkisinin evliliğe engel oluşu kaldırılmıştır.</p>

<p>Ailede kadın, kocası karşısında bağımsız kişiliğe sahiptir; ekonomik bakımdan da bağımsızdır. Hz. Peygamber kadınları erkeklerin mülkiyetinde olan bir mal veya köle değil, aynı haklara sahip kimseler olarak kabul etmiştir. Erkek ailenin reisidir; ancak kadın üzerinde mutlak hâkim, zorba veya despot değildir. Kadına hakları verilmiş, miras hakkı tanınmıştır. Kocası, hanımını haklarından mahrum bırakamaz; onun karşısında kadın, zavallı bir mahkum değildir. Eskiden sayısız kadınla evlenmek serbest idi. Aile esas itibarıyla tek evlilik üzerine kurulmakla birlikte, belirli durumlarda kocanın dörde kadar evlenmesine izin verilmiştir. Bu son durum, yani çok kadınla evlenme bir emir değil, farz değil, belirli şartlarda başvurulan bir ruhsattır. Nitekim bu tür bir evliliğe izin veren Nisâ Sûresinin 3. ayetinde çok kadınla gerçekleştirilecek evlilikle, hanımlar arasında eşitlik ve adalet sağlanamayacağından korkuluyorsa bir tek kadını nikahlamakla yetinilmesi gerektiği belirtilmiş ve tek hanımla evlilik teşvik edilmiştir. Çok evliliği ilga etmiş ve dörtle sınırlamış olan İslâm, bunu da ne sürekli devam ettirmek ve ne de toplumda yaygın hale getirmek istemiştir.24 Nikah akdi tek taraflı olarak erkeğin iradesiyle değil; iki taraflı irade ile oluşan bir akittir. Aile müessesesi sevgi, şefkat ve merhamet üzerine kurulmuştur. Çeşitli sebeplerle çocukların öldürülmeleri yasaklanmıştır. Kız çocuklarına aile içinde itibar kazandırılmış ve onları diri diri toprağa gömme âdeti (ve’d) şiddetle yasaklanmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de eşler, ana-baba ile çocuklar ve yakın akrabalar arasındaki ilişkileri düzenleyen ve aileyi koruyan esaslar mevcuttur.</p>

<p><strong>KAYNAKÇA:</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>22.</strong> Ahzâb Sûresi 4.</p>

<p><strong>23.</strong> Ahzâb Sûresi 5.</p>

<p><strong>24.</strong> Hamidullah, İslam Peygamberi, II, 728.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı - Prof. Dr. İbrahim Sarıçam</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Peygamberimizin Hayatı</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-doneminde-aile</guid>
      <pubDate>Sat, 20 Dec 2025 08:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2025/12/hz-peygamber-sas-doneminde-aile.png" type="image/jpeg" length="77076"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hz. Peygamber (sas) Döneminde Eğitim ve Öğretim]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-doneminde-egitim-ve-ogretim</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-doneminde-egitim-ve-ogretim" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hz. Peygamber’in (sas) eğitim ve öğretime verdiği önemin temel sebepleri nelerdir? Hz. Peygamber’in (sas) eğitimde benimsediği yöntem ve ilkeler nelerdir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Allah’a iman eden bir toplum oluşturmayı amaçlayan Hz. Peygamber ilme, eğitim ve öğretime büyük önem vermiştir. Onun faaliyetlerinde ve sözlerinde bilgi, öğrenme, öğretme, öğrenci ve öğretmene verilen değer çok fazla yer tutar. Hadis literatüründe eğitim ve öğretime teşvik eden yüzlerce ve buna karşılık bilgisizliği yeren çok sayıda hadis mevcuttur.</p>

<p>Bu hususta kendisine indirilen ilk vahiy de “Oku” emridir. Dolayısıyla okumak ona ve ümmetine Allah Teâlâ’nın ilk emridir. Bunun yanında Kur’an-ı Kerim’de bilime teşvik eden ve âlimi öven âyet-i kerimeler mevcuttur. Kur’an-ı Kerim’de, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in ilâhî tebliğ görevinin eğitim-öğretimden ibaret olduğu bildirilir. Bu mealde şöyle buyrulur: “Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur”.6 Hz. Peygamber de bir hadisinde kendi görevinin mahiyetini şöyle açıklamıştır: “Allah beni bir muallim olarak göndermiş bulunuyor”.7 Dolayısıyla gönderildiği toplumu eğitim ve öğretime tâbi tutmak onun peygamberlik görevleri arasında bulunmaktadır. Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in teşviki, Müslümanlar arasında yazıya, ilme rağbeti ve öğrenme arzusunu artırmıştır. Onun döneminde insanlar bir şeyler öğrenmek için kendisinin ve diğer öğretmenlerin yanına gelmeye başlamışlardır.</p>

<p>Bu ilkeler çerçevesinde Hz. Peygamber’in eğitim-öğretimle ilgili faaliyetlerine temas etmek yerinde olacaktır. O, daha Mekke döneminde, kendisine vahyedilen ayetlerin yazılmasına ve bu suretle korunmasına önem vermiştir. Ayetlerin çoğaltılarak dağıtılmasını teşvik etmiştir. Mekke döneminin ilk yıllarında Dârü’l-Erkam’ı bir eğitim-öğretim merkezi olarak kullanmıştır. Burada, Kur’an âyetleri okunuyor, yazılıyor, dinî bilgiler öğreniliyor ve bu bilgilerin pratik uygulaması yapılıyordu. İslâm’ı öğrenmek isteyenler de buraya geliyorlardı. Hz. Peygamber, hicretten iki yıl önce Mekke’ye gelip Akabe mevkiinde Müslüman olan Medinelilerin eğitimi ile de ilgilenmiş; onların isteği üzerine Kur’an’ı ve İslâm’ın prensiplerini öğretmek için Medine’ye öğretmen göndermiştir.</p>

<p>Hicretten sonra Medine’de Hz. Peygamber’in ilk ve önemli faaliyetlerinden birisi, bir ibadet mahalli olmasının yanında, aynı zamanda eğitim-öğretim merkezi olan, Mescid-i Nebevî’yi inşâ etmek olmuştur. Mescid’in bitişiğinde “Suffe” denilen mekanda kalan bazı sahâbîler, Kur’an ve yazı öğrenmekle meşgul oluyorlardı. İslâm’ın temel esaslarını öğrenmek üzere Medine’ye çeşitli bölgelerden gelenlerin bir kısmı da burada kalıyordu. Suffe’deki öğrenci sayısının kimi zaman dört yüze ulaştığı oluyordu. Hz. Peygamber burada bizzat ders verdiği gibi, Kur’an ve yazı öğretmek üzere muallimler de tayin ediyordu. Ubâde b. Sâmit adlı sahâbî, burada yazı ve Kur’an öğretenlerden biridir.8 Hatta sadece Müslüman muallimler değil, müşrik muallimler de yazı öğretiyordu. Nitekim Bedir Savaşı’nda Müslümanların eline esir düşen müşrik askerlerden okur-yazar olup da kurtuluş fidyesi verecek parası bulunmayanlar, on Müslüman çocuğuna yazı öğretmek suretiyle serbest bırakılmışlardır. Zeyd b. Sâbit bu şekilde Arapça okuma yazma öğrenmiştir. Şüphesiz bu uygulama, o dönemin şartları dikkate alındığında muazzam bir gelişmedir. Ahmed b. Hanbel’in naklettiği bir rivayet, müşrik esirlerin yazı öğretmesiyle ilgili uygulama hakkında bilgi ve ipucu verici mahiyettedir. Buna göre bir gün öğrencilerden birisi ağlayarak babasının yanına gelir. Babası niçin ağladığını sorar. Çocuk, öğretmeninin dövdüğünü söyler. Babası “Kötü adam! Bedir’in intikamını alıyor...”9 der. Biraz sonra temas edeceğimiz üzere, Hz. Peygamber’in eğitiminde şiddete yer yoktur. Fakat müşrik öğretmenin bu davranışından, eski gelenekte dayağın bulunduğu anlaşılmaktadır. Ancak yukarıdaki olaydan Hz. Peygamber’in haberinin olup olmadığına, haberdar olduysa ne gibi bir tavır takındığına dair bilgiye rastlayamadık.</p>

<p>Hz. Peygamber, Mescid-i Nebevî’ye ilim öğrenmek için gelenleri, Allah yolunda mücâhede edenlerle bir tutmuştur.10 Kısa süre sonra Mescid-i Nebevî ve Suffe ihtiyacı karşılayamaz duruma gelince Medine’de yeni eğitim mekanları faaliyete geçirilmiştir. Kaynaklar, onun sağlığında Mescid-i Nebevî’nin dışında Medine’de dokuz mescid daha bulunduğunu nakletmektedirler. Bu mescidlerde Hz. Peygamber sohbet yaptığı, namaz kılındığı gibi eğitim-öğretim faaliyetlerinin yürütüldüğü de muhakkaktır.</p>

<p>Peygamberimiz eğitim-öğretim faaliyetlerini sabit mekanların dışında da sürdürmüştür. Gerektiğinde bu tür faaliyet için yer ve zaman tanımamıştır. Buna örnek olmak üzere onun başından geçen bir olayı burada anlatmak istiyoruz. Bir yolculuk esnasında Hz. Peygamber, deve üzerinde karşıdan gelen bir adamın kendisiyle görüşmek istediğini tahmin eder. Selamlaşmadan sonra nereden gelip nereye gittiğini sorar. Adam Resûlüllah’la görüşmek istediğini söyler. Hz. Peygamber kendisini tanıtır. Bunun üzerine adam ona “İman nedir? Bana öğret” der. Peygamberimiz de “Allah’tan başka ilah bulunmadığına ve Muhammed’in de Allah’ın elçisi olduğuna şehadet edersin, namazı kılarsın, zekatı verirsin, ramazan orucunu tutarsın, Beytullah’ı haccedersin” der. Adam da bunları kabul ettiğini söyler. Bu arada beklenmedik bir gelişme olur. Adamın devesinin ayağı bir fare tuzağına girer ve yıkılır. Adam da düşerek ölür. Peygamberimiz onun yıkanıp kefenlenmesi ve defniyle ilgilenir.11</p>

<p>Hz. Peygamber ilim öğrenmede kadın-erkek ayırımı gözetmemiş, erkeklerin yanısıra kadınların eğitimiyle de ilgilenmiştir. Onlara özel gün ayırarak konuşma yapmıştır. Onun zamanında kadın öğretmenler de vardı. Nitekim Şifâ (Ümmü Süleyman b. Hayseme), Hz. Peygamber’in hanımlarından Hz. Hafsa’ya yazı öğretmiştir. Hz. Peygamber’in hanımları kızların eğitim ve öğretimi ile ilgilenirlerdi. Onlar, evlerine gelen genç kızlara bildiklerini anlatırlardı. Bu kızlar da öğrendikleri bilgileri başkalarına aktarırlardı. Hz. Aişe ve Ümmü Seleme başta olmak üzere Hz. Peygamber’in hanımlarının ve daha başka kadınların eğitim ve öğretime büyük katkıları olmuştur. Hz. Âişe, öğrenme konusunda utanmayan ensar kadınlarını övmüştür.12 Bu noktadan hareketle, kadınların öğrenmeye büyük ilgi gösterdiği sonucunu çıkarmak mümkündür. Sahâbîler de kendi kız çocuklarının eğitimiyle ilgilenmişlerdir. Sözgelimi Sa’d b. Ebû Vakkas, kızına yazı öğretmiştir. Hz. Peygamber’in eğitim konusunda hür-köle ayırımı gözetmediği de bilinmektedir. Hadis kaynaklarında onun şu sözü çok geçmektedir: “Kim bir câriyeyi güzel bir şekilde eğitir, terbiye eder, sonra da azat eder ve evlendirirse onun için iki mükâfat vardır”.13</p>

<p>Hz. Peygamber eğitimde kolaylaştırıcı metotlar takip etmeyi, sabrı ve tahammülü teşvik ve tavsiye etmiş; öfkeye ve şiddete yer verilmemesini istemiştir. Nitekim bir sözünde “Öğretin, kolaylaştırın, zorlaştırmayın, öfkelendiğiniz zaman susun!” demiş ve “Öfkelendiğiniz zaman susun!” sözünü üç defa tekrar etmiştir.14 Bir eğitici olarak onun hakkında sahâbede oluşan imaj son derece olumludur. Muaviye b. Hakem es-Sülemî adlı sahâbî, bu hususta şunları söylemiştir: “Ben Resûlüllah’tan daha güzel eğitim veren bir öğretmen görmedim. Beni ne azarladı, ne dövdü ve ne de hakaret etti”.15</p>

<p>Hz. Peygamber’in faaliyetlerinde yazının önemli yeri vardır. O, Kur’an-ı Kerim ayetlerini yazdırmıştır. Medine vesikasını da yazılı olarak düzenlemiştir. İlk nüfus sayımını yazılı olarak yaptırmıştır. Bütün antlaşmaları yazılı belgelere dayandırmıştır. Devlet gelirlerini, gelirlerin tahminini, takdirini ve tahsilâtını yazıyla tespit ettirmiştir. Sefere çıkarken ordusunu bir meydanda toplayıp isimlerini yazdırır ve ordu mevcudunu kayıtlı hale getirirdi.</p>

<p>Hz. Peygamber, ailelerin gençleri ok atmak, yüzmek, hesap, tıp, neseb ve Kur’an okumak gibi hem maddî ve hem manevî alanlarda eğitmelerini tavsiye ve emir buyurmuştur. Onun döneminde çocuk, genç, yaşlı, her yaştan insanlar eğitim almıştır. Müslümanlığı kabul eden bölgelere öğretmenler tayin etmiştir. Bu itibarla Medineliler arasında yazı yazmayı bilenler çoğaldığı gibi, Hz. Peygamber’in sağlığında ve vefatından sonra Müslümanların fethettikleri yerlerde yazı hızla yayılmaya başlamıştır.</p>

<p>Sahâbe arasında Farsça, Rumca, Kıptîce, Habeşçe, İbrânîce ve Süryânîce bilenler vardı. Hz. Peygamber bir gün Zeyd b. Sâbit’e: “Sen Süryânîce biliyor musun? Bana mektuplar geliyor?” demiştir. Zeyd b. Sâbit’in “Bilmiyorum” demesi üzerine Hz. Peygamber “Onu öğren” demiştir. Bunun üzerine Zeyd İbrânîce ve Süryânîce öğrenmiştir.16</p>

<p>İdareci ve memurların yetişmesi için ayrı okullar mevcut değildi. Ancak halkın eğitildiği mekanlarda Kur’an öğrenimi mecbûrî olduğundan, buralarda eğitim görenler, her çeşit idârî görevlerde istihdam ediliyorlardı.</p>

<p>Hz. Peygamber bilginin yaygınlaşmasını teşvik etmiş; insanlardan bildiklerini başkalarına aktarmalarını istemiştir.17 Taşradan Medine’ye gelip burada bir müddet kalan ve İslâm’ı öğrenen heyetlere, bölgelerine dönüp, öğrendiklerini oradaki insanlara öğretmelerini istemiştir.18 Abdülkays heyetine imanı ve ilmi muhafaza etmelerini tembih etmiştir.19 Bu, Hz. Peygamber’in ilim ile iman arasındaki bağıntıya dikkat çekmesi bakımından önem taşımaktadır.</p>

<p>Hz. Peygamber yoğun ve titiz bir çalışma sonunda, câhiliye örf ve adetleri üzerine yaşayan bir toplumun fertlerini eğitmiş ve o fertlerden yepyeni bir İslâm toplumu oluşturmuştur. Bu muazzam dönüşüm, eğitim-öğretim sayesinde mümkün olmuştur. Onun eğittiği topluluğun içinden hâfızlar, kıraat alimleri, hâkimler, valiler, ülkeler fetheden ordu komutanları, devlet adamları ve devlet başkanları yetişmiştir.</p>

<p>Şüphesiz Hz. Peygamber eğitim ve öğretimi, kendi döneminin fizikî şartları, ihtiyaçları ve metotları çerçevesinde gerçekleştirmiştir. Öğretim mekanları, konular, metotlar, günümüzde bile on-yirmi yıl ve hatta daha kısa süre zarfında değişebilmektedir. Bu durumda Hz. Peygamber’in eğitim-öğretim konusunda her zaman geçerliliğini koruyabilecek evrensel nitelikteki uygulamaları bizim için önemlidir. Bu hususları da şu şekilde sıralayabiliriz:</p>

<p>Okumaya, yazmaya önem vermesi;</p>

<p>Eğitimde şiddete yer vermemesi;</p>

<p>Şayet öğrettiği konular pratiğe yönelik ise söylediğini önce kendisinin uygulaması veya uygulamalı bir şekilde öğretmesi;</p>

<p>Bir konuyu iyice hazmetmeden diğerine geçmemesi (on âyeti iyice hazmettirmeden diğer on ayete geçmediği rivayet edilmektedir);20</p>

<p>Öğrencileri bıktırmaması, usandırmaması;</p>

<p>Öğrettiği kimselerin yaşını, kapasitesini, bilgi ve kültür seviyelerini dikkate alması;</p>

<p>Ortaya soru atarak dikkatleri toplaması ve daha sonra da cevaplaması;</p>

<p>Zekâ geliştirme yoluna gitmesi (bilinen bir hususu bilmece tarzında sorması gibi);</p>

<p>Topluma arz ettiği bir hükmü daha iyi anlaşılabilmesi için gerekli gördüğü durumlarda sebep ve gerekçesiyle birlikte anlatması;</p>

<p>Konuyu örneklerle ve benzetmelerle, gerekirse jest ve mimiklerini de kullanarak ve hatta şekil çizerek sunması;</p>

<p>Sırf tartışmak, çekişmek, inat için ve gereksiz şeyleri sormak dışında, soruya teşvik etmesi ve soruları ikna edici bir şekilde cevaplaması;</p>

<p>Sahabeyi alıştırmak için bazı soruları ve meselelerin çözümünü, hatta bazen kendi huzurunda bile onlara havale etmesi; bu suretle onlara değer verdiğini ortaya koyması, kişiliklerinin ve sorumluluk bilinçlerinin gelişmesine katkıda bulunarak geleceğe hazırlaması;</p>

<p>Sorduğu soruya doğru cevap alınca teşvik ve taltif için, takdirlerini açıkça belirtmesi;</p>

<p>Lüzumu halinde tekrardan kaçınmaması;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bazen anlatacağı konunun özetini verip daha sonra açıklamaya geçmesi;</p>

<p>Gerekli durumlarda yazdırarak öğretmesi vb.21</p>

<p><strong>KAYNAKÇA:</strong></p>

<p><strong>6.</strong> Âl-i İmrân Sûresi 164.</p>

<p><strong>7.</strong> İbn Hanbel, III, 328; İbn Mâce, I, 17.</p>

<p><strong>8.</strong> İbn Hanbel, V, 315.</p>

<p><strong>9.</strong> İbn Hanbel, I, 247.</p>

<p><strong>10.</strong> İbn Hanbel, II, 418.</p>

<p><strong>11.</strong> İbn Hanbel, IV, 359</p>

<p><strong>12.</strong> Buhârî, I, 41.</p>

<p><strong>13.</strong> Buhârî, I, 33; İbn Hanbel, IV, 395, 402, 414.</p>

<p><strong>14.</strong> İbn Hanbel, I, 239, 283, 365.</p>

<p><strong>15.</strong> İbn Hanbel, V, 447-448; Müslim, I, 381; Dârimî, s. 353-354.</p>

<p><strong>16.</strong> İbn Hanbel, V, 182; Tirmizî, IV, 67-68.</p>

<p><strong>17.</strong> Müslim, III, 2156; Dârimî, 62.</p>

<p><strong>18.</strong> Buhârî, I, 30, 167.</p>

<p><strong>19.</strong> Buhârî, I, 30.</p>

<p><strong>20.</strong> İbn Hanbel, V, 410. 21 Bu hususlarla ilgili ayrıntılı bilgi ve örnekler için bk.: Ebû Gudde, Hz. Muhammed ve Öğretim Metodları, çev. Enbiya Yıldırım, İstanbul 1998.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Peygamberimizin Hayatı</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-doneminde-egitim-ve-ogretim</guid>
      <pubDate>Fri, 19 Dec 2025 08:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2025/12/hz-peygamber-sas-doneminde-egitim-ve-ogretim.png" type="image/jpeg" length="26005"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hz. Peygamber (sas) Döneminde Toplum Yapısı]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-doneminde-toplum-yapisi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-doneminde-toplum-yapisi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hz. Peygamber (sas) döneminde toplum yapısı nasıldı? Hz. Peygamber’in kurduğu toplum yapısında kabile anlayışı nasıl bir dönüşüm geçirmiştir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Peygamber döneminde İslâm toplumu, Müslümanlar ve zimmîlerden meydana geliyordu. Müslümanların büyük çoğunluğu Araplardan oluşmakla birlikte diğer etnik kökenlere mensup (meselâ Habeşli, İranlı, Rum vs.) insanlar, ayrıca etnik kökeni farklı köleler ve azatlı köleler de bulunuyordu. Çünkü Hz. Peygamber’in mesajı her renk, ırk, dil ve kültüre mensup insana açıktı. Mekke döneminde ve Medine döneminin ilk yıllarında Hz. Peygamber’in davetine, bütün olarak kabileler değil, bireyler katılmışlardır. Kabile yapısının hâkim olduğu; kişinin kimliğini, şahsiyetini ve konumunu kabilesinde ve kabilesi sayesinde bulduğu bir toplumda bireylerin kazanılması çok zor bir işti. Kabileden kopmak bir bakıma intihar etmek, yani yok olmak demekti. Kabilesinden kopan bir insan, antlaşma (hilf) yoluyla başka bir kabileye iltihak etmek zorunda idi. Böyle bir ortamda bireyi kazanmak zor olduğu gibi, bireyin de kabilesine rağmen İslâm’ı kabul etmesi büyük bir fedakarlık ve cesaret isteyen bir işti. Hz. Peygamber, davetini kabul eden bireyler arasında yeni bir dayanışma bağı kurarak, Allah’a iman ve Resûlü’ne bağlılık üzerinde birleşen bir toplum meydana getirdi; tüm mü’minleri kardeş ilan etti. Etnik kökeni ve daha önceki sınıfı ne olursa olsun, bütün mü’minleri eşit kabul etti. Yeni toplum, kabileyi aşıyor ve kuşatıyordu. Bu düzenleme bir bakıma İslâm hâkimiyetinde eşit haklara sahip vatandaşlık statüsü kazandırıyordu. Şu kadar var ki, yeni toplum yapısında kabilenin varlığı tamamen inkar edilmiyor veya ortadan kaldırılmıyordu. Zaten hedef ve amaç, kabileyi ortadan kaldırmak da değildi. Bireylerin kabileye bağlı kalmalarında hiç bir engel yoktu. Hatta, yoğun bir şekilde 9. ve 10. hicrî yıllarda yeni topluma mensubiyet, kabileler düzeyinde de gerçekleşmeye başlamıştır. Hz. Peygamber kabileleri adına Medine’ye gelen heyetleri kabul etmiştir.1 Kabile başkanları ve ileri gelenleri, kabile aleyhine değil, kabilenin varlığını koruyarak Medine’ye gelmişler ve yeni topluma katılmışlardır. Hz. Peygamber özellikle askerî seferlerde kabile yapısından istifade etmiştir. İlk karşılaştığı kimselere tanışmak maksadıyla hangi kabileden olduklarını sormuştur. Ancak bir kabileye mensubiyet üstünlük ölçüsü olmaktan çıkarılmış, üstünlük ölçüsü takvâ olmuştur.</p>

<p>Siyasî açıdan liderliği kaybedenlere yapılan muameleye burada kısaca temas etmek yerinde olacaktır. Eski kabile reislerinin bir kısmı Hz. Peygamber tarafından aynı kabile veya şehre memur veya vali tayin edilmiş; askerî seferler ve diğer hususlarda kabilelerle irtibatı sağlamak için kabile temsilcisi olmuşlardır. Ancak bazı eski reisler yerine başkaları tayin edilmiştir. Meselâ Mekke’de oturan Kureyş ile Taif’de oturan Sakîf kabilelerine yeni valiler tayin edilmiştir. İslâm’ı kabul eden reisler, yeni bir görev verilmediği durumlarda bile Hz. Peygamber tarafından daima itibar görmüşlerdir.</p>

<p>Hz. Peygamber döneminde kast, sınıf ve aristokrasi gibi doğuştan geldiği kabul edilen ayrıcalıklı statülerin yerini, çalışmakla kazanılan ve ehliyete dayanan konumlar almıştır. İdarecilerin ve diğer görevlilerin tayininde, işe ehil olma esası kabul edilmiştir. Hür-mevlâ-köle, zengin-fakir, kuvvetli-zayıf, kadın-erkek, genç-ihtiyar kim olursa olsun inanan herkes eşit kabul edilmiştir. Böylece Peygamberimiz, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Halid b. Velid gibi, farklı tabiat ve karakterlere mensup insanları tek çatı altında birleştirmiştir.</p>

<p>İslâm’la birlikte Arap Yarımadası’nda merkezî otorite hâkim olduğu için, kabilelerin kan davası gütmeleri, müstakil olarak birbirinden intikam almaları yasaklanmıştır. Çok yaygın olan kan davaları kaldırılmış; onun yerine suçun ferdîliği ve sadece suç işleyenin cezalandırılması prensibi kabul edilmiştir. Gasp, soygun, içki, kumar, fuhuş, hırsızlık, yetim malı yemek, kan dökme, intikam, yalan, kin, haset, kibir, gıybet, koğuculuk gibi fert ve toplumun zararına olan davranışlar yasaklanmıştır. Anlaşmazlıkların çözümünde kâhine başvurulması yerine, ya bizzat Hz. Peygamber’e veya onun tayin ettiği memurlara başvurma esası getirilmiştir.</p>

<p>Müslümanlar dışında kalan ve “zimmî” diye adlandırılan Yahudiler, Hristiyanlar, küçük azınlıklar şeklinde Sâbiîler ve Mecusîler cizye vergisi ödeyerek hür tebaa statüsünde yaşıyorlardı. Hz. Peygamber, Müslümanların oluşturduğu toplumda bu inancı paylaşmayanların inanç hürriyetine, can ve mal güvenliğine sahip olarak yaşamalarına imkan tanımıştır. Hicretten hemen sonra Medine’de bulunan müşrik ve Yahudi toplumları ile bir sözleşme yaparak bu uygulamanın ilk adımını atmış olduğunu daha önceki konularda anlatmıştık. Bu suretle bir çok dinî-kültürel grubun birarada yaşamasını mümkün kılan bir yapı oluşmuştur. Daha sonra Medine’deki Arap kabilelerinin tamamen Müslüman olması ve Yahudi kabilelerinin şehirden çıkarılması ile Medine’de yalnız Müslümanlar kalmıştır. Bununla beraber başşehir dışında, Hayber, Vâdi’l-Kurâ, Fedek, Maknâ ve Teymâ’da Yahudiler; Eyle, Ezruh, Dûmetülcendel ve Necran’da Hristiyanlar; ayrıca Hecer ve Bahreyn’de kısmen Mecusiler oturuyordu. Buraların halkıyla yapılan anlaşmalar sayesinde gayr-i müslimler dinî ve hukukî temele dayalı kültürel kimliklerini koruyarak İslâm toplumunun içinde yaşamaya devam etmişlerdir.2 Peygamberimiz zimmîye zulüm haksızlık yapan, ona gücünün üstünde sorumluluk yükleyen ve ondan arzusu dışında bir şey alan kimseye kıyamet günü bizzat kendisinin hasım olacağını söylemiştir.3 Yapılan antlaşmalarda onların canlarını, mallarını, dinlerini, ayin ve ibadetlerini, mabetlerini ve din adamlarını hukukun himayesi altına almıştır.4 Muâhidi öldürenin cennete giremeyeceğini söylemiştir.5</p>

<p>Hz. Peygamber zamanında Mekke’nin Fethi’ne kadar, yarımadanın içinden meydana gelen göçler sayesinde başşehir Medine’nin nüfusu artmıştır. Halk yine bedevî ve hadarî olmak üzere iki tarzda yaşamaya devam etmiştir. Fakat Hz. Peygamber medenî bir toplum kurmayı hedeflemiştir. Bu bakımdan Medine’ye yapılan göçlerle şehirleşmeye doğru bir gelişme yaşanmıştır.</p>

<p><strong>KAYNAKÇA:</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>1.</strong> Câbirî, İslam’da Siyasal Akıl, çev. Vecdi Akyüz, İstanbul 1997, 188-189.</p>

<p><strong>2.</strong> Ahmet Özel, “Gayri Müslim”, DİA, XIII, 420.</p>

<p><strong>3.</strong> Beyhakî, IX, 205.</p>

<p><strong>4.</strong> İbn Sa’d, I, 288.</p>

<p><strong>5.</strong> Ebû Dâvud, III, 191.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı - Prof. Dr. İbrahim Sarıçam</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Peygamberimizin Hayatı</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-doneminde-toplum-yapisi</guid>
      <pubDate>Thu, 18 Dec 2025 08:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2025/12/hz-peygamber-sas-doneminde-toplum-yapisi.png" type="image/jpeg" length="79712"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hz. Peygamber (sas) Döneminde Ekonomik Düzenlemeler]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-doneminde-ekonomik-duzenlemeler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-doneminde-ekonomik-duzenlemeler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hz. Peygamber (sas) döneminde yapılan ekonomik düzenlemeler nelerdir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Peygamber’e ekonomik konularda da ayetler nâzil oluyor, birtakım hükümler konuyor, bazı câhiliye âdetleri yasaklanıp, bazıları da ıslaha tabi tutuluyordu. Hicretten sonra Medine’de mevcut pazarlarda ise genellikle müşrikler ve Yahudiler hâkimdi. Bunlar ticârî faaliyetlerinde kendi dinî anlayışlarına ve câhiliye âdetlerine göre hareket ediyorlardı. Hz. Peygamber, Medine’deki diğer pazarları gezip gördükten sonra buraların Müslümanların pazarı olamayacağını söyledi. İslâm’ın ekonomik konulardaki hükümlerini uygulayabilmek için Müslümanların kendi pazarlarını kurmalarına gerek duydu. Benî Sâide bölgesinde bulunan açık bir alanı pazar yeri olarak seçti ve bir pazar nizamnâmesi hazırladı. Bu pazarda esnafın sâbit mekanlar edinmesini yasakladı ve burada vergi alınmayacağını ilan etti. Tecrübeli bir tâcir olan Hz. Peygamber, vergi alınmadığı takdirde satıcıların yeni pazarı tercih edeceklerini biliyordu. Çünkü Yahudi kabilelerinden Benî Kaynukâ’, kendi pazarlarını parselleyip ücret karşılığında kiraya vermişlerdi. Ayrıca pazar vergisi de alıyorlardı. Nitekim tüccar, Müslümanların kurduğu pazara rağbet göstermiş ve burası yeterli müşteri bulmuştur. Hz. Peygamber Medine pazarını kontrol için görevliler tayin etmiştir. Bunlardan biri Ömer b. Hattab, diğeri de Semrâ bint Nuheyk ismindeki bir hanım sahâbîdir. Saîd b. Saîd b. el-As’ı da Mekke çarşısını kontrol ile görevlendirdiği daha önce kaydedilmişti.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İslâm, ticâreti helal kılarken ve teşvik ederken, merhale merhale ribâyı yasaklamıştır. Alışverişi ve diğer borç türlerini ribâdan arındırmıştır. Bu konuda Mekke’de nâzil olan ayetlerde17 bazı uyarılarda bulunmakla yetinilmiştir. Mekke ve Taif’te olduğu gibi faiz uygulaması Medine’de de yaygındı. Hz. Peygamber bilhassa Yahudilerin tefecilik yoluyla halkı ezdiğini görmüştü. Hicrî beşinci yıldan önce Âl-i İmrân Sûresinin 130. ayetiyle ribâ yasaklandı. Bu hususta en son nâzil olan Bakara Sûresinin 275-279. ayetleri ile de bu yasak pekiştirildi. Hz. Peygamber ülkenin dört tarafına gönderdiği talimatlara ribâ ile ilgili maddeler de koydu ve bu yasağın bütün Müslümanlar tarafından bilinip uygulanmasına özen gösterdi. Vedâ Hutbesi’nde ekonomik konulara değinmeyi de ihmal etmedi ve ribâ yasağını burada bir kez daha hatırlattı.</p>

<p>Hz. Peygamber Câhiliye toplumunda yaygın olan ve aldanmaya, haksızlığa ve sömürüye yol açan alışveriş türlerini yasaklamıştır. Satım akdini (bey’) Kur’an-ı Kerim’in ilgili ayetleri istikametinde düzenlemiştir. Satılan malın seçiminde emrivâkiye yol açan, aldanma riski ve belirsizlik taşıyan davranış ve şekillerle yapılan satım akitlerini yasaklamıştır. Hadis literatüründe Hz. Peygamber’in bu konudaki uygulamalarını ve sözlerini içeren özel bölümler (büyû’) mevcuttur.</p>

<p>Hz. Peygamber ticârî bir malı pahalanması gayesiyle stoklayıp piyasaya arzını geciktirmeyi (ihtikâr) yasaklamıştır. Çünkü bu, fiyatların sun’î bir şekilde yükselmesine ve normal piyasa seviyesinin üstüne çıkmasına yol açmaktadır. Özellikle temel ihtiyaç maddeleri sözkonusu olduğunda bu tutum toplumun zarar görmesine sebep olmakta ve uzun müddet devamı halinde toplumsal bunalımlara yol açmaktadır. Hz. Peygamber, malı çok pahalı satmak için bekleten kimseyi kötülemiştir.18</p>

<p>Hz. Peygamber, mallarını ucuza kapatmak maksadıyla köylüyü, üreticiyi ve ihracatçıyı şehir dışında karşılamayı yasaklamıştır.19 O dönemde şehirli sermaye sahipleri piyasa fiyatlarından habersiz yabancı ticaret kervanlarını yolda karşılayarak, getirdikleri malları toptan ucuza kapatmak suretiyle stoklayıp yüksek fiyatla satarlardı. Üreticinin ve satıcının bazı uyanık sermayedarlar tarafından bu şekilde aldatılmasını önlemek maksadıyla Hz. Peygamber bunu yasaklamış ve bu yasağı uygulamak üzere görevliler tayin etmiştir. Şayet Hz. Peygamber bu önleme başvurmasaydı üretici emeğinin karşılığını alamaz ve üreticinin alınteri boşa gitmiş olurdu. Diğer yönden sermaye sahipleri haksız kazanç elde etmiş olurlardı.</p>

<p>Hz. Peygamber kâr sınırlamasına gitmemiş, fiyatların serbest rekabet piyasasında arz ve talep dengesine göre oluşması ilkesini benimsemiştir. Kâr’ın tabîî ve ahlâkî şartlara bağlı olarak ayarlanmasını öngörmüştür. Buna rağmen, bir kimse malını pazarın ve günün fiyatından fazlaya satarsa bu kişinin hile, aldatma yapmış olacağını bildirmiştir.</p>

<p>Hz. Peygamber hilenin haram, kötü ve yanlış bir davranış olduğunu, dünyada ve ahirette sorumluluğa neden olduğunu bildirmiştir. Bu meyanda “Bizi aldatan bizden değildir”20 buyurmuştur. Alışverişlerde tüccara doğruluğu telkin etmiş, doğru davranan ticaret erbabının peygamberlerle, şehitlerle, sıddıklarla birlikte haşrolunacağını haber vermiştir.21 Alışverişte kolaylık gösteren kimselere dua etmiştir.22 Hz. Peygamber, gelir elde ederken başvurulmaması gereken usullerle, harcama yaparken dikkat edilmesi gereken prensipleri ana hatlarıyla açıklamıştır. Sözgelimi, gayr-ı meşrû kazanç yollarından hırsızlık, gasp, haksız ve bâtıl yollarla gelir sağlamayı yasaklamıştır. Helal olan ticarette de haksızlığı önlemek için ölçü ve tartıda hile yapılmamasını emretmiştir. Harcamalarda da orta yolun izlenmesini istemiş, israf ve cimriliği hoş görmemiştir.</p>

<p>Hz. Peygamber tüketicinin korunması için gerekli tedbirleri almıştır. Mesela bu amaçla kalite kontrolü üzerinde durmuştur. Çürük ve bozuk mal satmayı, kalitesiz malı kaliteli malla karıştırmayı yasaklamıştır. Islak mahsulü altta saklayan satıcıyı kınamıştır. Kusurlu malı, kusurunu söylemeden satmanın helal olmayacağını söylemiştir. Fiyat kızıştırmayı yasaklamıştır. Ölçü ve tartı konusunda denetim getirmiştir. Piyasada bulunan birbirinden farklı ölçek ve tartılar arasında birliğin sağlanması için standart belirlemiş ve “Tartı Mekke ehlinin tartısıdır, ölçek ise Medine ehlinin ölçeğidir” buyurmuştur.23</p>

<p>Hz. Peygamber’in işçi işveren ilişkilerine verdiği öneme gelince, o, İslâm öncesi Arap toplumunda yaygın olan ücretle iş yaptırma ve işçi çalıştırmaya toptan karşı çıkmamıştır. Ancak işçilere ağır iş yüklenmesi, ücretin geciktirilmesi, kaybolan malın haksız yere işçiye ödetilmesi gibi haksız uygulamaları yasaklamış, işçilere adaletli bir şekilde davranılmasını ve kardeş muamelesi yapılmasını emretmiş, bu prensipleri de hayatında uygulamıştır.24 Bu hususla ilgili sözle rinden birisi şöyledir: “İşçiye ücretini teri kurumadan veriniz.”25 Hz. Peygamber kıyamet gününde üç kişinin düşmanı olduğunu belirtmiş, bunlardan birisinin “İşçi çalıştırıp da ona ücretini vermeyen kimse” olduğunu söylemiştir.26</p>

<p>Hz. Peygamber döneminde devletin başlıca gelirleri, ganimetin beşte biri (Humus), cizye ve zekat idi. Gayr-i müslimlerden savaş yoluyla elde edilen her türlü mal ve esirlere ganimet (çoğulu: ganâim) denir. Kur’an-ı Kerim’de ganimet anlamında “enfâl” de kullanılmıştır. Enfâl Sûresinin ilk ayetinde ganimetlerin Allah’a ve Resûlüne ait olduğu belirtilmiştir. Daha sonra savaş ganimetleriyle ilgili ayrıntılı hükümler içeren ayet27 nâzil olmuştur. Bu ayete göre ganimetin beşte biri Allah’a, Resûlüne, onun akrabasına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Ganimetler, savaş esirleri, arazi ve menkul mallar olmak üzere üçe ayrılır. Savaş esirleri de gayr-i müslim erişkin erkekler, kadın ve çocuklar olmak üzere iki kısımda mütalaa edilir.</p>

<p>Müslümanların gayr-i müslimlerden savaş veya barış yoluyla elde ettiği topraklar hakkındaki uygulamalara gelince, Hz. Peygamber silahla elde edilen Benî Kurayza, Hayber ve Vâdi’l-Kurâ ganimetlerini Enfâl Sûresinin 41. ayetine göre beşte dördünü savaşçılara, beşte birini ayette zikredilen diğer sınıflara olmak üzere dağıtmış, ancak Hayber ve Vâdi’l-Kurâ arazisi Yahudilere yarıcılıkla işletmeye vermiştir. Benü’n-Nadîr ve Fedek arazileri barış yoluyla ele geçirildiğinden, Haşir Sûresinin 6-9. ayetlerinin hükmü uygulanarak Resûl-i Ekrem’e ait kabul edilmiş, O da elde edilen gelirleri Hâşimoğullarının fakirlerinin ihtiyaçları ve devletin savunma giderleri için harcamıştır. Hz. Peygamber’in akrabalarını teşkil eden Zilkurbâ, Benî Hâşim ve Beni’l-Muttalib mensuplarıdır. Hz. Peygamber zamanında bu zümrelere mensup kimselere humustan hisse ayrılmıştır. Allah’a ait hisse ve onun ayrılıp ayrılmayacağı konusu tartışmalıdır. Hz. Peygamber’in, Allah’a ait hisseyi Kâbe için ayırdığı rivayet edilmiştir. Bunun yanında, Allah’a ait hissenin hazineye ait olduğu da zikredildiği gibi, böyle bir hissenin sözkonusu olamayacağını söyleyenler de vardır. Hz. Peygamber’in vefatına kadar Allah ve Peygamber için iki hisse, Zilkurbâ için bir hisse ayrıldığı; diğer üç hissenin ise yetimler, miskinler ve yolculara verildiği kaydedilir.28</p>

<p>Cizye, İslâm devletindeki gayr-i müslim tebaadan alınan baş vergisidir. Âkıl, bâliğ, hür, maddi gücü yerinde ve sağlıklı olan gayr-i müslim erkeklerden alınırdı. Gözleri görmeyen, felçli, yaşlı, çalışmaktan aciz ve yoksul kimseler, bu konuda farklı görüşler olmakla beraber, cizye vermekle mükellef değildi. Cizye karşılığında zimmîlerin can, mal ve inanç hürriyetleri güvence altına alınırdı. Hz. Peygamber, antlaşma yaptığı zimmîlere bu hakları taahhüt etmiştir. Bu uygulama Hz. Peygamber zamanında başlamıştır. 9/630 yılındaki Tebük Seferi esnasında nâzil olan Tevbe Sûresinini 29. ayet-i kerîmesinde, ehli kitap, eğer İslâmiyeti kabul etmezlerse, cizye ödemeleri, bunu reddederlerse kendileriyle savaşılması emredilmektedir. Cizye ayetinin inmesiyle Hz. Peygamber aynı yıl Eyle, Ezruh, Cerbâ ve Dûmetülcendel; ertesi yıl Necran, Yemen, Bahreyn, Maknâ, Teymâ ve Hecer’deki gayri müslimlerle cizye ödemeleri şartıyla antlaşmalar yapmıştır. Bunlardan Eyle, Ezruh, Dûmetülcendel ve Necran halkı hristiyan; Teymâ ve Maknâ halkları Yahudi; Bahreyn, Hecer ve Yemen ahalisi de kısmen Yahudi ve Hristiyan, kısmen de mecusilerden oluşuyordu. Cizyenin miktarı, zaman ve alındığı bölgeye göre faklılık arzetmektedir. Fert başına veya müşterek olarak alınabilirdi. Hz. Peygamber, Bahreyn ve Yemen halkı ile mükellef başına yılda 1 dinar veya buna denk Yemen elbisesi karşılığında antlaşma yapmıştır. Eyle halkı ile toplu olarak yıllık 300 dinar, Cerbâ ve Ezruh halkı ile 100 dinar cizye ödemeleri şartıyla barış yapmıştır. Bu dönemde Eyle’nin 300, Ezruh ve Cerbâ’nın ise 100’er kişilik cizye mükellefinin bulunduğu bilinmektedir. Bundan anlaşıldığına göre bu bölgelerden, mükellef başına yıllık birer dinar cizye alınmıştır. 10/631 yılında Necran halkıyla yapılan antlaşmada iki taksitte vermeleri şartıyla cizye olarak 2000 elbise alınması kararlaştırılmıştır. Cizye, Hz. Peygamber zamanında ya doğrudan mükelleflerden, veya gayri müslim kabile başkanlarının, yahut da ileri gelenlerin aracılığıyla toplanırdı. Bu dönemde özel cizye memurlarının bulunmadığı, zekât toplayan âmillerin gayr-i müslimlerden cizyeyi de topladıkları görülmektedir. Kur’an-ı Kerim’de zekât ile ganimetin harcanacağı yerlerin açıkça zikredilmesine karşılık, cizyenin dağıtılacağı yerler hakkında açık hükümler yer almamıştır. Kur’an-ı Kerim’de cizyenin mahiyeti ve uygulanışı hakkında da detaylı hükümler mevcut değildir. Dolayısıyla cizyenin zekattaki gibi belirli yerlere harcanma zorunluluğu yoktur. Kamu yararına uygun olarak, ihtiyaç duyulan yerlere harcanabilir.29</p>

<p>Devletin gelirleri arasında yer alan zekât, bilindiği üzere farz bir ibadettir ve Müslümanların mallarından alınır. Altın, gümüş ve nakit paralar nisab miktarına ulaştığında kırkta biri zekat olarak verilir. Hayvanların zekatı ise cinsine ve miktarına göre değişmektedir. Ayrıntılı bilgiler geniş bir şekilde ilmihal kitaplarında yer almıştır. Arazi vergilerinden alınan zekâta ise öşür denilir. Öşür, yağmur suyu ile sulanan topraklardan yüzde on, emek sonucu sulanan topraklardan ise yüzde beş nisbetinde alınır. Zekât Hicretin ikinci yılında farz kılınmasından itibaren Hz. Peygamber tarafından toplanmış ve gerekli yerlere dağıtılmıştır. İlk yıllarda zengin Müslümanlar zekatlarını bizzat getirip Hz. Peygamber’e teslim ediyorlardı. Ancak İslâmiyet Arap Yarımadası’nın çeşitli bölgelerine yayılınca Hz. Peygamber zekatları toplamak için memurlar tayin etmiştir. Zekâtın verileceği ve harcanacağı yerler Tevbe Sûresinin 60. âyetinde açıklanmıştır. Bunlar, yoksullar, düşkünler, zekât toplayan memurlar, gönülleri İslâm’a ısındırılacak olanlar (müellefe-i kulûb), köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolcular olmak üzere sekiz gruptur.</p>

<p><strong>KAYNAKÇA:</strong></p>

<p><strong>17.</strong> Rûm Sûresi 39.</p>

<p><strong>18.</strong> İbn Mâce, II, 728-729.</p>

<p><strong>19.</strong> Buhârî, III, 27.</p>

<p><strong>20.</strong> Müslim, I, 99.</p>

<p><strong>21.</strong> Tirmizî, III, 514-516.</p>

<p><strong>22.</strong> Buhârî, III, 9.</p>

<p><strong>23.</strong> Neseî, VII, 284; Ali Bardakoğlu, “Bey’”, DİA, VI, 13-19.</p>

<p><strong>24.</strong> Ali Bardakoğlu, “İslam Hukukunda İşçi İşveren Münasebeti”, İslam’de Emek ve İşçi İşveren Münasebetleri, İstanbul 1986, s. 179; Kur’an ve Sünnette işçi-işveren ilişkileri ve değerlendirmesi için bk. a.g.e., s. 177-188; Hüseyin Atay, İslam’da İşçi-İşveren İlişkileri, Ankara 1979.</p>

<p><strong>25.</strong> İbn Mâce, II, 817.</p>

<p><strong>26.</strong> Buhârî, III, 41.</p>

<p><strong>27.</strong> Enfâl Sûresi 41.</p>

<p><strong>28.</strong> Hz. Peygamber’in ganimetlerle ilgili uygulamaları hakkında geniş bilgi için bk. Ebû Yûsuf, Kitâbü’l-Harâc, çev. Ali Özek, İstanbul 1973, s. 48 vd.; Mâverdî, el-Ahkâmü’sSultâniyye, çev. Ali Şafak, İstanbul 1976, s. 145-158; Mehmet Erkal, “Ganimet”, DİA, XIII, 351-354.</p>

<p><strong>29.</strong> Mâverdî, s. 159-163; Mustafa Fayda, Hz. Ömer Zamanında Gayr-i Müslimler, İstanbul 1989, s. 109-164; Mehmet Erkal, “Cizye”, DİA, VIII, 42-45.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı - Prof. Dr. İbrahim Sarıçam</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Peygamberimizin Hayatı</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-sas-doneminde-ekonomik-duzenlemeler</guid>
      <pubDate>Wed, 17 Dec 2025 08:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2025/12/hz-peygamber-sas-doneminde-ekonomik-duzenlemeler.png" type="image/jpeg" length="18047"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
